IRCForumları - IRC ve mIRC Kullanıcılarının Buluşma Noktası
  Mobil Sohbet, Sohbet ve Sohbet Odaları




Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 11 Ocak 2011, 23:41   #1
Çevrimdışı
Bizans istanbulu neden kaybetti?


sohbet


İstanbul’un fethini bir de Bizanslılar açısından değerlendirmeyi denesek nasıl olur?
Belki “ibret” alacak bir şeyler buluruz bu “hikâye”de.
Fetih öncesinde Bizans’ın durumuyla ilgili olarak tarih kitaplarında bize okutulanlar şöyle bir şeydi:
“Bizans sonu gelmeyen mezhep kavgaları yüzünden bitap düşmüştü…”
11. ve 12. yüzyıllardan itibaren ticaret yolları üzerindeki hâkimiyetin kaybedilmesi, sınaî üretimin durması, tarım sisteminin çözülüşü, idari mekanizmanın bozuluşu vs… hiç söz konusu edilmez, Bizans’ın yıkılışı mezhep kavgalarına bağlanır, geçilir.
“Maddi meseleler dururken dini konularla meşgul olan toplumlar iflah olmazlar” mesajı da verdiği için olacak, mezhep kavgaları edebiyatını çok seviyoruz.
Oysa…
Mezhep kavgaları devletin zayıflamasının sebebi değil, sonucu olarak ortaya çıkmıştır Bizans’ta.
Nasıl mı?
Bizim bugün Bizans dediğimiz devlete, bu devletin yöneticileri ve tebaası “Roma İmparatorluğu” diyorlardı.
Ama “Doğu Roma İmparatorluğu”, onbeşinci yüzyılda yalnızca İstanbul’un sur içi bölgesinde, yani bugünkü Fatih ve Eminönü ilçelerinde hükümran bulunuyordu.
Osmanlılar şehrin dört bir yanını sarmış, hem Anadolu hem de Balkanlar Türk devletinin mülkü olmuştu. İstanbul’un da Osmanlı devleti tarafından yutulması artık an meselesi gibi görülüyordu.
Bizans yöneticileri ve ahalisi yaklaşmakta olduğunu gördükleri bu tehlike karşısında nasıl bir tutum takınılması gerektiği konusunda ikiye ayrılmışlardı.
(Bu politik görüş ayrılıklarını aslında büyük ölçüde farklı zümrelerin sosyal durumları ve ekonomik çıkarları belirliyordu.)
Bu iki gruptan biri Avrupa’nın yardımını ve desteğini sağlayarak Osmanlı gücü karşısında direnmenin –hatta Türkleri yenip eski topraklarına yeniden sahip olmanın- mümkün olacağını düşünenlerdi. Yöneticilerin ve zengin ailelerin çoğu bu grup içinde yer alıyordu.
Diğer bölüm ise “Türkler şimdiye kadar ele geçirdikleri Hıristiyan şehirlerinde ahaliye iyi davrandılar; ne dinlerine karıştılar ne de ticari işlerine” argümanını ileri sürerek Türk imparatorluğuna katılmayı savunanlardı.
Bu grup da çoğunlukla büyük tüccarlar ve din adamlarından oluşuyordu.

“DİNİNİZİ DEĞİŞTİRİN; YARDIM EDELİM”
13. yüzyılda gerçekleşen Latin işgalinin acı hatıraları hala hafızalarda tazeliğini koruduğu için ahalinin büyükçe bölümü de bu ikinci gruptan yana tavır alma eğilimindeydi.
Ancak, başta İmparator olmak üzere yönetici sınıfın mensupları ilk grupta yer aldığı için devletin resmi politikası bu istikamette oluştu ve Avrupa ile bu bağlamda temaslara başlandı. Muhatap ise Papa’ydı. (Yani Bizans ahalisini dinî bakımdan sapkın sayan, aynı şekilde Ortodokslarca sapkın kabul edilen, Katolik dünyasının ruhani –ve politik- lideri.)
Papalık temsilcileri Avrupa’nın Bizans’ın yardımına koşması için öncelikle “aradaki dini farklılıkların ortadan kaldırılması” gerektiğini bildirdiler İmparator Paleologos’a.
İmparator çaresizdi. “Kiliselerin Birliği” görüşmelerine başlanması talimatını verdi adamlarına.
İki büyük konferansın ardından yürütülen uzun müzakereler sonucunda Bizans temsilcileri “Papa’yı bütün Hıristiyanların başı olarak tanımayı ve itikadî konulardaki farklı görüşlerinden vaz geçmeyi” kabul ettiler. Bunun anlamı Ortodoks inancını bırakmak ve Katolik hakimiyetini benimsemek demekti.
Ortodoks Kilisesi –tabii olarak- buna şiddetle karşı çıktı.
Halk ikiye ayrılmıştı. “Birlik yanlıları” ve “birlik karşıtları”
“Kiliselerin Birliği”ni savunanlar “Şehri Müslümanlar ele geçireceğine İsa’ya ve Meryem’e inanan Latinlere verelim” diyorlardı. Bu sözlere cevaben, karşı cephenin liderlerinden Lukas Notaras “Bu şehirde Latin külahı görmektense Türk sarığı görmeyi tercih ederim” şeklindeki ünlü sözünü söylemişti.
“Mezhep kavgaları” veya “din tartışmaları” denilen olayın aslı budur. Görüldüğü gibi dini olmaktan ziyade politik muhtevalıdır ve Bizans’ın çöküşünün sebebi değil, sonucudur bu olay.

“BİZANS’IN SON GÜNLERİ GİBİ”
Peki, bu hikâyeden nasıl bir ders çıkaracağız?
Avrupa’nın desteğini sağlamak için varlığını ve kişiliğini oluşturan en temel değerlerden bile taviz vermekten kaçınamayan hükümdarın durumu veya “alternatifsiz” saydıkları için bu politikaya destek veren “Birlikçiler”in tutumu ister istemez Avrupa Birliği maceramızın bazı dönemeçlerini hatırlatıyor olmalı.
(“Kiliselerin birliği” lafının kimilerine “dinler arası diyalog” konusunu hatırlatmış olması da mümkün.)
Ama benzerliklerle uğraşıp buradan bir takım “hoşa gidecek” sonuçlar çıkarmakla uğraşmak yerine, anlattığımız hikâyedeki ana fikri görebilmek lazım:
Bizanslılar içinde bulundukları zor vaziyet karşısında bir çözüm yolu arıyorlardı. Bu doğaldı.
Ne var ki kurtuluşu kendilerinde değil, kendi dışlarında bir yerlerde aramaları doğal değildi.
Çünkü tarih milletlerin kendi bekalarını ancak kendi elleriyle temin edebileceklerini öğretiyor.
Oysa Bizanslılar kurtuluş için ya “Türk yanlısı” ya da “Latin yanlısı” olma seçeneklerine sahiplerdi. Ya inançlarını, yani kimlik değerlerini terk edeceklerdi ya da bağımsızlıklarını.
Çünkü kurtuluş ümitlerini kendi dinamiklerine bağlama durumunda değillerdi.
Çünkü Bizans özgüveni kaybolmuş bir toplum olarak kendine ait bir gelecek tasavvuruna, bir vizyona, bir ufka, bir kızıl elmaya sahip değildi.
Ama Osmanlı’nın bir kızıl elması vardı:
İstanbul’un fethi, Fatih’in Osmanlı Beyliğini “İkinci Roma İmparatorluğu”na dönüştürme emelinin gereğiydi.
İstanbul’un fethi, bu hedefe ulaşmak için jeopolitik, jeokültürel ve jeoekonomik açılardan gerekli olduğu için İstanbul “kızıl elma” olarak belirlenmiş ve toplumun bütün dinamik unsurları bu milli ideali benimsemişti.
Neticede, ortak bir hedef doğrultusunda hareket eden taraf kazandı, ortak hedefler etrafında birleşemeyen taraf kaybetti
İstanbul’un fethini bir de Bizanslılar açısından değerlendirmeyi denesek nasıl olur?
Belki “ibret” alacak bir şeyler buluruz bu “hikâye”de.
Fetih öncesinde Bizans’ın durumuyla ilgili olarak tarih kitaplarında bize okutulanlar şöyle bir şeydi:
“Bizans sonu gelmeyen mezhep kavgaları yüzünden bitap düşmüştü…”
11. ve 12. yüzyıllardan itibaren ticaret yolları üzerindeki hâkimiyetin kaybedilmesi, sınaî üretimin durması, tarım sisteminin çözülüşü, idari mekanizmanın bozuluşu vs… hiç söz konusu edilmez, Bizans’ın yıkılışı mezhep kavgalarına bağlanır, geçilir.
“Maddi meseleler dururken dini konularla meşgul olan toplumlar iflah olmazlar” mesajı da verdiği için olacak, mezhep kavgaları edebiyatını çok seviyoruz.
Oysa…
Mezhep kavgaları devletin zayıflamasının sebebi değil, sonucu olarak ortaya çıkmıştır Bizans’ta.
Nasıl mı?
Bizim bugün Bizans dediğimiz devlete, bu devletin yöneticileri ve tebaası “Roma İmparatorluğu” diyorlardı.
Ama “Doğu Roma İmparatorluğu”, onbeşinci yüzyılda yalnızca İstanbul’un sur içi bölgesinde, yani bugünkü Fatih ve Eminönü ilçelerinde hükümran bulunuyordu.
Osmanlılar şehrin dört bir yanını sarmış, hem Anadolu hem de Balkanlar Türk devletinin mülkü olmuştu. İstanbul’un da Osmanlı devleti tarafından yutulması artık an meselesi gibi görülüyordu.
Bizans yöneticileri ve ahalisi yaklaşmakta olduğunu gördükleri bu tehlike karşısında nasıl bir tutum takınılması gerektiği konusunda ikiye ayrılmışlardı.
(Bu politik görüş ayrılıklarını aslında büyük ölçüde farklı zümrelerin sosyal durumları ve ekonomik çıkarları belirliyordu.)
Bu iki gruptan biri Avrupa’nın yardımını ve desteğini sağlayarak Osmanlı gücü karşısında direnmenin –hatta Türkleri yenip eski topraklarına yeniden sahip olmanın- mümkün olacağını düşünenlerdi. Yöneticilerin ve zengin ailelerin çoğu bu grup içinde yer alıyordu.
Diğer bölüm ise “Türkler şimdiye kadar ele geçirdikleri Hıristiyan şehirlerinde ahaliye iyi davrandılar; ne dinlerine karıştılar ne de ticari işlerine” argümanını ileri sürerek Türk imparatorluğuna katılmayı savunanlardı.
Bu grup da çoğunlukla büyük tüccarlar ve din adamlarından oluşuyordu.

“DİNİNİZİ DEĞİŞTİRİN; YARDIM EDELİM”
13. yüzyılda gerçekleşen Latin işgalinin acı hatıraları hala hafızalarda tazeliğini koruduğu için ahalinin büyükçe bölümü de bu ikinci gruptan yana tavır alma eğilimindeydi.
Ancak, başta İmparator olmak üzere yönetici sınıfın mensupları ilk grupta yer aldığı için devletin resmi politikası bu istikamette oluştu ve Avrupa ile bu bağlamda temaslara başlandı. Muhatap ise Papa’ydı. (Yani Bizans ahalisini dinî bakımdan sapkın sayan, aynı şekilde Ortodokslarca sapkın kabul edilen, Katolik dünyasının ruhani –ve politik- lideri.)
Papalık temsilcileri Avrupa’nın Bizans’ın yardımına koşması için öncelikle “aradaki dini farklılıkların ortadan kaldırılması” gerektiğini bildirdiler İmparator Paleologos’a.
İmparator çaresizdi. “Kiliselerin Birliği” görüşmelerine başlanması talimatını verdi adamlarına.
İki büyük konferansın ardından yürütülen uzun müzakereler sonucunda Bizans temsilcileri “Papa’yı bütün Hıristiyanların başı olarak tanımayı ve itikadî konulardaki farklı görüşlerinden vaz geçmeyi” kabul ettiler. Bunun anlamı Ortodoks inancını bırakmak ve Katolik hakimiyetini benimsemek demekti.
Ortodoks Kilisesi –tabii olarak- buna şiddetle karşı çıktı.
Halk ikiye ayrılmıştı. “Birlik yanlıları” ve “birlik karşıtları”
“Kiliselerin Birliği”ni savunanlar “Şehri Müslümanlar ele geçireceğine İsa’ya ve Meryem’e inanan Latinlere verelim” diyorlardı. Bu sözlere cevaben, karşı cephenin liderlerinden Lukas Notaras “Bu şehirde Latin külahı görmektense Türk sarığı görmeyi tercih ederim” şeklindeki ünlü sözünü söylemişti.
“Mezhep kavgaları” veya “din tartışmaları” denilen olayın aslı budur. Görüldüğü gibi dini olmaktan ziyade politik muhtevalıdır ve Bizans’ın çöküşünün sebebi değil, sonucudur bu olay.

“BİZANS’IN SON GÜNLERİ GİBİ”
Peki, bu hikâyeden nasıl bir ders çıkaracağız?
Avrupa’nın desteğini sağlamak için varlığını ve kişiliğini oluşturan en temel değerlerden bile taviz vermekten kaçınamayan hükümdarın durumu veya “alternatifsiz” saydıkları için bu politikaya destek veren “Birlikçiler”in tutumu ister istemez Avrupa Birliği maceramızın bazı dönemeçlerini hatırlatıyor olmalı.
(“Kiliselerin birliği” lafının kimilerine “dinler arası diyalog” konusunu hatırlatmış olması da mümkün.)
Ama benzerliklerle uğraşıp buradan bir takım “hoşa gidecek” sonuçlar çıkarmakla uğraşmak yerine, anlattığımız hikâyedeki ana fikri görebilmek lazım:
Bizanslılar içinde bulundukları zor vaziyet karşısında bir çözüm yolu arıyorlardı. Bu doğaldı.
Ne var ki kurtuluşu kendilerinde değil, kendi dışlarında bir yerlerde aramaları doğal değildi.
Çünkü tarih milletlerin kendi bekalarını ancak kendi elleriyle temin edebileceklerini öğretiyor.
Oysa Bizanslılar kurtuluş için ya “Türk yanlısı” ya da “Latin yanlısı” olma seçeneklerine sahiplerdi. Ya inançlarını, yani kimlik değerlerini terk edeceklerdi ya da bağımsızlıklarını.
Çünkü kurtuluş ümitlerini kendi dinamiklerine bağlama durumunda değillerdi.
Çünkü Bizans özgüveni kaybolmuş bir toplum olarak kendine ait bir gelecek tasavvuruna, bir vizyona, bir ufka, bir kızıl elmaya sahip değildi.
Ama Osmanlı’nın bir kızıl elması vardı:
İstanbul’un fethi, Fatih’in Osmanlı Beyliğini “İkinci Roma İmparatorluğu”na dönüştürme emelinin gereğiydi.
İstanbul’un fethi, bu hedefe ulaşmak için jeopolitik, jeokültürel ve jeoekonomik açılardan gerekli olduğu için İstanbul “kızıl elma” olarak belirlenmiş ve toplumun bütün dinamik unsurları bu milli ideali benimsemişti.
Neticede, ortak bir hedef doğrultusunda hareket eden taraf kazandı, ortak hedefler etrafında birleşemeyen taraf kaybetti
  Alıntı ile Cevapla

IRCForumlari.NET Reklamlar
radyo44.com.tr
Cevapla

Etiketler
bizans, istanbulu, kaybetti, neden

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
İRC Neden Popülerliğini Kaybetti ? TolgaHan Extra IRC 102 07 Ocak 2018 13:44
Bizans Su Yolları (Bizans Su Tesisleri) Kalemzede Osmanlı Tarihi 0 05 Eylül 2011 00:21