IRC ve mIRC Kullanıcılarının Buluşma Noktası
  Mobil Sohbet, Sohbet ve Sohbet Odaları




Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 07 Mart 2018, 21:45   #1
Çevrimdışı
Atatürk'le 24 Ekim 1919 Tarihinde Hareket-i Milliyeyle ilgili Röportajı


-- Sponsor Baglantı --


-“Dün akşam siz yorgundunuz, biz de meşguldük iyi görüşemedik. Bu hareketin
başından beri bizimle olmuş olsaydınız çok önemli yerler ve olaylar görecektiniz. Sizin için
yararlı inceleme alanı olacaktı. Şimdilik ilk aşama kapandı” dedi.
-Hakkınız var efendim. Bu yalnız benim için değil, millî hareketin temelini bilmek
ihtiyacında olan bütün millet için, özellikle İstanbul için çok yararlı olurdu. Hem böyle bir
olayın aşamalarını belirlemek tarih için gerekli olabilirdi. Fakat o zaman imkân bulunamadı.
Bununla beraber yine bazı şeyler öğrenilebilir, görülebilir dedim.”
- Doğrudur, fakat daha önceden anlaşılsa ve anlatılsa idi daha iyi olurdu. Örneğin, bu
hareketle ilgili olduğumuz için bundan bir iki ay önce bizi maceraperestlikle suçlayan bir iki
İstanbul gazetesi, isterdim, yakından bağlantı kursaydı da işin gerçeğini öğrenip ona göre
açıklasaydı... Milletin, hakkını aramasına, bir iki kişi maceraperestlik dediler. O hakkı geri
almak için çalışanlar da macerasever birer muhteris oldu. Fakat durup dururken macera
yaratmaya, maceraperest olmaya, bilmem ki gerek var mıydı? Bu maceraperest denen
insanların rütbeleri mi eksikti? Şahsi onurları mı zarar görmüştü? Aç mı kalmışlardı, yoksa
şahsi gelecekleri belirsizliğe mi uğramıştı? Hayır, değil mi ya? Her şeyleri yerli yerinde idi. O
hâlde, özellikle bir savaş yorgunluğundan sonra dinlenmeğe ihtiyaç duyan bir kişinin böyle
maceralar, dertler yaratmaya ihtiyacı yoktu. Oysa ki milletin ve ülkenin geleceği ve onuru söz
konusu oluyordu. Bu konu her düşüncenin üstündedir. Millet ve ülkenin varlığıyla kazanılan
rütbe ve refahın bir önemi, bir kutsallığı vardır. Biz bunlardan ancak yine bu yüce millet ve
ülkeye borçlu olduğumuz son bir namus görevini yerine getirmek için ayrıldık. Milletin kendi
hayatını kurtarmak, kendi yasal hakkını savunmak için çıkardığı sese katılmak her kendini
bilen vatandaşın görevidir. Eğer bu millet, bu ülke bölünecek olursa genel onursuzluğun
yıkıntısı altında kalan şunun, bunun da şahsi onuru da parça parça olur. Biz, o genel onuru
kurtarabilmek için harekete gelen millete ruhumuzla katıldık. Katılmamıza engel olabilecek
şahsi rütbeleri, konumları da genel onuru kurtarmaya yöneltilmiş bir amaç uğruna harcadık.
Milletin yaşam hakkı ve kurtuluşunu istemesi, birkaç kişi tarafından, dünyaya sanki devlete
karşı bir isyan gibi gösterilmeye çalışıldı. Bir iki kişiyi de kışkırtıcı olarak gösterdiler. Halbuki
geçtiğiniz yerlerde bizzat görmüşsünüzdür. Hükûmetin gücü, hükûmetin kanunu her yerde
boyun eğilen değil midir?
Eğer konuştunuzsa, halkın isteği nedir? Bizzat kendi ağzından duymadınız mı? Şu
hâlde, bu özel bir isyan, bir siyasal taktik olarak düşünülemez değil mi ya? Bu hareket,
milletin bir arzusudur, hatta bir ihtiyacıdır. Bu istek ve ihtiyacı birleştiren şey de kişiler değil
bizzat olaylardır. Ülkenin birlik ve kurtuluşunu tehdit eden yasa dışı birtakım şiddetli istekler,
topraklarımıza, hiçbir hakka dayanak olmaksızın meydana gelen saldırı, tehlike karşısında
millete birleşmek gereğini duyurmuştur. Böyle bir harekete macera demek, bu hareketi
değerli görenleri maceraperestlikle lakaplandırmak aymazlık, kötü niyetlilik değil midir? Fakat
böyle şahsi meselelerle uğraşacak vakitte değiliz. Böyle birtakım adî, bayağı şeylere
zamanın hassasiyeti uygun değildir. Bence muhalefet saygıya değerdir. Çünkü Oda bir
inceleme, bir birleştirme ürünüdür. Fakat yapılacak karşı çıkmalar mantıklı ve ılımlı ve yasal
nedenlere dayanmazsa muhalefet değersiz olur” dedi.
Bir sigara yaktı. Bir kahve istedi. Elinden düşürmediği tespihini hızlı hızlı çekiyordu.
Fakat Sayın Paşa, bu harekete karşı çıkanlar bunu bir parti taktiği (yönetme sanatı)
olarak görüyorlar. Onun için de bunu bütünü kapsayan kutsal bir anlamda görmek
istemiyorlar.
-Böyle bir zamanda, parti taktiği yapmak uygun mu? Ülke olmazsa partinin değeri ne
olur. Önce ülke kurtarılmalı ki partiler de ondan sonra siyasal, sosyal bir temele dayanarak
oluşabilsin. Parti taktiği ne demek? Bu bir parti taktiği olsaydı, Sivas Kongresi’ne ülkenin her
yerinden, Ferit Paşa Hükûmetinin oldukça sıkı önlemlerine rağmen seçilmiş temsilciler
katılabilirler miydi? Anadolu’nun isteğine ve ihtiyacına uymayan bir hareketin Anadolu’nun ta
göbeğinde barınması, yardım görmesi mümkün müydü? Hiçbir yerde zor ve tehdit işareti
görüldü mü? Karşıya geçip de gözlerini yumarak ve kimbilir hangi alçak, kovulmuş, kabul
görmemiş çıkar uğruna iftira savuranlardan bir ikisi, kongreye katılsaydılar, partilerine,
görüşlerine bakılmadan aynı ülkenin gerekli ve yararlı çocuğu gibi teşekkürle kabul
edildiklerini göreceklerdi. Karşı görüşler olgunlukla dinlenecekti. Milletin genel hakkını
istemesine parti taktiği denir mi? ...demek doğru mudur?
Canlandırılmasından en çok sakınılması gereken İttihat ve Terakkî Partisi’dir. Bir kere
kongreye katılan üyelerin her biri, kesinlikle böyle bir girişimde bulunmayacağına dair yemin
etti. Yemin kutsal bir üstlenme demektir. Namuslu olan bir kişi verdiği sözden dönmez. Diğer
yönden, İttihat ve Terakkî, siyaseti açısından da iflas etmiştir, öyle mi? O partiye üye olan
kimseler, iktidarda iken milletimizin beklentilerine, kişiliğine uymayan yayılmacı bir politika
uyguladılar. Kendi toprağı hizmet ve özene ihtiyaç duyarken, bu milletin gözlerini başka
noktalara çevirmeğe çalışan bir politika, tabiî bir siyaset değildi. Üstelik iflasa mahkûm idi.
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin amacı ise o siyaset yüzünden bu duruma
gelen zavallı ülkeyi ve toprakları yasadışı emperyalizm ve kolonizasyon siyasetiyle ele
geçirmeye, parçalamaya çalışan yabancı ve saldırgan güçlere çiğnetmemek!... Bu düşünce
ile hareket eden bir teşkilât, ruh ve varlık nedeni ile, İttihat ve Terakkî, hükmü kalmamış
partisini diriltecek yetenekte değildir.... Herhangi bir siyasî parti, bu fikrin ve programın
gereksizliğini iddia edebilir mi? Herhangi bir parti, ülkenin birlik ve kurtuluşunu, hareketinin
esaslarının birinci maddesi olarak kabul etmez mi?
O hâlde öyle bir partinin kendi isteklerini tamamen koruyarak, bu gruba girebilir… Bu
kadar açık bir şeye de İttihatçılığın yaşatılması, iktidara gelme hırsı gibi iftiralar savurmak,
ahlâka, vatandaşlığa yakışmayacak bir anlayışsızlıktır, terbiyesizliktir. Ben, kendi adıma,
güttükleri siyasetin, vatan ve millete zararlı olduğunu yüzlerine karşı söyleyip açıkça karşı
çıktığım insanların, sistemlerinin tekrar iktidar mevkine gelmesi ve muteber olması ve sonuç
olarak da şu anda hepimizin içini kan ağlatan, dünkü durumların yeniden devamına mı
çalışacağım? Bunu hangi aklı başında, insafı yerinde adam düşünebilir? Böyle bir düşünce
mantıkla karşılanamaz” dedi.
Bunları söylerken yüzü coşkunluktan kızarmıştı. Ses ve kaşları daha sert bir şekil
almıştı:
-“Millete dost görünüp de ilk fırsatta iktidara geçtikten sonra onun gerçek beklentilerini
düşünecek yerde ülkeyi kendi istediği yolda götüren, laf anlamayan, yetkililerin uyarılarına
kulak asmayan, millete ait güçleri kendine bağlamaya çalışan kahraman görünen insanlardan
çok zarar görüldü. Onun için bazılarının bu çeşit kararsızlık göstermesi hoş görülebilir.
Kâbusların artması ve uzaması istenebilir bir şey değildir. Sonuç olarak hem onlara zarar
oluyor, hem de zavallı millete! Bunu siz de anlarsınız.
Ancak açıklamanız ve açıklamanızın ardından yapacağınız işler, bu kuşkuları yok
edebilir. Bugün hiç kimse yalanlayamaz ki ülkeye ve millete büyük hizmet vermek isteği
içinde her fedakârlığı göze aldınız. Bu fedakârlığınız hemen hemen genel bir sevgi ve
teşekküre erişti. Gerek sizi, gerek arkadaşlarınızı bir sevgi kuşatıyor. Bunun devamı ancak
sizin elinizdedir. Millet, çok zamanlar kendisine gerçekten dost olacak iyi insanlardan yoksun
kaldığı için şu acıklı günlerde yardımına koşan insanları her zaman aynı fedakârlık, aynı
tokgözlülük içinde görmek ister. Onları manevî bir güç hâlinde korumak ve kutsal saymak
ihtiyacındadır. Bu gücün korunabilmesi de ancak şahsi menfaatlerin hor görülmesiyle olabilir
düşüncesindedir. Açgözlülük, nice içtenliklerin ölmesine, nice iyi isteklerin yarı yolda
kırılmasına neden olmuştur.
Açgözlülükten anlaşılan anlam bir bakanlık elde etmekse, onun için böyle şeyler
yapmaya gerek yoktur. İstanbul’da oturup çalışmak, o amaca varmak için daha kolaydı.
Fakat millete hizmet etmek için en emin aracın her türlü açık gösterişten vazgeçip ancak,
milletin bağrında bulunmakla, manevî ödülü, maddî ödüle üstün tutmakla olabileceğini
düşünenlerdenim. Bundan ötürü, hayatta amaçlara ulaşabilmek için, millete hizmet
edebilmek için yalnız bakanlık konumunda olmak gerektiğini düşünmedim. Açgözlülük
dedikleri bu ise, ne bende, ne arkadaşlarımda yoktur. Bunu herkesin açıkça bilmesini isterim.
Yüklendiğimiz görev çok kutsaldır. Onun kutsallığına birtakım şahsî hırslarla zarar verilmesini
hiçbirimiz istemeyiz. Bizim isteğimiz, bugüne kadar hakkından mahrum yaşatılan, varlığı
önemsenmeyen milletin yaşamaya, refaha lâyık bir güç olduğunu hükûmetimize ve
hükûmetlere anlatmaktır. Bugün dünya toplumsal inkılâp geçirmektedir. Bu alanda
kazanılacak başarılar, zorbalara, ilgisizlere teslim ettirilen haklar, savaş meydanlarındaki
zaferler kadar, hatta daha önemlidir. Ancak bu niyeti anlayan anladığını da yaptıkları işlerle
kanıtlayan hükûmetler hangi partiye üye olurlarsa olsunlar milletin kabulünü, yararlılığını
kazanır. Bunu anlayıp da milleti hâlâ kendi kafalarının keyfine yönetmeye kalkışan güçler
artık birer belâdır. Belâ çekmeğe de bu milletin artık tahammülü kalmamıştır. Millet, yapılan
işleri, kendisi kontrol etmelidir. Hayata lâyık olduğunu dünyaya bu şekilde kanıtlamalı. Sonra
da dünyadan hayat hakkını istemelidir!
Dünya, milletimizin yaşamasına ya saygı gösterip onun birliğini ve bağımsızlığını
onaylayacaktır, ya da son topraklarımızı son insanlarımızın kanıyla suladıktan sonra, bütün
bir milletin teşkilâtı üstünde, istenmemiş, kovulmuş, işgal hırsını tatmin etmek
mecburiyetinde kalacaktır. Bu çeşit bir kıyıma ise günümüz insanlığnın sinirleri dayanmaz.
Milletin bu isteğini anlayan hükûmet görevlilerinin de sorumluluğu gayet açıktır; milletin
güvenliğini sağlamak, içten, duraksamadan çalışmak, bizi masa başı görüşmesine çağıracak,
yabancı devlet adamları ile milletin isteğini açıkça tartışmaktır.”
Yemek saatine kadar konuşulanların özeti işte budur. Bu adamın da siyasî akımlar
içinde, bugünkü özel konumunu kaybetmemesini diledim. Öğleden sonra Amasya
Panayırı’nda pehlivan güreşi vardı. Oraya davetliydik. Meydanda büyük bir kütle kendisini
alkışladı. Bu ilgiden çok etkilenmişti:
“Bak kardeşim, böyle milletten nasıl ayrılırsın? Bu eski püskü giysilerin içinde kötü
gördüğün insanlar yok mu? Onlarda öyle bir yürek, öyle bir cevher vardır ki olmaz şey!
Çanakkale’yi kurtaran bunlardır.
Kafkas’ta, Galiçya’da şurda burda arslan gibi çarpışan, yokluklara aldırmayan bunlardır.
Şimdi bu adamcağızların, sosyal seviyelerini yükseltmek herhangi bir hükûmetçilik
açgözlülüğünden daha iyi değil midir? Bu insanî çabaların yanında siyasî mücadeleler bayağı
kalırlar değil mi ya?
Siyasî çatışmaların çoğu yararsızdır. Fakat toplumsal çabalar her zaman için yararlıdır.
Bizim aydınlar buna çalışmalı. Neden Anadolu’ya geçip çaba harcamazlar? Neden milletle
doğrudan doğruya temasta bulunmazlar? Ülkeyi gezmeli, milleti tanımalı. Eksiğini görmeli ve
göstermeli. Milleti sevmek böyle olur. Yoksa sözle sevgi yarar sağlamaz” dedi.
-Hakkınız var...
-Kongrenin bildirgesini okudunuz mu?
-Evet
-Bir kez daha tekrar edelim ki size açıklayabileyim. Bağımsızlıktan ne istediğimizi
anlatayım. Yedinci maddeyi okuduk:
Milletimiz, insanî çağdaş amaçları yücelten sanayi ve iktisatla ilgili durumu ve ihtiyaçları
kabul ediyor. Bunun için, ülke ve milletin içerideki ve dışarıdaki kurtuluşu yurdun bütünlüğünü
korumak şartıyla, Altıncı maddede açıklanmış sınır içinde millîyet ilkelerine uyan ülkemize
karşı, yayılmacı istekler taşımayan herhangi bir ülkenin, bilimsel, iktisadî ve sanayi yardımını
memnuniyetle karşılarız. Bu adaletli şartları ve insanlık gereklerini taşıyan bir barışın da bir
an önce oluşması, insanlığın geleceği ve dünyanın huzuru adına en hususî ve en has
emelimiz, millî dileğimizdir.
Görüyorsunuz ki bu yön de, kongre tarafından göz önünde tutulmuştur. Yalnız milletin
düşündüğü yardım, saltanat şûrasında birkaç kişinin “Şimdilik yönetimi, herhangi bir
yabancıya teslim edip, onun korumasına girmemiz gerekir” türünden değildir. Altı yüz yıl
efendi yaşamış tarihinin her sayfası...... yoksa ekonomik, sanayi, toplumsal birçok eksiğimiz
olduğunu kim reddedebilir ki? Fakat bu eksikliği gidermek için de canlı bir milleti ortadan
kaldırmak mı gerekir? Biz yenilgimizin bedelini çok ağır ödedik. Elimizden, köyler, iller değil
ülkeler alındı. Fakat son lokmasını da ağzından kapmak için bir milletin hayatına kıymak
canice bir davranıştır. Öldürülen bir adamın kendisini son nefesine kadar, cesaretle mertlikle
savunması doğal ve gereklidir. Bu sözlerin yeniden mücadeleye gireceğiz ve girmek istiyoruz
anlamını içermez değil mi? Böyle bir isteği olan yok, şimdilik gerek de yok, ihtiyaç da. Aceleci
hareketlerin zararlı sonuçları ortadayken, böyle ağır kararlara girişilemez. Aksine çabuk ve
adaletli bir barışa can atıyoruz. Milletimiz bugüne kadar birçok savaş yorgunluğuna ve
haksızlığa maruz kalmıştır. Bunun için devamlı bir barışı, gönülden ister.
Ancak tehlikenin boğaza sarıldığı yerde mücadele kendiliğinden doğuyor. İzmir’de
mücadeleyi kim başlattı? Oraya haksızca saldıran Yunanlıların zulmü değil mi? Yoksa durup
dururken zavallı halkın, özellikle bir beklenti döneminden sonra silâh patlatma istekleri yoktu.
Öldürülen bir millet her şeyi göze alır... Kongrenin amacı, Millî Teşkilâtı oluşturup mantıklı ve
yasal haklarını dünyaya duyurmak, sınırını ve yaşamını kurtarabilmektir. Toplu bir milleti istilâ
etmek, tamamıyla dağınık bir milleti istilâ etmek kadar kolay değildir. Doğaldır ki dışarıdan
gelecek paraya, tavsiyeye, çalışma tekniğine ihtiyacımız vardır. Fakat bu, birliğimize,
bağımsızlığımıza son verecek bir tavsiye biçimi olamaz. Bize yardım edecek, insanca
kaynaklara karşı biz de üzerimize aldığımız göreve birliğimiz ve kurtuluşumuz içerisinde
içtenlikle bağlı oluruz.
İsteğe ve yasalara dayanan bir yaklaşımla hem daha iyi sonuç verir, hem de daha
kalıcı!... Zaten bu çeşit bir düzenleme milletimizin onuruna ve kurtuluşuna zarar vermez.
Millî Teşkilât ile ilgili de bilgi almak istiyordum. Fakat yerlilerden birkaç kişi kendisini
ziyarete geldi. Ben de sorumu bir başka zamana bırakmak zorunda kaldım.

Alıntı
-“Dün akşam siz yorgundunuz, biz de meşguldük iyi görüşemedik. Bu hareketin
başından beri bizimle olmuş olsaydınız çok önemli yerler ve olaylar görecektiniz. Sizin için
yararlı inceleme alanı olacaktı. Şimdilik ilk aşama kapandı” dedi.
-Hakkınız var efendim. Bu yalnız benim için değil, millî hareketin temelini bilmek
ihtiyacında olan bütün millet için, özellikle İstanbul için çok yararlı olurdu. Hem böyle bir
olayın aşamalarını belirlemek tarih için gerekli olabilirdi. Fakat o zaman imkân bulunamadı.
Bununla beraber yine bazı şeyler öğrenilebilir, görülebilir dedim.”
- Doğrudur, fakat daha önceden anlaşılsa ve anlatılsa idi daha iyi olurdu. Örneğin, bu
hareketle ilgili olduğumuz için bundan bir iki ay önce bizi maceraperestlikle suçlayan bir iki
İstanbul gazetesi, isterdim, yakından bağlantı kursaydı da işin gerçeğini öğrenip ona göre
açıklasaydı... Milletin, hakkını aramasına, bir iki kişi maceraperestlik dediler. O hakkı geri
almak için çalışanlar da macerasever birer muhteris oldu. Fakat durup dururken macera
yaratmaya, maceraperest olmaya, bilmem ki gerek var mıydı? Bu maceraperest denen
insanların rütbeleri mi eksikti? Şahsi onurları mı zarar görmüştü? Aç mı kalmışlardı, yoksa
şahsi gelecekleri belirsizliğe mi uğramıştı? Hayır, değil mi ya? Her şeyleri yerli yerinde idi. O
hâlde, özellikle bir savaş yorgunluğundan sonra dinlenmeğe ihtiyaç duyan bir kişinin böyle
maceralar, dertler yaratmaya ihtiyacı yoktu. Oysa ki milletin ve ülkenin geleceği ve onuru söz
konusu oluyordu. Bu konu her düşüncenin üstündedir. Millet ve ülkenin varlığıyla kazanılan
rütbe ve refahın bir önemi, bir kutsallığı vardır. Biz bunlardan ancak yine bu yüce millet ve
ülkeye borçlu olduğumuz son bir namus görevini yerine getirmek için ayrıldık. Milletin kendi
hayatını kurtarmak, kendi yasal hakkını savunmak için çıkardığı sese katılmak her kendini
bilen vatandaşın görevidir. Eğer bu millet, bu ülke bölünecek olursa genel onursuzluğun
yıkıntısı altında kalan şunun, bunun da şahsi onuru da parça parça olur. Biz, o genel onuru
kurtarabilmek için harekete gelen millete ruhumuzla katıldık. Katılmamıza engel olabilecek
şahsi rütbeleri, konumları da genel onuru kurtarmaya yöneltilmiş bir amaç uğruna harcadık.
Milletin yaşam hakkı ve kurtuluşunu istemesi, birkaç kişi tarafından, dünyaya sanki devlete
karşı bir isyan gibi gösterilmeye çalışıldı. Bir iki kişiyi de kışkırtıcı olarak gösterdiler. Halbuki
geçtiğiniz yerlerde bizzat görmüşsünüzdür. Hükûmetin gücü, hükûmetin kanunu her yerde
boyun eğilen değil midir?
Eğer konuştunuzsa, halkın isteği nedir? Bizzat kendi ağzından duymadınız mı? Şu
hâlde, bu özel bir isyan, bir siyasal taktik olarak düşünülemez değil mi ya? Bu hareket,
milletin bir arzusudur, hatta bir ihtiyacıdır. Bu istek ve ihtiyacı birleştiren şey de kişiler değil
bizzat olaylardır. Ülkenin birlik ve kurtuluşunu tehdit eden yasa dışı birtakım şiddetli istekler,
topraklarımıza, hiçbir hakka dayanak olmaksızın meydana gelen saldırı, tehlike karşısında
millete birleşmek gereğini duyurmuştur. Böyle bir harekete macera demek, bu hareketi
değerli görenleri maceraperestlikle lakaplandırmak aymazlık, kötü niyetlilik değil midir? Fakat
böyle şahsi meselelerle uğraşacak vakitte değiliz. Böyle birtakım adî, bayağı şeylere
zamanın hassasiyeti uygun değildir. Bence muhalefet saygıya değerdir. Çünkü Oda bir
inceleme, bir birleştirme ürünüdür. Fakat yapılacak karşı çıkmalar mantıklı ve ılımlı ve yasal
nedenlere dayanmazsa muhalefet değersiz olur” dedi.
Bir sigara yaktı. Bir kahve istedi. Elinden düşürmediği tespihini hızlı hızlı çekiyordu.
Fakat Sayın Paşa, bu harekete karşı çıkanlar bunu bir parti taktiği (yönetme sanatı)
olarak görüyorlar. Onun için de bunu bütünü kapsayan kutsal bir anlamda görmek
istemiyorlar.
-Böyle bir zamanda, parti taktiği yapmak uygun mu? Ülke olmazsa partinin değeri ne
olur. Önce ülke kurtarılmalı ki partiler de ondan sonra siyasal, sosyal bir temele dayanarak
oluşabilsin. Parti taktiği ne demek? Bu bir parti taktiği olsaydı, Sivas Kongresi’ne ülkenin her
yerinden, Ferit Paşa Hükûmetinin oldukça sıkı önlemlerine rağmen seçilmiş temsilciler
katılabilirler miydi? Anadolu’nun isteğine ve ihtiyacına uymayan bir hareketin Anadolu’nun ta
göbeğinde barınması, yardım görmesi mümkün müydü? Hiçbir yerde zor ve tehdit işareti
görüldü mü? Karşıya geçip de gözlerini yumarak ve kimbilir hangi alçak, kovulmuş, kabul
görmemiş çıkar uğruna iftira savuranlardan bir ikisi, kongreye katılsaydılar, partilerine,
görüşlerine bakılmadan aynı ülkenin gerekli ve yararlı çocuğu gibi teşekkürle kabul
edildiklerini göreceklerdi. Karşı görüşler olgunlukla dinlenecekti. Milletin genel hakkını
istemesine parti taktiği denir mi? ...demek doğru mudur?
Canlandırılmasından en çok sakınılması gereken İttihat ve Terakkî Partisi’dir. Bir kere
kongreye katılan üyelerin her biri, kesinlikle böyle bir girişimde bulunmayacağına dair yemin
etti. Yemin kutsal bir üstlenme demektir. Namuslu olan bir kişi verdiği sözden dönmez. Diğer
yönden, İttihat ve Terakkî, siyaseti açısından da iflas etmiştir, öyle mi? O partiye üye olan
kimseler, iktidarda iken milletimizin beklentilerine, kişiliğine uymayan yayılmacı bir politika
uyguladılar. Kendi toprağı hizmet ve özene ihtiyaç duyarken, bu milletin gözlerini başka
noktalara çevirmeğe çalışan bir politika, tabiî bir siyaset değildi. Üstelik iflasa mahkûm idi.
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin amacı ise o siyaset yüzünden bu duruma
gelen zavallı ülkeyi ve toprakları yasadışı emperyalizm ve kolonizasyon siyasetiyle ele
geçirmeye, parçalamaya çalışan yabancı ve saldırgan güçlere çiğnetmemek!... Bu düşünce
ile hareket eden bir teşkilât, ruh ve varlık nedeni ile, İttihat ve Terakkî, hükmü kalmamış
partisini diriltecek yetenekte değildir.... Herhangi bir siyasî parti, bu fikrin ve programın
gereksizliğini iddia edebilir mi? Herhangi bir parti, ülkenin birlik ve kurtuluşunu, hareketinin
esaslarının birinci maddesi olarak kabul etmez mi?
O hâlde öyle bir partinin kendi isteklerini tamamen koruyarak, bu gruba girebilir… Bu
kadar açık bir şeye de İttihatçılığın yaşatılması, iktidara gelme hırsı gibi iftiralar savurmak,
ahlâka, vatandaşlığa yakışmayacak bir anlayışsızlıktır, terbiyesizliktir. Ben, kendi adıma,
güttükleri siyasetin, vatan ve millete zararlı olduğunu yüzlerine karşı söyleyip açıkça karşı
çıktığım insanların, sistemlerinin tekrar iktidar mevkine gelmesi ve muteber olması ve sonuç
olarak da şu anda hepimizin içini kan ağlatan, dünkü durumların yeniden devamına mı
çalışacağım? Bunu hangi aklı başında, insafı yerinde adam düşünebilir? Böyle bir düşünce
mantıkla karşılanamaz” dedi.
Bunları söylerken yüzü coşkunluktan kızarmıştı. Ses ve kaşları daha sert bir şekil
almıştı:
-“Millete dost görünüp de ilk fırsatta iktidara geçtikten sonra onun gerçek beklentilerini
düşünecek yerde ülkeyi kendi istediği yolda götüren, laf anlamayan, yetkililerin uyarılarına
kulak asmayan, millete ait güçleri kendine bağlamaya çalışan kahraman görünen insanlardan
çok zarar görüldü. Onun için bazılarının bu çeşit kararsızlık göstermesi hoş görülebilir.
Kâbusların artması ve uzaması istenebilir bir şey değildir. Sonuç olarak hem onlara zarar
oluyor, hem de zavallı millete! Bunu siz de anlarsınız.
Ancak açıklamanız ve açıklamanızın ardından yapacağınız işler, bu kuşkuları yok
edebilir. Bugün hiç kimse yalanlayamaz ki ülkeye ve millete büyük hizmet vermek isteği
içinde her fedakârlığı göze aldınız. Bu fedakârlığınız hemen hemen genel bir sevgi ve
teşekküre erişti. Gerek sizi, gerek arkadaşlarınızı bir sevgi kuşatıyor. Bunun devamı ancak
sizin elinizdedir. Millet, çok zamanlar kendisine gerçekten dost olacak iyi insanlardan yoksun
kaldığı için şu acıklı günlerde yardımına koşan insanları her zaman aynı fedakârlık, aynı
tokgözlülük içinde görmek ister. Onları manevî bir güç hâlinde korumak ve kutsal saymak
ihtiyacındadır. Bu gücün korunabilmesi de ancak şahsi menfaatlerin hor görülmesiyle olabilir
düşüncesindedir. Açgözlülük, nice içtenliklerin ölmesine, nice iyi isteklerin yarı yolda
kırılmasına neden olmuştur.
Açgözlülükten anlaşılan anlam bir bakanlık elde etmekse, onun için böyle şeyler
yapmaya gerek yoktur. İstanbul’da oturup çalışmak, o amaca varmak için daha kolaydı.
Fakat millete hizmet etmek için en emin aracın her türlü açık gösterişten vazgeçip ancak,
milletin bağrında bulunmakla, manevî ödülü, maddî ödüle üstün tutmakla olabileceğini
düşünenlerdenim. Bundan ötürü, hayatta amaçlara ulaşabilmek için, millete hizmet
edebilmek için yalnız bakanlık konumunda olmak gerektiğini düşünmedim. Açgözlülük
dedikleri bu ise, ne bende, ne arkadaşlarımda yoktur. Bunu herkesin açıkça bilmesini isterim.
Yüklendiğimiz görev çok kutsaldır. Onun kutsallığına birtakım şahsî hırslarla zarar verilmesini
hiçbirimiz istemeyiz. Bizim isteğimiz, bugüne kadar hakkından mahrum yaşatılan, varlığı
önemsenmeyen milletin yaşamaya, refaha lâyık bir güç olduğunu hükûmetimize ve
hükûmetlere anlatmaktır. Bugün dünya toplumsal inkılâp geçirmektedir. Bu alanda
kazanılacak başarılar, zorbalara, ilgisizlere teslim ettirilen haklar, savaş meydanlarındaki
zaferler kadar, hatta daha önemlidir. Ancak bu niyeti anlayan anladığını da yaptıkları işlerle
kanıtlayan hükûmetler hangi partiye üye olurlarsa olsunlar milletin kabulünü, yararlılığını
kazanır. Bunu anlayıp da milleti hâlâ kendi kafalarının keyfine yönetmeye kalkışan güçler
artık birer belâdır. Belâ çekmeğe de bu milletin artık tahammülü kalmamıştır. Millet, yapılan
işleri, kendisi kontrol etmelidir. Hayata lâyık olduğunu dünyaya bu şekilde kanıtlamalı. Sonra
da dünyadan hayat hakkını istemelidir!
Dünya, milletimizin yaşamasına ya saygı gösterip onun birliğini ve bağımsızlığını
onaylayacaktır, ya da son topraklarımızı son insanlarımızın kanıyla suladıktan sonra, bütün
bir milletin teşkilâtı üstünde, istenmemiş, kovulmuş, işgal hırsını tatmin etmek
mecburiyetinde kalacaktır. Bu çeşit bir kıyıma ise günümüz insanlığnın sinirleri dayanmaz.
Milletin bu isteğini anlayan hükûmet görevlilerinin de sorumluluğu gayet açıktır; milletin
güvenliğini sağlamak, içten, duraksamadan çalışmak, bizi masa başı görüşmesine çağıracak,
yabancı devlet adamları ile milletin isteğini açıkça tartışmaktır.”
Yemek saatine kadar konuşulanların özeti işte budur. Bu adamın da siyasî akımlar
içinde, bugünkü özel konumunu kaybetmemesini diledim. Öğleden sonra Amasya
Panayırı’nda pehlivan güreşi vardı. Oraya davetliydik. Meydanda büyük bir kütle kendisini
alkışladı. Bu ilgiden çok etkilenmişti:
“Bak kardeşim, böyle milletten nasıl ayrılırsın? Bu eski püskü giysilerin içinde kötü
gördüğün insanlar yok mu? Onlarda öyle bir yürek, öyle bir cevher vardır ki olmaz şey!
Çanakkale’yi kurtaran bunlardır.
Kafkas’ta, Galiçya’da şurda burda arslan gibi çarpışan, yokluklara aldırmayan bunlardır.
Şimdi bu adamcağızların, sosyal seviyelerini yükseltmek herhangi bir hükûmetçilik
açgözlülüğünden daha iyi değil midir? Bu insanî çabaların yanında siyasî mücadeleler bayağı
kalırlar değil mi ya?
Siyasî çatışmaların çoğu yararsızdır. Fakat toplumsal çabalar her zaman için yararlıdır.
Bizim aydınlar buna çalışmalı. Neden Anadolu’ya geçip çaba harcamazlar? Neden milletle
doğrudan doğruya temasta bulunmazlar? Ülkeyi gezmeli, milleti tanımalı. Eksiğini görmeli ve
göstermeli. Milleti sevmek böyle olur. Yoksa sözle sevgi yarar sağlamaz” dedi.
-Hakkınız var...
-Kongrenin bildirgesini okudunuz mu?
-Evet
-Bir kez daha tekrar edelim ki size açıklayabileyim. Bağımsızlıktan ne istediğimizi
anlatayım. Yedinci maddeyi okuduk:
Milletimiz, insanî çağdaş amaçları yücelten sanayi ve iktisatla ilgili durumu ve ihtiyaçları
kabul ediyor. Bunun için, ülke ve milletin içerideki ve dışarıdaki kurtuluşu yurdun bütünlüğünü
korumak şartıyla, Altıncı maddede açıklanmış sınır içinde millîyet ilkelerine uyan ülkemize
karşı, yayılmacı istekler taşımayan herhangi bir ülkenin, bilimsel, iktisadî ve sanayi yardımını
memnuniyetle karşılarız. Bu adaletli şartları ve insanlık gereklerini taşıyan bir barışın da bir
an önce oluşması, insanlığın geleceği ve dünyanın huzuru adına en hususî ve en has
emelimiz, millî dileğimizdir.
Görüyorsunuz ki bu yön de, kongre tarafından göz önünde tutulmuştur. Yalnız milletin
düşündüğü yardım, saltanat şûrasında birkaç kişinin “Şimdilik yönetimi, herhangi bir
yabancıya teslim edip, onun korumasına girmemiz gerekir” türünden değildir. Altı yüz yıl
efendi yaşamış tarihinin her sayfası...... yoksa ekonomik, sanayi, toplumsal birçok eksiğimiz
olduğunu kim reddedebilir ki? Fakat bu eksikliği gidermek için de canlı bir milleti ortadan
kaldırmak mı gerekir? Biz yenilgimizin bedelini çok ağır ödedik. Elimizden, köyler, iller değil
ülkeler alındı. Fakat son lokmasını da ağzından kapmak için bir milletin hayatına kıymak
canice bir davranıştır. Öldürülen bir adamın kendisini son nefesine kadar, cesaretle mertlikle
savunması doğal ve gereklidir. Bu sözlerin yeniden mücadeleye gireceğiz ve girmek istiyoruz
anlamını içermez değil mi? Böyle bir isteği olan yok, şimdilik gerek de yok, ihtiyaç da. Aceleci
hareketlerin zararlı sonuçları ortadayken, böyle ağır kararlara girişilemez. Aksine çabuk ve
adaletli bir barışa can atıyoruz. Milletimiz bugüne kadar birçok savaş yorgunluğuna ve
haksızlığa maruz kalmıştır. Bunun için devamlı bir barışı, gönülden ister.
Ancak tehlikenin boğaza sarıldığı yerde mücadele kendiliğinden doğuyor. İzmir’de
mücadeleyi kim başlattı? Oraya haksızca saldıran Yunanlıların zulmü değil mi? Yoksa durup
dururken zavallı halkın, özellikle bir beklenti döneminden sonra silâh patlatma istekleri yoktu.
Öldürülen bir millet her şeyi göze alır... Kongrenin amacı, Millî Teşkilâtı oluşturup mantıklı ve
yasal haklarını dünyaya duyurmak, sınırını ve yaşamını kurtarabilmektir. Toplu bir milleti istilâ
etmek, tamamıyla dağınık bir milleti istilâ etmek kadar kolay değildir. Doğaldır ki dışarıdan
gelecek paraya, tavsiyeye, çalışma tekniğine ihtiyacımız vardır. Fakat bu, birliğimize,
bağımsızlığımıza son verecek bir tavsiye biçimi olamaz. Bize yardım edecek, insanca
kaynaklara karşı biz de üzerimize aldığımız göreve birliğimiz ve kurtuluşumuz içerisinde
içtenlikle bağlı oluruz.
İsteğe ve yasalara dayanan bir yaklaşımla hem daha iyi sonuç verir, hem de daha
kalıcı!... Zaten bu çeşit bir düzenleme milletimizin onuruna ve kurtuluşuna zarar vermez.
Millî Teşkilât ile ilgili de bilgi almak istiyordum. Fakat yerlilerden birkaç kişi kendisini
ziyarete geldi. Ben de sorumu bir başka zamana bırakmak zorunda kaldım.

Alıntı
__________________

Kullanıcı imzalarındaki bağlantı ve resimleri görebilmek için en az 20 mesaja sahip olmanız gerekir ya da üye girişi yapmanız gerekir.
  Alıntı ile Cevapla

IRCForumlari.NET Reklamlar
radyo44.com.tr
Cevapla

Etiketler
atatürk, röportaj

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Atatürk ile soru cevap 30 Aralık 1919 SimHa Atatürk Köşesi 0 07 Mart 2018 21:37
I. Dünya Savaşı sonrası, Ekim 1918 - Mayıs 1919 Zen Osmanlı Tarihi 0 21 Mayıs 2014 07:13
Tuğba Özay'dan Atatürk röportajı! uKaLa Magazin Haberleri 0 28 Eylül 2013 10:23
90 yıl sonra Atatürk röportajı Feronia Haber Arşivi 0 06 Kasım 2011 13:53
29 Ekim yarınımızdır! 29 Ekim Atatürk'tür! Anlayana... SimHa Serbest Kürsü 5 29 Ekim 2011 00:10