IRCForumları - IRC ve mIRC Kullanıcılarının Buluşma Noktası

IRCForumları - IRC ve mIRC Kullanıcılarının Buluşma Noktası (https://www.ircforumlari.net/)
-   Hristiyanlık (https://www.ircforumlari.net/hristiyanlik/)
-   -   Önemli Zulüm Dönemleri (https://www.ircforumlari.net/hristiyanlik/199479-onemli-zulum-donemleri.html)

YapraK 18 Nisan 2009 15:02

Önemli Zulüm Dönemleri
 
Önemli Zulüm Dönemleri

Bu zulümleri iki gruba ayırabiliriz. Neron ile 64’te başlayan ve 250 yılına kadar devam eden zulümler ve 323’te Konstantin’in imparator oluşuyla sona eren bütün imparatorluğu kapsayan genel zulümler. Birinci gruptaki zulümler çok ağır olmasına rağmen her yerde ve sürekli değil de belli zamanlarda ve belli bölgelerde oluyordu.

Klavdiyus (41-54) döneminde çok şiddetli olmasa da ilk olarak Yahudiler zulüm görmeye başladı. Yahudiler Roma imparatorluğundan atılıyorlardı. Tabi ki Hıristiyanlarda Yahudilerin bir mezhebi olarak düşünüldüğünden onlarla birlikte aynı zulmü yaşadılar.

Elçilerin İşleri 18:2-3 Orada Pontus doğumlu, Akvila adında bir Yahudi ile karısı Priskila'yı buldu. Bunlar, Klavdiyus'un bütün Yahudilerin Roma'yı terk etmesi yolundaki buyruğu üzerine, kısa süre önce İtalya'dan gelmişlerdi. Akvila ile Priskila'nın yanına giden Pavlus, aynı meslekten olduğundan onlarla kalıp çalıştı. Çünkü meslekleri çadırcılıktı.
Neron (54-68) tarihte deli imparator olarak bilinmektedir. Neron’un herhangi birinin gelip yerine geçeceği ve onu tahttan indireceği gibi bir paranoyası vardı ki bu nedenle hatta kendi annesini bile öldürtmüştür. Neron 64 yılında Roma yangınından sonra Hıristiyanlara karşı ilk büyük zulüm dönemini başlatmıştır. Bu yangında bütün şehir yanarken tek yanmayan yer Hıristiyanların yaşadığı bölge olunca paranoyak Neron yangını Hıristiyanların çıkardığını düşünür. Zaten halk da yangın yüzünden Neron’u suçladığı için Neron da suçlayacak birilerini arıyordu. Bu çok önemli bir noktadır. Çünkü bunun sonucunda suçlu bulunur ve böylece Hıristiyanlar için korkunç bir zulüm dönemi başlar. Hatta bu zulüm daha sonra Asya’ya kadar ulaşmış ve oradaki kiliseleri etkilemiş olabilir. Neron’un yaptığı zulüm o kadar mantık dışı ve kötüydü ki, sarayın bahçesinde verdiği partide meşale olarak çarmıha gerdiği Hıristiyanları kullanıyordu. Her ne kadar Roma’daki genel tutum gereği halk Hıristiyanlardan pek hoşlanmasa da bu kadarını da hak etmediklerini düşünüyorlardı. Zamanın ünlü tarihçisi Tacitus bile bu konuda Neron’u suçlamıştır.

Domitian (81-96) kendini “Tanrı ve Egemen” diye tanımlamış ve kendine tapınmayı ret edenleri de ihanetle suçlamıştır.

80-110 yılları arasında özellikle Bitinya bölgesinde çok fazla Hıristiyan vardı ve bu bölgedeki bütün diğer putperest tapınaklar yıkılmıştı. Kimse artık putlara sunmak için kurban almıyordu. Bu dönemin Bitinya valisi olan Genç Pleni adalete çok önem veren bir adamdı ve gerçekten dönemi içinde çok iyi işler yaptı. Birisi Genç Pleni’ye Hıristiyanların isimlerinin bulunduğu bir liste gönderdi. Bunun üzerine Hıristiyanlığın yasal olmadığına karar veren Genç Pleni bütün Hıristiyanları toplayarak onlarla konuşmak istedi.
Genç Pleni’nin toplattığı bu Hıristiyanlar dört farklı tepki vermiştir. Bir grup “Biz Hıristiyan değiliz” deyip inkar etmişlerdir. Bir grup ise “Evet ben Hıristiyan’dım, ama uzun zaman önce bıraktım”, diğer bir grup ise “Şu andan itibaren Hıristiyan değilim” demişlerdir. Birçokları ise Hıristiyan olduklarını kabul edip kesinlikle inkar etmemişlerdir.
Vali Hıristiyanlarla ilgili bir mektup yazmış ve mektubunda Hıristiyanların da suçlanmamak için putlara kurban kesmesi ve İsa’ya lanet okuması gerektiğini söylemiştir. Pleni biliyordu ki, gerçek bir Hıristiyan bunu asla yapmazdı. Birçoğu Pleni’nin isteğini yapmadı ve bunun üzerine de idam edildiler. Hıristiyan olarak suçlanan bu kişilerin arasında Roma vatandaşları da vardı. Pleni bu kişileri Roma vatandaşı oldukları için yargılanmak üzere Roma’ya göndermiştir. Pleni adil bir vali olduğu için Hıristiyanlıkla ilgili davaları kendi incelemeye almıştır ve sonunda görmüştür ki suçlanan bu kişiler toplum içinde hiç bir suç işlemişlerdir. Bu kişilerin yaptığı şafaktan önce toplanıp İsa’ya Tanrı olarak şarkılar söyleyip tapınıyorlar ve daha sonra da birlikte yemek yiyorlardı. Aynı zamanda bu kişiler toplumda iyi bilinen insanlardı. Vali bu kişilerde sadece Hıristiyan olmalarından başka bir suç bulamamıştı. Bütün bu araştırmalardan sonra Pleni imparator Troyan’a bir mektup yazarak bu kişileri ne ile nasıl suçlaması gerektiğini sordu. Ya da sadece Hıristiyan olmaları suçlu olmaları için yeterli miydi? Troyan’ın bu soruya verdiği cevap çok önemlidir. Çünkü daha sonra birçok durumda bu politika yıllarca devam etmiştir. Troyan mektubunda şöyle söylemiştir: “Hıristiyanların arkasından koşmayın, onları aramayın. Çünkü onlar değerli değiller. Ama eğer birisi Hıristiyan olarak biliniyorsa o zaman ona Hıristiyan olup olmadığını sorun ve o kişi bunu kabul ederse o kişiyi yargılayın.” 100 yıl sonra imparator olan Tertulyan bu politikanın ne kadar kötü olduğunu görene kadar bu politika uygulanmıştır. İgnatius ve Policarp işte bu zulüm döneminde öldürülmüşlerdir.



Hadrian (117-138) Hıristiyan diye suçlanamayanların korunması ve başkalarını yanlışlıkla bu iğrendirici suçlamayla kötüleyenlerin cezalandırılmasını emretmişti. Ama Hıristiyan olduğu kesin bilinenlerin ve gerçekten Hıristiyan olanların zulüm edilmesini yasaklamadı.

Marcus Aurelius (161-180) en adanmış ve en iyi niyetli imparator olarak bilinmektedir. Günümüzde bile hala hikmetli sözleriyle bilinen ve hatta üniversitelerde hakkında dersler verilen adil, entelektüel ve hoşgörülü bir imparatordur. Kendisi aynı zamanda bir Stoacı filozof olarak da tanınmaktadır. Aslında belki de Marcus Aurelius’un Hıristiyanlara zulüm edildiğinden bile haberi yoktu, belki de sadece basitçe müsaade etmişti. Hıristiyanları imparatorluk için bir tehdit olarak görüyordu. Çünkü Hıristiyanlar düzene karşı davranıyorlardı. Onun döneminde çok kanlı zulüm dalgaları olmuştur.

Marcus Aurelius dönemin yapılan zulmü daha iyi anlamak için stoacılığı iyi anlamak gerekmektedir. “Stoa” yunanca bir kelimedir ve direklere dayanmış açık bir dar uzun geçit, dehliz,koridor anlamına gelmektedir. Bazıları stoacılığı Hıristiyan bir felsefe olarak bile düşünüyor. Hatta stoacı filozof Seneca’nın Hıristiyan olduğunu söyleyenler var. Seneca’nın Hıristiyan olup olmadığı ile ilgili elimizde kesin bir bilgi yok ama kesinlikle bildiğimiz bir şey var ki o da stoacılığın Hıristiyanlıkla hiçbir alakası olmadığıdır. Bir yakınlığı olmadığı gibi stoacılık, Hıristiyanlıkla savaşmış ve birçok bakımdan Hıristiyanlığı etkilemiştir. Özellikle kilise babaları, ilk düşünsel savunmalarını stoacılığı karşı yapmıştır. Bu dönemde Hıristiyanlık savaşı kazanabilmek pahasına, ilkelerinden birçoğunu da stoacılığa bağışlamak zorunda kalmıştır.

Kurucusu Kıbrıslı Zenon’dur (İ.Ö.336-264). Stoacılık kuşaklar boyunca işlenmiş ve gelişmiş bir öğretidir. Stoacılık halka inmemiş olmakla birlikte özellikle okur yazar aydın kesimi çok etkilemiştir. Dinsel kuralları, tapınma biçimleri, din adamları vardır. Bu düşünceye bağlı olanlar uzun sakal bırakırlar ve uzun mantolar giyerlerdi. Ana ilkesi doğa yasalarına boyun eğmek ve evrensel düzene uymaktır. Her türlü acılar, hastalıklar ve ölüm doğaldır, bunlara karşı kayıtsız kalmak ve sabırla katlanmak gerekir. Doğadan gelen her şeye boyun eğmeli, insandan gelen her şeye karşı koymalıdır. Doğru düşünen kişi doğallaşmış ve bundan ötürü de tanrılaşmış kişidir. İnsanın amacı da böylesine bir doğru düşünmeye varmak olmalıdır. Stoacı Epiktetos’un şu sözleri stoacılığı özetler: “Nasıl saat günün bir parçası ise ben de öylece bütünün bir parçasıyım. Saat gelir geçer, ben de gelir geçerim. Görevim elimde olanı yapmak ve geri kalanına kulak asmamaktır. Deniz yolculuğuna çıkarken gemiyi, kaptanı ve mevsimi seçerim. Bu benim işimdir. Yolda bir fırtına koparsa asla umursamam. Bu benim işim değildir. Kaptanı seçmek benim elimdedir, fırtınayla uğraşmaksa kaptanın elindedir. Bilgelik, bizim olanı ve olmayanı bilmek, ona göre davranmaktır....”

Stoa öğretisi şudur: Doğru düşünmek. Doğru düşünmek iyi davranmakla mümkündür ve felsefe doğru düşünmeyi öğreten bir yaşama bilimidir. Amaç iyi yaşamaktır ve bilgiler iyi yaşamak için gereklidir. İyi yaşamaksa titizlikle sınırlandırılmış bir ahlakla mümkündür. Doğru düşünen kişi için bu ahlakın tek ölçüsü doğadır. Öyle ise doğanın davrandığı gibi davranmalı ve asla doğaya karşı koymamalıdır. Doğalaşan bilge kişi, bir kaya parçasının mutluluğuna erişmiştir. Bir kaya parçası ne olduğunu bilir ve doğanın içinde başka bir şey olamaya çalışmaz. Sadece bir kaya olarak görevini yerine getirir. Doğal kişi de düzen içinde yerini ve görevini bilmelidir. Stoacılık doğaya uygun davranmak olarak tanımlanabilir. Doğaya uygun davranmak, akla uygun davranmak ve dolayısıyla insanın kendi kendisine uygunluğudur. En doğru seçen, sabırla katlanan, en ölçülü ve en adaletli paylaştırıcı doğadır. Mutluluk bilgelikte, bilgelik doğaya uygun davranmaktadır. Bilge kendi kendine yeterlidir. Doğaya uygun davranan bir bilge mutluluğa erişmiştir. Artık onu hiçbir şey yıkamaz ve sarsamaz. Doğa bilgisi insana yaşamak ve mutlu olmak için en doğru ölçüyü verecektir. Doğa seni nereye koyduysa, ne yapman gerektiğini söylüyorsa onu yapmalısın. Bütün düzen içinde herkesin ve her şeyin bir yeri vardır. Kişiye düşen görev ise olduğun yerde yapabildiğinin en iyisini yapıp sabırla dayanmaktır. Kişi olması gereken yerde olmuştur. Eğer bir köle isen iyi bir köle olmalı ya da bir imparator isen iyi bir imparator olmalısın. Marcus Aurelius da stoacı bir imparator olarak bu ilkelere uydu ve iyi, imparatorluk yükünü taşıyan bir imparator oldu. Oldukça vicdan sahibiydi. Kaprisli değildi. Düzenin içinde onun görevi imparatorluktu ve o imparatorluğu oynuyordu.

Stoacılıktaki en büyük günah olduğun yerdeki görevini yerine getirmeyerek doğal düzeni bozmaktı. İşte Hıristiyanlarla olan sorun burada başlıyordu. Çünkü Hıristiyanlar düzene uymuyorlar, düzeni bozuyorlardı. Hıristiyanlar kölelerine kardeş gibi davranıyorlar ve hatta kölelerini salıveriyorlardı. Bazen bugün köle olan biri imanda gelişip bir süre sonra kilse önderi olabiliyordu. Hıristiyanlık Marcus Aurelius’un inandığı her şeyi tehdit ediyordu. Bu yüzden de Marcus Aurelius döneminde Hıristiyanların katledilmeleri bir tesadüf değildi. Kendisi bir stoacı olduğu için bu zulmü destekliyordu. Böyle olunca da Hıristiyanlar için bu dönem zor bir dönem oldu. Birçok şehitler verildi. Bunlardan bir tanesi de Justinus’dur.

Bir de bu dönemde yaşamış ve bu zulümden etkilenmiş olan dul Felisita ve yedi oğlu vardı. Bu kadın kilisede hizmet ediyor ve özelikle de fakirler için çalışıyordu. Yaşadığı yerde yardımseverliği ve iyi özellikleri ile tanınıyordu. Bir gün putperest bir rahip onun Hıristiyan olduğundan şüphelenip ona Hıristiyan olup olmadığını sormuştur. O dönemdeki politikayı hatırlarsanız eğer Hıristiyan olduğundan şüphelendiğiniz bir kişiye sorduğunuzda o bunu kabul edip itiraf ederse o zaman onu yargılayabiliyordunuz. Felisita’da da Hıristiyan olduğunu itiraf etmiş ve yedi oğlunun da Mesih’e sadık kalmaları için onları teşvik etmiştir. Felisita yargılama sırasında kendini yargılayanlara şöyle söylemiştir: “Eğer beni öldürürseniz ölümümle ben sizi daha da fazla yenmiş olacağım.” Yargılama bittikten ve yedi oğluyla birlikte suçlu bulunduktan sonra uygun cezanın verilmesi için sorgulamanın raporları Marcus Aurelius’un kendisine gönderilmiş ve o da hepsinin farklı yerlere gönderilip oralardaki farklı tapınaklarda farklı putların önünde öldürülmelerini istemiştir.

Bu dönemde birçokları işkence gördükleri ve öldürüldükleri halde “Hıristiyan’ım” demeye devam etmişlerdir. Bazen de onları öldüren kişiler onların imanlarından etkilenmeye ve imana gelmişlerdir. Hatta 40 şehitler diye bilinen Hıristiyanlar Sivas civarında buz gibi havada kıyafetleri çıkartılıp buz gibi suya atılarak öldürülmüşlerdir. Bu olay sırasında 40 kişiden sadece biri Hıristiyan olduğunu inkar edip sudan çıkmıştır. Bu kişinin yerine orada bekleyen Romalı askerlerden biri iman edip elbiselerini çıkarıp gölden çıkan kişiye giydirip kendisi suya girmiştir.

Ama Aurelius’un oğlu Commodus’un (180-192) Hıristiyan olan Marcia adında çok sevdiği bir cariyesi vardı. Bu kadın sayesinde Roma’daki kilise birçok yönden rahata kavuşmuştur. O dönemdeki zulümler çok kanlı da olsa yine de kiliseyi zayıflatmayı başaramadığı gibi tam tersi kilise için çok büyük bir reklam olmuştur.

Septimus Severus (193-211) imparatorluğunun ilk dönemlerinde Hıristiyanlara çok yakın davranmış, sarayında birçokları için iş sağlamış, hatta oğlu Caracalla’nın bakımını Hıristiyan bir hemşireye vermiştir. Ama 202 yılında Hıristiyan inancına geçiş yasaklanmış ve yer yer zulümler başlamıştır. Origen’in babası da bu zulüm dalgasında öldürülmüştür. Hatta annesi Origen’i gizlememiş olsaydı bu önemli Hıristiyan düşünürü de ölmüş olacaktı. Bu zulüm sırasında İskenderiyeli Klement kurtulmayı başarmış, ama İrenaeus kurtulamamıştır.

İmparator değiştikçe siyasette değişiyordu. Septumyus Severus 202 yılında Hıristiyanlara karşı Sol İnvectus yani fethedilmeyen oğul anlamına gelen yeni bir yasa çıkarıyor ve bu yasaya göre istediğin her şeye inanabilirsin ama, diğer inancın ne olursa olsun tek şart imparatora kurban sunmak ve tapınmaktı. İmparatora tapınmak kaydıyla herkes inancında özgür olabilirdi. Tabi ki bu herhangi bir putperest için önemli olmayabilirdi. Ama tek Tanrı’ya inandıkları için Hıristiyan ve Yahudiler için çok önemliydi. Severus gerçek Hıristiyan ve Yahudilerin asla ikisine aynı anda tapınmayacaklarını biliyordu. Aslında bu yasanın amacı Hıristiyanları öldürmek değildi. Çünkü Hıristiyanlar şehit edilirken daha çok insanın Hıristiyan olduklarını görüyorlardı. Bu yüzden de bu yasa ile Hıristiyanları öldürmek yerine işkence yoluyla imparatora tapınmalarını sağlamaya çalışıyorlardı.

Bu dönemde işkence edilerek öldürülen isimler arasında en ünlü şehitler Perpetua ve Felicitas’dır. Perpetua ve Felicitas’ın Montanist oldukları tahmin edilmektedir ve o dönemde onların hikayelerini Tertulyan Perpetua’nın ağzından yazmıştır. 203’te bu kişiler birlikte çalışan 17-18 yaşlarında 5 öğrenciydiler ve vaftize hazırlanıyorlardı. Daha çok böyle vaftize hazırlanan genç kişileri seçiyorlardı.
Perpetua zengin ve genç bir bayandı. Emzirdiği küçük bir bebeği vardı. Felicitas ve Rebekatus köleydiler. Onların yanında da Saniminus ve Sekondulus adında iki genç adam daha vardı. Severus’un yasası uyarınca Perpetua yakalandığında babası onu kurtarabilmek için inancını reddetmesini istemiştir. Ama Perpetua babasına her şeyin bir adı olduğunu ve olduğundan başka bir ad vermenin de hata ve gereksiz olacağını söylemiştir. Benim adım Hıristiyan ve bunu değiştiremem.
O günlerde bu tip davalarda yargısal süreç çok uzun sürüyordu. Zaten amaçta buydu. Hapis ve işkence süresini uzun tutarak insanları bezdirip, korkutarak imanlarından vazgeçmelerini sağlamaktı.
Felicitas hapisteyken hamileydi ve hamile olduğu için ona acıyıp arkadaşlarıyla birlikte onu şehit etmeyeceklerinden, bağışlanmaktan korktuğu için dua ediyordu. Çocuğunu 8.ayda doğurdu ve böylece arkadaşlarıyla birlikte şehit olabilmiştir. Doğan bebeği de başka bir Hıristiyan aile evlat edinmiştir. Doğum sırasında hapishanede bağırırken gardiyanlar bu acıya dayanamıyorsan nasıl arenadaki hayvanlara dayanacaksın diye sorduklarında onlara şimdi çektiğim acılar bana aittir, ancak arenada acı çekerken benim içimde acı çekecek başka biri daha olacak. Çünkü ben onun için acı çekiyor olacağım demiştir.

Önce üç erkek arkadaş arenaya çıkarılmıştır. İkisi hemen ölmüş, ama Sekondulus’a hayvanlar saldırmak istememişlerdir. Hatta hayvanlar yerlerinden bile çıkmamışlar ve onları yönlendirmeye çalışan askerlere saldırmışlardır. Sekondulus kendisini bir leoparın öldüreceğini söylemiş ve bu gerçekleşmiştir.

Sonunda Felicitas ve Perpetua arenaya çıkarılmış ve onlara azgın bir ineği saldırtmışlardır. İnek onları oradan oraya sürükledikleri halde iki kadın ölmemişler ve kanlar içindeki Perpetua arenanın ortasında kanlar içinde ölüme gitmeden önce saçlarını toplamak için izin istemiştir. Çünkü o dönemde saçların dağınık olması yaslı olmayı ifade ediyordu. Perpetua insanların onun yas tuttuğunu düşünmesini istememişti. Perpetua tam aksi o günün kendisi için sevinç dolu bir gün olduğunu söylemiştir. Daha sonra saçlarını toplamış ve arkadaşına esenlik öpücüğü verdikten sonra da kılıçla öldürülmüşlerdir. [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...][2]

Maximinus Thrax (235-238) Hıristiyanların bir süre kavuştukları rahatı keskin bir şekilde sona erdirmiştir. Ne var ki zulümcü Sezar’ın iktidarı kısa sürmüştür.

Bu dönemden sonra imparatorlar giderek devletin doğu kesimlerinden çıkmaya başlamışlardır. Artık Eski Roma’nın geleneklerini önemsemiyorlardı. Özellikle 3.yüzyılın ilk yarısında kiliseler dolmaya başlamıştı. Çünkü dönemin belirsizlikleri insanları sabit bir değere çekiyordu. Ayrıca Hıristiyanlık herkese hitap edebiliyordu. Felsefe sadece eğitilmiş ve aydın kişiler için uygunken Hıristiyanlık ise eğitimsiz, eğitimli ayrımı yapmıyordu. Gizemli kültlere katılmak ise çok pahalıya çıkıyordu. Hıristiyanlık ise yoksulu da zengini de bağrına basıyordu. Bazı inançlar ise kapılarını sırf erkeklere açarken Hıristiyanlık ise kadın, erkek, çocuk demeden herkese kollarını açıyordu. İnsanların Mesih’e gelmelerinin tıpkı bugün gibi farklı nedenleri vardı ve Hıristiyanlık toplumun her ferdine hitap ediyordu. Hıristiyanlar yaklaşık 50 yıllık bir huzura kavuşmuşlar hatta, artık zulümlerin bittiğini bile düşünmüşlerdir. Artık aristokratların içinden de daha çok Hıristiyan’a rastlanmaya başlanmıştı. Artık insanlar şehitlerin hikayelerini anlatıyorlar ve şehitleri çok üstün görüyorlardı. Hıristiyanlara yapılan eski suçlamaların bittiğini ve artık o zamanların geçtiğini düşünmüşlerdi. İmparatorlukta artık zulmü hiç bilmeyen ve hatırlamayan yeni bir nesil oluşmuştu. Ne var ki Hıristiyanlığın zaferli ilerleyişi 250’de birden ve keskin bir şekilde durdurulmuştu.

Decius (249-251) imparatorluk sınırları içerisindeki herkesi Roma tanrılarına sunu sunmaya zorladı. Decius, geleneksel bir Romalıydı ve eski gelenek göreneklere ve Roma tanrılarına tapınmayı önemsiyordu. Bu kurbanı sunan herkese resmi bir belge veriliyordu. Bunu yapmayı kabul etmeyenlerde öldürülüyorlardı. Bazı Hıristiyanlar ihanet ettiler. Kimisi ise rüşvet vererek bu belgeyi almaya çalıştılar. Birçokları Origen ve Yeruşalim episkoposu gibi hapse atılıp öldürüldüler. Bazıları hemen idam edildiler, bazıları ise Cyprian gibi kaçtılar. Ama Decius’un iktidarı çok uzun sürmedi. Gotlarla yaptığı bir savaşta 251’de öldü.

Bu dönemde Roma imparatorluğunun başı dertteydi. Kuzeyden Galler, doğudan Persler saldırıya geçmişti. Ekonomik sorunlarda giderek büyüyordu. Eğer Kuzey Afrika ve Akdeniz ülkelerinden de yeterince buğday gelemezse o zaman çok daha iç sorunlar ayaklanmalar çıkacaktı. Bu zorluklar yüzünden Decius bir şeyleri yanlış yaptığını düşünmeye başladı. Roma’da eski tanrılara tapılırken Roma doruk noktasındaydı. Bu tanrıları unuttukları için Roma bu hale gelmişti. Biz onları unuttuk, onlar da bizi unuttular diye düşünüp tekrar eski tanrılarına döndüler. Tabi ki Hıristiyanlarda yine kurban sunma noktasında takıldılar. Ancak bu kez bir de vatan hainliğiyle suçlanıyorlardı.

Bu zulüm de yine Severus döneminde olduğu gibi metot işkenceydi. Hıristiyan oldukları bilinen ve tanrılara kurban kesip tapınmayı ret eden kişilere Hıristiyanlıktan vazgeçene kadar işkence ediliyor, eğer vazgeçerlerse yaşamalarına izin veriliyordu. Ancak Romalılar yeni işkence tarzları bulmakta çok ustaydılar. Öyle işkence yöntemleri vardı ki uzun süre öldürmeden işkenceye devam edebiliyorlardı.

Gallus (251-253) zulmü yer yer devam ettirmiştir. Özellikle bu dönemde çok büyük bir veba salgını olmuştu. Halk bu salgından kurtulmak için tanrılara koşarken Hıristiyanlar bunu yapmadığı için suçlandılar. Kayıtlara göre bu zulümler yine de kiliseleri zayıflatmaya yetmemiştir.


Valerian (253-260) döneminde Mesih karşıtı fırtınası yeniden ve daha şiddetli kopmaya başlamış, fakat Persliler tarafından yakalanınca zulüm uzun sürmemiştir. İktidarının ilk yıllarında Valerian’ın Hıristiyanlara karşı samimi olduğu ve hatta bazılarını evinde bile çalıştırdığı söylenmektedir. Ama birdenbire ani bir tutum değişikliği olur ve buna danışmanlarının neden olduğu tahmin edilmektedir. Hastalıkların ve düşman saldırılarının nedeninin Hıristiyanların Roma ilahlarına sırt çevirmeleri olduğunu söylediler.

257’de Roma’nın her yerinde tekrar şiddetli bir zulüm dalgası görülmüştür. Ama bu seferki hedef özellikle kilise önderleri, gözetmenler ve hizmet edenlerdi. Kimileri tutuklanmış, kimileri köle olarak satılmış, kimileri ise öldürülmüştür. Daha önceki zulümde kaçan Kuzey Afrika Kilisesi önderlerinden Cyprian’ın ise bu kez başı kesilmiştir. Birçok kişilere de çeşitli işkenceler yapılmıştır. İspanya episkoposu iki diyakonu ile birlikte bir tiyatro sahnesinde bir şişe takılarak kızgın korlar üzerinde kızartılarak ölene kadar işkence yapılmıştır. 260’ta Valerian Persler tarafından kaçırılana kadar bu korkunç zulüm dönemi devam etmiştir. Onun yerine geçen oğlu Gallerius babasının siyasetini izlememiş, tam tersi Hıristiyanlara her yönden kolaylık sağlamıştır. Bu da Hıristiyanlar için yaklaşık 40 yıllık bir huzur dönemi olmuştur.
Sonraki yıllarda yer yer hafif şekillerde zulümler devam etmiştir. o yıllardaki Hıristiyanların sayısı kesin olarak bilinmese de %5 ile %50 arasında tahmin edilmektedir ki bu da hiç az bir rakam değildir.

303 yılında ise Dioklation o güne kadarki en korkunç zulüm dönemini başlatmıştır ve bir ferman ile kilise binalarını yıktırmış, Kutsal Kitap’ları yaktırmıştır. On yıl boyunca Britanya’dan Arabistan’a kadar imparatorluğun her köşesinde işkence ve zulüm devam etmiştir. Hatta Hıristiyanların yoğun olduğu doğu illerinde ise zulüm 323’e kadar sürmüştür ve yer yer toplu katliamlara kadar gitmiştir. Bu zulümler sırasında Hıristiyanların yaşadığı bilinen bazı kasabaların toplu olarak ateşe verildiği bile olmuştur.

Dioklation imparatorluğun çok büyük olduğundan dolayı idaresinin zor olduğunu düşünerek farklı bir sisteme geçmek istemiştir. Çünkü imparator zamanın çoğunu sınırda askerlerin başında savaşta olmak zorundaydı. Eğer imparatorun yerine askerlerin başında başka bir komutan olursa ve o komutan büyük bir zaferle bir kahraman gibi Roma’ya dönerse imparatoru tahttan indirebilirdi.

Bütün bu zorluklardan dolayı Dioklation imparatorluğu doğu ve batı olmak üzere ikiye bölmüştür. Ama bu iki parçada iki imparatorla birlikte iki de yardımcı imparator olacaktır. Kendisi doğu parçasını almış ve başkenti de Nikomediya’da kurmuştur. Yardımcı imparator Gallerius ise Yunanistan ve Balkanlar’ın yönetimini almıştır. İmparatorluğun batı kısmında da başkent yine Roma olmak üzere Maxentius imparator olmuş ve Konstantinus Klorus da yardımcı imparator olarak Britanya, Galler ve İspanya bölgelerini almıştır. Konstantinus Klorus Konstantin’in babasıdır.

Dioklation’un imparatorluğunun ilk dönemlerinde Hıristiyanlar için hiçbir sorun yoktu. Dioklation’un Hıristiyanlarla hiçbir sorunu olmadığı gibi zaten kendi eşi ve kızı da Hıristiyan’dı. Kimse de herhangi bir sorun çıkacağını düşünmüyordu. Ama Dioklation’un yardımcı imparatoru Gallerius Hıristiyanları hiç sevmiyordu. Bu yüzden de Dioklation dönemindeki korkunç zulüm Roma ordusu tarafından Balkanlarda başlatılmıştır.

Gallerius’un Hıristiyanlarla ilgili sorunu ordudaki Hıristiyanların savaşmayı reddetmesi üzerine başlamıştır. Gallerius Dioklation’dan ordudaki bütün Hıristiyan askerleri kovmasını istemiştir. Bazı komutanlar da askerlerinin çoğunu kaybedecekleri için Gallerius’un bu isteğine çok kızmışlardır. Sonunda çareyi askerleri imanlarından vazgeçmelerini sağlamakta bulmuşlardır. Bunu yapabilmek için de yine eski yönteme geri dönerek Roma tanrılarına kurban sunmalarını istemişlerdir. Bunun sonucunda da öncelikle Roma ordusunda birçok asker öldürülmüştür. Bu idamlardan sonra zulüm giderek imparatorluğun değişik yerlerine yayılmaya başlamıştır.

Gallerius bununla da yetinmemiş 303 yılında Dioklation’dan Hıristiyanlarla ilgili yeni bir kanun çıkarmasını istemiştir. Bu kanuna göre amaç sadece Hıristiyanları öldürmek değil, özellikle imparatorlukta yetki ve güç sahibi olan Hıristiyanları öldürmekti. Bu amaçla Hıristiyanların binalarına ve mezarlıklarına hükümet el koymuş, kitaplarını da yok etmişlerdir. Bazı Hıristiyanlar da bütün bu olanlara karşı çıkmaya çalışırken öldürülmüşlerdir. Bir de bütün bu karışıklıklar sırasında sarayda çıkan yangından da Hıristiyanlar sorumlu tutulmuşlar ve bunun üzerine de bütün Hıristiyanların adalet binasında tanrılara kurban sunma emri çıkarılmıştır. Bu durumda Dioklation’un eşi ve kızı da kurban sunmak zorunda kalmışlardır. Ama imparatorlukta üst düzeyde çalışan birçok Hıristiyan kurban sunmayı ret ettikleri için kendileri kurban olmuşlardır.

Bu zulüm imparatorluk boyunca yayılmış ve o güne belki de bugüne kadar Hıristiyanların yaşadığı en kötü zulüm zamanı olmuştur. Hatta bazı Hıristiyanlar bu zulümden kaçarak Pers imparatorluğuna sığınmışlardır. Bu yüzden de Hıristiyanların düşmanla birlik yaptığı düşünülmüştür.
Bu dönemde imparatorlukta tek zulüm olmayan yer Konstantinus Klorus’un yönettiği Britanya, Galler ve İspanya bölgesiydi.

Gallerius aslında bütün bu şeyleri imparatorluğu tek başına ele geçirmeyi planladığı için yapmıştır. Dioklation bu olaylar sırasında imparatorluk görevini bırakmış ve bütün düzenin bozulup imparatorlukta bir iç savaş çıkmasına neden olmuştur. Ama bu iç savaş ve karışıklık sırasında da Hıristiyanlara yapılan zulümler devam etmiştir.

311’de Gallerius ölüm derecesinde hastalanmıştır. Halk arasında Gallerius’un Hıristiyanlara zulüm ettiği için ceza olarak hastalandığı söylentisi dolaşır ve gözetmenler de bunu onaylayan vaazlar vermişlerdir. Gallerius bu söylentiler karşısında zulmü yasaklayan bir kanun çıkarmış ve kiliselerde kendisi için dua edilmesini istemiştir. Ama bu yasayı çıkardıktan 5 gün sonra da ölmüştür. Gallerius’un ölümünden sonra imparatorluktaki karışıklar iyice artmış ve durum iyice kötüye gitmeye başlamıştır. Kısa bir süre sonra da Konstantinus Klorus da ölmüş ve yerine oğlu Konstantin geçmiştir.

Bu zulümler kilisede bölünmelere de neden olmuştur. Bazı Hıristiyanlar bu işkencelere dayanamayıp inançlarını reddeder gibi gözüküp ya da reddedip tanrılara kurbanlar sundular. Bu kurbanlarını sunduklarına dair Roma hükümetinden bir belge almak zorundaydılar. Bazıları da kurban sunmayıp rüşvet vererek ya da tanıdık aracılığıyla bu belgeleri aldılar. Çünkü bu dönemlerde zulüm bilmeyen yeni bir nesil vardı ve işkencelerde giderek artıyordu. Daha önceki zulüm dönemlerindeki gibi direkt öldürmüyorlardı. Hatta amaç olabildiğince çok yaşatmaya çalışarak işkenceye devam edip bu belgeleri aldırmaya çalışmaktı. Özellikle rüşvetle bu belgeleri alma yöntemi birçokları için cazip geldi. Hem inkar etmek zorunda kalmıyorlardı, hem de kurban sunmadan canlarını kurtarabiliyorlardı.
Ama diğer grup da Hıristiyan olduklarını itiraf edip işkencelere dayanıp yaşamaya devam ediyorlardı. Böyle kişiler kilisede daha yüksek bir mertebede görülmeye ve daha fazla saygı görmeye başladılar. Hatta bazen bu şeklide işkencelere dayanmış kişiler kilisede episkoposlardan ya da önderlerden bile daha fazla söz ve yetki sahibi olabiliyorlardı.

Bazen de özellikle işkencelere dayanamayarak imanlarını inkar edip daha sonra tekrar tövbe edenler vardı ve bu kişilerin durumları ile ilgili olarak kilise bölünmüştür. Bir grup böyle kişilerin kesinlikle tekrar kiliseye dönemeyeceklerini, diğer bir grup ise bir kişi inkar etse bile daha sonra tekrar tövbe edip döndüğünde kilisenin o kişiyi kucaklaması gerektiğini söylüyordu. Bu dönemde bu konuyla ilgili farklı düşünen özellikle iki önemli önder vardır.

Sprian bunlardan bir tanesidir ve itiraf edenlere karşı davrandığı gibi olmasa da imanını inkar edenlere karşı daha toleranslı davranmıştır. Noveyşın ise,daha sert bir yol takip etmiştir.
Bu zulümlerin yaşandığı dönmede Kartaca da yaşayan Sprian zulümler başladığında kaçmış ve benim için sürgünde olsam da hayatta kalmak daha önemlidir demiştir. Fakat pek çoğu onu korkaklıkla suçlamış ve hatta Rabbi inkar edebileceğini bile söylemişlerdir. Aslında Sprian gerçekten korkak biri değildi. Çünkü daha sonra kendisi de şehit olmuştur.

Ancak kilise içinde Sprian ve İtirafçılar arasında bir ayrılık çıkmıştır. İtirafçılar, geri dönen herkesin kabul edilmesi gerektiğini söylüyorlardı. Ama Sprian ise bu kabul etme yetkisinin ve görevinin kiliseye ait olması gerektiğini savunuyordu. Hatta Sprian kilisenin birliğini korumak amacıyla bu konu hakkında konuşmak için Kartaca’da bir konsey toplatmış ve konseyde bu konu ile ilgili üç yol takip edilmeye karar verilmiştir.

·Kurban kesme sertifikalarını para ile satın alan kişiler kiliseye hemen kabul edilebilirler.
·İnkar edip tövbe edenler ise ancak ölüm halinde olduklarında kilise kabul edilebileceklerdir.
·İnkar etmiş ve tövbe etmemişse kiliseye kabul edilmeyeceklerdi.

Sprian, belki de kilise kurallarının çok sert bir şekilde uygulanması gerektiği konusunda Tertullian’dan etkilenmiştir. Hatta Tertullian bu konuda Sprian’dan bile daha katıydı. Kilisenin azizlerin yeri olduğunu ve inkar edenlerin ya da putperestlerin kilisede yeri olmadığını düşünüyordu. Kilisenin bu sert tavrı kilisede yüzyıllar süren bir bölünmeye yol açmıştır.

Alıntı.


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 13:46.

Powered by vBulletin® Version 3.8.8 Beta 3   Copyright ©2000 - 2020, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO
2004-2018 IRCForumlari.Net | Tüm Hakları Saklıdır...