IRCForumları - IRC ve mIRC Kullanıcılarının Buluşma Noktası
  sohbet

 Kayıt ol  Topluluk
Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 28 Kasım 2014, 22:49   #1
Çevrimdışı
Kullanıcıların profil bilgileri misafirlere kapatılmıştır.
IF Ticaret Sayısı: (0)
IF Ticaret Yüzdesi:(%)
ESKİ YUNANDA CİNLER




Folklorik anlamda "cin" teriminin karşılığını, Eski Yunan mitolojisinde "daimon" olarak buluyoruz. İşler ve Günler adlı eserinin Soylar Efsanesi bölümünde (106-201), ölümsüz tanrıların peş peşe beş insan soyunu yarattığını söyler Hesiodos. Titanların en ulusu olan tanrı Kronos, ilk insan soyunu topraktan değil de altın madeninden yaratmış. Bu ilk soy, tanrılar gibi dertsiz belasız, büyük bir mutluluk içinde uzun bir dönem yaşamışlar. Vakitleri tamam olunca da tatlı uykulara dalarak huzur içinde ölmüşler. İkinci soy ise altından daha az değerli olan gümüş madeninden yaratılmış. Fakat, ilk soy gibi değilmiş bunlar. Ergin çağa geldiklerinde taşkınlıklar yapmaya başlamışlar. Bu sırada babası Kronos'u tahtından devirip yerine geçen Olympos'taki tanrı Zeus, gümüş soylu insanların kendisine gereken saygıyı göstermemesine çok öfkelenmiş ve hepsini yerin dibine gömmüş.

Zeus da babası gibi yeni bir soy yaratmak istemiş ve böylece üçüncü olarak tunçtan mamul insanlar çıkmış ortaya. Fakat, Zeus bu arada baş tanrı oluşundan önce yaratılan soyları da unutmamış. Altın çağın uykuya dalarak göçüp gitmiş insanlarının iyi birer cin (daimon) olmasını dilemiş Zeus. Ama, kendisine taşkınlık ettikleri için toprağa gömdüğü gümüş çağ soyundan olanları da yeraltı cinlerine dönüştürmüş.

Zeus'un yarattığı üçüncü soy ise, bir öncekinden de azılı çıkmış. Aralarında savaşarak kendi kendilerini yok etmişler. Ama, Zeus bununla yetinmeyip dördüncü bir soy yaratmış. Yarı tanrı kahramanlar işte bu soydan meydana gelmişler. Dördüncü soyun devri tamamlandığında, tanrı Zeus, dünyanın sınırlarındaki adalarda ölümsüz bir hayat vermiş bu gözü pek kahramanlara. Ardından da beşinci soyu demirden yaratmış.

Hesiodos eserinde, kendisinin demir soyundan biri olmasından dert yanar ve şöyle der: "Keşke bu soydakilerden biri olmasaydım ben. Keşke daha önce ölseydim veya daha doğmasaydım! Çünkü bu beşinci soy demir soyudur. Onlar, tanrıların yolladığı türlü dertlerle gündüzleri didinir, ezilirler. Geceleri de kıvranır dururlar. Bulabildikleri tek şey ise, belalarla karışık bir nebze sevinçtir."

Hesiodos'a göre, demir çağı insanlarının da sonu gelecektir. Fakat, Zeus'un yaratacağı altıncı ak saçlı insanlar soyunun manzarası, karamsar yazarımıza göre hiç de iç açıcı değildir. Azra Erhat ve Sabahattin Eyuboğlu'nun dilimize büyük bir ustalıkla kazandırdığı "Hesiodos, Eseri ve Kaynakları" adlı değerli çalışmayı (TTK yayınları XX:5), erken dönem Yunan mitolojisindeki tanrıları ve cinleri merak edenlere tavsiye ederim. Konumuzun dışına taşmamak için, tarihçi Herodotos'tan muhtemelen dört asır önce yaşamış bu eski Anadolu ozanından, onun memleketlisi sayılan bir diğerine, Homeros'a geçiyoruz şimdi.

Hesiodos'tan bir-iki asır öncesinde, Homeros tarafından yazıldığı kabul edilen İliada ve Odysseia adlı destanlarda ise cin tanımı biraz farklıdır. Bu eserlerde "daimon" terimi, herhangi bir doğaüstü gücü tanımlamak için kullanılmıştır. Tanrının kişiliğinden söz ederken "theos", tanrının faaliyeti vurgulanırken de "daimon" teriminin seçilmesi ilginçtir. Zeus'tan, Athena'dan bahsederken onları "theos" (tanrı) diye anan Homeros, insanlar üzerindeki tanrısal etkiyi ise başka türlü dile getirir: İliada 11:792 "tanrının (daimon) yardımıyla etkile onun yüreğini." 17:98 "insan tanrı yazgısına (daimon) karşı çıkarsa, büyük bela gelir başına." Odysseia 5:396 "kötülük dolu bir tanrının (daimon) hışmına uğramış." 16:64 "bir tanrı (daimon) vermiş ona bu kaderi, sürünmüş durmuş." 21:201 "keşke geri gelse o, getirse bir tanrı (daimon) onu."

Ünlü Yunan filozofu Platon (Eflatun) da "daimon" terimini, "theos" olarak bilinen ulu tanrılar ile "heros" denilen yarı tanrı kahramanlar arasında tasavvur ettiği alt seviyedeki tanrılar için kullanmıştır (Rep. 3:392a). Diğer bir eserinde ise, insanın öldükten sonraki yaşamında, ruhuna öte alemde yol gösteren varlıkları "daimon" olarak tanımlamaktadır (Phaedon 107). Platon'un hocası Sokrates, vaktiyle Atina tanrılarını hiçe saymakla ve talebelerine başka kutsal varlıklardan söz ederek gençliği baştan çıkarmakla suçlanmış ve sonunda ölüme mahkum olmuştu. Kendisini daima bir daimon'un yönlendirdiğini ve ilham verdiğini söylemekten çekinmeyen Sokrates, ünlü savunmasında Platon'a göre şöyle der: Apol. 27d "Peki, daimonlara tanrı ya da tanrı oğulları gözüyle bakmıyor muyuz?" Diğer yandan, M.Ö. 5 yüzyılda doğan Platon ile çağdaş sayılan Protagoras ise "görmediğim, hissetmediğim tanrılardan bana ne!" diyerek tam bir tanrı tanımaz olmasına rağmen, kendi bulduğu "insan her şeyin ölçüsüdür" kuralınca, daimon'ları da insanla olan ilişkilerine dayanarak gerçekten var sayıyordu.

Platon'un tanımlamalarına bakılırsa, Sokrates'in daimon'unu bugünkü anlamıyla bir cin olarak damgalamak mümkün değildir. Nitekim, batı literatüründe önemli bir yeri olan Platon sayesinde, Ortadoğu'nun cin tasavvurundan farklı ve belirli bir sistematik içindeki anlamı ile çok boyutlu bir cin kavramı oluşmuştur Avrupa toplumlarında. Cinler hakkında veya diğer konularda ufkunu genişletmek isteyenlere, Platon'un (Eflatun) bütün eserlerinin M.E.B. Batı Klasikleri dizisinde ve ayrıca bir kısmının da Remzi Kitabevi'nce yayınlandığını hatırlatırım.

Eski Yunan'da cinler kapsamına alınacak en önemli doğaüstü grup Keres'tir. M.Ö. 5. yüzyılda yapılmış vazo süslemelerinde, cüce yapılı ve kanatlı çirkin varlıklar olarak resmedilen bu yaratıklar, kötülüğün kaynağı olmaktan ziyade insanlara bela getirenler olarak tanımlanmaktadır. Mesela bunlardan Hepialos, geceleri insanların kabus görmelerine sebep olan bir cindi. Şimdi Berlin müzesinde duran iki kulplu bir vazoda, yarı tanrı kahraman Herakles'in boynundan yakaladığı resmedilen bir Ker de çirkin suratlı, ince iki kanatlı ve bir metre boyunda gösterilmiştir.

Porphyry'ye göre, insan temiz olmayan gıdalar yerse, ağzını açtığında içine hemen bir Ker girer ve hastalanmasına yol açarmış. Üstelik, bu cinler özellikle et gibi kanlı gıdalarda yuvalanırlarmış. O devirlerde mikropların başka türlü tanımlanmasına imkan olmadığını düşünürsek, bu açıklama hiç de mantıksız sayılmaz. Hesiodos bile Pandora Efsanesi'nde (Erg. 90) "Eskiden yeryüzündeki ölümlü insanlar dertsiz ve kaygısız yaşarlardı, Ker'lerin getirdiği hastalıklara bulaşmadan." der. İhtiyarlığın da bir tür doğaüstü gücün etkisiyle meydana geldiğini düşünüyordu Eski Yunanlılar. Louvre müzesindeki M.Ö. 5. yüzyıldan kalma kırmızı bir amforun üzerinde, Herakles'in, kamburu çıkmış bitkin ve yaşlı bir adamı balyozu ile öldürürken resmedildiğini görüyoruz. İhtiyar figürünün yanında ise "Keras" yazısı vardır ve bu figür, Homeros'un Odysseia ll:398'de sözünü ettiği “Ölüm Ker’i” ile aynı anlamı taşır.

Ancak, Eski Yunan'daki "Ker" kavramını kapsamlı bir animizm içinde değerlendirmek gerektiğini unutmamalıyız. Hastalığın, belanın, kabusun, ölümün birer Ker olması, animist realite normlarına göre, henüz açıklanamamış doğa kanunlarının insanlar üzerinde nasıl çalıştığını göstermesi ve antropomorfist bir ifade ile hangi aracın bu işlemde rol aldığını tanımlaması açısından hiç de saçma sayılmaz. Fakat bu tür bir tanımlamanın, doğayı sadece belirli bir açıdan yorumlama ihtiyacından doğduğunu da unutmamak gerekir.

Bu kanatlı cinlerden bir kısmı dişi olup "Harpia" adıyla tanınırlardı. Şiddetli fırtına ile birlikte saldırdıklarında, Harpia'lar önlerine gelen her şeyi savurup mahveder, ölenlerin ruhlarını öte aleme taşırlardı. Aynı zamanda, doğumla birlikte gelen bebeğin ruhunu kapıp kaçıranlar da sivri pençeli, kanatlı dişi Harpia cinleriydi. Ruhun bir nefes gibi olduğu düşüncesi, ölen veya doğan bir insanın ruhunun da nefese benzer esinti ile taşınacağı inancına yol açmış ve sonunda bu taşıyıcı varlıkların fırtına veya rüzgarlarda bulundukları yorumunu yaratmıştı. Yani, insanlar önce bu tür bir cinin faaliyetini görüp daha sonra açıklamasını yapmak yerine, nasıl olduğunu kavrayamadıkları bir doğa olayını önce kendilerine göre yorumlamış, daha sonra da bu yorumda yer alan doğaüstü güçleri kişileştirme yolunu seçmişlerdir. Fakat, 25 asır öncesine göre normal sayılan bu empirik olmayan akıl yürütme, günümüzün bilgi ve tecrübe birikiminde yaşayan bir insana göre hiç de mantıklı sayılmaz. Buna rağmen, halk arasında hala aynı ilkel düşünce kalıplarının bulunması, cinlerin gerçek olmasından çok ilkel seviyede düşünmekten öte bir faaliyette bulunamayan insanların ne kadar yaygın olduğunu göstermektedir.

Yüz ifadeleri ile meşhur cinler ise "Gorgon" sınıfına girerler. Bunların içinde en tanınmışı, Perseus'un kafasını kopardığı Medusa adındaki dişi cindir. İnsanın kanını donduran bakışları, dışarı sarkık dilleri ve buz gibi bir ifade ile sırıtan korkunç yüzleri ile Gorgon'lar canavar ruhlu yaratıklar olarak düşünülmüşlerdir. Gorgon eğer kalbi temiz olmayan bir insana görünürse, onu anında taşa çevirerek öldürürmüş. Bu arada Siren türü cinleri de unutmamalıyız. Dilimizde "deniz kızı" denilen sirenler, belden aşağısı balık gibi olan ve güzelliği ile denizcilerin aklını başından alan yaratıklardır. Odysseia destanında (12. bölüm), büyücü Kirke tarafından önceden uyarılan kahraman Odysseus, Sirenlerin bulunduğu adaya geldiğinde, denizcileri tatlı sesleriyle büyüleyip gemilerin kayalıklara çarpmasına sebep olan bu cinlerin şerrinden, arkadaşlarının kulaklarını balmumu ile tıkamak suretiyle kurtulabilmiştir.

Erinys türü cinler ise daha çok öldürülmüş insanların intikamını alan dişi yaratıklardır. Erinys'leri diline dolamayı pek seven Aeschylos, Agamemnon - Khoephoroi - Eumenides trilogiasında, ana katili Orestes'in bu öç alan cinlerden neler çektiğini uzun uzadıya anlatmıştır. Çok sonraları ise, Erinys'ler cehennem zebanileri olarak düşünülmüş ve Tartaros'ta (ölüler ülkesinin dibi) kamçılar ve yılanlarla ruhlara eziyet eden Erinys'ler, Latin şairi Virgilius'un Aeneis destanındaki ürkütücü manzaranın baş kahramanları olmuşlardır.

M.Ö. 6. yüzyıldan itibaren Trakya'dan Yunanistan'a ve Güney İtalya'ya kadar uzanan bir alana yayılan Orpheus tarikatında da tanrılardan ziyade daimonların önemli bir yer aldığı görülür. Aslında, bu tarikatta mistik anlamda çok yönlü bir tektanrıcılık inancı hakimdi. Olympos'un tanrıları ismen geçerli olsalar bile, bunlar doğrudan ilişki kurulması mümkün olmayan tek bir tanrıyı tanımlamaya yarıyorlardı. İşte bu tek tanrı, Orpheus kültünde karşımıza bir daimon olarak çıkmaktadır. Bacchus ve Eros gibi, Orpheus inancının temel taşını oluşturan Dionysos da bir daimon'du. Bitki, hayvan veya insan biçiminde görünebilirdi. Zamanla Phanes adını alan Dionysos, böylece tamamen tanrısal gücün simgesi haline geldi. Eski Yunan'a dışardan giren bu mistik akımın özündeki dişilik faktörü ve tanrısal birleşmedeki rolünün etkisi, daha sonra Avrupa kavimlerinde Hıristiyanlık anlayışını farklı temellere dayandıran ana unsurlardan biri olmuştur.

Halk olarak Eski Yunanlılar daha çok yeraltı dünyasının varlıklarına yönelik bir ibadet biçimine önem vermişlerdir. Olympos tanrıları adına düzenlenen şenliklere rağmen, halkın kthonian (yeraltına ait) tanrıların (daimones) getireceği belalara karşı önlemler almak üzere, bu güçlere şirin gözükmek amacıyla, kendilerini sürekli ayinler yapmaya mecbur hissettikleri anlaşılmaktadır. Hiç beklenmedik yerde ortaya çıktığı varsayılan bu cinlerin şerrinden korunmak için, herbirine uygun tütsüler ve dualarla, belirli vakitlerde kurbanlar vermişler. Ancak, bu işlemin yeterli olmadığını gördüklerinde, tanrısal güce sahip olabilmek ve böylece yeraltı cinlerinin getirdiği belaları defedebilmek için, özel inisiyasyon ayinlerinin temelini atmışlardır.
ROMA DÜNYASINDA CİNLER

M.Ö. 3. yüzyıldan itibaren Akdeniz'i egemenliği altına almaya başlayan Roma İmparatorluğu, aynı zamanda farklı toplumlardan da etkilenerek, asırlar boyunca ağırlığını koruyacak bir Romen kültürünün temelini atmış oldu. Bugünkü batı medeniyetinin oluşmasında ve dolayısıyla batının değer yargılarında en etkili faktör sayılan antik Roma dünyasının cinlere bakış açısı da imparatorluğun sınırları gibi çok geniş bir alana yayılmıştı. Dini inançların yanı sıra; Divinatio (kehanet, geleceği bilme) ve Magia (sihir, büyü) gibi Arcana Mundi (kainatın sırları) kapsamında ele alınan Ars Occultum (gizli sanat), batı dünyasında ilk sistematik yapısına Romalılar döneminde kavuşmuştur. Bu kısa incelemede elbette ki böylesine devasa bir konuyu etraflıca ele almak mümkün değildir. Ancak, önemli eserlerden aktardığım bazı orijinal pasajlar ile size bir fikir vermeye çalışacağım.

Romen düşünce aleminin en çok Eski Yunan'dan etkilendiğini belirtmeye gerek yok. Platon'un talebesi Xenokrates, Latin edebiyatında "cinler biliminin babası" olarak bilinirdi. Nitekim, Plutarkos da bu cinci hocanın yolundan giderek ilk sistematik Demonoloji'yi (cinler bilimi) kurmuştur. M.S. 1.-2. yüzyılda yaşamış Yunanlı bir yazar olmasına rağmen, Plutarkos Latin edebiyatına maledilmiş ve 16.-19. yüzyıl Avrupa'sını en çok etkileyen klasik yazarlardan sayılmıştır. Sokrates'in Cini Hakkında (D.Gen.Soc. 589b) adlı eserinde şöyle der: "Cin (daimon), çok yoğun bir biçimde düşünebilen ruhsal bir varlıktır. Bunların düşünceleri havada öylesine güçlü bir titreşim yaratır ki, diğer cinler gibi bazı duyarlı insanlar da bu titreşimden etkilenerek cinin düşüncelerini alabilirler." Böylece, duru-işiti (clairaudience) ve telepati hakkındaki ilk bilimsel(!) açıklamayı da yapmış oluyordu Plutarkos.

Kahinlerin Çöküşü adlı eserinde (419b), klasik çağın sembolü olan doğa tanrısı (daimon) Pan'ın ölümünü dile getirirken de Plutarkos şöyle demiştir: "Thamus adındaki Mısırlı bir gemici, Korfu adasının güneyinde seyrederken, Paksos adasından gelen bir ses duydu. Bu gizemli ses, gemi dümencisi Thamus'a, Yüce Pan'ın öldüğü haberini etrafa yaymasını söyledi. Thamus söyleneni yapınca, karadan korkunç bir inilti ile karışık feryatlar yayılmaya başladı."

Bu hadisenin imparator Tiberius zamanında olduğu, yani Peygamber İsa'nın yeni bir dini vazetmesiyle birlikte meydana geldiği düşünülürse, verilmek istenen mesaj daha iyi anlaşılacaktır: Adı "bütün her şey" anlamına gelen Pan, doğayı temsil eden en yüce daimon'dur. Eski düzenin koruyucusu olan Pan ile birlikte diğer bütün daimon'lar, dünyayı saracak yeni bir din adına yapılacak zorbalıklar altında yok olup gideceklerdir. Bu yüzden, doğanın her bir köşesinde yuvalanmış olan bu küçük tanrılar, haberi aldıklarında kendi vakitlerinin de dolduğunu anlayarak, feryat figan içinde acılarını dile getirmişlerdir. Burada yokolup giden unsur, klasik çağın yobazlığa yer vermeyen ve insanın doğa ile birlikte uyum içinde yaşamasını öğütleyen ilkelerdir. Nitekim, bir kehanet sayılan bu haykırış zamanla gerçekleşmiş ve Ortaçağ'da İsa adına yapılan işkencelerde, yobazlığa kurban giden insanların yıllarca tükenmeyen feryatlarında defalarca tekrarlanmıştır. Elbette ki doğanın bu haykırışı sadece Avrupa'da yankılanmadı. Ortadoğu'da günümüzde bile aynı sesleri duymak mümkün.

Kahinlerin Çöküşü'nden (414-415), Plutarkos'un cinler hakkındaki açıklamalarına devam edelim: Suyun topraktan, havanın sudan ve ateşin de havadan çıkması gibi; insanlar arasındaki üstün ruhlar bir değişime uğrayarak kahramanlara, kahramanlar da aynı biçimde değişerek daimon'lara dönüşürler. Ama, bu daimon'lar arasında saflaşarak üst seviyeye erişebilenlerin sayısı azdır ve bu ancak uzun bir süre içinde meydana gelebilir. Diğer yandan, kendisini kontrol edemeyip zamanla aşağılaşmaya başlayan daimon'lar da vardır. Bunlar ise tekrardan ölümlüler gibi bedene bürünüp dünyada sefil bir hayat yaşamaya mahkum olurlar."

Aynı eserden bir başka bölümle devam ediyoruz (418): "Tanrılar insanlarla doğrudan bağlantı kurmazlar. Bu işi üslenenler daimon'lardır ve tanrılar onların aracılığıyla mesajları iletirler. Mesela, adakları kontrol edenler, ayinleri gözetenler, kötülerin cezasını verenler, kahinleri yönlendirenler hep daimon'lardır. Kehanetle görevli daimon ortadan kaybolursa, kahinin yeteneği yokolur. Daimon'lar sürgüne uğrarlarsa veya başka bir yere göçerlerse, kahinin gücü de biter. Ama, daimon'lar tekrardan geri gelirlerse kahin yine eskisi gibi konuşmaya başlar. Daimon'lar çok uzun bir aradan sonra dönseler bile bu mümkündür. Çünkü, kahin bir müzik aleti gibidir, onu çalmasını bilenin elinde her zaman ses verecektir." İkibin sene öncesinden yansıyan bu açıklamalar, günümüzdeki medyumların bedensiz varlıklarla nasıl irtibat kurduklarına yönelik değişik bir yorum sayılabilir. Elbette ki "medyum" derken, cinleri olduğunu iddia eden şarlatan dolandırıcıları kastetmiyorum.

Plutarkos, İsis ve Osiris adlı bir başka eserinde, geç Hellenistik ve erken İmparatorluk dönemlerinde dikkati çeken bir biçimde yayılan İsis Kültü ile gelen Eski Mısır tanrılarını da üst düzeyde daimon'lar olarak tanımlamıştır. Aynı yöntemi daha sonra Kilise de kullanacak ve Roma'dan miras kalan doğaüstü bütün güçleri etkili birer cin olarak niteleyecektir. Ancak, Kilise'nin tutumu Plutarkos'unki kadar liberal olmamış, geçmişin bütün mirasını bir çırpıda “şeytani güçler” diye lanetleyip, doğa ile halkın arasına bir umacı gibi girerek insanlara kan kusturmuştur.

Cin çıkarma (exorcism) konusunda da Philostratus'un Tyana'lı Apollonius'un Hayatı adlı eserinde (4:20) ilginç bir bölüm vardır: Ünlü bir filozof ve mucizeler adamı olan Apollonius, günün birinde ayinle ilgili vaaz verirken, dinleyiciler arasından genç bir adam filozofun her dediğine yüksek sesle ve kaba bir biçimde gülerek karşılık veriyormuş. Sonunda Apollonius'un tepesi atmış ve genç adama "Böyle saldırgan biçimde karşılık veren aslında sen değilsin. İçindeki cin seni böyle davranmaya zorluyor. Ama sen bunun farkına varamıyorsun!", demiş. Genç adam ise bir süre daha kahkahalar attıktan sonra birden bire ağlama krizine girmiş. Ağlamanın ardından da kendi kendine konuşup şarkı söylemeye başlamış. Halk bu taşkınlığını adamın gençliğine vermiş. Ama, aslında bir cinin etkisi altındaymış ve içki içmediği halde bile çoğu kez sarhoş gibi davranırmış. Apollonius bu sırada genç adama sert bir biçimde bakınca, adamın içindeki cin sanki yanıyormuş gibi öfke ve korkuyla dolu çığlıklar atmaya başlamış. Cin, genci rahat bırakacağına ve başka kimseye de musallat olmayacağına dair filozofa yalvarırcasına söz vermiş. Apollonius ise sanki bir köleye hitap edercesine, cine derhal genç adamı bırakmasını ve bunu bir işaretle belli etmesini emretmiş. Cin, "Evet, şimdi onu bırakacağım ve işaret olarak da şu ilerdeki heykeli devireceğim", demiş. Ardından, bütün kalabalığın gözleri önünde koca heykel önce hafifçe yerinde sallanmış ve sonra büyük bir gürültü ile devrilip parçalanmış.

Roma kültürüne has olarak bir de "Genius" denilen cinler vardır ki bunların her insana doğumundan ölümüne kadar eşlik ettiğine inanılırdı. Evrende çeşitli cinler olmasına karşın, Roma inancına göre, bunlardan sadece biri tanrılar tarafından yeni doğan bebek için seçilir ve ölümüne kadar ona ait kılınırdı. Arapçadaki "cinni, cin" kelimesinin buradan geldiği söylenir. M.S. 3. yüzyılda yaşamış filozof Plotinus'un kendisine yoldaşlık eden cinin kim olduğunu nasıl öğrendiğini, talebesi Porphyry, Plotinus'un Hayatı adlı eserinde (56-60) şöyle anlatır: "Roma'ya Mısırlı bir rahip geldi ve Plotinus ile tanıştı. Rahip gizli güçlerini kanıtlamak amacıyla, Plotinus'a kendi Genius'unu göstermek istiyordu. Plotinus da bu teklifi içtenlikle kabul etti. Mısırlı rahibin söylediğine göre, bu cin çağırma işlemi ancak İsis Mabedi'nde yapılabilirdi. Zira, rahibe göre Roma'da tek 'temiz yer' orasıydı."

Porphyry cinin nasıl davet edildiğini anlatmaya devam ediyor: "Görünecek cinin ne yapacayı bilinmediğinden, bu gizli ayine yardımcı olarak katılan kişi elinde iki canlı tavuk tutmak zorundaydı. Eğer cin kendisini çağıranları tehdit etmeye başlarsa, yardımcı elindeki kutsanmış tavukları hemen keserek cinin saldırmadan kaybolmasını sağlayacaktı. Rahip dualar okuyarak Plotinus'un cinini görünmeye davet ettiğinde, karşısına çıkan varlığın rastgele bir cin değil de üstün bir varlık olduğunu farkedince: Ey kutsanmış Plotinus, senin Genius'un aşağı seviyeden bir cin değil, bir tanrı bu gördüğüm!, diyerek haykırdı. Ama, zuhur eden varlığa soru sormaya fırsat kalmadan, yardımcı korkudan elindeki tavukları boğazlayınca, varlık derhal kayboldu. Ancak, bu sırada Plotinus kendi cinine yeterince bakıp inceleme imkanını bulabilmişti. Daha sonra kişisel cinlerle ilgili monografını da bu olaya dayanarak yazdı."

Porphyry'nin talebesi olan Iamblikus da Mısır Sırları Hakkında adlı eserinde, daimon'ların tanrılardan, kahramanlardan ve ölmüşlerin ruhlarından nasıl ayırt edileceğini anlatmıştır. Neoplatonist bir zihniyetle yazılmış olan bu eser, içeriğinin son derece anlaşılmaz olmasına rağmen, daha sonra Avrupa'da cinler hakkında uydurulan saçma sapan sınıflandırmalarda önemli bir kaynak sayıldı.
Avrupa'da ileride Kilise'nin baskısına kaynak olacak eserlerden biri de İncil'in Hazırlanışı adı altında Eusebius'un M.S. 4. yüzyılda yazdığı propaganda kitabıdır. Eusebius'a göre, Tanrı'nın dünyayı kurtarma girişiminde bu eski çoktanrılı inançların önemli bir rolü vardır. Zavallı eski insanlar şeref uğruna, sevgi adına bu tanrılara ve cinlere tapınmaya zorlanmışlar. Ama aslında bu tapınmanın ardında yatan temel faktör korku imiş. Güçlü tanrılar ve başedilemeyen cinlerden korkan eski insanları kurtarmak için, gerçek sevgi mesajı ile gelen tek ve yenilmez Tanrı sonunda kendini göstermiş. Eusebius'un dört sınıfa ayırdığı pagan (hıristiyan olmayan) güçler arasında cinler önemli bir yer tutar. Tanrılar gökleri paylaşmışlardır. İyi huylu cinler de Ay'da ve Ay ile yer atmosferi arasındaki alanda hakimiyet kurmuşlardır. Yerde kahramanların sözü geçmektedir. Ölümlülerin ruhları ise yeraltındadır. Kötü cinler de yerin dibinde yuvalanmışlardır. Bu sınıflandırmadan sonra, Eusebius bütün bu varlıklara tapmanın aslında büyük bir günah olduğunu söyler ve aslında hepsinin ne kadar kötü güçler olduklarını anlatmaya koyulur.

Roma İmparatorluğu M.S. 3. yüzyıldan itibaren kuzeyden gelen barbar kavimlerinin saldırılarına uğradı. M.S. 4. yüzyılın sonunda, Germenler bütün Avrupa'ya yayılmış durumdaydılar. Romalıların "barbar" dediği Germenler, savaşmayı seven, çalışkan, vahşi ama hayat dolu ve doğaya son derece bağlı insanlardı. Roma ise artık eski yaratıcılığını kaybetmiş, çözülmeye ve kokuşmaya yüztutmuştu. Böylece, 5. yüzyılın sonuna doğru Avrupa'da Roma'nın güneşi batarken yeni krallıklar kuruluyordu.

 
Alıntı ile Cevapla

IRCForumlari.NET Reklamlar
sohbet odaları reklam ver Benimmekan Mobil Sohbet
Cevapla

Etiketler
cİnler, eskİ, yunanda


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
ESKİ İFTARLAR Desmont Tarih 0 17 Kasım 2014 19:15
ESKİ ÇOCUKLAR NASIL EĞLENİRDİ ? Lcia Merak Ettikleriniz 0 22 Ekim 2014 22:26
Eski Yunanda Zaman Tanımı Elysian Felsefe 0 01 Haziran 2014 18:56
ESKİ KADlNLAR... Sevda Şiir, Hikaye ve Güzel Sözler 0 12 Ağustos 2009 04:02