IRC ve mIRC Kullanıcılarının Buluşma Noktası
  Mobil Sohbet, Sohbet ve Sohbet Odaları




1Beğeni(ler)
  • 1 Post By Sevda

Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 15 Mart 2013, 00:29   #1
Çevrimdışı
1.Bush ve Osmanlı’da köleler, cariyeler... (Kölelik ile İlgili İki Yazı)


-- Sponsor Baglantı --


1.Bush ve Osmanlı’da köleler, cariyeler...
(Kölelik ile İlgili İki Yazı)

Beyoğlu’nda İngilizce kitaplar satın aldığım kitapçıma, “Sahi, sizde Mr. Bush’un kitaplarından bulunur mu?” diye sorarken ümitsizdim doğrusu. Ama bilgisayarda Bush adına kayıtlı bir kitap gözüküyordu işte.

Yaklaşık 300 sayfalık kitabın ismi alaylardan alay beğen diyordu adeta: “Modern Devirlerde Kölelik” (Servitude in Modern Times). Fesuphanallah, yoksa ‘gizli Bush doktrini’ne mi ulaşmıştım farkına varmadan? Eğer öyleyse, bunu benden önce keşfetmemiş olanlar dertlerine yansındı. Şimdi Mr. Bush, kim bilir hangi gizli planlarını açıklayacak, “Tanrı’yı kıyamete zorlamak” için gerçekleştirmeye koyulduğu stratejinin hangi sırlarını ifşa edecekti bana? Satın aldığım kitap, koltuğumun altında fokurdayıp duruyordu. Beyoğlu’nun gürültülü cangılında kendime salim bir köşe aradım. Sonunda bir binanın teras katında, masalarında Hıristiyanlık propagandaları içeren broşürlerin bulunduğu bir kafeye oturdum. Arada bir başımı kitaptan kaldırıp Sultanahmet’i ve Kızkulesi’ni seyrederek elimde akkor haline gelmiş olan kitabı didiklemeye başladım. Bakalım Mr. Bush’un ‘modern devirlerde kölelik’ten muradı neymiş?

‘E bu basbayağı bilimsel bir inceleme!’ İlk tepkim bu oluyor. Kaynaklar, indeks, dipnotlar... Üstelik hiç de ideolojik bir bakışın esamisi okunmuyor kitapta: Spinoza’dan bir alıntıyla başlıyor ve köleleri kurbanlık koyunlar gibi görme anlayışının yanıltıcı olduğunu, aslında köleliğin hukukî ve pozitif bir “kurum” olarak ele alınması gerektiğini iddia ediyor. Hayret dalgalarımın kabardığını, gömleğime dökülen çaydan anlıyorum. Yahu ne diyor bu Mr. Bush?

Yazarımıza göre aslında kölelik dediğimizde tam olarak neyi kasdettiğimizi bilmeden uluorta konuşamazmışız. Hiç savaşta esir alınıp köle yapılan biriyle doğuştan köle olan ve toprakla birlikte alınıp satılan serfler aynı “köle” manşeti altında değerlendirilebilir miymiş? Ya borcundan dolayı kendi rızasıyla köle olan adam ile ölüm cezasına çarptırılıp da cezası ömür boyu köleliğe çevrilen kişi aynı köle kategorisinde yer alabilir miymiş? Bir de azim hatamız varmış ki, Bush onu hiç affetmiyor. Diyor ki ezcümle: Bizler köleliği, hürriyetsizlik olarak tanımlarız. Fakat bir insanın hürriyetinin olmaması, o insanın köleliğinin karakterini belirleyen bir şey olamaz. Bakın, Osmanlı’da “kul taifesi” var, hani şu devşirmeler... Bu kölelerin eline devletin kaderi teslim edilmiş, yeri gelince yarım milyonluk ordulara komutanlık etmişler, maiyetlerinde on binlerce köle bulundurmuşlar. Aslında devşirmelerin kendisi de, konaklarında bulaşıkları yıkayan halayık da köledir! İyi ama bu nasıl bir iştir ki, kölenin köleleri, hatta neredeyse ‘köle orduları’ olabilmektedir? İkisinin köleliği aynı “şey” olabilir mi? Dahası, ‘hür olmayışları’, onları birleştiren bir asgari müşterek sayılabilir mi?

‘Bu kitapta iş var azizim’ diyorum kendi kendime. Üstelik yazarımız, köleliğin “yaratıcı bir güç” olduğundan dem vuruyor, onu modern dünyayı inşa eden pozitif güçlerden birisi olarak ebeliyor. Köleleri hep efendilerinin kurbanları olarak ele almışız, halbuki kölelik hukukî (legal) bir kurummuş ve bir zamanlar takdim edildiğinden daha az haşin ve zannedildiğinden daha az kıyıcı olmuş. Sayfalar parmaklarımın arasından hızla kayıyor ve Osmanlı bahsinde soluklanıyor. Bakalım, diyorum, Osmanlı’daki kölelik hakkında neler diyecek Mr. Bush?

Osmanlı’da kölelik hakkında bir araştırma yapmış olan Daniel Pipes’a göre devşirme elitine (kul taifesine) köle denilemez. Bunların konumları çok farklıdır ve köle terimine yepyeni bir anlam kazandırmaktadır. Çünkü sonuçta hür insanlardır. Kamu hizmetinde çalışmakta, bürokraside görev almaktadırlar, inanılmaz genişlikte yetkilerle donatılmışlardır. Böyle köle mi olurmuş?

İlginç bir başka şey de, İslam’da köleliğin “köylü” değil, “şehirli” bir özellik arz etmesidir. Özellikle Afrika’dan Amerika’ya yollanan zenci kölelerin çok büyük bölümünün plantasyon kölesi olarak çalıştırılmasına, köylüleştirilmesine mukabil, İslam’da kölelerin küçük esnaf, hamal ve zanaatkâr olarak şehirlileştirildiğine dikkat çekiyor Bush. İslam’daki köleliğin, özellikle Osmanlı örneğine bakılırsa, eşi benzeri yoktur. Kölelik Osmanlı toplumunda tek bir yatay düzlem oluşturmaz. Aksine, hiyerarşik bir topluma uyum sağlayarak çeşitli kölelik biçimleri üretir. Mesela köleler geleceğin yöneticileri, bürokratları olarak titiz bir eğitim sürecinden geçirilir. Bu süreci alınlarının akıyla geçenler, sonunda güç ve servete gark edilir. En altta ise sahipli işçi köleler vardır ve bunlar köle sınıfının en garibanlarıdır. Nasıl hür insanlar olarak hepimiz toplumun en üst gelir ve güç diliminde yer bulamıyorsak, kölelerin de zengini ve fakiri, kendi içinde bir statü sıralaması oluyor. İslam dünyasındaki kölelerin durumunu Güney ve Kuzey Amerikalar’daki durumla kıyaslayan Bush, Müslümanların kölelerine daha insaflı muamele ettiklerini, bizzat Avrupalı seyyahların gözlemlerinden delillendiriyor. 19. yüzyılda Mısır ve Arabistan’a giden J. L. Burkhart, buralarda köleliğin kendisinin, isminden daha az ürkütücü olduğunu zikrediyor. Sudan’da 5 yıl geçiren G. Nachtigal ise İslam’ın her yerde kölelik kurumunu kolaylaştırıcı düzenlemeler getirmiş olmasından hayretler içinde kalmıştır.

Fakat Bush’un yakıcı bir tespiti var ki, onu nakletmezsem bu yazı tadından çok şey yitirir. Avrupalıların büyük bir hızla zencileri ve kahverengi derilileri köleleştirdiği bir çağda, Osmanlı Devleti köle ihtiyacının önemli bir kısmını Güney Rusya steplerinden ve beyaz ırktan karşılamaktadır. Zenci köleleri ev hayatına, beyaz köleleri ise eğitip kalifiye eleman olarak cariyeleri Harem’e, erkekleri de Enderun yoluyla devlet idaresine (seyfiyye), hatta bilim adamlığına (kalemiyye) yönlendiren, Müslümanlaştıran ve dolayısıyla ‘özgürleştiren’ Osmanlı’nın bu çarpıcı köle politikası, Avrupa’daki Osmanlı düşmanlığının en inatçı gerekçelerinden birisini oluşturmuştur. Avrupa, Osmanlı’yı işte bunun için, Beyaz Adam’ı köleleştirdiği için bir türlü affetmemiştir.

Başımı kitabın sayfalarından kaldırdığımda Sultanahmet ve Kızkulesi’nden yükselen ışıklar köpüren lacivert İstanbul semasını okşuyordu. Kitabın kapağına tekrar baktığımda yazar yerinde M. L. Bush yazıyordu: Manchester Metropolitan Üniversitesi’nde tarih profesörü M. L. Bush... ‘Neye niyet, neye kısmet’, dedim içimden ve evime doğru yürüdüm.

2.İtalya Sokaklarında Müslüman Köleler!

Viyana bozgunumuz üzerine Venedik ve müttefikleri, eski liman ve şehirlerini Osmanlılardan geri almak için kolları sıvamıştır. 1685'te Koron limanı fethedilir, büyük bir kısmı kadın ve çocuklardan oluşan 1300'ün üzerinde Müslüman, esir alınır ve müttefikler arasında pay edilir.

Bin kadarı Venedikliler, Toskanalılar ve Vatikan'ın, geri kalanı ise Malta şövalyelerinin hissesine düşer. İşe bakın ki, köle yapılmak üzere gemilerle İtalyan şehirlerine götürülen bu esirler arasında karnı burnunda hamile bir Müslüman kadın da bulunmaktadır. Kadın, o heyecanla erken doğum yapar. Tam bu sırada görenlerin ağzını hayretten bir karış açık bırakan olay gerçekleşir. Annesi, bebeğin Hıristiyanların eline esir düşmesindense ölmesini yeğleyerek tuttuğu gibi denize fırlatır.

Ertesi yıl Venedik ve müttefik donanması, işgallerine devam eder. Ağustos sonunda ganimet ve kölelerle dolu Venedik gemileri Livorno limanına halat atarken, esir alınanlar arasında 6 siyah kadın da karaya çıkmaya hazırlanmaktadır. Aslında esirlerin sayısında ufak bir düzeltme yapmak gerekmektedir, çünkü bir kadın kucağında yolda doğurduğu bebeğiyle inmeye çalışmaktadır. Belgenin bize söylediği gibi dersek, çok güzel bir "bebecik"… Hatta bu tatlı bebek hakkında birçok hayal ürünü söylenti de yayılmıştır denizciler arasında. Güya doğduğunda beyazmış ama siyah kadınlar onu yağladıkları için rengi kararmış! Bunlar, İtalyan tarihçi Ordinaryüs Profesör Salvatore Bono'nun "Yeniçağ İtalya'sında Müslüman Köleler" (İletişim, 2003) adlı muhteşem çalışmasındaki binlerce örnekten sadece ikisi. Peki benzerlerine kitapta bolca rastladığımız bu örneklerle yazar ne yapmak istiyor dersiniz? Hangi tabuları yıkmaya çalışıyor? Hangi yazılmamış şafakların iniltilerini sağıyor kulaklarımıza? Gözlerimizden hangi perdeleri kaldırmak için o rüzgâr gibi nefesiyle üflüyor pencerelerimize?

Avrupa tarihçiliğinde dilleri kesilmiş bir topluluğun, modern Avrupa'daki Osmanlı-Müslüman kölelerin yazılmamış, üstelik silinmiş tarihini ilmek ilmek dokuyor cesaret ve sabırla. Meslektaşlarından alacağı tepkileri hiçe sayarak hem de.

Bono'ya göre, modern çağda kölelik denilince Avrupalıların ilk aklına gelen bölge, Doğu oluyor nedense. Haremler, köle pazarları, devşirmeler… Kölecilik, Doğuludur Avrupalılarca. Adeta Müslümanlara mahsus bir uygulamadır. Evet, antik Yunan ve Roma'da ya da Amerika'da kölelikten söz edilir edilmesine ama sıra modern Avrupa'ya geldi mi, bu "medeniyetin yeni kıblesi"ne kölelik zinhar yakıştırılmaz. Oysa Braudel'in demiş olduğu gibi, Akdeniz bir bütün değil midir? İç içe geçmiş adetleriyle, inanç sarmallarıyla, insan tipleriyle, hatta yemekleriyle aynı ortak havuzda yüzmekte değil midir Akdeniz insanı? Öyleyse kölelik bahis mevzuu olduğunda bu yekpare coğrafyayı nasıl bıçakla kesebilir, köleliği Doğu "hapishanesi"ne tıkar da Batı'yı ondan azad edebiliriz?

Üstelik de elimizde bunun aksini kanıtlayan on binlerce belge varken… Tarihçi, Vatikan'daki sansürlü belgelere kadar inerek Rönesans'ı doğuran bu "uygar" topraklarda köleliğin ne kadar yaygın olduğunu ortaya koyuyor. Sayıları yüz binlerle ifade edilen ve çoğu Müslüman olan bir köle ordusunun İtalyan şehirlerinde yaşadığını, öldüğünü, hatta bazı yerleşim birimlerinde kendilerine mahsus mezarlıklarının bile bulunduğunu ve hatırı sayılır bir kısmının da Hıristiyanlığı kabul ederek İtalyanlaştığını söylüyor. Hayret ki, hayret! Bono, bugünkü İtalyan nüfusu içerisinde Schiavo, Libero, Moretti, Moro, Turchetti ve benzeri soyadlarını taşıyanların çok büyük bir ihtimalle Müslüman köle kökenli olduklarını da ekliyor sözlerine. (Burada aklıma 1978'de Kızıl Tugaylar örgütü tarafından kaçırılıp öldürülen eski İtalya Başbakanı Aldo Moro geliyor. O da bir Müslüman kölenin torunu olabilir mi dersiniz? Meraklılarına benden ufak bir ipucu.)

Roma, Floransa, Napoli ve Cenova'da Osmanlılardan esir alınan kölelerin yaşadığını; Galile çağında bile Müslüman kölelerin bir fırsatını bulup İtalyan sokak ve limanlarında gıda maddesi ve tuhafiye eşyası sattıklarını; hamamlarda, evlerde hizmetçi; gemilerde ise forsa olarak bizzat devlet hizmetinde çalıştıklarını, hatta bunların zaman zaman isyan ettiklerini de öğreniyoruz Bono'nun kitabından. "Demek ki" diyor yazarımız, "Biz Avrupalılar ve Hıristiyanlar da… aslında köleliği kabul etmeye ve uygulamaya devam etmişiz. 16. yüzyıldan 19. yüzyılın ilk yıllarına kadar İtalya'da Müslüman kölelerin bulunuşu… bizim başkalarını küçümseyen ve tartışılmaz bir biçimde üstün sayılan "uygarlığımıza" dayanarak yarattığımız imajla çelişen bir unsur olarak ortaya çıkmakta ve -başka pek çok şey gibi- düzeltilmesi gerekmektedir."

Ancak Salvotore Bono, bu yaklaşımını günümüzle ilişkilendirmeyi de ihmal etmiyor. Eğer İtalya gibi modern uygarlığın beşiği sayılan bir ülkede Osmanlılardan esir alınan kölelerin varlığı ve emeği bu kadar ileri bir kertede ise, AB tartışmalarında sık sık Türkiye'nin de karşısına çıkartılan "Avrupa'nın içi" ve "dışı" gibi kavramlar da anlamlarını yitirmiyor mu biraz? Tarihlerini daha yakından tanımak, Avrupalıların Müslümanları Avrupa'nın dışında tutma konusundaki ısrarlarının manasızlığını gösterebilir onlara. Bono, mert bir dille şunu ortaya koyuyor: "Avrupa Birliği dışındakiler zaten bizim aramızdaydı, evlerimizde dolaşıp durmuşlardı, daha birkaç yüzyıl öncesinden bizlere karışmış ve bizlerle kaynaşmışlardı."

Alın bakalım! Meğer İtalya'daki Müslüman köleler bizden önce AB'ye girmiş de haberimiz yokmuş! Bono'nun kitabından sonra İtalyanların yüzlerine daha bir farklı bakacağım galiba. Tabii ki, bu yüzlere acaba hangi Müslüman gölgeleri yansımış diye… 20. yüzyılın en büyük tarihçilerinden Marc Bloch öyle diyor çünkü: "İyi tarihçi masallardaki insan yiyen deve benzer: İnsan etinin kokusunu aldığı yerde avının olduğunu bilir."

Tarih, insan temelindeki bir diyalogdur ve ancak onu yüzeysel olarak okuyanlar kavga eder.


M. Armağan - Yazar
1.Bush ve Osmanlı’da köleler, cariyeler...
(Kölelik ile İlgili İki Yazı)

Beyoğlu’nda İngilizce kitaplar satın aldığım kitapçıma, “Sahi, sizde Mr. Bush’un kitaplarından bulunur mu?” diye sorarken ümitsizdim doğrusu. Ama bilgisayarda Bush adına kayıtlı bir kitap gözüküyordu işte.

Yaklaşık 300 sayfalık kitabın ismi alaylardan alay beğen diyordu adeta: “Modern Devirlerde Kölelik” (Servitude in Modern Times). Fesuphanallah, yoksa ‘gizli Bush doktrini’ne mi ulaşmıştım farkına varmadan? Eğer öyleyse, bunu benden önce keşfetmemiş olanlar dertlerine yansındı. Şimdi Mr. Bush, kim bilir hangi gizli planlarını açıklayacak, “Tanrı’yı kıyamete zorlamak” için gerçekleştirmeye koyulduğu stratejinin hangi sırlarını ifşa edecekti bana? Satın aldığım kitap, koltuğumun altında fokurdayıp duruyordu. Beyoğlu’nun gürültülü cangılında kendime salim bir köşe aradım. Sonunda bir binanın teras katında, masalarında Hıristiyanlık propagandaları içeren broşürlerin bulunduğu bir kafeye oturdum. Arada bir başımı kitaptan kaldırıp Sultanahmet’i ve Kızkulesi’ni seyrederek elimde akkor haline gelmiş olan kitabı didiklemeye başladım. Bakalım Mr. Bush’un ‘modern devirlerde kölelik’ten muradı neymiş?

‘E bu basbayağı bilimsel bir inceleme!’ İlk tepkim bu oluyor. Kaynaklar, indeks, dipnotlar... Üstelik hiç de ideolojik bir bakışın esamisi okunmuyor kitapta: Spinoza’dan bir alıntıyla başlıyor ve köleleri kurbanlık koyunlar gibi görme anlayışının yanıltıcı olduğunu, aslında köleliğin hukukî ve pozitif bir “kurum” olarak ele alınması gerektiğini iddia ediyor. Hayret dalgalarımın kabardığını, gömleğime dökülen çaydan anlıyorum. Yahu ne diyor bu Mr. Bush?

Yazarımıza göre aslında kölelik dediğimizde tam olarak neyi kasdettiğimizi bilmeden uluorta konuşamazmışız. Hiç savaşta esir alınıp köle yapılan biriyle doğuştan köle olan ve toprakla birlikte alınıp satılan serfler aynı “köle” manşeti altında değerlendirilebilir miymiş? Ya borcundan dolayı kendi rızasıyla köle olan adam ile ölüm cezasına çarptırılıp da cezası ömür boyu köleliğe çevrilen kişi aynı köle kategorisinde yer alabilir miymiş? Bir de azim hatamız varmış ki, Bush onu hiç affetmiyor. Diyor ki ezcümle: Bizler köleliği, hürriyetsizlik olarak tanımlarız. Fakat bir insanın hürriyetinin olmaması, o insanın köleliğinin karakterini belirleyen bir şey olamaz. Bakın, Osmanlı’da “kul taifesi” var, hani şu devşirmeler... Bu kölelerin eline devletin kaderi teslim edilmiş, yeri gelince yarım milyonluk ordulara komutanlık etmişler, maiyetlerinde on binlerce köle bulundurmuşlar. Aslında devşirmelerin kendisi de, konaklarında bulaşıkları yıkayan halayık da köledir! İyi ama bu nasıl bir iştir ki, kölenin köleleri, hatta neredeyse ‘köle orduları’ olabilmektedir? İkisinin köleliği aynı “şey” olabilir mi? Dahası, ‘hür olmayışları’, onları birleştiren bir asgari müşterek sayılabilir mi?

‘Bu kitapta iş var azizim’ diyorum kendi kendime. Üstelik yazarımız, köleliğin “yaratıcı bir güç” olduğundan dem vuruyor, onu modern dünyayı inşa eden pozitif güçlerden birisi olarak ebeliyor. Köleleri hep efendilerinin kurbanları olarak ele almışız, halbuki kölelik hukukî (legal) bir kurummuş ve bir zamanlar takdim edildiğinden daha az haşin ve zannedildiğinden daha az kıyıcı olmuş. Sayfalar parmaklarımın arasından hızla kayıyor ve Osmanlı bahsinde soluklanıyor. Bakalım, diyorum, Osmanlı’daki kölelik hakkında neler diyecek Mr. Bush?

Osmanlı’da kölelik hakkında bir araştırma yapmış olan Daniel Pipes’a göre devşirme elitine (kul taifesine) köle denilemez. Bunların konumları çok farklıdır ve köle terimine yepyeni bir anlam kazandırmaktadır. Çünkü sonuçta hür insanlardır. Kamu hizmetinde çalışmakta, bürokraside görev almaktadırlar, inanılmaz genişlikte yetkilerle donatılmışlardır. Böyle köle mi olurmuş?

İlginç bir başka şey de, İslam’da köleliğin “köylü” değil, “şehirli” bir özellik arz etmesidir. Özellikle Afrika’dan Amerika’ya yollanan zenci kölelerin çok büyük bölümünün plantasyon kölesi olarak çalıştırılmasına, köylüleştirilmesine mukabil, İslam’da kölelerin küçük esnaf, hamal ve zanaatkâr olarak şehirlileştirildiğine dikkat çekiyor Bush. İslam’daki köleliğin, özellikle Osmanlı örneğine bakılırsa, eşi benzeri yoktur. Kölelik Osmanlı toplumunda tek bir yatay düzlem oluşturmaz. Aksine, hiyerarşik bir topluma uyum sağlayarak çeşitli kölelik biçimleri üretir. Mesela köleler geleceğin yöneticileri, bürokratları olarak titiz bir eğitim sürecinden geçirilir. Bu süreci alınlarının akıyla geçenler, sonunda güç ve servete gark edilir. En altta ise sahipli işçi köleler vardır ve bunlar köle sınıfının en garibanlarıdır. Nasıl hür insanlar olarak hepimiz toplumun en üst gelir ve güç diliminde yer bulamıyorsak, kölelerin de zengini ve fakiri, kendi içinde bir statü sıralaması oluyor. İslam dünyasındaki kölelerin durumunu Güney ve Kuzey Amerikalar’daki durumla kıyaslayan Bush, Müslümanların kölelerine daha insaflı muamele ettiklerini, bizzat Avrupalı seyyahların gözlemlerinden delillendiriyor. 19. yüzyılda Mısır ve Arabistan’a giden J. L. Burkhart, buralarda köleliğin kendisinin, isminden daha az ürkütücü olduğunu zikrediyor. Sudan’da 5 yıl geçiren G. Nachtigal ise İslam’ın her yerde kölelik kurumunu kolaylaştırıcı düzenlemeler getirmiş olmasından hayretler içinde kalmıştır.

Fakat Bush’un yakıcı bir tespiti var ki, onu nakletmezsem bu yazı tadından çok şey yitirir. Avrupalıların büyük bir hızla zencileri ve kahverengi derilileri köleleştirdiği bir çağda, Osmanlı Devleti köle ihtiyacının önemli bir kısmını Güney Rusya steplerinden ve beyaz ırktan karşılamaktadır. Zenci köleleri ev hayatına, beyaz köleleri ise eğitip kalifiye eleman olarak cariyeleri Harem’e, erkekleri de Enderun yoluyla devlet idaresine (seyfiyye), hatta bilim adamlığına (kalemiyye) yönlendiren, Müslümanlaştıran ve dolayısıyla ‘özgürleştiren’ Osmanlı’nın bu çarpıcı köle politikası, Avrupa’daki Osmanlı düşmanlığının en inatçı gerekçelerinden birisini oluşturmuştur. Avrupa, Osmanlı’yı işte bunun için, Beyaz Adam’ı köleleştirdiği için bir türlü affetmemiştir.

Başımı kitabın sayfalarından kaldırdığımda Sultanahmet ve Kızkulesi’nden yükselen ışıklar köpüren lacivert İstanbul semasını okşuyordu. Kitabın kapağına tekrar baktığımda yazar yerinde M. L. Bush yazıyordu: Manchester Metropolitan Üniversitesi’nde tarih profesörü M. L. Bush... ‘Neye niyet, neye kısmet’, dedim içimden ve evime doğru yürüdüm.

2.İtalya Sokaklarında Müslüman Köleler!

Viyana bozgunumuz üzerine Venedik ve müttefikleri, eski liman ve şehirlerini Osmanlılardan geri almak için kolları sıvamıştır. 1685'te Koron limanı fethedilir, büyük bir kısmı kadın ve çocuklardan oluşan 1300'ün üzerinde Müslüman, esir alınır ve müttefikler arasında pay edilir.

Bin kadarı Venedikliler, Toskanalılar ve Vatikan'ın, geri kalanı ise Malta şövalyelerinin hissesine düşer. İşe bakın ki, köle yapılmak üzere gemilerle İtalyan şehirlerine götürülen bu esirler arasında karnı burnunda hamile bir Müslüman kadın da bulunmaktadır. Kadın, o heyecanla erken doğum yapar. Tam bu sırada görenlerin ağzını hayretten bir karış açık bırakan olay gerçekleşir. Annesi, bebeğin Hıristiyanların eline esir düşmesindense ölmesini yeğleyerek tuttuğu gibi denize fırlatır.

Ertesi yıl Venedik ve müttefik donanması, işgallerine devam eder. Ağustos sonunda ganimet ve kölelerle dolu Venedik gemileri Livorno limanına halat atarken, esir alınanlar arasında 6 siyah kadın da karaya çıkmaya hazırlanmaktadır. Aslında esirlerin sayısında ufak bir düzeltme yapmak gerekmektedir, çünkü bir kadın kucağında yolda doğurduğu bebeğiyle inmeye çalışmaktadır. Belgenin bize söylediği gibi dersek, çok güzel bir "bebecik"… Hatta bu tatlı bebek hakkında birçok hayal ürünü söylenti de yayılmıştır denizciler arasında. Güya doğduğunda beyazmış ama siyah kadınlar onu yağladıkları için rengi kararmış! Bunlar, İtalyan tarihçi Ordinaryüs Profesör Salvatore Bono'nun "Yeniçağ İtalya'sında Müslüman Köleler" (İletişim, 2003) adlı muhteşem çalışmasındaki binlerce örnekten sadece ikisi. Peki benzerlerine kitapta bolca rastladığımız bu örneklerle yazar ne yapmak istiyor dersiniz? Hangi tabuları yıkmaya çalışıyor? Hangi yazılmamış şafakların iniltilerini sağıyor kulaklarımıza? Gözlerimizden hangi perdeleri kaldırmak için o rüzgâr gibi nefesiyle üflüyor pencerelerimize?

Avrupa tarihçiliğinde dilleri kesilmiş bir topluluğun, modern Avrupa'daki Osmanlı-Müslüman kölelerin yazılmamış, üstelik silinmiş tarihini ilmek ilmek dokuyor cesaret ve sabırla. Meslektaşlarından alacağı tepkileri hiçe sayarak hem de.

Bono'ya göre, modern çağda kölelik denilince Avrupalıların ilk aklına gelen bölge, Doğu oluyor nedense. Haremler, köle pazarları, devşirmeler… Kölecilik, Doğuludur Avrupalılarca. Adeta Müslümanlara mahsus bir uygulamadır. Evet, antik Yunan ve Roma'da ya da Amerika'da kölelikten söz edilir edilmesine ama sıra modern Avrupa'ya geldi mi, bu "medeniyetin yeni kıblesi"ne kölelik zinhar yakıştırılmaz. Oysa Braudel'in demiş olduğu gibi, Akdeniz bir bütün değil midir? İç içe geçmiş adetleriyle, inanç sarmallarıyla, insan tipleriyle, hatta yemekleriyle aynı ortak havuzda yüzmekte değil midir Akdeniz insanı? Öyleyse kölelik bahis mevzuu olduğunda bu yekpare coğrafyayı nasıl bıçakla kesebilir, köleliği Doğu "hapishanesi"ne tıkar da Batı'yı ondan azad edebiliriz?

Üstelik de elimizde bunun aksini kanıtlayan on binlerce belge varken… Tarihçi, Vatikan'daki sansürlü belgelere kadar inerek Rönesans'ı doğuran bu "uygar" topraklarda köleliğin ne kadar yaygın olduğunu ortaya koyuyor. Sayıları yüz binlerle ifade edilen ve çoğu Müslüman olan bir köle ordusunun İtalyan şehirlerinde yaşadığını, öldüğünü, hatta bazı yerleşim birimlerinde kendilerine mahsus mezarlıklarının bile bulunduğunu ve hatırı sayılır bir kısmının da Hıristiyanlığı kabul ederek İtalyanlaştığını söylüyor. Hayret ki, hayret! Bono, bugünkü İtalyan nüfusu içerisinde Schiavo, Libero, Moretti, Moro, Turchetti ve benzeri soyadlarını taşıyanların çok büyük bir ihtimalle Müslüman köle kökenli olduklarını da ekliyor sözlerine. (Burada aklıma 1978'de Kızıl Tugaylar örgütü tarafından kaçırılıp öldürülen eski İtalya Başbakanı Aldo Moro geliyor. O da bir Müslüman kölenin torunu olabilir mi dersiniz? Meraklılarına benden ufak bir ipucu.)

Roma, Floransa, Napoli ve Cenova'da Osmanlılardan esir alınan kölelerin yaşadığını; Galile çağında bile Müslüman kölelerin bir fırsatını bulup İtalyan sokak ve limanlarında gıda maddesi ve tuhafiye eşyası sattıklarını; hamamlarda, evlerde hizmetçi; gemilerde ise forsa olarak bizzat devlet hizmetinde çalıştıklarını, hatta bunların zaman zaman isyan ettiklerini de öğreniyoruz Bono'nun kitabından. "Demek ki" diyor yazarımız, "Biz Avrupalılar ve Hıristiyanlar da… aslında köleliği kabul etmeye ve uygulamaya devam etmişiz. 16. yüzyıldan 19. yüzyılın ilk yıllarına kadar İtalya'da Müslüman kölelerin bulunuşu… bizim başkalarını küçümseyen ve tartışılmaz bir biçimde üstün sayılan "uygarlığımıza" dayanarak yarattığımız imajla çelişen bir unsur olarak ortaya çıkmakta ve -başka pek çok şey gibi- düzeltilmesi gerekmektedir."

Ancak Salvotore Bono, bu yaklaşımını günümüzle ilişkilendirmeyi de ihmal etmiyor. Eğer İtalya gibi modern uygarlığın beşiği sayılan bir ülkede Osmanlılardan esir alınan kölelerin varlığı ve emeği bu kadar ileri bir kertede ise, AB tartışmalarında sık sık Türkiye'nin de karşısına çıkartılan "Avrupa'nın içi" ve "dışı" gibi kavramlar da anlamlarını yitirmiyor mu biraz? Tarihlerini daha yakından tanımak, Avrupalıların Müslümanları Avrupa'nın dışında tutma konusundaki ısrarlarının manasızlığını gösterebilir onlara. Bono, mert bir dille şunu ortaya koyuyor: "Avrupa Birliği dışındakiler zaten bizim aramızdaydı, evlerimizde dolaşıp durmuşlardı, daha birkaç yüzyıl öncesinden bizlere karışmış ve bizlerle kaynaşmışlardı."

Alın bakalım! Meğer İtalya'daki Müslüman köleler bizden önce AB'ye girmiş de haberimiz yokmuş! Bono'nun kitabından sonra İtalyanların yüzlerine daha bir farklı bakacağım galiba. Tabii ki, bu yüzlere acaba hangi Müslüman gölgeleri yansımış diye… 20. yüzyılın en büyük tarihçilerinden Marc Bloch öyle diyor çünkü: "İyi tarihçi masallardaki insan yiyen deve benzer: İnsan etinin kokusunu aldığı yerde avının olduğunu bilir."

Tarih, insan temelindeki bir diyalogdur ve ancak onu yüzeysel olarak okuyanlar kavga eder.


M. Armağan - Yazar
  Alıntı ile Cevapla

IRCForumlari.NET Reklamlar
Cevapla

Etiketler
1bush, cariyeler, ile, köleler, kölelik, osmanlı’da, ve, yazı, İki, İlgili

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Kölelik Sevda Tarih 0 15 Mart 2013 00:10
E- kölelik dönemi! Zen İnternet Dünyasından Haberler 0 27 Şubat 2013 16:32
Çalışmanın Önemi İle İlgili Yazı Zen Kişisel Gelişim 0 23 Kasım 2012 22:57
Osmanlı Hareminde bulunan Cariyeler hakkında Rhytia Osmanlı Tarihi 0 15 Haziran 2012 22:04



uzmanwin.com