IRCForumları - IRC ve mIRC Kullanıcılarının Buluşma Noktası
  kral sohbet




Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 03 Aralık 2015, 16:36   #1
Çevrimdışı
HZ. MEVLÂNÂ ÜZERİNE GENEL BİR DEĞERLENDİRME


sohbet


Tasavvuf | İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 8 [2007], sayı: 20, Mevlânâ’ya Armağan Sayısı, ss. 7-12.

HZ. MEVLÂNÂ ÜZERİNE GENEL BİR DEĞERLENDİRME

Ethem CEBECİOĞLU *

Hz. Mevlânâ sahip olduğu yüksek kabiliyetleriyle her şeyden önce Allah Teala’nın
bir lutfudür. Özündeki kabiliyet, İslâmî çevresinden gelen müspet etki ve
destekler gözle görülür âlemde gerçek bir yansıma bulunca ortaya çağları aşan
bir Mevlânâ çıkmıştır.

Hz. Mevlânâ’nın yaşadığı dönem Anadolu Selçukluları’nın iç entrikalar ve
Moğol istilasıyla zayıfladığı bir zaman dilimine tekâbül eder. Siyasi çalkantının
odak noktasında Konya Sarayı’na yakın duran Hz. Mevlânâ aynı zamanda
Anadolu’nun genel yapısına aşinâ idi. Yani dışarıdan değil içeriden tanıyordu
Anadolu’yu.

O dönemde Moğol baskısı altında ezilen Anadolu halkının feryatları, haksızlıklar,
düzenin bozulması, esaret ve huzursuzluk yılları herkes gibi Hz.
Mevlânâ’yı da etkilemişti. Ayrıca o, Karaman, Halep ve Şam’da devrinin geçerli
yüksek din eğitimini de Ehl-i Sünnet doğrultusunda uzun yıllar içinde tamamlamış
ve Karatay gibi medreselerde müderrislik yapmış bir İslam âlimi idi.
O, aynı zamanda devrinde geçerli edebî birikime de sahipti. Senâî’den,
Attar’dan etkilendiği hususu da açıktır.

Onun sosyal, kültürel ilmî, siyasî, edebî, iktisadî, dînî çevresinden aldığı
çok yönlü etkilerle İslam’ı ve insanı çözümlemeye, hayatı anlamaya ve anlatmaya
çalışması günün insanının problemlerinden hareketle evrensel sonuçlara
ve çözümlemelere ulaşmasına sebep olmuştur.
Hz. Mevlânâ her şeyden önce Kur’ân ve Sünnet eksenli olarak ortaya çıkmıştır.
O, bu temel üzerinde yetişen ve insanı çözümleyen bir sûfî mütefekkirdir.

O, çevresindeki yukarıda arz edilen yapı içinde oluşan fikrî ve rûhî bir
hamûle ile donanmış ve bu donanımını sezgisel sıçrayışlarıyla mükemmelliğe
taşımıştır. O’nun şiiri kullanılması, Türk olmasına rağmen şiirlerini Fars diliyle
yazması, çevresinden aldığı sosyo-kültürel etkinin bir sonucu olarak görülmelidir.

Onun, o devrin sıkıntılarına getirdiği çözümler, değişmeyen insan fıtratı
açısından günümüze de ışık tutmaktadır.
ABD, bilindiği üzere, 325 kültürden teşekkül eden ve bu yüzden iç diriltici
gücünü, buna bağlı olarak ayakta tutan dinamik bir yapıya sahiptir. Gelişim
çizgisi bu dinamik yapı üzerinde seyreden Amerika’nın, psiko-sosyal kültürel
yönelişlerde sürekli olarak: açlık ve arayış yaşamakta olduğu görülür. Amerika’nın
bu dinamik yapısında, maddî fizik unsurların temel bir karakter
arzetmesi, daha açık bir ifadeyle Amerika’nın bu maddî doyumu, manevi açlı-
ğa ve ilginç bir sosyal çatışmaya veya dengesizliğe kapı açmaktadır.

Mesela, Bugün Amerika’da Mevlânâ’nın Mesnevî’sinden yapılan seçmelerin
çok satması, İncil’den sonra ikinci sıraya oturması, dikkatleri çekmektedir.
Şüphesiz gerek Amerika ve gerekse bütün bir batı dünyası dini, kültürel ve
rûhî açıdan ateizm sebebiyle büyük bir buhrana düşmüş görülüyor.
Latince “ex oriente lux” yani “ışık doğudan gelir!” temel kanaati, bütün bir
batı dünyasında, entelektüel açılımlı kamuoyunun dikkat nazarlarını, daima
doğuya odaklamıştır.

Mevlânâ, işte bu noktada Amerika ve batı için bu yönüyle bir fıtrî insanî
ihtiyaç olarak, benliğin tekâmülü/manevi gelişimine cevap veren bir katkı gö-
rünümündedir. Yani Hz. Mevlânâ’nın Mesnevîsi, Amerika’daki aç ruhların
doyurulmasında/itminana erdirilmesinde bir çözüm, bir anahtar olmaktadır.
Daha global bir yaklaşımla ifâde etmek gerekirse, tüm dünyada ruhları aç bırakan
metaryalistik trend, kurtuluş olarak Mevlânâ’ya ve dolayısıyla onun üzerinde
İslam’a muhtaçtır.

İşte bu yüzden Coleman Bark’ın mükemmel bir İngilizceyle hazırladığı
Mesnevi Güldeste’si bestseller olarak satış rekorları kırmıştır. Ve şu anda İncil’den
sonra en çok satan kitap durumundadır.

Hatta güldestenin bu şekilde bütün bir toplum çapında kabul görmesinin
nedenleri üzerinde bazı Amerikalı sosyologlar araştırmalar yapma ihtiyacını
hissetmişlerdir.

Bizce Mesnevî asırlar öncesinde kaleme alınmış bir mektuptur ve sahibini
bulmak üzere her zaman hazır beklemektedir. Acaba, bu mektup 21.yüzyıl
kriz-entelektüel insanının zihninde bir Gazalî uyanışına mı vesile olacaktır? İşte
bu soruyu tüm kalbimde muhafaza ederek iyimserliğimi korumaya devam
ediyorum.

Peşin hükümlülüğü sevmemekle beraber, Mevlânâ’nın günümüz insanına,
çok güçlü ve derinden hissedilebilen bir İMAN mesajı verdiğini söylemeden
geçmek olmaz düşüncesindeyim. Günümüz insanının en çok sarsılan ve zemini kayan fıtrî yönü; yabancılaşma, kendinden uzaklaşma, özünden ayrı düşme,
kendini bitirip yitirmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır. Metaryalistik bir hayat
tarzı ve zihniyet/ruh çarpıklığının onarılması, ancak sevgiyle özdeşleşen saf bir
Allah inancı ile mümkündür. İşte Hazret-i Pir’in bu noktada ayrıntıları, ayrı-
şanları, ayrılıkları ve aykırılıkları birleştirebilecek güçlü bir söyleme sahip olduğu
görülür. O bu gücünü, Allah ve Resulü’nden yani kısaca saf hanifliğin
ifadesi olan İslam inancından almıştır.
Russel’ın da ifade ettiği gibi, onca maddi tatmine rağmen, modern insan,
maalesef tükenmektedir. Bu tükenişin, karşı bir etkiyle karşılanması, ateizmin
ruhlarda oluşturduğu fırtınalardan insanın boğulmaktan kurtarılması ve saf bir
inancın ve buna paralel insan benliğinin merkezi olan kalbin inşâ edilmesi bü-
yük önem arzeder. İnsanı aslına yaklaştırmak üzere, bu günün insanına sayısız
formüller sunan Hz.Mevlânâ, Mesnevisi’nin başında, sazlıktan ayrı düşen ney
metaforuyla, öğretisinin başında insanlığın ayrılık çığlığını, sağır kulaklara
duyurabilecek bir titizlikle atmış görülüyor. Madde bataklığına batıp aslından
uzaklaşarak ayrılıklardan şikayet eden modern insana, Mesnevî reçetesi, önemini
gün geçtikçe artırarak korumaktadır. Nitekim batıda çok sayıdaki Rumi
Merkezleri, bu arayışın elle tutulur bir mahsûlü olarak varlığını sürdürmektedir.

Bu konuda, Batı’nın Mevlânâ yorumlu İslam imajına muhtaç hatta mecbur
olduğunu rahatlıkla ve samimiyetle söyleyebiliriz.
Batı, çarpıtılmamış bir Tanrı inancını arıyorsa eğer, bunu Mevlâna’nın tasavvufî
ve hikemî anlayışında ve dolayısıyla İslâm’da bulacaktır. İşte Batı, her
şeyden önce bu yönüyle Mevlâna’nın Allah’ı anlatışına muhtaç görülmektedir.

Mevlâna’nın, imanla beraber günümüz insanına vermek istediği temel
mesajları, kısaca şöyle sıralayabiliriz: Allah’a itaat, mahlûkatına şefkat, merhamet,
kardeşlik, barış, sevgi, arınma ve bu paraleldeki tüm diğer müsbet hususlar.
Ki bunlara biz kök değerler manzûmesi diyoruz. Bu kök değerler aynı zamanda
global değerlerdir.

Mevlanâ’nın Batı’daki bu cezbedici yönünü, esprisi itibariyle bir nebze
anlamak istiyorsak Hamîdullah’ın bir tesbitine kulak vermemiz gerekir.
Prof. Dr. Muhammed Hamidullah meâlen şöyle der: “İmam-ı Şafii’nin
Kitabu’l-Umm adlı eseri bir batılıyı etkilemez hatta ilgilendirmez. Hâlbuki
Kitabu’l-Umm bir hukuk harikasıdır. Ama batı tasavvufi düşünceden daha çok
etkilenmektedir. Bu da bir ihtiyaçtan doğmaktadır. Yani batı ruhen tasavvufa
muhtaçtır.”

İşte Mevlânâ’nın Mesnevi’si, bu yönüyle günümüz insanı cezbetmekte, etkilemekte ve ihtidalara vesile olmaktadır. Hz. Mevlânâ’nın vakia halindeki bu
etkisinin altında, onun Kur’an ve Sünnete dayalı mesajının özünü anlaması ve
insan denen meçhulü çözümlemesi yatar. Massignon’un da ifade ettiği gibi,
İslam’ın haniflik yönünü en iyi anlayanlar sufiler olmuştur.
Hz. Mevlânâ’yı, zâhir dediğimiz diğer ulemadan ayıran husus, onun kendini
tanımak ve dolayısıyla insanı tanımak diye tarif edebileceğimiz seyr-ü
sülûk yolundan geçip aşk, iman ve sıçramış yani sezgisel akıl vasıtasıyla Allah’a
kavuşması, yani Arif-i Billah olmasıdır. Onun bu transandantal sıçrayış ve
yücelişe mazhar olması, tasavvufi eğitimden geçmesi ve bu suretle benliğini
inşâ etmesiyle mümkün olmuştur. Onun diğer zahir uleması dediğimiz İslâm
âlimlerinden farklı olan yönü öncelikle işte budur. Kendisi bu durumunu “Kul
oldum!” diye açıklar.

Hz. Mevlânâ, zâhid-i bârid ve zâhid-i huşk denilen kalıp dindarlığından
kurtulmuş, aşk ile yeni bir potada daha diri bir anlama ulaşmış müstesna bir
İslam sufisi ve mütefekkiridir.

O, bu yönüyle katı İslam anlayışının toleransa kapalı kabuğunu kırmış,
ötekiyle tanışmış, tanımış tanıtmış ve İslâm’ın temel inancından taviz vermeden,
ama en iyi, en güzel anlatımlarla İslam’ı tebliğe muvaffak olmuştur.

Tasavvufta “sözün cânı vardır” diye bir deyim kullanılır. Bu deyimle, sözü
söyleyende aşk ve dirilik varsa sözünde de o dirilik bulunur. Yoksa, o kişinin
sözünde ifadesinde ilahî cazibe yoktur. Görebildiğimiz kadarıyla, Hz. Mevlânâ,
ilhamlandığı kaynağın diriliğini, ifadelerine yüklemeye ve bilgiye aşk unsurunu
katmaya muvaffak olmuş bir sufidir. Bu yönüyle eserlerini okuyan aç gö-
nülleri hâlâ rikkate getirmeye devam etmektedir.
Peki, Mevlânâ, bazı çevrelerde niye yanlış anlaşılıyor. Şimdi birazda bu
konu üzerinde duralım.

Bugün Hz. Mevlanâ’yı anlama bakımından her meşrep veya mezhep onu
kendine göre olan bakış açısına sığdırmakta ve yorumlamakta, yani onu daraltmaktadır.
Daraltılmış Mevlânâ ile gerçek Mevlânâ arasındaki uçurum, ger-
çekten üzücü bir görüntü arzediyor.

Burada ilk anda Rıza Araste’nin Mevlânâ üzerine yaptığı araştırmada
“Mevlânâ namaz kılmazdı.” şeklindeki sû-i zannı aklıma geldi. Bu çalışma,
İslamî birikime sahip olan biri tarafından yapılmasına rağmen yapılan vahim
hatayı iyi düşünmek gerek. Secdede soğuktan alnı secdeye yapışmış
Mevlânâ’yı göz önüne getirince bu iddia yürekleri sarsan bir deprem gibi geliyor
sanki insana.

Musiki çevreleri, onun sema ve ney’ini ön plana çıkarıp derin teemmülî/tefekkürî dünyasını ikinci plana atıyor olması, maalesef parçacı bir
yaklaşımın ürünüdür bizce. Mevlânâ’nın bu yönü medyatik bir etkiyle, gözler
önüne daha çok gelmekte maalesef Mevlânâ’nın gerçek İslâmî-sûfî kimliği ikinci
plana itilmektedir.

Evet sema ve ney Mevlânâ’nın şahsiyetini elbette anlatır; ama onun sadece
bir yönünü anlatır. Büyük bir mütefekkirin belleklerde, sadece “sema ve ney” e
sıkıştırılması sanırım üzerinde çok tartışılması gereken dar bir zihniyetin
mahsûlü olsa gerek. Hz. Mevlânâ’nın darlaştırılması bizce ona yapılacak en
büyük saygısızlıktır.

Diğer yandan düğünlerde, gazinolarda, Mevlevi ayinlerinin ruhuyla alakasız
sun’î ortamlarda yapılan gösteriler (dikkat âyin-i şerif değil gösteri),
Hz.Mevlânâ’nın aziz kişiliğine ve ruhuna kaba ve edeb dışı davranıştan başka
bir şeyle yorumlanamaz. Son olarak, moda defilesinde gösteri yapmak adına
dönen iki sanatçıyı, burada esefle anmak istiyoruz.

Diğer yandan, onun fikrî planda evrensele açılan yönünü, hümanizm, antropoloji
vs. gibi felsefî muhtevalara hapsetmek de, oldukça sıkıntılı bir yapıya
işâret eder. Çekildiği felsefi platformlar, Hz. Mevlânâ’nın düşüncesiyle çoğu
zaman örtüşmemekte ve ortaya bir filozof portresi çıkmaktadır.

Yine onu, zahirî ilim mantığı ve rasyonalist pencereden anlamaya çalışıp,
kullandığı kavramların terminolojik muhtevasından bî haber olarak yorumlayan
bir grup daha var ki bunlar “bilir câhiller” diyebileceğimiz, tasavvuf açı-
sından alan dışı uzmanlardan oluşur. Bunlara zaman zaman akademik terörist
diyesi geliyor, insanın. Zira, tasavvufun geneli, terminolojisi, fikrî muhtevası,
beslendiği Kur’an ve sünnet temeli bilinmeden ve hatta bu temel yaşayarak
içselleştirmeden, Hz. Mevlânâ’yı anlamaya çalışma çabaları, her zaman
akâmete uğrayacaktır. Yâni, tasavvufî manâdaki takvâ ve edeb hayatının fiilî
olarak yaşanması, Mevlana’yı anlamada, bizce çok büyük önem arzeder.

Yine bu fasileden sayılmak üzere, bildiği halde çarpıtanların olması da,
üzücü ayrı bir husustur. Sırf bir tür düşmanlık uğruna Hz. Mevlânâ’yı Moğol
casusu, hetorodoks gibi yaftalarla gayr-i ciddi olarak suçlamak, entelektüel
dünyamızda vicdanları sızlatmaktan öte hiçbir değer ifade etmemektedir. Bu
husustaki kasıtlı çarpıtmayı ortaya koyan Dr. Osman Nuri Küçük’ün Mevlana
ve İktidar / Yöneticilerle İlişkileri ve Moğol Casusluğu İddiaları 1 adlı eseri, mütalaa edilebilir. Zira bu çalışmaya karşı cevap hâlâ gelmemiş ve yayınlanmamıştır ve
cevap gelmesi mümkün de değildir. Çünkü iddia sahibinin, kaynakları bilinçli
olarak çarpıtması söz konusudur. Yani siyahı beyaz gösterecek derecede kasıtlı
davranışı söz konusudur. Ve bu zikrettiğimiz eser söz konusu hususu açıkça
gözler önüne sermektedir.

Spiritüalistlerin yaklaşımındaki Hz. Mevlâna, bilmem kaçıncı enkarne’si ni
yaşayan bir üst düzey uzaylıdır. Temelsiz bu şekildeki görüşler, gönlü karartmaktan
başka bir şey ifade etmez.
Eski usulde, Mevlevilik irfan ocağının yeniden ihya edilmesiyle buna benzer
sakatlıkların, savrulmaların ve çarpıtılmalarının önüne geçileceğine inanı-
yor ve bunun dünya evrensel kültür ve barışına katkılar sağlayacağı kanaatini
kuvvetle koruyoruz.

Kısaca Hz. Pir’in buharlaştırılması söz konusudur ve bunun önüne geçilmesi
gerekir. Zira Hz. Mevlânâ gibi tüm dünyaca tanınmış kabul görmüş İslâ-
mî alanda zuhur etmiş kaç şahsiyet sayabiliriz? Ülkemizde üç beş kişiyi geçmeyen
bu gibi insanlığa mal olmuş âbide şahsiyetlerimizin, ifade ettiği manâya
göre anlaşılmaları ve anlatılması büyük önem arzeder.

Hz. Mevlânâ’yı tam manasıyla anlayabilmek ve dünyasına girip tanıyabilmek
için öncelikli şartların şunlar olduğunu düşünüyoruz.

1. Mevlânâ’nın inanç sisteminde yer almak yani iyi bir mü’min olmak.
2. Kurân ve Sünneti yani İslam’ı iyi anlamak,
3. Tasavvufu çok yönleriyle iyice bilmek: Tarihi, sosyolojisi, terminolojisi,
folklorü, düşüncesi, iktisadî açılımı, psikolojisi vs.
4. Bilmekten öte hal olarak tasavvufu yaşamak, yani bilmekten ziyade ya-
şamak, hallenmek yani seyr-ü sülûk denilen manevi eğitimden geç-
mek,
5. Günümüzün irfanına vâkıf olmak ve bu suretle Hz. Mevlânâ’nın irfanını
günümüze bozmadan aktarabilmek.

Özetle ateistin, Kur’ân-Sünnet bilmeyenin, tasavvuf sistemini bilgi ve hâl
olarak içselleştirmeyenin ve günümüz irfanından bî haber olanların,
Mevlânâ’yı tam olarak anlayabileceklerini düşünmüyoruz.

Keşke Mesnevî kitapevlerinde olduğu gibi ilaç olarak eczane raflarında da
satılsa…

* Prof. Dr., Ankara Ü. İlahiyat Fakültesi.
Tasavvuf | İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 8 [2007], sayı: 20, Mevlânâ’ya Armağan Sayısı, ss. 7-12.

HZ. MEVLÂNÂ ÜZERİNE GENEL BİR DEĞERLENDİRME

Ethem CEBECİOĞLU *

Hz. Mevlânâ sahip olduğu yüksek kabiliyetleriyle her şeyden önce Allah Teala’nın
bir lutfudür. Özündeki kabiliyet, İslâmî çevresinden gelen müspet etki ve
destekler gözle görülür âlemde gerçek bir yansıma bulunca ortaya çağları aşan
bir Mevlânâ çıkmıştır.

Hz. Mevlânâ’nın yaşadığı dönem Anadolu Selçukluları’nın iç entrikalar ve
Moğol istilasıyla zayıfladığı bir zaman dilimine tekâbül eder. Siyasi çalkantının
odak noktasında Konya Sarayı’na yakın duran Hz. Mevlânâ aynı zamanda
Anadolu’nun genel yapısına aşinâ idi. Yani dışarıdan değil içeriden tanıyordu
Anadolu’yu.

O dönemde Moğol baskısı altında ezilen Anadolu halkının feryatları, haksızlıklar,
düzenin bozulması, esaret ve huzursuzluk yılları herkes gibi Hz.
Mevlânâ’yı da etkilemişti. Ayrıca o, Karaman, Halep ve Şam’da devrinin geçerli
yüksek din eğitimini de Ehl-i Sünnet doğrultusunda uzun yıllar içinde tamamlamış
ve Karatay gibi medreselerde müderrislik yapmış bir İslam âlimi idi.
O, aynı zamanda devrinde geçerli edebî birikime de sahipti. Senâî’den,
Attar’dan etkilendiği hususu da açıktır.

Onun sosyal, kültürel ilmî, siyasî, edebî, iktisadî, dînî çevresinden aldığı
çok yönlü etkilerle İslam’ı ve insanı çözümlemeye, hayatı anlamaya ve anlatmaya
çalışması günün insanının problemlerinden hareketle evrensel sonuçlara
ve çözümlemelere ulaşmasına sebep olmuştur.
Hz. Mevlânâ her şeyden önce Kur’ân ve Sünnet eksenli olarak ortaya çıkmıştır.
O, bu temel üzerinde yetişen ve insanı çözümleyen bir sûfî mütefekkirdir.

O, çevresindeki yukarıda arz edilen yapı içinde oluşan fikrî ve rûhî bir
hamûle ile donanmış ve bu donanımını sezgisel sıçrayışlarıyla mükemmelliğe
taşımıştır. O’nun şiiri kullanılması, Türk olmasına rağmen şiirlerini Fars diliyle
yazması, çevresinden aldığı sosyo-kültürel etkinin bir sonucu olarak görülmelidir.

Onun, o devrin sıkıntılarına getirdiği çözümler, değişmeyen insan fıtratı
açısından günümüze de ışık tutmaktadır.
ABD, bilindiği üzere, 325 kültürden teşekkül eden ve bu yüzden iç diriltici
gücünü, buna bağlı olarak ayakta tutan dinamik bir yapıya sahiptir. Gelişim
çizgisi bu dinamik yapı üzerinde seyreden Amerika’nın, psiko-sosyal kültürel
yönelişlerde sürekli olarak: açlık ve arayış yaşamakta olduğu görülür. Amerika’nın
bu dinamik yapısında, maddî fizik unsurların temel bir karakter
arzetmesi, daha açık bir ifadeyle Amerika’nın bu maddî doyumu, manevi açlı-
ğa ve ilginç bir sosyal çatışmaya veya dengesizliğe kapı açmaktadır.

Mesela, Bugün Amerika’da Mevlânâ’nın Mesnevî’sinden yapılan seçmelerin
çok satması, İncil’den sonra ikinci sıraya oturması, dikkatleri çekmektedir.
Şüphesiz gerek Amerika ve gerekse bütün bir batı dünyası dini, kültürel ve
rûhî açıdan ateizm sebebiyle büyük bir buhrana düşmüş görülüyor.
Latince “ex oriente lux” yani “ışık doğudan gelir!” temel kanaati, bütün bir
batı dünyasında, entelektüel açılımlı kamuoyunun dikkat nazarlarını, daima
doğuya odaklamıştır.

Mevlânâ, işte bu noktada Amerika ve batı için bu yönüyle bir fıtrî insanî
ihtiyaç olarak, benliğin tekâmülü/manevi gelişimine cevap veren bir katkı gö-
rünümündedir. Yani Hz. Mevlânâ’nın Mesnevîsi, Amerika’daki aç ruhların
doyurulmasında/itminana erdirilmesinde bir çözüm, bir anahtar olmaktadır.
Daha global bir yaklaşımla ifâde etmek gerekirse, tüm dünyada ruhları aç bırakan
metaryalistik trend, kurtuluş olarak Mevlânâ’ya ve dolayısıyla onun üzerinde
İslam’a muhtaçtır.

İşte bu yüzden Coleman Bark’ın mükemmel bir İngilizceyle hazırladığı
Mesnevi Güldeste’si bestseller olarak satış rekorları kırmıştır. Ve şu anda İncil’den
sonra en çok satan kitap durumundadır.

Hatta güldestenin bu şekilde bütün bir toplum çapında kabul görmesinin
nedenleri üzerinde bazı Amerikalı sosyologlar araştırmalar yapma ihtiyacını
hissetmişlerdir.

Bizce Mesnevî asırlar öncesinde kaleme alınmış bir mektuptur ve sahibini
bulmak üzere her zaman hazır beklemektedir. Acaba, bu mektup 21.yüzyıl
kriz-entelektüel insanının zihninde bir Gazalî uyanışına mı vesile olacaktır? İşte
bu soruyu tüm kalbimde muhafaza ederek iyimserliğimi korumaya devam
ediyorum.

Peşin hükümlülüğü sevmemekle beraber, Mevlânâ’nın günümüz insanına,
çok güçlü ve derinden hissedilebilen bir İMAN mesajı verdiğini söylemeden
geçmek olmaz düşüncesindeyim. Günümüz insanının en çok sarsılan ve zemini kayan fıtrî yönü; yabancılaşma, kendinden uzaklaşma, özünden ayrı düşme,
kendini bitirip yitirmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır. Metaryalistik bir hayat
tarzı ve zihniyet/ruh çarpıklığının onarılması, ancak sevgiyle özdeşleşen saf bir
Allah inancı ile mümkündür. İşte Hazret-i Pir’in bu noktada ayrıntıları, ayrı-
şanları, ayrılıkları ve aykırılıkları birleştirebilecek güçlü bir söyleme sahip olduğu
görülür. O bu gücünü, Allah ve Resulü’nden yani kısaca saf hanifliğin
ifadesi olan İslam inancından almıştır.
Russel’ın da ifade ettiği gibi, onca maddi tatmine rağmen, modern insan,
maalesef tükenmektedir. Bu tükenişin, karşı bir etkiyle karşılanması, ateizmin
ruhlarda oluşturduğu fırtınalardan insanın boğulmaktan kurtarılması ve saf bir
inancın ve buna paralel insan benliğinin merkezi olan kalbin inşâ edilmesi bü-
yük önem arzeder. İnsanı aslına yaklaştırmak üzere, bu günün insanına sayısız
formüller sunan Hz.Mevlânâ, Mesnevisi’nin başında, sazlıktan ayrı düşen ney
metaforuyla, öğretisinin başında insanlığın ayrılık çığlığını, sağır kulaklara
duyurabilecek bir titizlikle atmış görülüyor. Madde bataklığına batıp aslından
uzaklaşarak ayrılıklardan şikayet eden modern insana, Mesnevî reçetesi, önemini
gün geçtikçe artırarak korumaktadır. Nitekim batıda çok sayıdaki Rumi
Merkezleri, bu arayışın elle tutulur bir mahsûlü olarak varlığını sürdürmektedir.

Bu konuda, Batı’nın Mevlânâ yorumlu İslam imajına muhtaç hatta mecbur
olduğunu rahatlıkla ve samimiyetle söyleyebiliriz.
Batı, çarpıtılmamış bir Tanrı inancını arıyorsa eğer, bunu Mevlâna’nın tasavvufî
ve hikemî anlayışında ve dolayısıyla İslâm’da bulacaktır. İşte Batı, her
şeyden önce bu yönüyle Mevlâna’nın Allah’ı anlatışına muhtaç görülmektedir.

Mevlâna’nın, imanla beraber günümüz insanına vermek istediği temel
mesajları, kısaca şöyle sıralayabiliriz: Allah’a itaat, mahlûkatına şefkat, merhamet,
kardeşlik, barış, sevgi, arınma ve bu paraleldeki tüm diğer müsbet hususlar.
Ki bunlara biz kök değerler manzûmesi diyoruz. Bu kök değerler aynı zamanda
global değerlerdir.

Mevlanâ’nın Batı’daki bu cezbedici yönünü, esprisi itibariyle bir nebze
anlamak istiyorsak Hamîdullah’ın bir tesbitine kulak vermemiz gerekir.
Prof. Dr. Muhammed Hamidullah meâlen şöyle der: “İmam-ı Şafii’nin
Kitabu’l-Umm adlı eseri bir batılıyı etkilemez hatta ilgilendirmez. Hâlbuki
Kitabu’l-Umm bir hukuk harikasıdır. Ama batı tasavvufi düşünceden daha çok
etkilenmektedir. Bu da bir ihtiyaçtan doğmaktadır. Yani batı ruhen tasavvufa
muhtaçtır.”

İşte Mevlânâ’nın Mesnevi’si, bu yönüyle günümüz insanı cezbetmekte, etkilemekte ve ihtidalara vesile olmaktadır. Hz. Mevlânâ’nın vakia halindeki bu
etkisinin altında, onun Kur’an ve Sünnete dayalı mesajının özünü anlaması ve
insan denen meçhulü çözümlemesi yatar. Massignon’un da ifade ettiği gibi,
İslam’ın haniflik yönünü en iyi anlayanlar sufiler olmuştur.
Hz. Mevlânâ’yı, zâhir dediğimiz diğer ulemadan ayıran husus, onun kendini
tanımak ve dolayısıyla insanı tanımak diye tarif edebileceğimiz seyr-ü
sülûk yolundan geçip aşk, iman ve sıçramış yani sezgisel akıl vasıtasıyla Allah’a
kavuşması, yani Arif-i Billah olmasıdır. Onun bu transandantal sıçrayış ve
yücelişe mazhar olması, tasavvufi eğitimden geçmesi ve bu suretle benliğini
inşâ etmesiyle mümkün olmuştur. Onun diğer zahir uleması dediğimiz İslâm
âlimlerinden farklı olan yönü öncelikle işte budur. Kendisi bu durumunu “Kul
oldum!” diye açıklar.

Hz. Mevlânâ, zâhid-i bârid ve zâhid-i huşk denilen kalıp dindarlığından
kurtulmuş, aşk ile yeni bir potada daha diri bir anlama ulaşmış müstesna bir
İslam sufisi ve mütefekkiridir.

O, bu yönüyle katı İslam anlayışının toleransa kapalı kabuğunu kırmış,
ötekiyle tanışmış, tanımış tanıtmış ve İslâm’ın temel inancından taviz vermeden,
ama en iyi, en güzel anlatımlarla İslam’ı tebliğe muvaffak olmuştur.

Tasavvufta “sözün cânı vardır” diye bir deyim kullanılır. Bu deyimle, sözü
söyleyende aşk ve dirilik varsa sözünde de o dirilik bulunur. Yoksa, o kişinin
sözünde ifadesinde ilahî cazibe yoktur. Görebildiğimiz kadarıyla, Hz. Mevlânâ,
ilhamlandığı kaynağın diriliğini, ifadelerine yüklemeye ve bilgiye aşk unsurunu
katmaya muvaffak olmuş bir sufidir. Bu yönüyle eserlerini okuyan aç gö-
nülleri hâlâ rikkate getirmeye devam etmektedir.
Peki, Mevlânâ, bazı çevrelerde niye yanlış anlaşılıyor. Şimdi birazda bu
konu üzerinde duralım.

Bugün Hz. Mevlanâ’yı anlama bakımından her meşrep veya mezhep onu
kendine göre olan bakış açısına sığdırmakta ve yorumlamakta, yani onu daraltmaktadır.
Daraltılmış Mevlânâ ile gerçek Mevlânâ arasındaki uçurum, ger-
çekten üzücü bir görüntü arzediyor.

Burada ilk anda Rıza Araste’nin Mevlânâ üzerine yaptığı araştırmada
“Mevlânâ namaz kılmazdı.” şeklindeki sû-i zannı aklıma geldi. Bu çalışma,
İslamî birikime sahip olan biri tarafından yapılmasına rağmen yapılan vahim
hatayı iyi düşünmek gerek. Secdede soğuktan alnı secdeye yapışmış
Mevlânâ’yı göz önüne getirince bu iddia yürekleri sarsan bir deprem gibi geliyor
sanki insana.

Musiki çevreleri, onun sema ve ney’ini ön plana çıkarıp derin teemmülî/tefekkürî dünyasını ikinci plana atıyor olması, maalesef parçacı bir
yaklaşımın ürünüdür bizce. Mevlânâ’nın bu yönü medyatik bir etkiyle, gözler
önüne daha çok gelmekte maalesef Mevlânâ’nın gerçek İslâmî-sûfî kimliği ikinci
plana itilmektedir.

Evet sema ve ney Mevlânâ’nın şahsiyetini elbette anlatır; ama onun sadece
bir yönünü anlatır. Büyük bir mütefekkirin belleklerde, sadece “sema ve ney” e
sıkıştırılması sanırım üzerinde çok tartışılması gereken dar bir zihniyetin
mahsûlü olsa gerek. Hz. Mevlânâ’nın darlaştırılması bizce ona yapılacak en
büyük saygısızlıktır.

Diğer yandan düğünlerde, gazinolarda, Mevlevi ayinlerinin ruhuyla alakasız
sun’î ortamlarda yapılan gösteriler (dikkat âyin-i şerif değil gösteri),
Hz.Mevlânâ’nın aziz kişiliğine ve ruhuna kaba ve edeb dışı davranıştan başka
bir şeyle yorumlanamaz. Son olarak, moda defilesinde gösteri yapmak adına
dönen iki sanatçıyı, burada esefle anmak istiyoruz.

Diğer yandan, onun fikrî planda evrensele açılan yönünü, hümanizm, antropoloji
vs. gibi felsefî muhtevalara hapsetmek de, oldukça sıkıntılı bir yapıya
işâret eder. Çekildiği felsefi platformlar, Hz. Mevlânâ’nın düşüncesiyle çoğu
zaman örtüşmemekte ve ortaya bir filozof portresi çıkmaktadır.

Yine onu, zahirî ilim mantığı ve rasyonalist pencereden anlamaya çalışıp,
kullandığı kavramların terminolojik muhtevasından bî haber olarak yorumlayan
bir grup daha var ki bunlar “bilir câhiller” diyebileceğimiz, tasavvuf açı-
sından alan dışı uzmanlardan oluşur. Bunlara zaman zaman akademik terörist
diyesi geliyor, insanın. Zira, tasavvufun geneli, terminolojisi, fikrî muhtevası,
beslendiği Kur’an ve sünnet temeli bilinmeden ve hatta bu temel yaşayarak
içselleştirmeden, Hz. Mevlânâ’yı anlamaya çalışma çabaları, her zaman
akâmete uğrayacaktır. Yâni, tasavvufî manâdaki takvâ ve edeb hayatının fiilî
olarak yaşanması, Mevlana’yı anlamada, bizce çok büyük önem arzeder.

Yine bu fasileden sayılmak üzere, bildiği halde çarpıtanların olması da,
üzücü ayrı bir husustur. Sırf bir tür düşmanlık uğruna Hz. Mevlânâ’yı Moğol
casusu, hetorodoks gibi yaftalarla gayr-i ciddi olarak suçlamak, entelektüel
dünyamızda vicdanları sızlatmaktan öte hiçbir değer ifade etmemektedir. Bu
husustaki kasıtlı çarpıtmayı ortaya koyan Dr. Osman Nuri Küçük’ün Mevlana
ve İktidar / Yöneticilerle İlişkileri ve Moğol Casusluğu İddiaları 1 adlı eseri, mütalaa edilebilir. Zira bu çalışmaya karşı cevap hâlâ gelmemiş ve yayınlanmamıştır ve
cevap gelmesi mümkün de değildir. Çünkü iddia sahibinin, kaynakları bilinçli
olarak çarpıtması söz konusudur. Yani siyahı beyaz gösterecek derecede kasıtlı
davranışı söz konusudur. Ve bu zikrettiğimiz eser söz konusu hususu açıkça
gözler önüne sermektedir.

Spiritüalistlerin yaklaşımındaki Hz. Mevlâna, bilmem kaçıncı enkarne’si ni
yaşayan bir üst düzey uzaylıdır. Temelsiz bu şekildeki görüşler, gönlü karartmaktan
başka bir şey ifade etmez.
Eski usulde, Mevlevilik irfan ocağının yeniden ihya edilmesiyle buna benzer
sakatlıkların, savrulmaların ve çarpıtılmalarının önüne geçileceğine inanı-
yor ve bunun dünya evrensel kültür ve barışına katkılar sağlayacağı kanaatini
kuvvetle koruyoruz.

Kısaca Hz. Pir’in buharlaştırılması söz konusudur ve bunun önüne geçilmesi
gerekir. Zira Hz. Mevlânâ gibi tüm dünyaca tanınmış kabul görmüş İslâ-
mî alanda zuhur etmiş kaç şahsiyet sayabiliriz? Ülkemizde üç beş kişiyi geçmeyen
bu gibi insanlığa mal olmuş âbide şahsiyetlerimizin, ifade ettiği manâya
göre anlaşılmaları ve anlatılması büyük önem arzeder.

Hz. Mevlânâ’yı tam manasıyla anlayabilmek ve dünyasına girip tanıyabilmek
için öncelikli şartların şunlar olduğunu düşünüyoruz.

1. Mevlânâ’nın inanç sisteminde yer almak yani iyi bir mü’min olmak.
2. Kurân ve Sünneti yani İslam’ı iyi anlamak,
3. Tasavvufu çok yönleriyle iyice bilmek: Tarihi, sosyolojisi, terminolojisi,
folklorü, düşüncesi, iktisadî açılımı, psikolojisi vs.
4. Bilmekten öte hal olarak tasavvufu yaşamak, yani bilmekten ziyade ya-
şamak, hallenmek yani seyr-ü sülûk denilen manevi eğitimden geç-
mek,
5. Günümüzün irfanına vâkıf olmak ve bu suretle Hz. Mevlânâ’nın irfanını
günümüze bozmadan aktarabilmek.

Özetle ateistin, Kur’ân-Sünnet bilmeyenin, tasavvuf sistemini bilgi ve hâl
olarak içselleştirmeyenin ve günümüz irfanından bî haber olanların,
Mevlânâ’yı tam olarak anlayabileceklerini düşünmüyoruz.

Keşke Mesnevî kitapevlerinde olduğu gibi ilaç olarak eczane raflarında da
satılsa…

* Prof. Dr., Ankara Ü. İlahiyat Fakültesi.
  Alıntı ile Cevapla

IRCForumlari.NET Reklamlar
radyo44.com.tr
Alt 03 Aralık 2015, 17:03   #2
Çevrimiçi
Cevap: HZ. MEVLÂNÂ ÜZERİNE GENEL BİR DEĞERLENDİRME




Peki ya , Mevlana'yı gerçekten tam anlamıyla yalansız dolansız anlatan bir kitap var mı bidliğiniz? o zamanları ele alan bir roman.

__________________
yokuz
Kullanıcı imzalarındaki bağlantı ve resimleri görebilmek için en az 20 mesaja sahip olmanız gerekir ya da üye girişi yapmanız gerekir.
  Alıntı ile Cevapla

Alt 03 Aralık 2015, 18:53   #3
Çevrimdışı
Cevap: HZ. MEVLÂNÂ ÜZERİNE GENEL BİR DEĞERLENDİRME




Skyder Nickli Üyeden Alıntı
Bu forumdaki linkleri ve resimleri görebilmek için en az 25 mesajınız olması gerekir.
Peki ya , Mevlana'yı gerçekten tam anlamıyla yalansız dolansız anlatan bir kitap var mı bidliğiniz? o zamanları ele alan bir roman.

İstanbul Üniversitesi Fars Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olan arkadaşım hocaları
Rahman Mostagh Mehr'in "Mevlana'nın Kullandığı Rumuzlar ve Semboller " adlı kitabını önermişti.. Mevlanayı en iyi anlatan, çok iyi bir Mevlana Mütehassısı olan bir hoca imiş ve Mevlanayı tanımak için güzel bir başlangıç kitabı olduğunu belirtmişti.. Ben de henüz kitabı temin etmiş değilim.. Ama siz bu kitabı araştırabilirsiniz.

  Alıntı ile Cevapla

Cevapla

Etiketler
bİr, deĞerlendİrme, genel, hz, mevlana, Üzerİne

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
TAPUSUNU HANIMIN ÜZERİNE ÇIKARTACAĞIM Desmont Osmanlı Tarihi 0 15 Kasım 2014 16:37
Konya Mevlâna Dergâh ı- Mevlana Türbesinden Resimler - Görüntüler.. Sevda Dini Resimler 0 14 Eylül 2012 14:29
En Güzel Mevlana Aşk Sözleri Farklı Mevlana Aşk Sözler PauL Aşk ve Sevgi Köşesi 0 03 Kasım 2011 12:10
Tİcaret Üzerİne Ecrin Hadis-i Şerifler 0 08 Nisan 2011 22:49
İyİlİk Üzerİne Ecrin Hadis-i Şerifler 0 08 Nisan 2011 22:49