IRCForumları - IRC ve mIRC Kullanıcılarının Buluşma Noktası
  kral sohbet




Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 09 Haziran 2006, 11:17   #31
Maniack
Guest
Maniack - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Yanıt: İllerin Tarihcesi




Hakkari - 6

OSMANLILAR DÖNEMİ

Hakkari beylerinden Zahid Bey, beyliğini iki oğlu arasında paylaştırmıştı. Oğullarından Seyyid Mehmed, Vastan(Gevaş), Melik Bey ise Pay (Bey) Kalesini merkez edinerek kendilerine verilen yerleri yönettiler. İki ayrı beyin yönetiminde bulunan Hakkari ve çevresi 1534'te Osmanlılara bağlandı. Ancak, 1535'te Safevi Hükümdarı Şah Tahmasb'ın önerileri karşısında Seyyid Mehmed, Safeviler güdümünde bir yönetim kurmayı yeğledi.
Aynı yıl yörenin aşiret beyleri egemen oldukları yerlerdeki haklarını korumak, iç işlerinde bağımsız olmak ve Osmanlı toprak düzeninin dışında bir sistemle yönetilmek koşulu ile Osmanlılara bağlandılar. Yalnız bu beyler, sefer sırasında Osmanlı ordusuna asker vermekle yükümlüydüler. 1548'de Hakkari beylerinden Zahid Bey'in oğullarından Melik Bey, Van Beylerbeyi İskender Paşa'ca idam edildi. Bu olay Melik Bey'in oğullarının Osmanlılara karşı ayaklanmasına neden oldu. Bu sınır kentinde olayın büyümesini istemeyen Osmanlı Devleti ödün vermek zorunda kaldı. Yönetim, Melik Bey'in oğullarından Zeynel Bey'e verildi. Ama, Zeynel Bey'in amcası Seyyid Mehmed ile oğlu Zahid, Pinyaniş Aşiretinin de desteği ile yönetimi Zeynel Bey'den aldılar.
Zeynel Bey, Osmanlılara başvurarak kazanılmış hakkını elinden alan İran yanlısı amcası ile oğlunun cezalandırılmasını istedi. Uzun uğraşlardan sonra amcasını öldüren Zeynel Bey, yönetimi yeniden ele geçirdi. İran yanlısı kardeşi Bayındır Beyi de öldürten Zeynel Bey yörede Osmanlı egemenliğinin sürmesini sağladı. Bu olaylardan sonra Osmanlılar ile ilişkilerini geliştirerek, 1578'de padişah buyruğu ile oğlu İbrahim Bey'i Hakkari Beyliğinin başına geçirdi. Oğlunun Hakkari Beyi olmasından sonra, yöredeki bir kalede dinlenmeye çekildi. 1585'te Veziriazam Özdemiroğlu Osman Paşa yönetiminde Tebriz Seferine çıkan Osmanlı ordusu, Zeynel Bey'i de alarak Hakkari askerleri ile birlikte İran üzerine yürüdü. Merden denilen yerde yapılan savaşta Zeynel Bey öldü. Osmanlılar, Zeynel Bey'in yerine oğlu Zekeriya Bey'i atadı. Ama, Zekeriya Bey'in büyüğü olan Zahid Bey, bu atamaya karşı çıktı. Kardeşler arasındaki çatışma Zekeriya Bey ve iki oğlunun öldürülmesi ile sonuçlandı ve Zahid Bey yönetimi ele geçirdi. Bu olay üzerine Osmanlılar Veziriazam Sinan Paşa'yı Zahid Bey'in üzerine gönderdi. Uzun süren çarpışmalar sonunda iki taraf arasında anlaşma yapıldı. Bu anlaşmaya göre Zahid Bey Osmanlılara ödeyeceği 100.000. Flori altın karşılığı yönetimde kaldı.
Osmanlı egemenliğini savaş yoluyla değil antlaşmayla benimsedi. Osmanlı yanlısı bir politika benimsemesi 1550 yılından sonra gerçekleşti. Osmanlı yanlısı politikanın mimarı Zeynel Beydir. Onun ölümünden sonra yönetime gelen beylerden kimisi Osmanlı yanlısı, kimisi de İran yanlısı bir politika izledi. İki imparatorluğun sınırında bulunması ve onların kışkırtmasıyla kanlı taht kavgaları başladı. Yine bu imparatorlukların teşvikiyle bölgede "böl ve yönet" siyasetinin ürünü olan yerel aşiret federasyonu oluşturuldu (Bask-a rast, bask-a çep). Hakkari halkı tam 400 yıl bu bölünmenin acılarını çekti.
XVII ve XVIII. yy'larda da Hakkari Beyliği varlığını korudu. Yalnız 1688'de başlayarak yörenin yönetim biçimi "bağlı hükümet" ten " Ocaklık " biçimine dönüştü.
SON DÖNEM

XIX. yy' da Hakkari yöresi, Osmanlı Devleti'nin merkezi otoritesinin tam anlamıyla kurulamadığı Doğu Anadolu Bölgelerinden biriydi. Çeşitli aşiretlerin yörenin aşılması güç dağlarla kaplı oluşu, ulaşımı, dolayısıyla da asker sevkıyatını büyük ölçüde engellemekteydi. Kışın yoğun kar nedeniyle kapanan yollar ancak yazın birkaç ayında ulaşıma açılabilmekteydi.
XIX.yy başında Hakkari yöresi Van Eyaleti'ne bağlıydı. Bölgedeki Hakkari ve Mahmudi "hükümet" ; Kotuz ve Möküs (Mekes) "ocaklık" idi. Son ocaklık sahiplerinden Hakkari Beyi Şenbolu Nurullah ile Cizreli Bedirhan beyler, XIX.yy ortalarında, Nasturi'e karşı saldırılar düzenlediler. Bölgede Hıristiyanlığın Nasturi mezhebine mensup büyük bir Asuri nüfusu vardı. 19.yüzyılın başlarında bölge imparatorlukları olan Osmanlı ve İran oldukça zayıflamışlardı (batı karşısında). Sanayi devrimini gerçekleştirip, ateşli silah üstünlüğünü ele geçiren batılıların sömürmek için ilk uğrak yerlerinden biri de Orta doğu coğrafyasıydı. Onlar için bölgedeki hıristiyan azınlığını yanlarına çekmek zor olmadı. Osmanlı ve İran imparatorlukları da onlara karşı müslüman halk olan Kürtleri kullandılar. Hakkari bölgesi böyle bir çatışma için oldukça elverişliydi. Hakkari Asurileri batı yanlısı bir politika izledikleri için önce Botan Beyi Bedirhan Bey tarafından ezildiler. Botan Beyi 1843-45 yılları arasında Hakkari Asurileri üzerine üç sefer düzenledi. Artık Kürtlerle Asuriler arasında sömürgeci güçler tarafından körüklenen kanlı bir iç savaş başlamıştı. Bu iç savaş Birinci Dünya savaşında Rus Ordularının bölgeye girmesiyle daha da tırmandırdı. Birbirleriyle savaşmaktan yorgun düşen ve direnme gücünü yitiren hen Kürtler hen de Asuriler 1915 yılında bölgeyi terk etmek mecburiyetinde kaldılar. Hakkari Kürtleri Kuzey Irak'ın Bahdinan bölgesine, Hakkari'li Nasturiler ise İran'ın Urimiye çevresine sığınmışlardı. İran'da Koçanıs Marşımun'u Bünyamin Şıkak aşireti reisi İsmail Ağa (Sımko) tarafından öldürülmesi çelişkileri daha da derinleştirdi. İran'da yeni bir güç olmaya aday görünen Nasturi kuvvetleri, Osmanlıların Musul'dan giden kuvvetleri tarafından dağıtıldı. İran'dan Irak'a geçen Nasturiler Cumhuriyetin kurulmasıyla topraklarına dönmeye başladılar. 1843'te Tiyari, 1846'da ise Tuhum nahiyelerine yapılan bu saldırılar, yöredeki başıboşluğu iyiden iyiye körükledi. Nasturiler'in kıyıma uğraması ve mallarının yağmalanması üzerine, İstanbul Hükümeti, Osman Paşa'yı yörede asayişi sağlamakla görevlendirildi.
1847'de Hakkari'ye gelen Osman Paşa, Şenbolu Nurullah ile Bedirhan Bey'in ocaklıklarını ellerinden aldı.1847 yılında Osmanlılara karşı yapılan Bedirhan isyanına Hakkari Beyi Nurullah da katılmıştı. Yenilgiye uğrayan isyandan sonra Nurullah Bey İran'ın Berdasor kalesine sığındı. 1949'da teslim oldu ve götürüldüğü Girit adasında öldürüldü. 1880'de Şemdinli ailesinden Seyyit Ubeydullah İran'a karşı büyük bir isyan hareketi başlattı. Ruslarla batılıların devreye girmesi ve İran-osmanlı devletlerinin anlaşmaları üzerine Tebriz kapılarına dayanan isyan yenilgiye uğradı. İstanbul üzerinden yeniden Şemdinli'ye gelen Seyyit Ubeydullah'ın yeni bir ayaklanma girişiminde bulunması üzerine yakalanarak Mekke'ye sürgüne gönderildi ve orada öldü.
1853'te Kırım Savaşı patlak verince, Şemdinlili (Büyük) Seyyid Taha, Dağıstan'daki Şeyh Şamil ile birlikte Ruslar'a karşı cihad ilan etti. Seyyid Taha'nın ölümünden sonra, bu kez kardeşi Şeyh Salih, Azerbaycan ve Doğu Anadolu'daki aşiretleri Ruslar'a karşı kışkırttı. Ancak , Ruslar Cizre'de bulunan İzzeddin Şir'in Van Valisi Selim Paşa'ya olan düşmanlığından yararlanarak yöre halkını ayaklandırdılar. İzzeddin Şir, Yezidi ve Nasturiler ile birleşti. Bir yıl içinde ayaklanma büyüdü; İzzeddin Şir'e bağlı birlikler, Musul ve Bitlis'e dek uzanan bölgeyi ele geçirip yağmaladırlar. Ne var ki 1855 baharında, Diyarbekirli Hacı Timur Ağa komutasındaki yöreden devşirilen başıbozuklar ile gönüllülerin oluşturduğu birlikler ayaklanmayı bastırdı.
II. Abdülhamid'in Çarlık Rusyası ile İngiltere'nin Doğu Anadolu'daki etkinliğini baltalamak amacıyla Hamidiye Alaylarını kurmasında Şeyh Ubeydullah'ın merkeze karşı tutumunun da payı olmuştur.
II.Abdulhamid, Doğu Anadolu'da otorite sağlamak, yeni bir toplumsal ve siyasal yapı oluşturmak, Ermeniler'in çalışmalarına engel olurken Ermeniler ile Müslüman halk arasındaki dengeyi koruyabilmek için, doğudaki aşiretlerle iyi ilişkiler geliştirmenin zorunlu olduğuna inanıyordu. Bu amaçla, 1884'te Hakkari'ye gönderilen Ethem Paşa, aşiret reisleriyle ilişkilerin geliştirilmesine çalışmıştı. II.Abdulhamid, ayrıca Doğu Anadolu'daki aşiretleri Hamidiye Alayları biçiminde örgütlerken, onlardan asker olarak yararlanmayı düşünüyordu. Hamidiye Alayları'na tanınan bazı ayrıcalıklar (en önemlisi, aşiret mensuplarına, evlerinden uzaklaşmadan kendi yurtlarında askerlik yapma olanağı tanınması ) pek çok aşiretin alaylara katılmasına neden olmuştur. Hamidiye Alayları, II. Abdulhamid'in amaçladığı, Doğu Anadolu'nun bütünlüğünü sağlamamışsa da, I.Dünya Savaşı ve Milli Mücadele yıllarında bölgenin savunmasına katkıda bulunmuştur.
İkinci Meşrutiyetin ilanıyla İstanbul'a gelen Seyyit Ubeydullah'ın oğlu Seyyit Abdulkadir Osmanlı ayan meclisine seçildi ve şurayı devlet başkanlığını (Sayıştay Başkanlığı) yaptı. 1925'te Şeyh Sait isyanıyla ilişkisi olduğu gerekçesiyle Diyarbakır'da oğlu Mehmet'le birlikte idam edildiler.

  Alıntı ile Cevapla

IRCForumlari.NET Reklamlar
radyo44.com.tr
Alt 09 Haziran 2006, 11:18   #32
Maniack
Guest
Maniack - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Yanıt: İllerin Tarihcesi




Hakkari - 7

YÖNETİM YAPISI VE NÜFUS DURUMU

Hakkari Sancağı XIX.yy'da, Van Vilayeti'nin güneydoğusunda yer alıyordu. Kuzeyinde Van Merkez Sancağı, doğuda İran, güneyde Musul, güneydoğuda Diyarbekir vilayetleri ile batıda Bitlis vilayeti ve yine Van Merkez Sancağı ile çevriliydi.
Hakkari Sancağı'nın yüzölçümü XIX.yy sonlarında, 25.000 km2'yi bulmaktaydı. Bu toprakların 10.000 km2'si ekilebilir nitelikteydi. Dağların 10.000 km2'lik bölümü çıplak, yalnızca 5.000 km2'lik bölümü ağaçlık idi.
Osmanlı Devleti'nin 1831'deki yönetsel bölümlenmesine göre, Hakkari, Van Eyaleti'ne bağlı bir "hükümet" idi. 1867 Vilayet Nizamnamesi'ne göre, Hakkari, Van ile birlikte, "Maa Hakkari Van" adıyla Erzurum Vilayeti'ne bağlı bir sancaktı.
1877'de Van, yalnızca Merkez Sancağı olan küçük bir vilayete dönüştü. Van Vilayeti, Hakkari yöresinde Çölemerik (Hakkari), Beytüşşebap, Şemdinan (Şemdinli) ve Gever (Yüksekova) kazalarını kapsamaktaydı.
1892' Devlet Salnamesi'ne göre, Van Vilayeti'nin Van Merkez Sancağı ve Hakkari Sancağı'ndan oluştuğu görülmektedir. Hakkari Sancağı'nın 1892'deki merkezi günümüzdü Van İli içinde bulunan Albak (Başkale) idi. Aynı salnameye göre, Hakkari Sancağı'nın kazaları, sırasıyla şunlardı: Albak, Gever, Şemdinan, Mahmudi (günümüzde, Van'ın Özalp Kazası, 1903'te Van Merkez Sancağı'na bağlanmıştır), Mamüret ül-Hamid, Beytüşşebap, Çölemerik ve İmadiye (günümüzde, Irak sınırları içinde).
1903 Devlet Salnamesi'nde aynı yönetsel bölünme korunmakla birlikte, Beytüşşebap ve İmadiye kazalarının Hakkari Sancağı'na bağlı olmadığı görülmektedir. 1916'da ise, yine Van Vilayeti'ne bağlı olan Hakkari Sancağı, Çölemerik, Gever, Şemdinan, Mamüret ür-Reşad, Muradiye(bügün Van'a bağlıdır), Beytüşşebap ve Hoşap (günümüzde Van iline bağlı ) kazalardan oluşmaktaydı.
1897 Van Vilayet Salnamesi, Hakari Sancağı'nın Merkez Kazasının Albak olduğu kaydetmektedir. Aynı salnameye göre, bu kazaya bağlı nahiyeler de, Şekfeti, Şivelan, Masru, Suvartan, Kemerburç, Seralpak idi.
Cuinet, 1892'de, Çölemerik Merkez Kazanın 3 nahiyesi ve 120 köyü olduğunu kaydetmektedir. Yine Cuinet'nin verilerine göre, Hakkari Sancağı'nın bugünkü Hakkari İli'nde kalan kesiminde 6 kaza, 27 nahiye ve 768 köy bulunmaktaydı.
Cuinet'ye göre, 1891'de Hakkari Sancağı'nın ( Çölemerik, Albak, Gever, Şemdinan, Mahmudi, Nordiz; Çal, Mamuret ül-Hamid, Beytüşşebap'ı, Uramar ve İmadiye kazalarını kapsamaktadır) toplam nüfusu 300.000 idi. Bunun 180.000'ini Müslümanlar oluşturmaktaydı. Hristiyan nüfus içinde ise, toplam 92.000 ile Nasturiler çoğunluktaydı. XIX.yy sonunda, Hakkari Sancağında 4.000 kadar da Yezidi yaşamaktaydı.
Cuinet'ye göre 1891'de, toplam nüfusu 33.000 olan Çölemerik Kazasında 15.000 Nasturi ve 16.900 Müslüman yaşamaktaydı. Nüfusu en çok olan kaza 43.890 kişiyle Çal idi. Çal'ı Çölemerik, Gever (26.200) ve Uramar (25.910) izlemekteydi. Hakkari'de 85.000 Müslüman'a karşılık 75.000 Nasturi ve 2.000 Keldani yaşamaktaydı.
1897 Van Vilayet Salnamesine göre, Çölemerik Kazasında 8.902'si erkek ve 7.000'i kadın olmak üzere toplam 15.902 Müslüman; 6.402'si erkek, 4.338'i kadın olmak üzere toplam 10.758 Hristiyan yaşamaktaydı. 1897 Van Vilayet Salnamesinde 37.664 toplam nüfusuyla Beytüşşabap Kazası en kalabalık kaza olarak kaydedilmiştir. Beytüşşebap'ı 26.660 ile Çölemerik ve 22.868 ile Gever izlemekteydi. Aynı salnamede, Hakkari Sancağının toplam nüfusu 103.773 olarak verilmiştir.
XIX.yy sonunda, Çölemerik-Merkez Kaza'nın toplam nüfusu 33.900 idi. 1914'te ise, bunun 36.145'e çıktığı görülmektedir. Shaw'a göre, 1914'te Çölemerik-Merkez Kaza'nın nüfusunun dinsel dağılımı şöyleydi.
Müslüman 31.848
Ermeni Gregoryen 3.461
Yahudi 836
Rum Ortodoks Bilinmiyor
Toplam 36.145
Cuinet'ye göre, Çölemerik Kenti'nin nüfusu XIX,yy sonunda toplam 4.600 idi. Cuinet'nin verilerine göre, en çok nüfuslu Çal Kazası'nın merkezi Çal Kasabası'nda 1.000'i Müslüman ve 200'ü Yahudi olmak üzere, toplam 1.200 kişi yaşamaktaydı.
1897 Van Vilayet Salnamesi'ne göre, Beytüşşebap Kazası'nın merkezi Elki'nin XIX.yy sonundaki nüfusu ise, 600 Nasturi'den oluşmaktadır. Çal Kazası nüfusunun yaklaşık ¾'ünü oluşturan 31.960 Nasturi, I.Dünya Savaşı yıllarında önce İran'a daha sonra da Irak'a göç edince, kazanın nüfusu bir anda büyük düşüş kaydetmiştir.
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI ÖNCESİNDE HAKKARİ

1914'te Hakkari Sancağı'nın içerisinde, bugün Van İli'ne bağlı olan Başkale ile, Türkiye sınırları dışında kalan İmadiye ve Zaho da yer alıyordu. Yörede büyük ölçüde aşiret düzeni egemendi. Geçimlerini hayvancılıkla sağlayan bu aşiretlerin önemli bir bölümünü Hristiyan Nasturiler oluşturuyordu. Özellikle, Hakkari'nin güneyine düşen Tiyari, Valto, Tal, Cilo ve Baz gibi dağlık yörelerde Nasturiler çoğunluktaydı. Özerk bir yapısı ve bazı ekonomik ayrıcalıkları olan Nasturi aşiretleri ile öbür aşiretler arasında, sürekli bir gerginlik vardı. Ekonomik yapı farklılığından kaynaklanan bu gerginliğin kökleri önceki yüzyıla değin uzanıyordu. Kürt aşiretleri, zaman zaman Koçanıs'i, kimi zaman da Çölemerik'i merkez edinen Nasturi Patriği Mar Şim'un ile sık sık çatışıyorlardı. II.Abdülhamid'in "İslamlaştırma" siyaseti nedeniyle daha da artan çatışmalar sırasında, "Malik" adı verilen Nasturi aşiret beyleri, sık sık ittifaklar kuruyor, yöredeki Müslüman aşiretlere karşı direnmeye çalışıyorlardı. Osmanlı hükümetleri ise, çatışmaların büyük boyutlara varmasını engellemek için Nasturi aşiretlerin hoş tutmaya bakıyorlardı. Osmanlı Devleti'nin başlıca kaygılarından biri, İran'da önemli bir ağırlıkları olan Nasturiler'in bağımsızlıkçı girişimlerini engellemekti. Ama Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasından sonra, Nasturi aşiretlerinin hızla bu doğrultuda eyleme geçtikleri görüldü.

  Alıntı ile Cevapla

Alt 09 Haziran 2006, 11:20   #33
Maniack
Guest
Maniack - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Yanıt: İllerin Tarihcesi




Hakkari - 8

NASTURİLİK

V.yy başlarında ortaya çıkan ve İsa'nın, Tanrı degil Tanrısal özellikler taşıyan bir insan olduğunu ileri süren bir Hıristiyanlık mezhebidir. Kurucusu Nestorias keşiş olarak bir süre Antakya dolaylarında bulunduktan sonra Bizans Kilisesi Başpatrikliği'ne getirilmiş bir din adamıydı.İsa'nın Tanrı olduğunu ileri süren Papaz Arius'a karşı yürüttüğü savaşımla tanınan Nestorias, gerek İsa'nın gerekse annesi Meryem'in "cisimsel bir varlık" oldukları görüşünü savunuyordu. "İsa, Meryem'in oğlu olduğu kadar, eşi ve kemiğiyle de Davut'un soyundan gelmektedir, ama ululuğunu Tanrının kulu olmasına borçludur " diyor ve Tanrı'nın kulu olmakla " Tanrıdan doğmuş olma " özelliğinin olduğunu ileri sürüyordu.
İlk Nasturi misyonerleri Edessa (Urfa) ve Abiabene'de (Büyük ve Küçük Zap ırmakları arasındaki yöreler) yetişti. Sasanlar'a esir düşen Bizans askerleri ilk Nasturi topluluklarını oluşturdu. Selevkia-Ktesifon Piskoposu İzak, 410 yılında Nasturi manastırlarını birleştirerek bir piskoposluk kurdu. 424'te Nasturi Kilisesi Antakya Patrikliği'nden ayrılarak bağımsız bir mezhep olarak ortaya çıktı ve ruhani başkanlarına Katolikos adını verdi. 489'da Nizip'te yeni bir kilise kurarak Bizans Kilisesi ile tüm ilişkilerini kestiler. Özellikle Hakkari yöresinden yayılan Nasturilik, Sasanlı Devleti'nin verdiği ödünlerle kısa sürede çok geniş bir alana yayıldı.
XIX.yy ortalarından başlayarak, Nasturiler'le Hakkari yöresinin aşiretleri arasında ardı arkası kesilmeyen çatışmalar oldu. Nasturiler, Birinci Dünya Savaşı yıllarında İran'a daha sonra Irak'a göç ettiler.1932'de başlattıkları bir ayaklanma sonunda Irak'tan ayrılıp Suriye'ye geçtiler. Nasturiler'in ruhani lideri Katolikos 1943'te ABD' ye göç etti. 1973'te görevini bıraktığında, 8.000 kadar Nasturi, mezhepten ayrıldı ve Nasturilik çeşitli piskoposluklara bölündü.
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI VE RUS İŞGALİ

Ağustos 1914'te Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'na katılmasıyla ve açtıkları cephelerle birlikte Ruslar'da önlem almakta gecikmediler ve karşı saldırıyla Dilman ve Selmas kasabalarını ele geçirdikten sonra, güneybatıya yönelerek 3 Aralık 1914'te Hakkari'ye girdiler. Ama, geri hatlarının Urmiye'deki Türk müfrezelerinin saldırısına uğramasından çekindikleri için, bir hafta sonra geri çekildiler. Gönüllü müfrezeler ise daha fazla ilerleme olanağı bulamadan, Urmiye yöresinde durakladılar. Öte yandan 3. Ordu'nun 22 Aralık 1914'te başlattığı Sarıkamış Harekatı ile büyük kayıplar verilince, Ruslar Doğu Anadolu'ya yönelik saldırılarını büyük ölçüde artırdılar. Osmanlı birliklerinin Bitlis'e çekilmesinden yararlanan Ruslar, daha da güneye ilerleyerek 23 Mayıs'ta Hakkari'yi ele geçirdiler.
AŞİRET ÇATIŞMALARI VE NASTURİLERİN GÖÇÜ

Hakkari yöresinin Ruslarca işgali, bu işgali destekleyen Nasturiler'in konumunu güçlendirdi. Nasturi Patriği Mar Şim'un, olayların gelişme yönünü görerek, daha işgal öncesinde, 10 Mayıs 1915'te Rus işgal kuvvetleri komutanı ile Muhancık'ta bir görüşme yapmış ve bütün Nasturiler'i Rusların yanında savaşmaya çağırmıştı. Bütün bunlar, öteden beri yaşanan gerginliği daha da artırdı ve yörenin en güçlü aşireti Barzani Aşireti ile Nasturi aşiretleri arasında yoğun çarpışmalar baş gösterdi. Tuma, Tiyari, Cilo ve Baz'daki Nasturi aşiretleri büyük yıkıma uğradılar, köyleri talan edildi, ürünleri yakıldı, sulama kanalları kullanılmaz duruma getirildi. Rus işgal komutanlığının önünü alamadığı bu çarpışmalar, sonunda Nasturiler'i dağlık bölgelere çekilmek zorunda bıraktı. Bu çatışmalar sırasında Cilo Dağı'ndaki Mar Ziya Nasturi Kilisesi, yüzyıllardan bu yana ilk kez yabancı bir topluluğun eline geçti. Çekildikleri, 3.400 m yükseklikteki Şina Yaylası'nın da kuşatılması üzerine, Nasturiler, Ekim 1915'te, bir yarma harekatı düzenleyerek Selmas'taki Rus hatlarının gerisine sığındılar. İran'daki Rus yönetimi, sayıları 40.000'i bulan bu Nasturi göçmenlerini Hoy, Selmas ve Urmiye'ye yerleştirdi.
İŞGALDEN KURTULUŞ

Hakkari'yi üç yıl kadar işgal altında tutan Ruslar, 1917 Ekim Devrimi'nin ardından yapılan Erzincan ve Brest-Litovsk antlaşmaları uyarınca işgal ettikleri yöreleri boşaltmaya başladılar. Ancak, bu kez de Rus birliklerinin yerini silahlı Nasturi'ler almaya başladı. Urmiye'deki üslerinden Hakkari yöresine saldırılar düzenlediler. Giderek artan saldırılar üzerine Osmanlı Hükümeti Irak'ta bulunan 6.Ordu kuzeye ilerleyerek 22 Nisan 1918'de Hakkari ve yöresinde denetimi ele aldı.Daha sonra da kuzeydoğuya ilerleyerek Tebriz’e girdi. Nasturiler bu gelişmeler üzerine Urmiye bölgesini boşaltarak 1918 yaz aylarında İngiliz işgali altında ki Hemedan’a çekildiler. Bu esnada Nasturi Patriği Mar Şemun’da yörenin önde gelen ağalarından Şahaklı İsmail Ağa tarafından Köhne şehrinde pusuya düşürülerek öldürüldü.
İNGİLİZLERİN YÖREYİ ELE GEÇİRME ÇABALARI


Birinci Dünya Savaşı'nın Osmanlı Devleti'nin yenilgisiyle sonuçlanması ve bu yenilginin 30 Ekim 1918'deMondros Mütarekesi'yle belgelenmesinden sonra, İtilaf Kuvvetleri, Mütareke hükümleri uyarınca Osmanlı topraklarını işgal etmeye başladılar. Bunlardan İngiltere, mütarekenin imzalanmasından bir hafta kadar sonra, 8 Kasım 1918'de daha önce Fransa'ya verilmesi kararlaştırılan Musul'u işgal etti. 26 Kasım'da da, o sırada Hakkari Sancağı'na bağlı olan İmadiye ve Zaho kasabalarına girdi. İngiliz Hükümeti, aralarındaki Sykes-Picot Antlaşması'na karşın, zengin petrol yatakları olan Musul'u Fransa'ya bırakmak istemiyor, burada dolaylı bir yönetim, bir manda yönetimi kurmak istiyordu. İngiltere, Musul'a bir yandan yeni yeni askeri birlikleri yığarken, bir yandan da Hemedan'dan Irak'ın kuzeyine gönderdiği Nasturi aşiretlerini Türklere karşı kışkırtıyordu. İşgale karşı başlayan direnişlerin bastırılmasında, oluşturduğu 4 Nasturi taburunu da kullanan İngiltere, bu hizmetlerine karşılık, Nasturiler'e Hakkari yöresinde özerk yönetim sağlamaya söz veriyordu.
İngiltere, bu çok yönlü politikalarla bölgede oldukça elverişli bir konum edinmişti. O sıralarda Irak'ta bulunan 6. Ordu da mütareke koşullarına uyarak bölgeden çekilince, Musul yöresinde İngilizlerin karşısına çıkacak önemli bir güç kalmamıştı. Bu arada, bazı kazaları işgal edilen ve özerk bir Nasturi yönetimi vaadine konu olan Hakkari'de, büyük bir tehditle karşı karşıyaydı. Zap Vadisi'ne yerleşen Nasturiler, İngilizlerin de yardımıyla Hakkari köylerine girmeye çalışıyorlardı.

  Alıntı ile Cevapla

Alt 09 Haziran 2006, 11:21   #34
Maniack
Guest
Maniack - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Yanıt: İllerin Tarihcesi




Hakkari - 9

RAVENDIZ HAREKATI


Irak'ta İngiliz baskılarının iyice arttığı bir dönemde, bölgenin dinsel önderlerinden Uceymi Sadun Paşa, 5 Haziran 1920'de Mardin'e geldi ve kentin ileri gelenleriyle yaptığı görüşmelerde, Irak'ta İngiliz yönetimine karşı düzenlenecek bir ayaklanmanın kısa sürede başarıya ulaşacağını, bu amaçla bölgeye silah ve asker yardımı yapılmasını istedi. Irak'ın Süleymaniye, Revandiz, Kerkük ve Akra yörelerinde yaşayan Türkler İngiliz yönetiminden hoşnut değildi. İngiliz işgal yönetimi, bölgede denetimini sürdürebilmek için bir politika izliyor, Araplara kimi ayrıcalıklar tanırken, bölge halkına yoğun baskı yapıyordu. Nitekim, tam da o sıralarda Revandiz'de bir ayaklanma olmuş, yenilgiye uğrayan İngilizler yöreyi boşaltmak zorunda kalmışlardı.
Bu gelişmeler üzerine, Ankara Hükümeti'nin Güney Anadolu'da oluşturduğu Elcezire Cephesi Komutanlığı, 1920 sonlarında Revandiz'e bir piyade birliği gönderdi. İngilizler, Lozan görüşmelerinin başladığı günlerde, Musul sorununa askeri bir çözüm bulmak amacıyla, yeni ve güçlü bir saldırı daha düzenlediler. Revandiz'in Hakkari ve Şemdinli ile bağını kesme amacıyla yapılan bu saldırı, yoğun bir direnişle karşılaştı. Çatışmalar aylarca sürdü. Ancak, saldırıya katılan İngilizlerle anlaşma yoluna gitmeleri Revandiz Müfrezesi'ni çekilmek zorunda bıraktı. Müfreze 29 Nisan 1923'te, İran sınırını geçerek Uşnu Kasabası'na sığındı.
Yine 1924 yılında Beytüşşebap'ta görevli olan Kürt subaylarını bir isyan girişimleri oldu.
1925'te Şemdinli, 1926'da İsmail Ağa(Gravili-Özbek), 1926 Çatak Giravi ailesi(Ertoşlar),1926 Beytüşşebap Uludere'de gerçekleşen Jirkili Ehya(Yahya / Adıyaman) isyanı, 1930'da da Oramar isyanı gerçekleşti.

NASTURİ AYAKLANMASI VE HAKKARİ VALİSİNİN TUTSAK EDİLMESİ


1923 sonrasında, İngiltere, işgal altında tuttuğu Musul'u yasal olarak da elde edilebilmek için diplomatik görüşmelere olanca ağırlığını koyarken, işgali altındaki toprakları daha da genişletmek ve Hakkari yöresini de dolaylı olarak elde edebilmek için bir takım kışkırtmalara ve askeri hazırlıklara girişti.İngiliz hükümeti ,bu amaçla, daha önce Irak'ın kuzeyine yerleştirdiği Nasturiler arasında yoğun bir propagandaya girişti ve onları askeri bir eyleme zorladı.Bu kışkırtmalar sonucunda ,Hakkari Valisi Halil Rıfat Bey, 7 Ağustos 1924'te keşif için geldiği Hangediği'nde, Nuhup Nasturi aşireti Reisi Gülyano'nun saldırısına uğradı ve tutsak edildi.Aynı saldırıda il jandarma komutanı Binbaşı Hüseyin Bey'le Üç jandarma eri de öldürüldü.Bu olay Ankara Hükümeti'nin büyük tepkisine yol açtı.Bu tepki öyle büyük oldu ki Aşağı Tayyare Nasturileri Reisi Hoşabe valiyi serbest bıraktırdığı halde, T.C. Hükümeti, Nasturiler'e karşı güç kullanılmasını kararlaştırdı. Böylece 12-28 Eylül arasında Nasturiler'i yeniden Hakkari dışına çekilmeye zorladı.
Hakkari Lozan'da Ulusal Vilayetiyle birlikte pazarlık konusu yapıldı. Silahlı çatışma ile değil görüşme ve antlaşma ile Türkiye sınırları içine alındı. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Ruslar'ın işgaline uğrayan Çölemerik, 1924'te kurulan Hakkari Vilayeti'nin Merkez İlçesi durumuna getirilmiştir. 1933'te Van İli'ne bağlanan Hakkari, 1936'da yeniden il olunca, Çölemerik kesin olarak, Hakkari İli'nin Merkez İlçe'si olmuş ve bugünkü konumunu kazanmıştır.

HAKKARİNİN DİPLOMATİK GÖRÜŞMELERE KONU OLMASI


Hakkâri Cumhuriyet öncesinde, Van Vilayetinin bir sancağı olarak Musul Vilayetinin kuzeyinde yer alıyordu.
Bu coğrafi konum nedeni ile yörenin siyasal geleceği, Musul’un kavuşacağı siyasal statü ile doğrudan ilişkiliydi. Musul uzun yıllar İngiliz işgali altında kaldığından dolaysıyla statüsü 1926 yılında belirlendiği için Hakkâri yöresinin istikrarlı bir yapıya kavuşması ancak bu tarihte gerçekleşti.
Ankara Hükümetinin Milli mücadeledeki başarısını belgeleyen Lozan barış görüşmelerinin, belki de en tartışmalı konusu, Musul sorunuydu. O sırada iki kaza (İmadiye, Zaho) İngiliz işgali altında olduğu için konu Hakkâri’nin siyasi geleceğini de ilgilendiriyordu. Gerek İngiltere gerekse Türkiye bu konuda herhangi bir ödüne yanaşmadıkları için görüşmelerin kesilmesini önlemek amacıyla, Musul sorununun daha sonra, ikili görüşmelerde ele alınması karalaştırıldı. Nitekim bu amaçla 19 mayıs 1924’te “Haliç Konferansı” adı verilen bir görüşme düzenlendi ancak, bu konferansta da bir sonuca ulaşılamadığı gibi, İngiltere’nin konferanstaki temsilcisi Sir Percy Cox , yaptığı konuşmada Hakkâri yöresini de pazarlık konusu yaparak bu bölgenin, Irak’taki Nasturilere verilmesini istedi ve konferans 5 Haziran 1924’te herhangi bir çözüme ulaşmadan dağıldı.
Haliç Konferansının başarısızlığa uğraması üzerine, Türkiye konunun Milletler Cemiyetine götürülmesini önerdi. Ankara Hükümetinin bu öneriyi benimsemesi üzerine de Musul Sorunu, Milletler Cemiyetinin 20 Eylül 1924 tarihli oturumunda ele alındı. Uzun görüşmelerden sonra, Milletler Cemiyeti bünyesinde üçlü komisyon adı altında bir komisyon oluşturuldu. Komisyon 29 Ekim 1924’te soruna geçici bir çözüm getirdi ve Brüksel Hattı adı verilen bir çizgi ile Türkiye Irak sınırını belirledi. Bu hata göre Hakkâri ve Musul birbirinden ayrılıyor, Hakkâri’nin kazaları Zaho ve İmadiye Musul içinde kalıyordu. Üçlü komisyon, daha sonra, Musul’un ekonomik toplumsal ve kültürel yapısıyla İngiltere’nin Hakkâri’ye ilişkin sağlarını incelemek üzere bölgede çalışmalara başladı. 16 Temmuz 1925’te bir rapor hazırlayarak Milletler Cemiyetine sundu. Bu raporda, Brüksel hattının kesinleştirilmesi, Musul’un Irak’a verilmesi ve İngiltere’nin Hakkâri ile ilgili isteklerinin geri çevrilmesi görüşleri yer alıyordu.
Nihayet 5 Haziran 1926’da Türkiye, İngiltere ve Irak arasında yapılan Ankara antlaşmasıyla Türkiye-Irak sınırı, Milletler Cemiyetinin kararı doğrultusunda belirlendi. Bu antlaşmayla Musul’un yanısıra daha önce Hakkâri’ye bağlı olan Zaho ve İmadiye ilçeleri de Irak’a bırakıldı.

  Alıntı ile Cevapla

Alt 09 Haziran 2006, 11:23   #35
Maniack
Guest
Maniack - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Yanıt: İllerin Tarihcesi




Hakkari - 10

HAMİDİYE ALAYLARI


XIX Y.Y. yılda Hakkâri yöresi Osmanlı Devletinin merkezi otoritesinin tam anlamıyla kurulamadığı Doğu Anadolu’nun önemli bir vilayetidir. Çeşitli aşiretlerin başına buyruk davranışları, ayrıca yörenin aşılması güç dağlarla kaplı oluşu, ulaşımı, dolayısıyla asker sevkiyatını büyk ölçüde engellemekteydi. Kışın yoğun kar nedeni ile kapanan yollar, ancak yazın birkaç ayında ulaşıma açılabilmekteydi.
XIX. Y:Y. Başında Hakkâri yöresi Van Vilayetine bağlı bir ocaklıktı. Son ocaklık sahiplerinden Hakkâri Beyi Şenbolu Nurullah ile Cizreli Bedirhan Beyler, XIX.yy ortalarında Nasturi saldırılarını bastırdılar. 1843’te Tiyari, 1846’da ise Tuhum nahiyelerindeki Nasturilerle Müslüman Aşiretler arasında meydana gelen çatışmalar, yöredeki başıboşluğu iyiden iyiye körüklediler. Bu durum karşısında İstanbul hükümeti Osman Paşayı yörede asayışı sağlamakla görevlendirdi.
1853’te Kırım savaşı patlak verince Şemdinlili (Büyük)Seyyit Tâhâ, Dağıstanlı Mücahit Şeyh Şamil ile birlikte Ermeni ve Ruslara karşı Hakkâri ve yöresindeki aşiretleri harekete geçirerek cihat ilan etti. Seyyit Tâhâ’nin ölümünden sonra yerine geçen kardeşi Seyyit Salih Doğu Anadolu ve Azerbeycanda ki aşiretleri Ermeni ve Ruslara karşı ayaklandırdı.
II.Abdulhamit, Doğu Anadolu da merkezi otoriteyi sağlamak yeni bir toplumsal ve siyasal yapı oluşturmak istiyordu. Bu durum Ermenilerin siyasi faaliyetleirne engel olurken Ermeniler ile Müslüman halk arasındaki dengeyi korumak için Doğudaki aşiretlerle iyi ilişkiler geliştirmenin zorunlu olduğuna inanıyordu. Bu amaçla 1884’te Hakkâri’ye gönderilen Ethem Paşa, aşiret reisleri ile, ilişkilerin geliştirilmesine çalışmıştır. II. Abdulhamid ayrıca Doğu Anadolu aşiretlerini Hamidiye alayları biçiminde örgütlerken onlardan asker olarak yaralanmayı düşünüyordu. Hamidiye alaylarına tanına bazı ayrıcalıklar, örneğin aşiret mensuplarına evlerinden uzaklaşmadan kendi yurtlarında askerlik yapma olanağı tanınması pekçok aşiretin Hamidye alaylarına katılmasına neden olmuştur. Hamidye alayları II.Abdulhamid’in amaçladığı Doğu Anadolu’daki asayişi tam anlamıyla sağlayamamışsa da birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele yıllarında Hamidiye Alaylarının bölgenin savunmasında çok önemli katkıları olmuştur.

  Alıntı ile Cevapla

Alt 09 Haziran 2006, 11:24   #36
Maniack
Guest
Maniack - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Yanıt: İllerin Tarihcesi




Hatay

Hatay Tarihçe
Hatay, Türkiye’nin en eski yerleşim merkezlerinden biridir. Antakya, Altınözü, Şenköy ve Çevlik’te yapılan araştırmalarda elde edilen buluntular bu yörenin neolitik, kalkolitik dönemlerde ve tunç çağında yaygın ve hareketli bir yerleşim yeri olduğunu göstermektedir. Bu da 11,000 – 4,000 yıllarına işaret etmektedir. Yerleşim birimlerinde görülen saray mimarisi kalıntıları, yerleşimlerin beylikler biçiminde örgütlendiğini de ortaya koymaktadır.
İlk tunç çağından itibaren Amik ovası'ndaki bu beylikler, Akadlar’ın, Yamhad Krallığı’nın, Hititlerin ve Mısır’lıların egemenliği altına girmişlerdir.
M.Ö. 1200 lü yıllarda Hattena Krallığı kurulmuş. Yine Asur ve Urartuların egemenliğinden sonra ortadan kalkmıştır.
M.Ö. 7. yüzyıl ortalarında Türk destan kahramanı Oğuz Han, Türklerin “Batakşehir” adını verdikleri Antakya’yı zapteder, burada 18 yıl kaldıktan sonra ayrılır.
M.Ö. 6. yüzyıla gelindiğinde Antakya ve çevresi, Pers İmparatorluğu’nun Kilikya valiliği sınırları içerisinde Perslere vergi öder. M.Ö. 333 ten sonra da Büyük İskender’in eline geçer.
1. Seleukos Nikator, M.Ö. 300 de Seleukeia (Çevlik), ardından Antiokheia (Antakya) kentlerini kurar. Antakya kısa zamanda gelişip ticaret ve sanayi merkezi haline gelir. Su kanalları yapılarak Defne (Harbiye) çağlayanlarından şehre su getirilir. M.Ö. 195 de başlayan olimpiyatlarla da “Olimpiyatlar şehri” olarak ta ünlenen Antakya’da faaliyetler M.S. 6. yüzyıla kadar sürmüştür.
Antakya M.Ö. 64 te Roma İmparatorluğ'una katıldı ve İmparatorluğun Suriye eyaletinin başkenti oldu.
M.S. 1. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan Hıristiyanlık, Kudüs dışında ilk defa Antakya’da yayıldı. Hz. İsa’ya inananlara ilk defa Antakya’da Hıristian adı verildi. St. Pierre, bulduğu mağarayı Kilise olarak kullandı (İlk Kilise). Bu dönemde Antakya, Roma İmparatorluğu’nun 3. büyük şehri idi.Yüksek ve sağlam surları vardı. Maddi ve kültürel yönden zengin bir şehir idi. Bir çok sanat yapıtları, anıtlar, mabetler, tiyatro, hipodrom, agora, hamamlar, geniş ve muntazam caddeler bulunuyordu. Zenginlerin evlerinin zeminlerini mozaikler süslüyordu.
395 yılında Roma İmparatorluğu ikiye bölündü. Doğu Roma (Bizans) sınırları içinde kalan Antakya, 638 de İslam ordusu tarafından fethedildi ve sırasıyla Emeviler, Abbasiler, Tolunoğulları ve İhşitlerin egemenliğine girdi. 969 yılında tekrar Bizans’a teslim olan Antakya’nın bu dönemde Haçlı Prenslikleri ile İslam Beylikleri arasında gidip geldiğini görmekteyiz. Memlüklerin 1268 deki gelişleri ile 171 yıl süren Antakya Haçlı Prensliği sona erdi. Bu tarihten sonra bölgeye
Türkmenlerin yerleştiği görüldü.
1516 da Yavuz Sultan Selim’in Halep’e girmesiyle Antakya’da Osmanlı hakimiyetine girdi. Bölgeye birçok nefer derbentçi yerleştirilerek imar faaliyetleri gerçekleştirildi. Surlar onarıldı, cami, han, hamam, arasta, imaret, iskele, tersane, bedesten, değirmen gibi pek çoğu günümüze kadar kalmış olan yapılar yaptırıldı. Yol güvenliği için teşkilatlar kuruldu. Lonca teşkilatı da kurulan Antakya, her biri bir mesleğe ayrılmış sokakların bulunduğu işlek bir çarşıya sahipti.
1832 de Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa Suriye’yi fethetti. 1839 da Osmanlılar Halep’e kadar geri aldılar. Tanzimat’ın ilanı ile Antakya ve çevresinin idari yapısında değişiklik ve yeni düzenlemeler yapıldı.
1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’ne karşı isyan eden Araplar, İngilizler ve müttefikleri ile işbirliği yaparak Osmanlı Devleti aleyhine çalıştılar.
30.Ekim.1918 de Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandıysa da İhtilaf Devletleri antlaşma hükümlerine aykırı olarak Antakya ve havalisini işgal ettiler. Bu işgale silahla karşılık veren halkla ilk silahlı çatışma Dörtyol’da gerçekleşti. Milli mücadelenin ilk kurşunu da 19.Aralık.1918 de Dörtyol’da atıldı. Bundan sonra Antakya, Altınözü ve Yayladağı çevresinde kurulan çeteler, işgalcilerle çatışmaya başladı. Bu sırada yöre Fransızların işgali altında idi. Türk Ordusu da Batı’da Yunanlılarla savaşmaktaydı. Devlet ve millet yıpranmış, ordu zayıflamıştı. Bu nedenle Fransızlarla anlaşma yoluna gidildi, savaş sona erdirildi. Yapılan antlaşmada Hatay Suriye sınırları içinde, Fransızların elinde kaldı, ancak Türkler özel bir idare altında kültürel haklara sahip olacaklardı. Ordu güçlendiğinde bu yöreyi tekrar alacağına dair inancıyla bu antlaşmayı kabul eden Mustafa Kemal Paşa, 15.Mart.1923 de Adana’ya geldiğinde “Bizi kurtar Paşam.” Diyen Antakyalılara “Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde esir kalamaz” bu inancını ve kurtuluş vadini tekrarladı.
Bu dönemde Fransızlarla, konuyla ilgili çeşitli anlaşmalar imzalandıysa da, Suriyeliler de Hatay’ın kendilerine bağlanması için çalışıyorlardı. Nitekim, Fransa Ankara Antlaşması’na aykırı olarak İskenderun’u Suriye’ye devredince Atatürk bu yöreye “HATAY” adını vererek Milletler Cemiyeti’ne götürdü. “Hatay meselesi benim şahsi davamdır” diyen Atatürk’ün çabaları sonunda Türk heyetleri ile Fransızlar arasında imzalanan antlaşma uyarınca 5.Temmuz.1938 de 2500 Türk 2500 Fransız askeri Hatay’a girerek bu yöredeki seçimlerin yapılması sağlandı. Hatay Devleti kuruldu.
Hatay Devleti hızla teşkilatlandı. Türkiye ile bağlarını güçlendirdi. 2. Dünya Savaşının belirtileri ile birlikte Türkiye, Fransa’ya Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını teklif etti. Uzun görüşmelerden sonra 29.Haziran.1939 da Hatay Millet Meclisi son toplantısını yaparak kendini feshetti, Türkiye Cumhuriyeti’ne katılma kararı aldı. 23 Temmuz 1939 da Antakya’da Kışla’ya Türk Bayrağı çekildi, devir teslim töreni yapıldı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin 67. Vilayeti olarak Hatay Vilayeti Türkiye’ye katıldı.

  Alıntı ile Cevapla

Alt 09 Haziran 2006, 11:25   #37
Maniack
Guest
Maniack - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Yanıt: İllerin Tarihcesi




Isparta

Isparta Tarihçe Isparta il merkezi eski ve tarihi bir kenttir. Şehrin yaklaşık 5-6 bin yıllık bir tarihi olduğu tahmin edilmektedir. Isparta’ ya Hititlerin, Frigyalıların, Lidyalıların, İranlıların, Makedonyalıların (Yunanlıların), Romalıların (Bizans), Arapların, Haçlıların, Selçukluların, Hamitoğullarının, Osmanlıların zaman akışı içinde hükümran oldukları bilinmektedir. Miladın başlangıcında (Baris) adını taşıyan bu günkü Isparta’nın da içinde bulunduğu PİSİDİA Bölgesi uzun süre Romalıların da egemenliği altında kalmıştır. Romalılar döneminde Hıristiyanlığın en önemli din merkezleri arasında Isparta’da bulunmaktadır. Isparta 1204 yılında Selçuklu Hükümdarı 3. Kılıç Arslan tarafından Bizans egemenliğinden alınmış, 8 asra yakın bir zamandır Türklerin toprağı olmuştur. Anadolu Beylikleri döneminde Isparta 1300 yılında Hamitoğulları Beyliğinin merkezi olmuş, 1390 yılında da Osmanlı Devletinin Sancağı olmuştur. Isparta Cumhuriyetin ilan edilmesi ile birlikte 1923 yılında vilayet olmuştur.

BARİS’TEN ISPARTA’YA
Isparta adının kökeni hakkında çeşitli görüşler vardır. Böcüzade Süleyman Sami'nin Isparta Tarihi'nde, Meydan Larousse'da, Kamus-ul Alâm'da Isparta adının, Pisidia şehirlerinden Baris'in yerine kullanıldığı ifade edilmektedir. Ayrıca bazı kaynaklara göre “Baris” adının Sanskritçe "Su" anlamına gelen "Vari" kelimesiyle bağlantısı olduğu sanılmaktadır. Bu adın başına "Is" zarf edatı getirilerek Isparıta seklini aldığı, galat olarak "Isparta" denildiği belirtilmektedir
Diğer bir görüsü ifade eden Turhan Hikmet Dağlıoğlu, Isparta adının "Baride" kelimesinden geldiğini, bu kelimenin Lidya dilinden gelmiş bir sözcük olduğunu, Yunan göçmenlerin Anadolu'ya gelmelerinden sonra, Baride adına "Eis" takısını ekleyerek, "Isbarida" dediklerini açıklamaktadırlar. Daha sora bu adın Türkler tarafından "Isparta" seklinde kullanıldığı görüşüne, Prof. Osman Turan ve Prof. Ramsey katılmaktadır.
Arap kaynaklarında Isparta adı, Sabarta (Ibn-i Batuta'da) olarak geçmektedir. Bu adın, M.Ö. VIII. yüzyılda, Karadeniz'in kuzeyindeki İskitlerce, Güneye sürülen Sabardai kavimlerinin ilimize yerleşmeleri sonucu, verildiği ifade edilmektedir.
TARIH ÖNCESI DÖNEMLERDE ISPARTA:
Pisidya bölgesinin önemli yerleşme bölgelerinden biri olan Isparta'nın tarihi, tarih öncesi dönemlere kadar gittiği ifade edilebilir. Bölgeye yerleşim Paleolitik dönemle başlamaktadır. Şevket Aziz Kansu, 1944 yılında yaptığı araştırmalar neticesinde, Bozanönü Ovası'nın ortasında bulunan Kapaliin Mağarasının üst Paleolitik döneme ait olduğunu beleirtmiştir.
Keçiborlu'nun Gümüşgün köyü yakınlarında Prof. Louis'in yaptığı kazılarda, Mezolitik çağına ait "Mikrolit" adi verilen çakmak taşlarına rastlanmıştır. Aynı yörede Şevket Aziz Kansu'nun 1944 yılında yaptığı kazılarda ele geçen buluntular, Mezolitik dönemde yörenin yerleşim yeri olduğunu, yaşayış özelliklerinin de bunu doğruladığını, bu dönem insanın göl ve ırmaklarda besin sağlayarak, topraklarda açtıkları çukurlarla, ilk ilkel sarnıçları yaptıklarını göstermektedir.
Tarih öncesi çağın üçüncü dönemi, Neolitik devri olmuştur. Bu devire ait Yeniköy Höyüğündeki (S. Karaağa&#231
Bu forumdaki linkleri ve resimleri görebilmek için en az 25 mesajınız olması gerekir.
buluntular bunu doğrulamaktadır. Bunun dışında, bugüne kadar bir yeni kalıntının bulunmaması, doğrudan doğruya yeterli inceleme ve kazının yapılmaması ile ilgilidir. Bu dönem insani, avcılık ve toplayıcılığın yanısıra, toprağı ekip biçmeye, yerleşik köy hayatına da başlamıştır.
Toprak Tok Hüyüğü ve Köşktepe'de rastlanan küp mezarlar ile ele geçen başka buluntular, Isparta'daki yerlesmenin Kalkolitik dönemde de var olduğunu göstermektedir. Kalkolitik dönem sonrası Tunç kültürleri, Pisidya ovasında oldukça yaygın bir biçimde gözlenebilir.
İLKÇAĞLARDA ISPARTA
Pisidya'nin, eski şehirlerinden olan Baris'in kimler tarafından ve ne zaman kurulduğu ifade etmek oldukça zor olsa da; M.Ö. VI. yüzyıldan itibaren mevcut olduğu sanılmaktadır.
Isparta'nın ilkçağlardaki tarihi, Pisidya bölgesinin genel tarihi akışı içinde ele alınabilir. Anadolu’nun tarihi ve medeniyeti ile yakıdan ilgisi olan Pisidya çevresi, Anadolu'da cereyan eden siyasi olaylarda faal rol oynamış ve zaman zaman büyük devletlerin egemenliği altına girmiştir.
Gerçekte, Isparta ve çevresinde Hititlere ait bazı eserlerin bulunması, bu bölgedeki Hitit varlığına işaret etmektedir. Tarihi dönemlerde Hitit egemenliği altındaki bu bölgeye daha sonra İyonlar ve Lidyalılar hakim olmuşlardır. Şehrin tam anlamı ile kuruluşu da Lidya dönemine rastlar. M.Ö. 546 tarihinde Persler'in Lidya Devleti'ni yenmesi ve Anadolu'ya hakim olmaları ile Isparta, Persler'in üstünlüğünü kabul etmek zorunda kalmıştır.
Persler'in Anadolu'ya sahip olmasından sonra, gerek bağımsızlıklarını elde etmek isteyen Pers valileri, gerekse Küçük Asya'dan Mısır'a kadar uzanan Pers hakimiyetine karşı ayaklanmış ve bu tür isyanlara Isparta ve çevresi de katılmıştır.
Öteden beri Doğu-Batı arasındaki çatışmaları önlemek ve babasının ortaya attığı politikayı gerçekleştirmek isteyen Büyük İskender, M.Ö. 333 yılında Lidya'yı alarak tarihi Asya Seferi'ne başladı. Lidya'ya Nearkhos’u Vali olarak atayarak, Pisidya üzerine yürüdü. Önce Saglassus'u alan Iskender, daha sonra Dinar'a geçerek Pisidya'nin tamamını, ülkesine bağlamış oldu.
Hellenizmin kuvvetli etkisi, basta Sagalassos(Ağlasun) olmak üzere Pisidya şehirlerinde kuvvetle devam etti. Gerek İskender adına, Küçük Asya şehirlerinde basılan sikkeler; gerekse, bugünkü canlılığını muhafaza eden Ağlasun harabeleri bunu açık olarak ispat etmektedir. Bununla beraber, bu dönemde Isparta henüz önemli bir mevkiye sahip değildi.
Pisidya İskender İmparatorluğunun parçalanması ile Selefkosların hissesine düştü. Daha sonra da Bergama Krallığı'na bağlandı. Bu Krallığın M.Ö. II. yüzyılda yıkılmasını izleyen günlerde, Romalılar Anadolu'yu ele geçirmiş oldular.
Yukarıda belirtildiği gibi, bu devirlerde Isparta'nın merkezi bir rol oynadığı görülmektedir. Ancak ilk çağda, yakının da kurulmuş olan Sagalassos ve Isparta'ya 32 Km. mesafede olan Akrotiri (Egirdir) önemli birer merkezi şehir görevini görüyorlardı. Sebebini, bu şehirlerin savunmaya elverişli olmalarında aramak gerekir. Ayni zamanda Pisidya çevresinde ve Isparta civarında daha bazı şehirler, Isparta ile rekabet halinde ve hatta ondan daha üstün durumda bulunuyorlardı. Şimdiki Atabey'in yerinde bulunan (Argos) Bayat Köyü civarındaki tepe harabelerine rastlanan Selevcia, Sidera, Gönen'in yerinde Conane şehirleri, bu merkezlerin başlıcalarını teşkil ediyordu. Daha sonra bu şehirler, deprem ve istilalar yüzünden harap bir hale gelmiştir. Bunun sonucunda, Isparta karşısında gerilemeye başlamışlardır.
Sagalasos'un eski önemini kaybetmesinden sonra, Isparta, Pisidya Piskoposluğu'nun merkezi haline geldi. Bu suretle şehir büyük bir önem kazanmaya basladi.

  Alıntı ile Cevapla

Alt 09 Haziran 2006, 11:26   #38
Maniack
Guest
Maniack - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Yanıt: İllerin Tarihcesi




Isparta - 2

M.Ö. 190 yılında Selevkoslar, İmparatorları Antiochus III. başkanlığında, Manisa yakınlarında Romalılarla karşılaştılar. Bu karşılaşmada Seleykoslar yenilince ağır şartlarla Apemia (Dinar) Barışı'nı imzalamak zorunda kaldılar. Bu barışa göre; Antiochus III. Anadolu'daki her türlü hakkından vazgeçiyor ve Isparta çevresi Roma hakimiyetini kabul ediyordu. Romalılar kısa bir süre için bu bölgeyi önce Pergamon, daha sonra da M.Ö. 36 yılında Galatlara devretti. Daha sonra Galat Kral Antiochus'un ölümü üzerine, bu yöre tekrar Roma yönetimine bağlanarak "Colonia Caesar Antiocheia" adi altında Roma askeri kolonisi haline getirilmiş oldu.
Roma yönetimi altındaki Isparta ve çevresi ilk defa büyük ilerlemelere sahne olmuştur. Nitekim bu devrede şehirde para basılmış olması, Isparta’nın önemli bir iktisadi merkez olduğunu ortaya koymaktadır. Bu dönemde Isparta'nın en önemli yerleşim merkezleri (Agrai) Atabey, (Selevcia-Sidera) Bayat, Uluborlu (Apolbuia), Yalvaç (Antiocheia), Sütçüler (Sagrak-Adada), Şarkîkaraağaç (Neapolis), Gelendost (Dabenae)'dir. Sözü edilen merkezlerden Hellenizmin son dönemlerinde kurulan Yalvaç (Antiocheia), Romalılar döneminde büyük bir önem kazanmaya başlamıştır. W. Ramsey'in bu bölgede yaptığı kazılar, Pisidya Antiocheia'sının tarihi rolünü aydınlatmıştır. Burada bulunan Avgustus heykelinin başı, su kemerleri ve diğer kalıntılar, Yalvaç'ın Romalılar devrindeki durumunu aydınlatmaktadır. Roma yönetiminin ikiye ayrılması üzerine Isparta ve çevresi Doğu Roma İmparatorluğu'na bağlanmıştır.
SELÇUKLULAR DÖNEMİ
Roma İmparatorluğunun M.Ö. 395 yılında ikiye ayrılmasından sonra Bizans İmparatorluğu'na bağlanan Isparta, VIII. ve IX. yüzyılda yapılan idari ayırıma göre bir eyalet halini alıyor ve bir dini merkez niteliğini taşıyordu.
İslam ordularının akınlarının Anadolu’ya yoğunlaştığı son dönemlerinde Avasim Bölgesi'ne yerleştirilen Türkler ve Selçuklu Devleti'nin kurulması Anadolu'nun geleceği için önemli tarihi olayların başlangıcı olmuştur. Bu akınların sonunda kazanılan Malazgirt Meydan Savaşı, Bizans gücünü kırarak, bütün Anadolu kapılarının Türklere açılmasına vesile oldu. Malazgirt Savasından sonra hızla Anadolu'ya yayılan Türkler (Selçuklular), kısa sürede Batı Anadolu'nun bir çok yerlerini ele geçirdiler. Bizans tarihçilerinin kayıtlarına göre, Anadolu'nun büyük bir kısmının 1018'lerde Türklerin eline geçtiği bilinmektedir. Ancak Isparta'nın ne zaman Türklerin eline geçtiği açık değildir.
Isparta çevresinin orta zamanlarda yasadığı en önemli siyasi olay Miryo Kefalon zaferi olmuştur. II. Kılıçarslan zamanında (1156-1192) yoğunlaşan Bizans-Selçuklu mücadelesi, 17 Eylül 1176'da Anadolu Selçukluları'nın Bizans ordusunu, Gelendost ovasında büyük bozguna uğratmasıyla sonuçlandı.
Bu zafer tarihçilerin ifadesiyle Anadolu'nun tapusunu Türkler kazandıran bir zafer olmuştur. Zaferden dört gün sonra Gelende-Abed (Gelendost) antlaşması imzalanmıştır. Isparta yöresi bütünüyle kesin olarak 1204 yılında, Kılıçarslan döneminde Anadolu Selçukluları'na katılmıştır. XIII. ve XIV. yüzyıllarda başta Kayılar olmak üzere, Afşar, Çavdar, Bayındır, Bayat, Kinik, Salur, Egrur gibi Oguz boyları yöreye gelip yerleşmişler ve birer uç karakolu olmuşlardır.
XIII. yüzyil baslarında yöreye yerleşen Teke aşiretine bağlı Türkmenler, Anadolu Selçuklu Devleti'nin çökmesinden kisa bir süre önce Hamidoğulları Beyliği'ni kurdular. (1300) Beyliğin kurucusu Feleküddin Dündar Bey, Beyliğe büyük babası Hamid Bey'in adını koydu. Merkez olarak da önce Uluborlu'yu, daha sonra da Felekabat (Egirdir)'i uygun görmüştür.
Beylik, kısa sürede Yalvaç, Sarkîkaraağaç, Keçiborlu, Isparta, Burdur, Gölhisar, Korkuteli, Antalya'ya kadar genişlemiş, Gölhisar, Korkuteli, Antalya yöresinin yönetimi kardeşi Yunus Bey'e verilince, Beyliğin Teke kolu kurulmuş oldu.
Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılışından sonra Konya'da kurulan Karamanoğulları, bütün ülkeye hakim olmak istedi. Ancak Hamidogulları'nın da bulunduğu uç beyleri, bu teşebbüse karsı koyarak, bağımsızlıklarını korumaya çalıştılar
Dündar Bey, XIV. yüzyıl baslarında oldukça güçlenerek, yöreye hakim olan ve 1314'de Anadolu'ya gelen Emir Çoban kanalı ile İlhanlılara bağlandı. Ancak, 1324'de İlhanlıların Anadolu Valisi Demirtaş, Hamidoğulları Beyliği üzerine yürüdü. Dündar Bey'i Antalya'da öldürerek, yönetimini Yunus Bey'in oğlu Murat Bey'e verdi. 1327'de Dündar Bey'in oğlu Hızır Bey, Anadolu'ya gelerek tekrar yönetimi ele geçirdi. Hızır Bey'in ölümünden sonra 1327'de yerine, Necmeddin İshak Bey geçti. Zamanında yeni düzenlemeler yapıldı. Ordu güçlendirilerek Beysehir ve Aksehir yöreleri beyliğe katıldı. İshak Bey'in ölümünden sonra yerine, Gölhisar Bey'i olan kardesi Mehmet Çelebi'nin oğlu Muzafferiddin Mustafa Bey geçti. Onun döneminde beylik, en güçlü günlerini yaşadı. Kesin ölüm tarihi bilinmeyen Muzafferiddin Mustafa Bey'den sonra, oğlu Hüsamettin İlyas Bey tahta geçti. Bu dönemde Hamitoğulları ile Karamanoğulları arasındaki mücadele yoğunlaştı. Karamanoğulları, beyliğin bir bölümünü ele geçirdi ise de; Germiyanoğlu Bey'i Süleyman Sah'ın yardımı ile kaybedilen topraklar geri alindi. Yerine 1374'de Kemalettin Hüseyin Bey geçti. Hüseyin Bey ayni tarihte Karamanoğulları saldırılarını durdurmak için, daha önce Esrefoğullarından alınan Yalvaç, Şarkîkaraağaç, Beyşehir, Akşehir ve Seydişehir yörelerini, 80.000 altın karşılığında I. Murat döneminde Osmanlılara sattı. Kosova Savası'nda I. Murat şehit olunca, Karamanoğulları, Hamidoğulları'nın topraklarını bütünüyle ele geçirdi.
Padişahın ölümünü izleyen günlerde Anadolu'da Türk birliğini kurmaya önem veren Yıldırım Beyazıt, Hamit iline yürüyerek 1390 tarihinde bölgenin Osmanlılara katılmasını sağladı. Kemaleddin Hüseyin Bey'in 1391'de ölmesiyle de Hamidoğulları Beyliği sona erdi. Yıldırım Beyazıt bu yörenin yönetimini oğlu İsa Çelebi'ye bıraktı. Timur'un Anadolu’yu istilası sırasında bu yöre Karamanoğullarına verildi ise de 1415'de tekrar Osmanlılara bağlanmıştır

  Alıntı ile Cevapla

Alt 09 Haziran 2006, 11:27   #39
Maniack
Guest
Maniack - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Yanıt: İllerin Tarihcesi




Isparta - 3

OSMANLILAR DÖNEMİ

Isparta'nın Osmanlı Devleti'ne bağlanmasından sonra, XVI. yüzyıl baslarına kadar önemli bir olay olmamıştır. Bu dönemlerde sancak beylerinin etkisi ile imar faaliyetlerine hız verilmiştir. Firdevs Bey zamanında yapılan cami ve bedesten, bu dönemin en önemli eserleridir.
Ayni yıllarda Isparta ve Uluborlu, Göller Yöresinin en önemli ticaret pazarıydı. Özellikle Beylikler döneminden başlamak suretiyle Isparta, bir dokumacılık merkezi olmuş ve dış pazarlarda önem kazanmaya başlamıştır.
XVI. Yüzyılın ilk yarısında, Osmanlı Devleti'ni uzun süre uğraştıran şahkulu ayaklanması, Isparta, Gölhisar, Burdur yörelerini de etkilemiştir. Bu ayaklanma sırasında Şehir yağmalanmış ve çok sayıda insan katledilmiştir. Ayaklanma 1511'de Sahkulu'nun öldürülmesi ile sonuçlandırılmıştır.
Bu yüzyılın ikinci yarısında patlak veren Celali isyanlarından Isparta'da nasibini almış ve ekonomik yönden büyük zarar vermiştir. Celali isyanlarının bastırılmasından sonra Isparta, eski ekonomik yapısına kavuşmuştur. Evliya Çelebi'nin şehri "Medine-i Müzeyyen" seklinde tanımlaması, bayındır, meyvadar, bağ ve bahçeleri bol, boyaları ve boyahaneleri zengin olarak göstermesi bunu doğrulamaktadır.
Isparta'nın XVIII. yüzyılda, çeşitli deprem ve su baskınlarından zarar gördüğü bilinmektedir. Nitekim, 1706'da Isparta'yı ziyaret eden Fransız gezginci Paul Lucas, şehri, "yün, deri ve afyon ticareti ile zengin bir yer" olarak nitelerken, ayni zamanda deprem ve su baskınlarından da zarar gördüğünü belirtmektedir. 1780'de Gölcük Gölü'nün taşması ile meydana gelen büyük sel, Tekke ve yayla mahallelerini tahrip etmiştir. Dönemin valisi Sait Paşa'nın annesi Taçlı Hatun, bu felaketlerin önüne geçmek için Dere Mahallesi'nde bir kanal açtırmıştır.
XIX. Yüzyılda Isparta bir veba salgını geçirmiştir (1830). Bu salgın sonunda 200-300 kişi hayatını kaybetmiştir. Ayni dönemde ilk kız Rüştiyesi, "İnas Rüştiyesi" adı altında açılmıştır.
Bütün bu özelliklerine rağmen Şehrin, 1899 ve 1914 depremlerinden büyük ölçüde mal ve can kaybına uğradığı bilinmektedir. 1914 depreminde, insanların işyerlerinde olmalarına rağmen 500'e yakın can kaybına yol açtığı ve ekonomik zararın büyük olduğu ifade edilmektedir. Bu deprem sırasında şehrin üç günde 467 defa sallandığı belirtilmektedir.
Osmanlıların son döneminde Eğirdir, ulaşım bakımından İzmir-Aydın demiryoluna bağlanmıştır. Ayni günlerde, dokumacılığın makine ile yapımına geçilmiştir.
KURTULUŞ SAVAŞI ve ISPARTA
Yakın çağın başlangıcında (1914-1918), İngiltere ve Almanya arasında başlayan ve dünyaya çeşitli yönlerden yeni bir çehre kazandıran I. Cihan Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu'nu da etkilemiştir. 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Antlaşmasının 7. maddesi doğrultusunda, galip ülkeler, daha önce kendi aralarında yaptıkları gizli antlaşmalara göre çeşitli bölgeleri işgal etmeye başladılar.
Isparta, 1919-1923 yılları arasında Mütareke ve Milli Mücadele döneminde söz konusu işgallerden en az etkilenen, sayılı illerden biri olarak kaldı. Mondros ve yürürlüğe girmeyen Sevr Antlaşması'nda İtalyan nüfusuna bırakılan Isparta, hemen hemen bütün Ege'ye yayılan Yunan işgaline uğramadı. Direnişin büyük boyutlara ulaşması sonucunda İtalyanlar da Isparta'ya giremediler.

  Alıntı ile Cevapla

Alt 09 Haziran 2006, 11:29   #40
Maniack
Guest
Maniack - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Yanıt: İllerin Tarihcesi




Karabük

Karabük Tarihçe KARABÜK ADININ KAYNAĞI
Karabük adını, üzerinde yaşadığı coğrafi ortamdan almıştır. “Kara” ve “Bük” sözcükleri, kara çalılık yer anlamında, Karabük adının oluşumuna kaynaklık yapmıştır. Bu topluluklarda yaşayan Türkmen toplulukları, Karabük cemaati adını bu biçimde almışlardır. Türkiye’de 14 yer ve mevki adının bugün Karabük şeklinde geçmesi, cemaatlerin bu topraklardan diğer yerlere göç ettiği görüşünü kuvvetlendirmektedir

TARİH ÖNCESİ DÖNEMDE KARABÜK VE ÇEVRESİ
Karabük ve çevresinde, yörenin yazısız kültür dönemini aydınlatacak çok sayıda höyük ve tümülüs olmasına karşın, bilimsel anlamda herhangi bir arkeolojik kazıya konu olmaması bu konudaki açıklamalarda bir bilgi boşluğu yaratmaktadır. Ancak, Ovacık ve Eskipazar ilçelerinde yapılan arkeolojik yüzey araştırmalarına bakılacak olursa, Karabük ve çevresinin en eski yerleşmesi Eskipazar İlçesindeki “Yazıboy” köyüdür. Burada bulunan bir höyüğün, ilk Tunç Devri (M.Ö.2500) olarak yerleşmeye konu olması, İl sınırları içinde Eskipazar’ın önemini artırmaktadır.
İLKÇAĞ'DA KARABÜK VE ÇEVRESİ
İlkçağda Karabük, Hititlerden başlamak üzere Frig, Helenistik Krallıklar ve Roma döneminde geniş çaplı olarak yerleşmeye konu olmuştur. Karabük’ün, Hititler döneminde yerleşmeye konu olan İlçesi; Eflani’dir. Hitit metinlerinde kentin en eski adının Haluna (Yün) olarak geçtiği bilinmektedir. Ovacık’ın Kışlaköy’ü, Frigler döneminde yerleşmeye konu olmuştur. Burada bulunan Hesem Değirmeni’nin kapısındaki yapı taşının Frigler dönemine ait olduğu sanılmaktadır. Helenistik Krallıklar döneminde özellikle Eflani, yerleşmeye konu olmuştur. Helenistik Krallıklardan Bitinler, Roma’nın Batı Karadeniz Bölgesini (Paflagonya) ele geçirmesini önlemek için Eflani’de üs oluşturulmuş ve bölgenin savunmasını buradan gerçekleştirmişlerdir (M.Ö.70). Eflani’nin tarihte bilinen ikinci adı Bitinya Kralı Nikomedes’in oğlu Phylomenes’ten dolayı, “Phylomenes Yurdu” olarak bilinmektedir. İlkçağın son Devleti olan Roma, M.Ö.1, yüzyılda Anadolu’ya girince önem verdiği yerlerden birisi de Batı Karadeniz Bölgesi olmuş, bölgenin ormanları ve madenlerini emperyalist bir politika izleyerek kendi çıkarları doğrultusunda kullanmayı bilmiştir. Roma’nın bu amaçlarla Karabük İli sınırları içinde kurduğu en önemli kentler Eskipazar sınırları arasında yer almaktadır. Bunlar, Hadrianapolis ve Kimistene adı ile anılan yerleşme alanlarıdır. Bunun yanısıra Karabük’te Bürnük Köyü, Üçbaş Köyü, Bulak Köyü; Ovacık’ta Pürçükören Köyü, Roma Dönemi kalıntıları ile adeta tarihi tanıklık yapmaktadırlar.

MALAZGİRT SAVAŞI ÖNCESİ TÜRK YERLEŞMESİ
Türkler, 1071 Malazgirt Savaşı öncesinde de Anadolu’ya değişik amaçları gözeterek gelmişler ve yerleşmişlerdir. Özellikle, Kuzey Türklüğü olarak tarihte bilinen bu Türk kitleleri içinde Oğuzlar olduğu gibi Kıpçak, Peçenek gibi diğer Türk kavimleri yer almaktadır. Daha sonra çeşitli nedenlerle Bizans’ın emrine giren bu Türk kavimleri, bu devletin izlediği iskan siyaseti, Anadolu’nun çeşitli kısımlarına yerleştirilmişlerdir. Yer adlarından (Toponimi) yola çıkarak yapılan yorumlamalar sonucunda Eskipazar’da Tamışlar Köyü’ne adını veren Tamış, Bizans’ın emrinde bir Oğuz Beyi olup, saptamalara göre, Malazgirt Savaşı’nda Selçuklu ordusuna karşı savaşırken, giysilerde kullanılan renk ve dil benzerliklerinden dolayı kısa zamanda saf değiştirmiş, Selçukluların tarafına geçmiştir. Malazgirt Savaşı öncesinde yöremizde görünen ve yerleşen ikinci Türk kavimi Kıpçaklar oldu. Kıpçaklar kitleler halinde Safranbolu ile Eflani arasındaki topraklara yerleşmişlerdir. Fatih Sultan Mehmet, XV. Yüzyılın ikinci yarısında Amasra’yı fethedince, kentte bulunan Cenevizlileri İstanbul’a gönderirken, Eflani’de yaşayan Kıpçakları da Amasra kentine sürmüştür. Bugün Amasra’da özellikle ağaç işlemeciliğinde çok ünlü olan bu insanlar, Kıpçak Türkleri’nin torunlarıdır. Kıpçak lehçesi ile ilgili araştırma yapacaklar için Eflani-Bartın arası ve Amasra bu açıdan önemli araştırma malzemesi sunmaktadır.

ANADOLU SELÇUKLULARI, BEYLİKLER VE
OSMANLILAR DÖNEMİNDE KARABÜK VE ÇEVRESİ
1071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra Anadolu, hızlı bir biçimde Türkleşme süreci içine girdi. Kuzey Batı Anadolu’nun ilk kez Bizans’ın elinden alınması Danişmend soyundan gelen Emir Karatekin tarafından 1084 tarihinde gerçekleştirilir. Ancak, Bizans bu toprakları, Türklerden geri alır. Karabük’ün en önemli tarihi kentlerinden olan Safranbolu (Dadybra), Selçuklular zamanında, II. Kılıç Arslan’ın oğlu, Ankara Meliki Muhiddin Mesud tarafından 1196 tarihinde Bizans’ın elinden alınır. Bu durum bölgenin kısa zamanda Türkleşme sürecini gündeme getirir. Bizans Köylüsü, Türk yönetimini bir kurtarıcı olarak karşılar. Vergi verme koşuluyla Kıranköy (Safranbolu) kesimindeki topraklarda oturmalarına izin verilir. Karabük’teki yerleşim alanları Beylikler döneminde de çeşitli yerleşmelere konu olur. Eflani, bir ara Temlik olarak Candaroğulları tarafından, İlhanlılar adına yönetilmiştir. Hatta, Candaroğulları Beyliği’nin kurucusu olan Şemseddin Yaman Candar’ın mezarının Eflani’de olduğu zannedilmektedir. Safranbolu, 1326 tarihlerinde Candaroğlu Süleyman Paşa’nın oğlu Ali Bey idaresinde bir yerleşim alanıdır. Safranbolu, Candaroğulları tarafından, burada 1280 tarihinde kurulduğu sanılan ve Gerede’ye kadar sınırları uzanan Zalifre Türk Beyliği’nin Çobanoğulları Beyliği’nin soyundan gelen Muzaffer Yavlak Arslan’ın çocukları ya da komutanlarından biri tarafından kurulduğu sanılmaktadır. Karabük bir köy olarak, eldeki belgelere göre Candaroğlu zamanında kurulmuştur. Bu köy, Candaroğlu Kötürüm Beyazıd ve oğlu Süleyman Paşa zamanında Arif Şeyh adlı bir kimseye dinle ilgili hizmetleri yerine getirmek üzere, Devletşah Divanı’nda bulunan gelirlerine vakfedilmiştir. Karabük ve Çevresi, 1416 tarihinde Osmanlı Sultanı Çelebi Mehmet zamanında kesin olarak Osmanlı topraklarına katılmıştır. Bundan önce Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin silah arkadaşlarından ve Orhan Bey’in emrinde gaza ve cihad faaliyetlerinde bulunan Hıdır Bey ile adını Eflani’den alan Eflagun Bey, Orhan Bey’in oğlu Süleyman Paşa ile birlikte Bolu-Eflani arasındaki toprakları, yaklaşık olarak 1354 tarihinde Osmanlı topraklarına kazandırmışlardır. Safranbolu’da Hıdırlık Tepesi ve mevkinin bulunması, o günlerin anısını canlandırır gibidir. Karabük ve çevresi, Osmanlılar döneminde sakin bir süreç yaşamasına rağmen, Osmanlı tarihinin Anadolu’da önemli sorunlarını içeren Celali İsyani, Ayanlık mücadelesi, çeşitli adlarla anılan mütegallibelerin baskısına maruz kalma gibi durumları yaşamıştır. Yörenin Celali İsyanlarından etkilenen yerleşim alanı, XVII. Yüzyılın başlarında Yenice olur. Adeta burası, insanlar tarafından, karışıklıklara dayanılamayıp terk edilir. Yörenin ayanlık mücadelelerine konu olan ilçesi Safranbolu’dur. Bu açıdan tarihe adını yazdıracak kadar önemli olmuş ayanların en ünlüleri Kazdağlıoğlu Mehmet Ağa (XVIII. Yüzyılın ikinci yarısı), XIX. Yüzyılda Viranşehir Sancağı mütesellimliği görevinde bulunmuş olan Hasançavuşoğlu Hüseyin Ağa’dır. Bu arada, Safranbolu’ya bir ara adını veren Bulak’lı Benderegli Emin Ağa’yı da unutmamak gerekir. XIX. yüzyılın ikinci yarısına doğru Karabük ve çevresi (Viranşehir Sancağı) Kastamonu’da başlayıp, merkeze doğru gelişme gösteren, amacı, Anadolu dönemin merkeze karşı ayaklanmış valisi olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın nüfuzunu artırmaya çalışan “Tahmisçioğlu İsyanında”, Osmanlı Sultanı II. Mhamud’un tarafını tutmuş ve bu isyanı merkez adına önlemeyi bilmiştir. Tarihsel belgeler özellikle Safranbolu temel alındığında, ki bu kent Bizans döneminde de etkili bir kale olarak önemli bir konumda idi. Bu önemini Osmanlılar zamanında da korudu. Safranbolu’nun (Taraklıborlu) İstanbul ile olan ilişkisi, bazı Safranboluluların Saray’da görev yapmaları, önemli mevkilere gelmeleri ile önemli boyutlara taşındı. Kazasker Hüseyin Efendi (Cinci Hoca) ile Sadrazamlık yapan İzzet Mehmet Paşa, bunlardan sadece ikisidir. Karabük ve çevresi, Bizans döneminde, yönetimsel örgütlenmede Pafgonya eyaletinin (Tem’inin) sınırları içerisinde bulunuyordu. Osmanlılar zamanında ise, Anadolu Eyaleti’nin sınırları içerisinde Bolu Sancağı’nı oluşturan 16 nahiyeden ikisi olan Tarsklıborlu ve Viranşehir nahiyeler sınırları içinde kalıyordu. 1694 tarihinde Bolu Sancağı, yönetimsel zorluklar ve vergi toplama kaygısı nedeniyle kaldırıldığında, Karabük ve çevresi, yeni oluşturulan Viranşehir Voyvodalığına bağlanmıştır. Voyvodalık 1811 tarihinde kaldırılıp Viranşehir Sancağı kurulduğunda da, sancak merkezi Taraklıborlu (Safranbolu) olanak idari teşkilatlanmada yerini almıştır. Oluşturulan Viranşehir Sancağına bağlı bu dönemde 21 kaza bulunuyor. Sancak, gelişen süreç içinde, 1811-1841 tarihleri arasında Ankara Müşirliği’ne, 1841-1846 yılları arasında Bolu Müşirliği’ne, 1846-1870 yılları arasında da Kastamonu Vilayeti’ne bağlı olarak yönetilir. 1870 tarihinde kabul edilen, “İdare-i Umumiye-i Vilayet Nizamnamesi” gereği, Viranşehir Sancağı kaldırılır ve sancak merkezi olan Safranbolu kaza olarak, Kastamonu vilayetinin merkez sancağına bağlanır. T.C. Devleti’nin 1927 tarihinde yeni yönetsel düzenlemesinde ise Safranbolu, Zonguldak vilayetinin bir kazası olur.

  Alıntı ile Cevapla

Cevapla

Etiketler
illerin, tarihcesi, İllerin

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Türkiye'nin İl İl Gezilecek Yerler ve İllerin Meşhurları Violent Türkiye'nin Coğrafi Bölgeleri 1 16 Aralık 2013 20:22
İllerin dini hayat kriterleri araştırılıyor Zen Haber Arşivi 0 24 Haziran 2013 20:59
Bu İllerin Vekil Sayısı Arttı! Cemalizim Haber Arşivi 0 22 Mart 2012 08:20
İllerin yüzde 99`unun ismi Türkçe değil ! dreamy Haber Arşivi 2 19 Ağustos 2009 21:41