IRC ve mIRC Kullanıcılarının Buluşma Noktası
  Mobil Sohbet, Sohbet ve Sohbet Odaları




Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 25 Ağustos 2008, 23:05   #1
Çevrimdışı
Alimlerin İhtilaflarında Gönülleri Yatıştırmak


-- Sponsor Baglantı --


ŞERHUS-SUDÛR FÎ HALLİ MUŞKİLETİL-İHTİLAF BEYNEL-ULEMA

MUHAMMED B. ALİ eş-ŞEVKANİ -Rahimehullah-


﴾ALİMLERİN İHTİLAFLARINDA GÖNÜLLERİ YATIŞTIRMAK﴿
Tercüme: Harun Yıldırım

İMAM ŞEVKANİ’NİN HAYATI

O, şeyh, imam, âlim, fâdıl, fâkih, müfessir, kadı Mu-hammed b. Ali b. Muhammed eş-Şevkani’dir. Zülkı’de ayında, hicri 1173 senesinde San’a’nın doğusunda Şekvan bölgesinde dünyaya gelmiştir. Sonra oradan babasıyla beraber San’a şehrine intikal olmuştur. Kur’an-ı Kerîm’i, fıkıh, fıkıh usûlü, nahv, belağat, mantık ve başka dallarda bir çok metin ezberlemiştir. Alimlerin meclislerinde hazır bulunmuş, onlardan ders almış, hat-ta bu ilimlerden bir çoğunda üstün seviyeye ulaşmıştır. Bundan sonra, tedris (ders okutma), te’lif (kitap yazma) ve fetva işleriyle uğraşmıştır. Kadılık makamını üstlenmiş ve bu görevini kırk sene devam ettirmiş ve vefatından iki yıl önce de bu görevinden ayrılmıştır.
O’nun ilim meclisi, öğrencilerle dolup taşar ve bir çok ders olurdu. Öğrencileri O’ndan her gün on dersden fazla çeşitli ilimlerde ders alırlardı.
Zeydî mezhebi âlimlerinin kaynağı olması ve sün-net âlimlerinin tefsir, hadis ve hadis usûlüyle alâkalı ki-taplarını ellerinde tutmaları O’nun değerini ve yükseklili-ğini göstermeye yeter.

EN ÖNNEMLİ ESERLERİ

Büyük Âlim Şevkâni’nin eserleri, yaklaşık iki yüz yetmiş sekiz (278) adede ulaşmıştır. Bunlardan otuz sekiz tanesi basılmıştır.
Bunlardan en meşhurları şunlardır:

1- Fethul-Kadîr fî Tefsîril-Kur’anıl-Kerim
2- İrşâdul-Fuhûl fî İlmil-Usûl
3- Neylul-Evtar Şerhul Muntekal-Ehbar
4- Ed-Duraril-Mudiyye
5- El-Kavlul-Mufîd min Edilletil-İctihadi vet-Taklîd
6- Es-Seylul-Cerrar alâ Hadai’gil-Ezhar
7- El-Bedrut-Tali’ bi Mehasinil-Karnis-Sabi’
8- Ed-Durrun-Nedid fi İhlâsi Kelimetit-Tevhîd


VEFATI

Şeyh Şevkânî, selef akîdesinin müdafaasından ve ilmin yayılması yolundaki gayretlerle dolu bir hayattan sonra hicrî 1250 yılının Cemadul-Âhir ayında vefât etmiş-tir.
Allah O’ndan, İslam’a ve Müslümanlara vermiş olduğu hizmetlerinden dolayı razı olsun ve geniş bir rahmetle rahmet etsin. –Amin-


بسم الله الرحمن الرحيم

ALİMLERİN İHTİLAFLARINDA
GÖNÜLLERİ YATIŞTIRMAK

Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. Salât ve selâm peygamberlerin efendisine, temiz âilesine ve saygıdeğer ashâbına olsun.
Şunu bil ki (Ey Müslüman Kardeşim!), müslümanlar arasında şu bidattir veya bidat değildir, mekruhtur veya değildir, haramdır veya haram değildir veyahut başka konularda görüş ayrılığı meydana geldiğinde, sahâbe zamanından günümüze kadar (selef ve halef) –ki bu Muhammed-sallallahu aleyhi ve sellem-'in peygamber olarak gönderilişinden beri 13 asırdır- müçtehid âlimler arasın-da dînî meselelerin herhangi birisinde, görüş ayrılığı meydana geldiğinde yapılması gereken; meseleyi Allah Subhânehû’nun Kitabına ve Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-' in sünnetine döndürmek olduğunda Müslüman-lar ittifak etmiştir.
Allah Teâlâ Kitabında şöyle buyuruyor:
﴾Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah’a ve Rasûlüne döndürün ﴿

Allah Subhânehû’ya döndürmenin manası; Kita-bına döndürmek demektir. Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-' e döndürmenin manası ise; vefatından sonra sünnetine döndürmek demektir. Bunda Müslümanların tamamının arasında ayrılık yoktur. Şayet müctehidlerden birisi “bu helaldir”, diğeri de “bu haramdır” derse, o ikisinden biri diğerine nazaran, ondan daha çok ilim sahibi veya yaşça ondan daha büyük veya da ondan daha önceki asırlarda yaşamış olsa bile hakka daha uygun değildir. Çünkü o ikisinden her biri Allah’ın kullarından bir ferttir ve temiz şeriatına, Allah’ın Kitabı ve Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-' in sünnetine göre kendini ibadete adayandır. Ondan istenen, Allah’ın diğer kullarından istediğidir. Onun ilminin çokluğu, ictihad derecesine ulaşması veya o dereceyi aşması, Allah Teâlâ'nın diğer kullarına mesul kıldığı şeriatından muaf tutmadığı gibi kullarının mükellef olduklarının hep-sinden dışarı da çıkarmaz. Bilakis âlim, ilminin her artışın-da sorumluluğu diğerlerine nazaran daha çok artar. Böyle olmasa bile, Allah’ın onun üzerine, insanlar açık-lamasını zorunlu kılması, anlatmayla (tebliğle) görev-lendirmesi ve Allah’ın kullarına koyduğu kanunlarını iza-hıyla sorumlu kılması yeterlidir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur:
﴾(Bir zamanlar) Allah, kendilerine kitap verilenlerden “onu mutlaka açıklayacaksınız; onu asla gizlemeyeceksiniz” di-ye söz almıştık ﴿

Allah Teâlâ buyurur ki:
﴾ İndirdiğimiz apaçık delilleri ve irşad yollarını Kitapta insanlara açıklamamızdan sonra gizleyenler… İşte onlara, hem Allah lânet eder, hem de lânet edebilecekler lânet ederler. ﴿

Allah’ın az bir ilimle rızıklandırdığı birisi olmasa bi-le, insanlara açıklamakla mükellef olması, sorumluluk dairesinden çıkmayan ve zikrettiğimiz âlimlerden olması için yeterlidir. Bilakis, bildikleriyle sorumluluğunu artırır. Günâh işlediklerinde ise, onların günâhları, bir cahilin günahından daha şiddetli ve caza olarak da daha çoktur.
Tıpkı Allah Subhânehû’nun cehâletle kötülük işle-yen ile ilimle amel edeni anlatması gibi. Yine birçok âyette, Allah’ın şeriatına muhalif davranmaya cüret eden Kitabı bilmeleri ve onu okutmalarıyla beraber Al-lah’ın şeriatına muhalif davranmaya cüret eden yahudileri anlatması gibi. Allah onları birçok yerde yer-miş ve onları şiddetli bir azarlama ile azarlamıştır. Sahih bir hadiste Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- şöy-le buyurur:
﴾Cehennemde ilk yakılacak olan, insanlara emreden ama kendisi yapmayan, onları yasaklayan ama kendisi terk etmeyen âlimdir. ﴿
Bütün bunlar bilinen bir iştir. İlim, onun çokluğu ve ilim sahibinin meşhur olması, şerî sorumlulukları ondan düşürmediği gibi, bilakis işini daha da zorlaştırır. Câhilin muhatap olmadığı işlerle muhatap olur, câhilin mükellef tutulmadığıyla mükellef tutulur ve günâhı daha şiddetli, cezası da daha büyük olur. Bu ise şeriat ilminde en az ilme sahip olanın bile inkâr etmeyeceği bir olaydır. Bu konudaki âyet ve hadisleri toplasak pek çok kitap olur-du. Bu araştırmada ki gayemiz bu değil. Bilakis bundan hedefimiz ve kastımız, Kitap ve sünnette âlim, şerî so-rumlulukta ve kullukta câhil gibidir. Bununla birlikte sana bu iki sınıf arasındaki farklılığı açıklamıştık: Alim sınıfı ve cahil sınıfı, bir çok sorumlulukta, cahilin üzerine gerekli olmayan âlimin ayrıcalıkları.

{Âlim veya müctehid hata ederse hiç kimsenin hatasında ona uyması caiz değildir. Bilakis Kitap ve sünnetin delalet ettiği hakka dönmesi gerekir.}

Bununla belirlemiş olduk ki; ihtilaf eden (ayrılığa düşen) alimlerden birinin veya onlara tabi olanlardan ve onları taklid edenlerden birinin: Hakk falanın değil, fi-lanındır, falanın dediği filanın dediğinden hakka daha uygundur, diyemez. Bilakis onun üzerine gereken (vacib olan) –kendisinde anlayış, ilim ve temyiz olanın- ihtilaf ettikleri meseleyi Allah’ın Kitabına ve Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-' in sünnetine döndürmesi gerekir. Her kimin Kitap ve sünnetten delili varsa, hak onunla bera-berdir ve hakka daha uygun olanda odur. Her kiminde Kitap ve sünnetteki delili lehine değil de aleyhineyse, o hatalıdır. Bu hatasından dolayı, onun üzerine bir günâh yoktur. Şayet ictihadın hakkını tam olarak vermişse. Bila-kis o, özrü bağışlanabilir ve bununla beraber ecir alır.
Sahih bir hadiste sabit olduğu gibi Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:
﴾ Bir müctehid ictihad eder, bu ictihadında da isabet ederse ona iki ecir vardır.İctihad eder ve bu ictihadında da hata ederse ona bir ecir vardır.﴿
Hata işleyene ecir olması ona yeter. Fakat bu, ancak müctehidin kendisi hata ederse mümkündür. Bununla birlikte ondan başkası için, onun hatasına tâbi olması câiz değildir, onun özrü gibi bağışlanmaz ve onun ecri gibi de ecir almaz. Bilakis, mükelleflerden on-dan başkasının üzerine vacip olan hatada onu taklidi terk etmesi ve Kitap ve sünnetin işaret ettiği hakka dönmesidir. İlim ehli, ihtilaf ettiklerinde meseleyi Kitap ve sünnete döndürürlerse kimin yanında Kitap ve sünnetten delil varsa o, hakka isabet etmiş ve onunla uygun düşmüştür. Bu bir kişi bile olsa. Yanında Kitap ve sünnet-ten delili olmayan ise hakka isabet etmemiş, aksine hata etmiştir. Bunlar birçok kişi de olsa. Ne âlimin, ne öğre-nenin ve ne de anlamayanın –ihmalkâr olsa bile- “Hak; Kitap ve sünnetten delil, başkasının elinde olsa bile, âlimlerden taklit edilenin elindedir” diyemez. Muhakkak ki bu büyük bir cehalet, şiddetli bir taassup (körü körüne taklit) ve topluca insaf (adalet) dâiresinden çıkmaktır. Çünkü hak, insanlarla bilinmez. Bunun aksine insanlar hakla bilinirler. Müctehid âlimlerden ve araştırmacı imamlardan hiçbiri mâsum (hatadan berî) değildir. Ma-sum olmayan bir kişi, doğruyu bulabileceği gibi hata da edebilir. Bazen doğruda isabet eder, bazen de hata eder. Hatalarından doğruyu ortaya çıkarmak ise Kitap ve sünnetten delile dönmekle mümkündür. Şayet onun görüşü Kitap ve sünnete uygunsa o, doğruyu bulmuş (isabet etmiş), muhalefet etmişse o, hatalıdır.
Bu anlattıklarımızın tümünde büyüğü-küçüğü, önceki ve sonraki Müslümanlar arasında hiçbir ayrılık yoktur. Bunu ilimde en az ve irfanda en düşük nasibi olan bunu bilir. Her kim bunu anlamaz ise, bunu itiraf et-sin, kendini suçlasın ve şunu bilsin ki, muhakkak ki o, an-layışının ulaşamadığı ve gücünün yetmediği şeylere girmesi ve yapması ona yakışmaz iken korkusuzca nef-sine karşı suç işlemiştir. Onun üzerine düşen kalemini dilini tutup, ilim talebiyle meşgul olmaktır.
Yine Kitap ve sünnetin marifesine, manalarını an-lamasına ve ikisi arasındaki delaletleri ayırmasına ulaştı-ran ictihad ilimlerinin talebine kendini adaması gerekir. Kendisinde, sahihiyle zayıfını ve kabul olunanla reddo-lunanı ayırt edinceye kadar, sünnet ve ilimlerinin bahsiy-le çalışmalı ve onların sözleriyle istediğine ve doğru yola ulaşana kadar, bu ümmetin selefine ve sonraki büyük imamların sözlerine bakmak zorundadır. Şayet bunu yapmaz ve daha önceki anlattıklarımızla iştiğal olmazsa (uğraşmazsa) bu ilimleri öğrenmeden önce elinden ka-çırdıklarına büyük bir pişmanlıkla pişmanlık duyar. Kendisini ilgilendirmeyen ve bilmediği meselelerde susması temenni olunur.
Bizi şu sözüyle edeplendiren Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in sözü ne kadar da güzeldir:
﴾Allah, hayır söyleyen yahut da susan kuluna rahmet etsin.﴿

Bu kişi; âlimlere taassupla nefsini uğraştıran ve Al-lah’ın muhakkak olması gereken (ilimlerde kalbini aç-madığı) bir kimsenin ilimde konuşması, bilmediği bir şeyde tashihe (düzeltmeye) gitmeyen ve birisine, “sen hata ettin demesine” engel olan, gerçek bir anlayışla anlamayan ve ne hayır söyleyen ne de susan, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in irşâd ettiği edeple edeplenmeyendir.
O halde bütün bu zikrettiklerimizle Allah’ın Kitabı-na ve Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-' in sünnetine dönmenin vücûbiyeti, Allah’ın Kitabı ve bütün Müslü-manların icmasıyla senin için sabit oldu. Yine insanlar-dan her kim, âlimlerin, meselelerden birinde, ihtilafları anında âlimlerden hata edenin, bu yoldan başkasıyla bilineceğini iddia ederse o, Allah’ın Kitabına ve bütün Müslümanların icmasına aykırı davranmıştır. Gel gör ki; -Allah sana doğru yolunu göstersin- bu batıl iddiasıyla nefsine hangi suç ile suç işledi ve bu büyük hata ile hangi musibette vuku buldu. Ve kendisine fayda getir-meyen konuşma, onu hangi büyük sıkıntıya sürükledi.
İşte ben burada, kimin elinde hak var, kimin elin-de de gayrisi var, taki bunu gerçek bir hak ile bilene kadar ve doğruyu bulanı hatalıdan ayırmak için Allah’ın Kitabına ve Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-' in sünnetine döndürmenin keyfiyetini, ilim ehli arasındaki zikrettiğimiz ihtilaftan (ayrılıktan) birini bir misal ile açıkla-yacağım. Şayet bir şey için misaller verilir ve şekil tasav-vur edilirse irfanda hazzı ve ilimde nasibi olmayanı bir tarafa bırak hatta sahih bir anlayışı ve selim bir aklı olan birisine gizli kalmaz ve güzel bir açıklıkla ortaya çıkar.
Bu mesele –misal olarak zikrettiğimiz ve izah ola-rak yazdırdığımız- ki özellikle bu günlerde asrımız ve bel-de ehlimizin dilinden düşürmediği, bazı sebeplerle gizli kalmamaktadır.
O mesele ise: “Tıpkı insanların mescidlerin üzerine bina yapmaları ve kabirlerin üzerine kubbeler yapmaları gibi kabirlerin yükseltilmesi ve üzerlerine binalar kurulma-sıdır”
Biz deriz ki: Şunu bil ki, sahabeden –Allah onlar-dan razı olsun- bu yana öncekiler, sonrakiler ve günü-müze kadar ki insanlar, kabirlerin yükseltilmesi, üzerine bina kurulması, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in yasakladığı ve şiddetli tehdidin olduğu beyanında geleceği gibi bidatlerden bir bidat olduğuna ittifak et-mişlerdir. Buna Müslümanlardan hiçbiri muhalefet et-memiştir. Fakat imam Yahya b. Hamza ’nın bir yazısında seçkin insanların kabirlerinin üzerine meşhed ve kubbe yapılmasının sakıncası olmadığını belirtmiştir. Bunu on-dan başkası söylememiş ve ondan başkasından da rivâyet olunmamıştır. Zeydiyyeden, fıkıh kitaplarında müelliflerden bunu zikredenler de, onun sözüne uymuş-lar ve onu taklit etmişlerdir. Onun asrında veya ondan sonra yaşayanların ne ehli beytten ve ne de başkala-rından hiç kimsenin bu sözü söylediğini biz bulamadık. “Bahr” kitabının sahibi ki o, Zeydiyye Mezhebinin büyük imamlarından olup, mezheplerinin kendi içlerindeki ayrı-lıklarında açıklama yeri, kendi aralarında ve başkaların-daki ayrılıklarda kaynak kitaplarındandır. Bununla bera-ber, müctehidlerin sözlerinin çoğunluğunu ve fıkhî mese-lelerdeki ihtilafları, bu asırlardaki ve bu diyarlardakiler-den, her kim meselelerdeki ayrılıkları ve müctehidlerden olumlu veya olumsuz kişilerin sözlerini öğrenmek isterse, bu kitap bunları içermiş ve kaynak kitap halini almıştır. Bu değerli kitabın sahibi, bu sözü –üstün kişilerin kabirle-rinin üzerine kubbeler ve meşhedler konmasının caizlili-ğini kastediyorum- imam Yahya’dan başkasına nispet etmemiştir. Kitabında şöyle demektedir: “İmam Yah-ya’nın meselesi ise; Müslümanların bunu kullanmaların-dan ve kimseninde bunu inkâr etmemesinden dolayı kralların ve üstün kişilerin kabirlerinin üzerine kubbeler ve meşhedler konulmasında bir besi yoktur.”
Bu sözden, bunu imam Yahya’dan başkasının söylemediğini öğrenmiş oldun. Yine dayandığı delilinde, inkâr olmaksızın Müslümanların bunu kullanmasını getir-diğini öğrendin. Daha sonra “Bahr” kitabının sahibi, imam Yahya’nın dayanmış olduğu bu delilini “Ğays” ki-tabında zikretmiş, onunla yetinmiş ve ondan başkasını da delil olarak getirmemiştir. Bu hilafın imam Yahya ile, sahabe, tabiin, öncekiler, ehli beyt, sonrakiler, dört mezhep sahibi ve başkalarıyla, önceki ve sonraki müctehidlerin hepsinden olan âlimler arasında olduğu senin için ortaya çıkmış oldu. İmam Yahya’dan sonra gelen müelliflerden birinin eserlerinde onun sözünü ak-tarması buna engel teşkil etmez. Bir sözün mücerret bir şekilde hikâyesi, hikâye edenin onu seçtiğine ve o yol üzere gittiğine delalet etmez. İlim ehlinden olan birini, onun bu sözünü söyler ve onun görüşünü tercih ettiğini bulursan; şayet o şahıs imam Yahya’nın getirdiği delile dayanıp, onun sözünü söyleyen bir müctehid ise, yine buna engel teşkil etmez. Şayet müctehid değilse, ona muvafakat etmesi itibara alınmaz. Çünkü taklit edenle-rin değil, müctehid imamların sözüne itibar olunur.
Doğrunun, imam Yahya’nın mı, yoksa ondan başka ilim ehlinden olanların yanında mı olduğunu öğ-renmek istersen, yapman gereken; bu ihtilafı Allah’ın bi-ze döndürülmesini emrettiği yere döndürmektir. O da Allah’ın Kitabı ve Rasûlu -sallallahu aleyhi ve sellem-' in sünnetidir.
Şayet bu döndermedeki yapılacak şeyi bana açıkla, tâki fayda tamamlansın, hak, gayrisinden, bu meselede doğruyu bulan hata eden ortaya çıksın, der-sen…
Ben de derim ki: Söyleyeceklerime iyice kulak ver, anlayışını ve zihnini açık tut. İşte ben sana istenilenin keyfiyetini açıklayacağım ve sana beyan edeceğim. Bundan sonra zihnini meşgul edecek bir şüphe ve zih-ninde bir karışıklık kalmayacak.
Ben derim ki: Allah Subhânehû şöyle buyurur:
﴾ Peygamber size neyi verirse, onu alın; neden sizi nehyederse, ondan da sakının. ﴿

Bu âyette, kulların üzerine, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in söylediklerini yerine getirmek, onu almak ve Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in nehyettiklerini (yasakladıklarını) bırakmak ve onu terk etmenin zorunluluğu vardır.

Allah Subhânehû ve Teâlâ şöyle buyurur:
﴾(Ey Muhammed) De ki: Şayet Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olun ki, Allah’ta sizi sevsin. ﴿

Bu âyette de, kullarından her bir kulun üzerine vâcip olan Allah sevgisinin Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-' e ittibaya (uymaya) bağlı olduğu vardır. Şayet bu, muteber bir şekilde kulun Rabbisine olan sevgisinin bir ölçüsüyse; muhakkak ki o, Allah’ın o kulu sevmesine hak etmesinin bir sebebidir.
Allah Subhânehû şöyle buyurur:
﴾ Her kim Peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş o-lur.﴿

Bu âyette, Rasûle itaatin Allah’a itaat oldu-ğu vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
﴾Her kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse, işte böyleleri (kıyâmet gününde), Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddîkler, şehidler ve sâlihlerle beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaştırlar. ﴿

Allah, Allah’a ve Rasûlüne itaat edene mutluluğu uygun görmüştür. Bu mutluluk ise derece olarak kulların en yükseği, menzil olarak da en âlâsı olan bu kullarla beraber olmasıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
﴾Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse, O da onu, içinde dâimî kalacağı, (ağaçları) altından ırmaklar akan cen-netlere sokar; bu da en büyük kurtuluştur. Kim de Allah’a ve Peygamberine isyan ve O’nun kanunlarına tecavüz ederse, O’ da onu, içinde dâimî kalacağı ateşe sokar. Onun için zelîl edici bir azâb vardır. ﴿
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
﴾Kim, Allah’a ve Peygamberine itaat eder ve O’ndan korkar, sakınırsa, işte kurtuluşa erenler de bunlardır. ﴿
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
﴾Allah’a itaat edin, Rasûlüne de itaat edin. ﴿
Allah Teâlâ Rasûlüne şöyle demesini buyurmuştur:
﴾ Allah’tan korkun ve bana itaat edin. ﴿
Bu manaya delalet eden âyetlerin hepsi otuzdan fazladır. Bu zikrettiklerimizin tamamından, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in emrettiklerini ve nehyettiklerini almak ve O’na tâbi olmak, Allah Subhânehû’nun emriyle vâcip olduğu, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' e olan itaatin Allah’a itaat olduğu, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' den ge-len emrin, Allah’tan gelen bir emir olduğu ortaya çıkar.
Sana, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' den gelen, kabirlerin yükseltilmesi ve üzerine bina ku-rulması hakkındaki hadisini, düzlemenin ve yükseltilmiş olanın da yıkılmasının vacipliliğini açıklayacağız. Fakat biz burada alçaltmanın ve düzlemenin hükmüyle alakalı bazı şeylerin zikriyle başlayacağız. Sonra, bu araştır-maya göz geçiren birinin bilmesi amacıyla, imam Yah-ya’nın ve ondan başkasının türbeler ve meşhedler me-selesinde, istenilenin Allah’ın döndürülmesini emrettiği, Allah Subhânehû’nun Kitabı ve Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-' in sünneti olduğunun zikriyle bitireceğiz. Hep-sinin zikredilmesini bir tarafa bırakın, hatta bazısının zikri bu meselede yeterli, razı edici ve fayda sağlayıcı olur. Bunun yanında, kabirlerin yükseltilmesinin bu ümmet için büyük bir fitne ve bunun şeytanın apaçık tuzaklarından bir tuzak olduğunu her anlayabilen için açıklayacağız. Allah Subhânehû ve Teâlâ’nın yüce Kitabında haber verdiği gibi, daha önceki ümmetleri şeytan bununla kandırmıştır. Bunların ilki de Nuh -aleyhisselâm-' ın kav-midir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
﴾Nûh yine demişti ki: “Rabbim! Onlar bana karşı geldiler ve malı ve çocuğu, kendisinin ancak hüsranını artıran kimseye uydular.””Büyük büyük tuzaklar kurdular ve dediler ki: Sakın ilâhlarınızı terk etmeyin. Vedd’i, Suva’ı, Yağûs’u, Ya’ûk’u ve Nesr’i bırakmayın.” ﴿

Bunlar, Âdemoğullarından Sâlih kimseler idiler. Onlara uyanlar ve taklit edenler, gittikleri yoldan giden-ler vardı. Bu kişiler öldüklerinde onları taklit edenler dedi-ler ki: Şayet onların resimlerini çizersek, onları hatırladı-ğımızda bu ibadete olan şevkimizi artırır. Ve onların re-simlerini yaptılar. Onlar öldüğünde, başkaları geldi ve iblis onlara gizlice yanaşarak şöyle dedi: Onlara ibadet ediyorlardı (tapıyorlardı), onlarda onlara yağmur indiri-yorlardı. Onlar da onlara ibadet ettiler, ardından da Araplar onlara ibadet ettiler. Sahihi Buhari de İbnu Ab-bas’tan bu şekilde rivâyet olunmuştur.
Seleften bir topluluk şöyle demiştir: “Bunlar, Nûh kavminden bir topluluk idiler. Bu insanlar öldüklerinde kabirleriyle meşgul oldular. Sonra onların resimlerini çiz-diler. Sonra da bir zaman geçince onlara taptılar. Buhari, Muslim ve başka hadis kitaplarında Hz. Âişe’den –-Allah O'ndan razı olsun- gelen rivâyette şöyle der:
Ümmü Seleme -Allah O'ndan razı olsun- Habeşe’de gör-düğü bir kiliseyi ve içinde gördüğü resimleri Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' e anlattı. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: “Onlar öyle bir topluluktur ki, Salih bir kul Salih bir kişi öldüğünde, kabrinin üzerine mescid kurarlar ve resimlerle içini süslerler. Bunlar Allah katında yaratılmışların en şerlileridirler.”
Allah Teâlâ’nın: ﴾Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ’yı?﴿ âyeti hakkında İbni Cerîr şöyle der: Onun için buğday (ya da arpa) ezerler ve kabirle meşgul olurlardı. (Vakitlerini kabirle doldururlardı.)

{ Kabirlerin Üzerine Bina Kurmanın Yasaklanma-sının Sünneti Mutahharadan Delilleri }

Sahihi Muslim’de Cundub b. Abdullah el-Becelî’den gelen bir rivâyette o şöyle dedi: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' i vefât etmeden önce şöyle derken işittim:
﴾Beni dinleyin! Sizden öncekiler peygamberlerinin ka-birlerini mescidler edinirlerdi. Bana kulak verin! Kabirleri mescidler edinmeyin. Muhakkak ki ben sizi bundan yasaklıyo-rum. ﴿
Buhari ve Muslim’de Hz. Âişe’nin -Allah O'ndan razı olsun- rivâyetinde o, şöyle dedi: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in vefâtı yaklaşınca, elbise-sini yüzünü örtmeye başlar, acıları artmaya başlatınca da yüzünü açardı. O bu hal üzere iken şöyle buyurdu:
﴾Allah’ın lâneti yahudi ve hristiyanların üzerine olsun. Çünkü onlar, peygamberlerinin kabirlerini mescidler edindiler. ﴿
Yahudi ve hristiyanların yaptıklarından ümmetini sakındırıyordu. Şayet böyle olmasaydı, onun da kabri yükseltilirdi. Ancak kendisi kabrinin mescid edinilmesin-den korkmuştu.
Buhari ve Muslim’de İbnu Abbas’tan –Allah O’ndan ve babasından razı olsun- aynısı zikrolunur.
Yine Buhâri ve Muslım’de Ebu Hureyre –-Allah O'ndan razı olsun- hadisinde, Allah Rasûlu -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:
﴾Allah yahudi ve hristiyanların balâsını versin! Pey-gamberlerinin kabirlerini mescidler edindiler. ﴿
Buhari Ve Muslım’de Hz. Âişe -Allah O'ndan razı olsun- hadisinde O şöyle dedi: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ölüm yatağında iken şöyle dedi:
﴾Peygamberlerinin kabirlerini mescidler edinen yahudi ve hristiyanlara Allah lânet etsin. ﴿ Mescid edinilmesinden korkarak kabrini gösterdi.
İmam Ahmed Musnedinde iyi bir isnadla rivâyet ettiği İbnu Mesud hadisinde Allah Rasûlu -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:
﴾İnsanların en şerlileri, kabirleri mescidler edinen ve ha-yatta oldukları halde kıyâmet saatini idrâk edenlerdir. ﴿
Ahmed ve Sünen Ehlinin rivayet ettikleri Zeyd b. Sabit hadisinde Allah Rasûlu -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:
﴾Allah, kabirleri çokça ziyaret eden kadınlara, üzerine mescidler bina edenlere ve oraları ışıklandıranlara lânet etsin. ﴿
Sahihi Muslim ve başka hadis kitaplarında Ebul-Hayyac el-Esedî’den gelen rivayette o şöyle dedi:
Ali b. Ebi Talip –Allah O’na rahmet etsin- bana şöyle dedi: “Sözüme kulak ver! Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in beni gönderdiği şeyle seni gönderi-yorum. O da, yok edilmemiş hiçbir heykel ve dümdüz edilmemiş yükseltilmiş bir kabri bırakmaman.
Yine sahihi Muslim’de Şamâme b. Şufeyyin’den aynı zikredilmiştir. Bunda, yükseltilmiş her kabrin, meşru olan miktarın seviyesine ulaşıncaya kadar düzlenmesi gerektiğine büyük bir işaret vardır. Kabirlerin yükseltilme-sinden ise; tavanını yükseltmek veya üzerine kubbeler ve mescidler yapmaktır. Muhakkak ki bu şeksiz şüphesiz yasaklardandır. Bunun içindir ki Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- mü’minlerin emiri Hz. Ali’yi –Allah O’ndan razı olsun- onların yıkımı için göndermiştir. İmam Ahmed, Muslim, Ebu Davud ve Tirmizi’nin çıkardıkları, Nesâi ve İbnu Hibban’ın sahihledikleri Cabir hadisinde o, şöyle dedi:
“Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- kabri ki-reçlemeyi, üzerine bina kurmayı ve üzerinde yürümeyi yasakladı.”
Bu hadisi çıkaranlar Muslim hadisinde “ve üzerine yazı yazılmasını” ibaresini ziyade etmişlerdir. Hakim şöyle dedi: Yazı yazmaktan yasaklayan hadis, Muslim’in şartı üzeredir ve o sahih gariptir.
Bunda ise, kabirlerin üzerine bina kurmanın ya-saklanmasının beyanı vardır. O, birçok insanların kabirleri bir zir’a (kolun dirsekten orta parmak ucuna kadar olan kısmı) veya daha fazlasını yükseltmeleri gibi, kabir çukurunun yanının üzerine bina yapmaya tam uymaktadır.
Çünkü o, kabrin kendisini mescid yapması müm-kün değildir. Bu, kabrin başında ona bitişik olan, yine kabrin yanlarına yakın bina kuranla tam uymaktadır. Tıpkı kubbelerin, mescidlerin ve büyük meşhedlerde kabrin, ortasında veya yanında olması gibi. Muhakkak ki bu kabrin üzerine yapılan binadır. Bu, en aşağı anlayı-şa sahip birine gizli kalmaz. Şöyle denildiği gibi: Sultan, falanca şehrin veya köyün üzerine surlar bina etti. Yine, falanca, filanca mekanın üzerine mescid inşa etti de-nilmesi gibi. Bununla beraber, binanın tavanı ancak şehrin , köyün veya o mekânın hemen yanın değil de yan tarafına bina edilmiştir. Binanın kurulduğu yan taraf-larla, küçük şehir, küçük köy ve dar mekân veya büyük şehir, büyük köy ve geniş mekânda olduğu gibi ortadan uzak olması arasında bir fark yoktur. Her kim, arap dilin-de bu söylediğimizden alı koyan bir şeyler olduğunu id-dia ederse o, ne arap dilini biliyor, ne kendi dilini anlıyor ve ne de ne dediğini idrak ediyordur.
Bu anlaşıldıktan sonra, kabirlerin yükseltilmesi, üzerine kubbeler, mescidler ve meşhedler konulmasını, Allah Rasûlu -sallallahu aleyhi ve sellem- bunu yapanı daha önce geçtiği gibi bazen lânetliyor ve bazen de şöyle buyuruyor:
﴾Peygamberlerinin kabirlerini mescidler edinen topluluğa karşı Allah’ın gadabı şiddetlenmiştir. ﴿
Bu ma’siyeti yapmalarından dolayı Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Allah’ın gadabının şiddet-lenmesi için onların aleyhine dua etmiştir. Bu da Sa-hih’de sabittir. Bazen de ondan yasaklamıştır. Bazen de onu yıkacak birini görevlendirmiştir. Ve bazen de onun, yahudi ve hristiyanların bir fiili olduğunu bayan etmiştir. Bazen de şöyle buyurmuştur:
﴾Kabrimi put edinmeyin. ﴿
Bazen de şöyle buyurmuştur:
﴾Kabrimi bayram yeri edinmeyin. ﴿
Yani, orada toplanılan bir mevsim yeri edinme-yin. Tıpkı, kabre tapanların bir çoklarının yaptığı gibi.
Ölülerden itikat ettiklerinin kabirlerine belli vakitler tayin edip, kabirlerinin yanında toplanıyor, bazı ibadet-ler yapıyor ve kendilerini ona adıyorlar. Aynen, onları yaratan, rızk veren, sonra öldüren ve dirilten Allah’a ibadeti terk edip, ne kendisine fayda sağlayabilen ve ne de kendisinden zararı def etmeye güç yetiremeyip, toprak katmanlarının altında olan Allah’ın kullarından bir kula ibadet eden, bu yardım terk edilenlerin fiilleri, in-sanlardan her biri tarafından bilindiği gibi. Allah Rasûlu -sallallahu aleyhi ve sellem-' in Allah’ın emretmesini söy-lediği bir sözünde şöyle buyurduğu gibi:
﴾Ben kendime, ne bir fayda ve ne de bir zarar vermeye sâhibim. ﴿

Yarattıklarından, İnsanların Efendisi ve Allah’ın Dostu’nun nasıl kendine ne bir fayda ve ne de bir zarar vermeye sâhip olmadığını söylemesine bir bak! Yine şöyle buyurmuştur Allah’ın Rasûlu Hz. Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- :
﴾Ey Muhammed’in kızı Fatıma! Allah’tan sana hiçbir fayda sağlayamam. ﴿
Allah Rasûlu -sallallahu aleyhi ve sellem-' in kendi nefsinde, en yakın dostlarında ve kendine en sevgili ge-lenler içinde sözü buysa, masum olarak gönderilmiş peygamberlerden olmayan diğer ölüler için ne söyleni-lebilinir? Bununla beraber, onlardan birinin yanında varılacak yer, o, bu ümmeti Muhammed’in fertlerinden bir ferttir, bu İslam milletinin ehlinden birisidir ve o en âcizidir.Yine kendisine ne bir fayda ve ne de bir zarar vermede en âciz olanıdır.
Tıpkı Allah’ın haber verdiği gibi, O’nunda ümme-tine haber verdiği, kendisine ne bir fayda ve ne de bir zarar vermeye sâhip olmadığını, en yakın akrabalarına bile Allah’tan bir fayda sağlayamayacağını haber ver-diği ve bunu insanlara demesini emrettiği Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in âciz kaldığı bir şeyden, nasıl olur da o şahıs âciz olmaz.
Kendi nefsi için bu sözü söyleyen Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-' in ümmetinin fertlerinden bir şahıs, ondan ilim bakımından daha aşağı konumda olan ve-ya irfanda daha az hazzı olan birinin ona fayda veya zarar vermesini istemesi ne kadar da gariptir! Durum ise; muhakkak ki o, onun şeriatına tâbi olan bir ferttir. Senin kulakların –Allah seni doğru yoluna iletsin- kabirlere ta-panlarda vuku bulan bu sapıklıktan daha büyük bir sa-pıklık duydu mu? İnnâ Lillâhi ve İnnâ ileyhi Raciûn. (Biz Allah’a âidiz ve yine O’na döndürüleceğiz.)
Bunu güzel bir şekilde “ed-Durrun-Nedid fî ihlasi Kelimetit-Tevhîd” adlı kitabımızda açıkladık. Bu kitap ise insanların elinde mevcuttur.

{ Cahillerin gâfil olmaları, kabirlerin yüceltilmesi, üzerine kubbeler ve meşhedler konmasının münâsip olduğu görüşüne vararak şirkte vuku bulmaları }

Hiç şüphe yok ki, ölüler hakkındaki bu inancın başlamasının en büyük sebebi, şeytanın insanlara kabir-lerin yükseltilmesini, üzerine örtüler konmasını, kireçlen-mesini, en güzel zînet eşyalarıyla süslenmesini ve en gü-zel bir şekilde güzelleştirilmesini süslü göstermesidir. Cahil birisi üzerine kubbe inşa edilmiş kabirlerden birini gördü-ğünde oraya girer ve kabirlerin üzerindeki çok güzel ör-tüleri, parıldayan lamba ışıklarını ve güzel bir buhurluk-tan güzel bir kokunun yayıldığını görür. Hiç şüphe yok ki, kalbi o kabrin yüceltilmesiyle dolar. (O kabri yüceltme ihtiyacı hisseder. Zihnini orada yatan ölünün menzilesini düşünmekle daraltır. Ve ona hayranlık, saygı ve hürmet göstermeyi hissettirir. İslamdan yavaş yavaş uzaklaştı-ran, şeytanın Müslümanlara en büyük tuzağı ve kulların sapıtmalarındaki en şiddetli vesilesi olan şeytânî inanç-lardan eker ve nihayetinde o, ancak Allah Subhânehû’nun yapabileceği şeyleri kabrin sahibinden talep eder ve bu davranışıyla müşriklerden sayılır yani müşriklerden olur. Bu şirke, daha önce saydığımız sı-fatlara bürünen kabri, ilk defaki ziyaretinde ve ilk görü-şünde ulaşır. Öyleyse, bu ölünün misali gibi, hayatta olanlardan gelen bu önemli ihtimamın, ancak olmasını istedikleri dünyevî veya uhrevî bir faydadan dolayı ol-duğunu muhakkak aklına getirmesi gerekir. Benzeri alimlerden gördüklerine nisbeten, o kabrin ziyaretinde, kendini ona adamalı, rükunlarına göre davranmalı ve kendini onun karşısında küçük görmelidir.


{Cahillerin mallarını yemek için kabir bekçilerinin hilesi}

Muhakkak ki şeytan, Âdemoğullarından olan kardeşlerinden bir guruba, o kabrin başında durup, zi-yarete gelenleri aldatmalarını, onlara bu işi fecî göster-melerini, gafillerden olanın doğru bir şekilde anlamaya-cağı, kendilerinden bazı işler üretmelerini ve bu işleri de ölüye nisbet etmelerini memur kılmıştır.
O ölü için, bazı şeyleri içine alan yalanlar uydu-rup, bunun adını keramet koyarak insanlar arasında bunu yayar ve meclislerinde insanlarla bir araya geldik-lerinde sürekli tekrar ederler. Ölüye karşı hüsnü zanda bulunan birisi bunu kabul edip, bu haberi yayar. Aklı da onlardan gelen yalanları kabul eder. Onu duyduğu gibi başkasına aktararak, toplantılarında onunla konuşur. Cahiller de şirkî itikatta büyük bir felakette vuku bulurlar. O ölüye en güzel mallarını adak olarak adarlar. Onlara yöneldikleri zaman büyük bir hayır ve ecir kazandıkları inancı ile kabir için emlaklarından, kalplerine en sevgili geleni ayırırlar. Bunun büyük bir yakınlaşma, fayda verici bir itaat ve kabul edilen bir iyilik olduğuna inanırlar. Bu maksatlarına da, şeytanın Âdemoğullarından olan, o kabrin başına koyduğu kardeşlerinin sayesinde ulaşır. Onların, o fiilleri yapmalarının, o korkutmalarla insanları ürkütmelerinin ve o yalanlarla yalan söylemelerinin sebebi, düzgün konuşamayan ve anlamayan avamın dünyalıklarından (mallarından) bir şeyler elde etmek içindir. Bu lânetlenmiş vasıta ve iblîsî vesîleyle kabirler üzerine kurulmuş vakıflar çoğaldı ve büyük bir adede ulaştı. Hatta meşhurlar üzerine vakfedilenler aşırılıklara vardı. Onlardan, vakfedilenler bir araya getirilse Müslüman köylerinden büyük bir köy ehline yeterdi. Şayet o batıl olan vakıflar satılsaydı Allah onunla fakirlerden büyük bir topluluğu zenginleştirirdi. Hepsi de Allah’a ma’siyette yapılan adaktır. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:
﴾ Allah’a ma’siyette adak yoktur. ﴿
O yine Allah’ın rızası istenmeyen adaktandır. Bu-nunla beraber onun hepsi, onu yapanın Allah’ın gaza-bına müstehak olduğu adaklardandır. Çünkü bu adak-lar, ölüler hakkındaki ulûhiyye itikadında dinde ayakların kayması sonucuna doğurur. Ve bu adak onun en sevdiği mallarından olmasına müsamaha edilmez. Kalbini ona bağlaması ancak şeytanın kalbine o kabre ve sahibine karşı muhabbet, yüceltme ve takdis etmesi ve İslama salimen dönemeyeceği itikadında aşırılığa git-mesidir. Aşırılıktan Allah’a sığınırız.
Hiç şüphe yok ki, şayet onlardan ölünün kabrine yapmış oldukları adaklarını, itaatlerden bir itaate ve ya-kınlaşmalardan bir yakınlaşmaya yapılması istenseydi, bunu yapmazdı, yapamazdı. Şeytanın bunlarla oyna-masının nereye ulaştığına bir bak! Ve onları dibi olma-yan bir kuyuya nasıl attığına!
Bu bozulmaların sebebi, kabirlerin yükseltilmesi, üzerine bina dikmek, süslemek ve onu kireçlemektir.

{ Kabrin yükseltilmesinden kaynaklanan bozul-malar-dan bir tanesi de, kabrin yanında kurban kes-mektir. }

Bu, sahibinin İslam duvarının arkasına atılmasına ulaştıran bozulmalardan bir tanesidir.
Onlardan birileri ellerinde bulunan en iyi hayvanı ve sahip olduğu büyük baş hayvanlardan en güzelini getirerek o kabrin yanında, kabrin sahibine yakınlaşmak için kurban ederler. Onunla putlardan bir puta tapıyor-lar. Çünkü, zira put diye isimlendirilen dikili taşlara kur-ban kesmekle, kabir diye isimlendirilen ölünün yattığı yer arasında bir fark yoktur. Arasındaki farklılık sadece isim-lendirmededir ve haktan hiçbir şey ifade etmez. Ne ha-ram kılmaya ve ne de helal kılmaya etkilemez. Her kim içkinin adına ve içmesine başka bir isim takarsa bu, Müslümanların tümü katında ihtilafsız, onun içilmesinin hükmünde hiçbir değişiklik yapmaz. (Yani içki içkidir ve haramdır. Bunun adına ne derseniz deyin.)
Hiç şüphe yok ki, kurban kesmek kulların Allah’a taptıkları, hediyeler ve kurbanlık hayvanlar gibi ibadet çeşitlerinden bir çeşittir. Onunla kabre yaklaşan ve kab-rin yanında kurban kesen kişinin, onu yüceltme, kera-meti, hayrı çekme ve şerri kendisinden def etme ama-cından başka bir şey değildir. Hiç şüphe yok ki bu bir ibadettir. Sana onu duyman şer olarak yeter. Allah’tan başkasında güç ve kudret yoktur. Biz Allah’a âidiz ve yi-ne O’na döndürüleceğiz. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:
﴾ İslam da hayvanı boğazlamak yoktur. ﴿
Abdurrezzak şöyle dedi: “Kabir yanında hayvanı boğazlıyorlardı. Yani inek veya koyunu.

{Araştırmanın Son Bölümü}

Bunların hepsinden sonra, en açık sonuçla so-nuçlanan, en yüksek sesle seslenen, en açık delile işaret eden ve daha açık bir faydayla fayda veren delillerle “Bahr” kitabının, imam Yahya’dan rivayet ettiği görüşle-rin, alimlerin hatalarından bir hata ve müctehidlerin vu-ku bulabileceği cinsten bir hata olduğu öğrenilmiş oldu. İşte insanoğlu böyledir. Masum ise; Allah’ın masum kıl-dığıdır. Her âlimin sözü kabul da edilir, red de. Bununla beraber –Allah ona rahmet etsin- insaf olarak imamların en büyüklerinden, en çok hakkı ve doğru yolu arayan-lardandır imam Yahya. Fakat biz, kabirlerin üzerine kubbeler bina edilmesi sözünün başkalarına muhalefet ettiğini gördük. Biz bu ihtilafı Allah’ın bize döndürmemizi emrettiği Kitap ve sünnete döndürdük. Orada daha önce anlattığımız şeylere delalet eden apaçık deliller bulduk. Bu delillerin, bunu yasakladığını, bunu yapana ve ona dua edene lâneti, Allah Teâlâ’nın onlara karşı gazabının şiddetlendiğini, bunun şirke götürdüğünü ve İslamdan çıkma-ya vesile olduğunu daha önce açık-lamıştık.
Şayet imamlardan bazıları veya hepsi imam Yahya’nın dediği gibi derse bile, sözleri onlara geri iade edilir. Araştırmamızın başında anlattığımız gibi. Bunu söyleyen kişilerden bir tanesi olursa durum nasıl olur!?
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle bu-yurur:
﴾ Bir işte bizim bir emrimiz yoksa o, reddolunur. ﴿

Kabirlerin yükseltilmesi, üzerine kubbeler ve mescidler inşa edilmesi hakkında daha önce öğrendi-ğimiz gibi Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in bir emri yoktur. Öyleyse, bu ameller söyleyene geri iâde edilir. Allah Subhânehû İslam Şeraitini, Kitabına ve Resûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-' in lisanına indirdiğini insanlar için şeriat (uyulması gereken kurallar) yapmıştır. İlimde en yüksek mertebeye ulaşsa bile hiçbir âlim, ko-numu ne olursa olsun Kitap ve sünnete veya bu ikisin-den birine muhalefet edemez. Bununla beraber, ictihad ettikten sonra hatada vukû bulursa, onun için ecir vardır. Ondan başkasının bu hatasında ona tâbi olması câiz değildir. Bunları araştırmamızın başında anlatmıştık.

{FAYDA}

İmam Yahya’nın kendisine delil olarak getirdiği “Müslümanların bunu yapması ve kimsenin de onu inkâr etmemesi” sözü geçersizdir. (Kendisine iâde olunur.) Çünkü Müslümanların âlimleri, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in, bunu yapana lânet olduğu hadisi-ni, her asırda rivâyet etmektedirler. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in bunun yasaklanmasında ki şeriatını, medreselerinde ve huffazlarının meclislerinde ikrar edi-yorlar. Onu, sonraki öncekinden, küçük büyükten, muteallim âlimden ve sahabeden günümüze kadar rivâyet ediyorlar. Hadisciler musennefatında, müsnedlerinde ve meşhur ana kitaplarında, tefsirciler tefsirlerinde, fıkıh ehli fıkıh kitaplarında, sîre ve haber ehli de sîre kitaplarında bunu zikrettiler. Nasıl olur da, böyle yapanları inkâr etmediler denebilir?!
Onlar her asırda sonra gelenler öncekilerden onu yapanın lânetlendiğini ve yasaklandığını rivayet ederler. Bununla beraber, İslam âlimleri bu fiili inkâra ve şiddetle yasaklanmasına devam etmektedirler.
İbnu Kayyım –Allah ona rahmet etsin- önceki ve sonraki mezhepleri kapsayan imam Takıyyuddîn’den bütün gurupların, kabirlerin üzerine bina yapmanın ya-saklılığını açıkladıklarını nakleder. Sonra şöyle der:
“Ahmed, Malik ve Şafiî’nin ashabı bunun haram-lılığını açıklamışlardır. Bir gurup bunu kerahiyet olarak isimlendirmiş-lerdir. Ondan yasakladığına ve yapana lânet ettiğine dâir Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' den tevatür gelen hadislerle, onların bunu câiz gördükleri zannedilmesin diye, hüsnü zanda bulunarak, bunun haram olan kerâhiyete taşınması gerekir.”
Bütün guruplardan açıklamanın nasıl geldiğine bir bak! Bu da, guruplarının ihtilafları üzerine ilim ehlinin icmasına delalet eder. Bundan sonra üç mezhep ehli haramlılığını, bir gurupta kerahiyetini, haram olan kerahiyetini söylemişledir. Bütün bunlardan sonra nasıl olur da: “Kubbeler ve meşhedlerin binasını kimse inkâr etmemiştir” denebilir!?
Sonra bak ki, nasıl olur da üstün (fazîletli) kişilerin kabrinin üzerine kubbeler yapılması diğerlerinden istisna edilir!?
Daha önce geçtiği gibi Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' şöyle buyurur:
﴾Onlar öyle bir kavimdir ki, onlardan Salih bir kul veya Salih biri öldüğü zaman kabrinin üzerine bina inşa ederler ﴿
Sonra bu sebepten dolayı onlara lânet etmiştir. Nasıl olur da şiddetle haram kılınmış olan, fazîlet ehlinin kabirleri diğer Müslümanlardan üstün tutulur ve buna izin verilir!? Bununla beraber Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in lânet ettiği ve insanları yapmalarından sa-kındırdığı Kitap ehli, (Yahudi ve Hıristiyanlar) mescidleri ancak Salihlerinin kabirlerinin üzerine bina etmişlerdir. Sonra, bu Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-, insan-lığın efendisi, halifelerin en hayırlısı, peygamberlerin so-nuncusu, yarattıkları içerisinde Allah’ın en iyi dostu, kab-rini mescid, put veya bayram yeri haline dönüştürülme-sini yasaklıyor. O ki, ümmeti için en iyi örnektir. Fazîlet eh-li içinde en güzel örnek O’dur. Onlar bunun için bu ümmetin en çok hak edeni ve daha evla olanlarıdır. Nasıl olur da, ümmetlerin bazısının üstünlüğü, inkâr edil-miş bu kabrin üstüne kubbe yapılmasını uygun görebilir? Üstünlüğün aslı ve mercii Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' dir. Hangi üstünlük Allah Resûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-' in yanında itibar görür? Şayet bu, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in kabri hakkında haram kı-lınmış, ondan yasaklanmış, bunu yapan lânetlenmiş ise, ümmetinden başkasının kabri hakkındaki zannın nedir?! Nasıl olur da üstünlük, haramları ve münker fiilleri helal kılar!
Allahım bizleri bağışla!
Hamd, bizleri hakka hidâyet eden ve kendisine uymayı nâsib eden Allah’adır. Allah, Kulu ve Peygam-beri Muhammed -Sallallahu aleyhi ve sellem-' e ve bü-tün âilesine salât eylesin.
ŞERHUS-SUDÛR FÎ HALLİ MUŞKİLETİL-İHTİLAF BEYNEL-ULEMA

MUHAMMED B. ALİ eş-ŞEVKANİ -Rahimehullah-


﴾ALİMLERİN İHTİLAFLARINDA GÖNÜLLERİ YATIŞTIRMAK﴿
Tercüme: Harun Yıldırım

İMAM ŞEVKANİ’NİN HAYATI

O, şeyh, imam, âlim, fâdıl, fâkih, müfessir, kadı Mu-hammed b. Ali b. Muhammed eş-Şevkani’dir. Zülkı’de ayında, hicri 1173 senesinde San’a’nın doğusunda Şekvan bölgesinde dünyaya gelmiştir. Sonra oradan babasıyla beraber San’a şehrine intikal olmuştur. Kur’an-ı Kerîm’i, fıkıh, fıkıh usûlü, nahv, belağat, mantık ve başka dallarda bir çok metin ezberlemiştir. Alimlerin meclislerinde hazır bulunmuş, onlardan ders almış, hat-ta bu ilimlerden bir çoğunda üstün seviyeye ulaşmıştır. Bundan sonra, tedris (ders okutma), te’lif (kitap yazma) ve fetva işleriyle uğraşmıştır. Kadılık makamını üstlenmiş ve bu görevini kırk sene devam ettirmiş ve vefatından iki yıl önce de bu görevinden ayrılmıştır.
O’nun ilim meclisi, öğrencilerle dolup taşar ve bir çok ders olurdu. Öğrencileri O’ndan her gün on dersden fazla çeşitli ilimlerde ders alırlardı.
Zeydî mezhebi âlimlerinin kaynağı olması ve sün-net âlimlerinin tefsir, hadis ve hadis usûlüyle alâkalı ki-taplarını ellerinde tutmaları O’nun değerini ve yükseklili-ğini göstermeye yeter.

EN ÖNNEMLİ ESERLERİ

Büyük Âlim Şevkâni’nin eserleri, yaklaşık iki yüz yetmiş sekiz (278) adede ulaşmıştır. Bunlardan otuz sekiz tanesi basılmıştır.
Bunlardan en meşhurları şunlardır:

1- Fethul-Kadîr fî Tefsîril-Kur’anıl-Kerim
2- İrşâdul-Fuhûl fî İlmil-Usûl
3- Neylul-Evtar Şerhul Muntekal-Ehbar
4- Ed-Duraril-Mudiyye
5- El-Kavlul-Mufîd min Edilletil-İctihadi vet-Taklîd
6- Es-Seylul-Cerrar alâ Hadai’gil-Ezhar
7- El-Bedrut-Tali’ bi Mehasinil-Karnis-Sabi’
8- Ed-Durrun-Nedid fi İhlâsi Kelimetit-Tevhîd


VEFATI

Şeyh Şevkânî, selef akîdesinin müdafaasından ve ilmin yayılması yolundaki gayretlerle dolu bir hayattan sonra hicrî 1250 yılının Cemadul-Âhir ayında vefât etmiş-tir.
Allah O’ndan, İslam’a ve Müslümanlara vermiş olduğu hizmetlerinden dolayı razı olsun ve geniş bir rahmetle rahmet etsin. –Amin-


بسم الله الرحمن الرحيم

ALİMLERİN İHTİLAFLARINDA
GÖNÜLLERİ YATIŞTIRMAK

Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. Salât ve selâm peygamberlerin efendisine, temiz âilesine ve saygıdeğer ashâbına olsun.
Şunu bil ki (Ey Müslüman Kardeşim!), müslümanlar arasında şu bidattir veya bidat değildir, mekruhtur veya değildir, haramdır veya haram değildir veyahut başka konularda görüş ayrılığı meydana geldiğinde, sahâbe zamanından günümüze kadar (selef ve halef) –ki bu Muhammed-sallallahu aleyhi ve sellem-'in peygamber olarak gönderilişinden beri 13 asırdır- müçtehid âlimler arasın-da dînî meselelerin herhangi birisinde, görüş ayrılığı meydana geldiğinde yapılması gereken; meseleyi Allah Subhânehû’nun Kitabına ve Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-' in sünnetine döndürmek olduğunda Müslüman-lar ittifak etmiştir.
Allah Teâlâ Kitabında şöyle buyuruyor:
﴾Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah’a ve Rasûlüne döndürün ﴿

Allah Subhânehû’ya döndürmenin manası; Kita-bına döndürmek demektir. Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-' e döndürmenin manası ise; vefatından sonra sünnetine döndürmek demektir. Bunda Müslümanların tamamının arasında ayrılık yoktur. Şayet müctehidlerden birisi “bu helaldir”, diğeri de “bu haramdır” derse, o ikisinden biri diğerine nazaran, ondan daha çok ilim sahibi veya yaşça ondan daha büyük veya da ondan daha önceki asırlarda yaşamış olsa bile hakka daha uygun değildir. Çünkü o ikisinden her biri Allah’ın kullarından bir ferttir ve temiz şeriatına, Allah’ın Kitabı ve Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-' in sünnetine göre kendini ibadete adayandır. Ondan istenen, Allah’ın diğer kullarından istediğidir. Onun ilminin çokluğu, ictihad derecesine ulaşması veya o dereceyi aşması, Allah Teâlâ'nın diğer kullarına mesul kıldığı şeriatından muaf tutmadığı gibi kullarının mükellef olduklarının hep-sinden dışarı da çıkarmaz. Bilakis âlim, ilminin her artışın-da sorumluluğu diğerlerine nazaran daha çok artar. Böyle olmasa bile, Allah’ın onun üzerine, insanlar açık-lamasını zorunlu kılması, anlatmayla (tebliğle) görev-lendirmesi ve Allah’ın kullarına koyduğu kanunlarını iza-hıyla sorumlu kılması yeterlidir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur:
﴾(Bir zamanlar) Allah, kendilerine kitap verilenlerden “onu mutlaka açıklayacaksınız; onu asla gizlemeyeceksiniz” di-ye söz almıştık ﴿

Allah Teâlâ buyurur ki:
﴾ İndirdiğimiz apaçık delilleri ve irşad yollarını Kitapta insanlara açıklamamızdan sonra gizleyenler… İşte onlara, hem Allah lânet eder, hem de lânet edebilecekler lânet ederler. ﴿

Allah’ın az bir ilimle rızıklandırdığı birisi olmasa bi-le, insanlara açıklamakla mükellef olması, sorumluluk dairesinden çıkmayan ve zikrettiğimiz âlimlerden olması için yeterlidir. Bilakis, bildikleriyle sorumluluğunu artırır. Günâh işlediklerinde ise, onların günâhları, bir cahilin günahından daha şiddetli ve caza olarak da daha çoktur.
Tıpkı Allah Subhânehû’nun cehâletle kötülük işle-yen ile ilimle amel edeni anlatması gibi. Yine birçok âyette, Allah’ın şeriatına muhalif davranmaya cüret eden Kitabı bilmeleri ve onu okutmalarıyla beraber Al-lah’ın şeriatına muhalif davranmaya cüret eden yahudileri anlatması gibi. Allah onları birçok yerde yer-miş ve onları şiddetli bir azarlama ile azarlamıştır. Sahih bir hadiste Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- şöy-le buyurur:
﴾Cehennemde ilk yakılacak olan, insanlara emreden ama kendisi yapmayan, onları yasaklayan ama kendisi terk etmeyen âlimdir. ﴿
Bütün bunlar bilinen bir iştir. İlim, onun çokluğu ve ilim sahibinin meşhur olması, şerî sorumlulukları ondan düşürmediği gibi, bilakis işini daha da zorlaştırır. Câhilin muhatap olmadığı işlerle muhatap olur, câhilin mükellef tutulmadığıyla mükellef tutulur ve günâhı daha şiddetli, cezası da daha büyük olur. Bu ise şeriat ilminde en az ilme sahip olanın bile inkâr etmeyeceği bir olaydır. Bu konudaki âyet ve hadisleri toplasak pek çok kitap olur-du. Bu araştırmada ki gayemiz bu değil. Bilakis bundan hedefimiz ve kastımız, Kitap ve sünnette âlim, şerî so-rumlulukta ve kullukta câhil gibidir. Bununla birlikte sana bu iki sınıf arasındaki farklılığı açıklamıştık: Alim sınıfı ve cahil sınıfı, bir çok sorumlulukta, cahilin üzerine gerekli olmayan âlimin ayrıcalıkları.

{Âlim veya müctehid hata ederse hiç kimsenin hatasında ona uyması caiz değildir. Bilakis Kitap ve sünnetin delalet ettiği hakka dönmesi gerekir.}

Bununla belirlemiş olduk ki; ihtilaf eden (ayrılığa düşen) alimlerden birinin veya onlara tabi olanlardan ve onları taklid edenlerden birinin: Hakk falanın değil, fi-lanındır, falanın dediği filanın dediğinden hakka daha uygundur, diyemez. Bilakis onun üzerine gereken (vacib olan) –kendisinde anlayış, ilim ve temyiz olanın- ihtilaf ettikleri meseleyi Allah’ın Kitabına ve Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-' in sünnetine döndürmesi gerekir. Her kimin Kitap ve sünnetten delili varsa, hak onunla bera-berdir ve hakka daha uygun olanda odur. Her kiminde Kitap ve sünnetteki delili lehine değil de aleyhineyse, o hatalıdır. Bu hatasından dolayı, onun üzerine bir günâh yoktur. Şayet ictihadın hakkını tam olarak vermişse. Bila-kis o, özrü bağışlanabilir ve bununla beraber ecir alır.
Sahih bir hadiste sabit olduğu gibi Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:
﴾ Bir müctehid ictihad eder, bu ictihadında da isabet ederse ona iki ecir vardır.İctihad eder ve bu ictihadında da hata ederse ona bir ecir vardır.﴿
Hata işleyene ecir olması ona yeter. Fakat bu, ancak müctehidin kendisi hata ederse mümkündür. Bununla birlikte ondan başkası için, onun hatasına tâbi olması câiz değildir, onun özrü gibi bağışlanmaz ve onun ecri gibi de ecir almaz. Bilakis, mükelleflerden on-dan başkasının üzerine vacip olan hatada onu taklidi terk etmesi ve Kitap ve sünnetin işaret ettiği hakka dönmesidir. İlim ehli, ihtilaf ettiklerinde meseleyi Kitap ve sünnete döndürürlerse kimin yanında Kitap ve sünnetten delil varsa o, hakka isabet etmiş ve onunla uygun düşmüştür. Bu bir kişi bile olsa. Yanında Kitap ve sünnet-ten delili olmayan ise hakka isabet etmemiş, aksine hata etmiştir. Bunlar birçok kişi de olsa. Ne âlimin, ne öğre-nenin ve ne de anlamayanın –ihmalkâr olsa bile- “Hak; Kitap ve sünnetten delil, başkasının elinde olsa bile, âlimlerden taklit edilenin elindedir” diyemez. Muhakkak ki bu büyük bir cehalet, şiddetli bir taassup (körü körüne taklit) ve topluca insaf (adalet) dâiresinden çıkmaktır. Çünkü hak, insanlarla bilinmez. Bunun aksine insanlar hakla bilinirler. Müctehid âlimlerden ve araştırmacı imamlardan hiçbiri mâsum (hatadan berî) değildir. Ma-sum olmayan bir kişi, doğruyu bulabileceği gibi hata da edebilir. Bazen doğruda isabet eder, bazen de hata eder. Hatalarından doğruyu ortaya çıkarmak ise Kitap ve sünnetten delile dönmekle mümkündür. Şayet onun görüşü Kitap ve sünnete uygunsa o, doğruyu bulmuş (isabet etmiş), muhalefet etmişse o, hatalıdır.
Bu anlattıklarımızın tümünde büyüğü-küçüğü, önceki ve sonraki Müslümanlar arasında hiçbir ayrılık yoktur. Bunu ilimde en az ve irfanda en düşük nasibi olan bunu bilir. Her kim bunu anlamaz ise, bunu itiraf et-sin, kendini suçlasın ve şunu bilsin ki, muhakkak ki o, an-layışının ulaşamadığı ve gücünün yetmediği şeylere girmesi ve yapması ona yakışmaz iken korkusuzca nef-sine karşı suç işlemiştir. Onun üzerine düşen kalemini dilini tutup, ilim talebiyle meşgul olmaktır.
Yine Kitap ve sünnetin marifesine, manalarını an-lamasına ve ikisi arasındaki delaletleri ayırmasına ulaştı-ran ictihad ilimlerinin talebine kendini adaması gerekir. Kendisinde, sahihiyle zayıfını ve kabul olunanla reddo-lunanı ayırt edinceye kadar, sünnet ve ilimlerinin bahsiy-le çalışmalı ve onların sözleriyle istediğine ve doğru yola ulaşana kadar, bu ümmetin selefine ve sonraki büyük imamların sözlerine bakmak zorundadır. Şayet bunu yapmaz ve daha önceki anlattıklarımızla iştiğal olmazsa (uğraşmazsa) bu ilimleri öğrenmeden önce elinden ka-çırdıklarına büyük bir pişmanlıkla pişmanlık duyar. Kendisini ilgilendirmeyen ve bilmediği meselelerde susması temenni olunur.
Bizi şu sözüyle edeplendiren Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in sözü ne kadar da güzeldir:
﴾Allah, hayır söyleyen yahut da susan kuluna rahmet etsin.﴿

Bu kişi; âlimlere taassupla nefsini uğraştıran ve Al-lah’ın muhakkak olması gereken (ilimlerde kalbini aç-madığı) bir kimsenin ilimde konuşması, bilmediği bir şeyde tashihe (düzeltmeye) gitmeyen ve birisine, “sen hata ettin demesine” engel olan, gerçek bir anlayışla anlamayan ve ne hayır söyleyen ne de susan, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in irşâd ettiği edeple edeplenmeyendir.
O halde bütün bu zikrettiklerimizle Allah’ın Kitabı-na ve Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-' in sünnetine dönmenin vücûbiyeti, Allah’ın Kitabı ve bütün Müslü-manların icmasıyla senin için sabit oldu. Yine insanlar-dan her kim, âlimlerin, meselelerden birinde, ihtilafları anında âlimlerden hata edenin, bu yoldan başkasıyla bilineceğini iddia ederse o, Allah’ın Kitabına ve bütün Müslümanların icmasına aykırı davranmıştır. Gel gör ki; -Allah sana doğru yolunu göstersin- bu batıl iddiasıyla nefsine hangi suç ile suç işledi ve bu büyük hata ile hangi musibette vuku buldu. Ve kendisine fayda getir-meyen konuşma, onu hangi büyük sıkıntıya sürükledi.
İşte ben burada, kimin elinde hak var, kimin elin-de de gayrisi var, taki bunu gerçek bir hak ile bilene kadar ve doğruyu bulanı hatalıdan ayırmak için Allah’ın Kitabına ve Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-' in sünnetine döndürmenin keyfiyetini, ilim ehli arasındaki zikrettiğimiz ihtilaftan (ayrılıktan) birini bir misal ile açıkla-yacağım. Şayet bir şey için misaller verilir ve şekil tasav-vur edilirse irfanda hazzı ve ilimde nasibi olmayanı bir tarafa bırak hatta sahih bir anlayışı ve selim bir aklı olan birisine gizli kalmaz ve güzel bir açıklıkla ortaya çıkar.
Bu mesele –misal olarak zikrettiğimiz ve izah ola-rak yazdırdığımız- ki özellikle bu günlerde asrımız ve bel-de ehlimizin dilinden düşürmediği, bazı sebeplerle gizli kalmamaktadır.
O mesele ise: “Tıpkı insanların mescidlerin üzerine bina yapmaları ve kabirlerin üzerine kubbeler yapmaları gibi kabirlerin yükseltilmesi ve üzerlerine binalar kurulma-sıdır”
Biz deriz ki: Şunu bil ki, sahabeden –Allah onlar-dan razı olsun- bu yana öncekiler, sonrakiler ve günü-müze kadar ki insanlar, kabirlerin yükseltilmesi, üzerine bina kurulması, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in yasakladığı ve şiddetli tehdidin olduğu beyanında geleceği gibi bidatlerden bir bidat olduğuna ittifak et-mişlerdir. Buna Müslümanlardan hiçbiri muhalefet et-memiştir. Fakat imam Yahya b. Hamza ’nın bir yazısında seçkin insanların kabirlerinin üzerine meşhed ve kubbe yapılmasının sakıncası olmadığını belirtmiştir. Bunu on-dan başkası söylememiş ve ondan başkasından da rivâyet olunmamıştır. Zeydiyyeden, fıkıh kitaplarında müelliflerden bunu zikredenler de, onun sözüne uymuş-lar ve onu taklit etmişlerdir. Onun asrında veya ondan sonra yaşayanların ne ehli beytten ve ne de başkala-rından hiç kimsenin bu sözü söylediğini biz bulamadık. “Bahr” kitabının sahibi ki o, Zeydiyye Mezhebinin büyük imamlarından olup, mezheplerinin kendi içlerindeki ayrı-lıklarında açıklama yeri, kendi aralarında ve başkaların-daki ayrılıklarda kaynak kitaplarındandır. Bununla bera-ber, müctehidlerin sözlerinin çoğunluğunu ve fıkhî mese-lelerdeki ihtilafları, bu asırlardaki ve bu diyarlardakiler-den, her kim meselelerdeki ayrılıkları ve müctehidlerden olumlu veya olumsuz kişilerin sözlerini öğrenmek isterse, bu kitap bunları içermiş ve kaynak kitap halini almıştır. Bu değerli kitabın sahibi, bu sözü –üstün kişilerin kabirle-rinin üzerine kubbeler ve meşhedler konmasının caizlili-ğini kastediyorum- imam Yahya’dan başkasına nispet etmemiştir. Kitabında şöyle demektedir: “İmam Yah-ya’nın meselesi ise; Müslümanların bunu kullanmaların-dan ve kimseninde bunu inkâr etmemesinden dolayı kralların ve üstün kişilerin kabirlerinin üzerine kubbeler ve meşhedler konulmasında bir besi yoktur.”
Bu sözden, bunu imam Yahya’dan başkasının söylemediğini öğrenmiş oldun. Yine dayandığı delilinde, inkâr olmaksızın Müslümanların bunu kullanmasını getir-diğini öğrendin. Daha sonra “Bahr” kitabının sahibi, imam Yahya’nın dayanmış olduğu bu delilini “Ğays” ki-tabında zikretmiş, onunla yetinmiş ve ondan başkasını da delil olarak getirmemiştir. Bu hilafın imam Yahya ile, sahabe, tabiin, öncekiler, ehli beyt, sonrakiler, dört mezhep sahibi ve başkalarıyla, önceki ve sonraki müctehidlerin hepsinden olan âlimler arasında olduğu senin için ortaya çıkmış oldu. İmam Yahya’dan sonra gelen müelliflerden birinin eserlerinde onun sözünü ak-tarması buna engel teşkil etmez. Bir sözün mücerret bir şekilde hikâyesi, hikâye edenin onu seçtiğine ve o yol üzere gittiğine delalet etmez. İlim ehlinden olan birini, onun bu sözünü söyler ve onun görüşünü tercih ettiğini bulursan; şayet o şahıs imam Yahya’nın getirdiği delile dayanıp, onun sözünü söyleyen bir müctehid ise, yine buna engel teşkil etmez. Şayet müctehid değilse, ona muvafakat etmesi itibara alınmaz. Çünkü taklit edenle-rin değil, müctehid imamların sözüne itibar olunur.
Doğrunun, imam Yahya’nın mı, yoksa ondan başka ilim ehlinden olanların yanında mı olduğunu öğ-renmek istersen, yapman gereken; bu ihtilafı Allah’ın bi-ze döndürülmesini emrettiği yere döndürmektir. O da Allah’ın Kitabı ve Rasûlu -sallallahu aleyhi ve sellem-' in sünnetidir.
Şayet bu döndermedeki yapılacak şeyi bana açıkla, tâki fayda tamamlansın, hak, gayrisinden, bu meselede doğruyu bulan hata eden ortaya çıksın, der-sen…
Ben de derim ki: Söyleyeceklerime iyice kulak ver, anlayışını ve zihnini açık tut. İşte ben sana istenilenin keyfiyetini açıklayacağım ve sana beyan edeceğim. Bundan sonra zihnini meşgul edecek bir şüphe ve zih-ninde bir karışıklık kalmayacak.
Ben derim ki: Allah Subhânehû şöyle buyurur:
﴾ Peygamber size neyi verirse, onu alın; neden sizi nehyederse, ondan da sakının. ﴿

Bu âyette, kulların üzerine, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in söylediklerini yerine getirmek, onu almak ve Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in nehyettiklerini (yasakladıklarını) bırakmak ve onu terk etmenin zorunluluğu vardır.

Allah Subhânehû ve Teâlâ şöyle buyurur:
﴾(Ey Muhammed) De ki: Şayet Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olun ki, Allah’ta sizi sevsin. ﴿

Bu âyette de, kullarından her bir kulun üzerine vâcip olan Allah sevgisinin Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-' e ittibaya (uymaya) bağlı olduğu vardır. Şayet bu, muteber bir şekilde kulun Rabbisine olan sevgisinin bir ölçüsüyse; muhakkak ki o, Allah’ın o kulu sevmesine hak etmesinin bir sebebidir.
Allah Subhânehû şöyle buyurur:
﴾ Her kim Peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş o-lur.﴿

Bu âyette, Rasûle itaatin Allah’a itaat oldu-ğu vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
﴾Her kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse, işte böyleleri (kıyâmet gününde), Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddîkler, şehidler ve sâlihlerle beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaştırlar. ﴿

Allah, Allah’a ve Rasûlüne itaat edene mutluluğu uygun görmüştür. Bu mutluluk ise derece olarak kulların en yükseği, menzil olarak da en âlâsı olan bu kullarla beraber olmasıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
﴾Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse, O da onu, içinde dâimî kalacağı, (ağaçları) altından ırmaklar akan cen-netlere sokar; bu da en büyük kurtuluştur. Kim de Allah’a ve Peygamberine isyan ve O’nun kanunlarına tecavüz ederse, O’ da onu, içinde dâimî kalacağı ateşe sokar. Onun için zelîl edici bir azâb vardır. ﴿
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
﴾Kim, Allah’a ve Peygamberine itaat eder ve O’ndan korkar, sakınırsa, işte kurtuluşa erenler de bunlardır. ﴿
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
﴾Allah’a itaat edin, Rasûlüne de itaat edin. ﴿
Allah Teâlâ Rasûlüne şöyle demesini buyurmuştur:
﴾ Allah’tan korkun ve bana itaat edin. ﴿
Bu manaya delalet eden âyetlerin hepsi otuzdan fazladır. Bu zikrettiklerimizin tamamından, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in emrettiklerini ve nehyettiklerini almak ve O’na tâbi olmak, Allah Subhânehû’nun emriyle vâcip olduğu, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' e olan itaatin Allah’a itaat olduğu, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' den ge-len emrin, Allah’tan gelen bir emir olduğu ortaya çıkar.
Sana, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' den gelen, kabirlerin yükseltilmesi ve üzerine bina ku-rulması hakkındaki hadisini, düzlemenin ve yükseltilmiş olanın da yıkılmasının vacipliliğini açıklayacağız. Fakat biz burada alçaltmanın ve düzlemenin hükmüyle alakalı bazı şeylerin zikriyle başlayacağız. Sonra, bu araştır-maya göz geçiren birinin bilmesi amacıyla, imam Yah-ya’nın ve ondan başkasının türbeler ve meşhedler me-selesinde, istenilenin Allah’ın döndürülmesini emrettiği, Allah Subhânehû’nun Kitabı ve Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-' in sünneti olduğunun zikriyle bitireceğiz. Hep-sinin zikredilmesini bir tarafa bırakın, hatta bazısının zikri bu meselede yeterli, razı edici ve fayda sağlayıcı olur. Bunun yanında, kabirlerin yükseltilmesinin bu ümmet için büyük bir fitne ve bunun şeytanın apaçık tuzaklarından bir tuzak olduğunu her anlayabilen için açıklayacağız. Allah Subhânehû ve Teâlâ’nın yüce Kitabında haber verdiği gibi, daha önceki ümmetleri şeytan bununla kandırmıştır. Bunların ilki de Nuh -aleyhisselâm-' ın kav-midir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
﴾Nûh yine demişti ki: “Rabbim! Onlar bana karşı geldiler ve malı ve çocuğu, kendisinin ancak hüsranını artıran kimseye uydular.””Büyük büyük tuzaklar kurdular ve dediler ki: Sakın ilâhlarınızı terk etmeyin. Vedd’i, Suva’ı, Yağûs’u, Ya’ûk’u ve Nesr’i bırakmayın.” ﴿

Bunlar, Âdemoğullarından Sâlih kimseler idiler. Onlara uyanlar ve taklit edenler, gittikleri yoldan giden-ler vardı. Bu kişiler öldüklerinde onları taklit edenler dedi-ler ki: Şayet onların resimlerini çizersek, onları hatırladı-ğımızda bu ibadete olan şevkimizi artırır. Ve onların re-simlerini yaptılar. Onlar öldüğünde, başkaları geldi ve iblis onlara gizlice yanaşarak şöyle dedi: Onlara ibadet ediyorlardı (tapıyorlardı), onlarda onlara yağmur indiri-yorlardı. Onlar da onlara ibadet ettiler, ardından da Araplar onlara ibadet ettiler. Sahihi Buhari de İbnu Ab-bas’tan bu şekilde rivâyet olunmuştur.
Seleften bir topluluk şöyle demiştir: “Bunlar, Nûh kavminden bir topluluk idiler. Bu insanlar öldüklerinde kabirleriyle meşgul oldular. Sonra onların resimlerini çiz-diler. Sonra da bir zaman geçince onlara taptılar. Buhari, Muslim ve başka hadis kitaplarında Hz. Âişe’den –-Allah O'ndan razı olsun- gelen rivâyette şöyle der:
Ümmü Seleme -Allah O'ndan razı olsun- Habeşe’de gör-düğü bir kiliseyi ve içinde gördüğü resimleri Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' e anlattı. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: “Onlar öyle bir topluluktur ki, Salih bir kul Salih bir kişi öldüğünde, kabrinin üzerine mescid kurarlar ve resimlerle içini süslerler. Bunlar Allah katında yaratılmışların en şerlileridirler.”
Allah Teâlâ’nın: ﴾Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ’yı?﴿ âyeti hakkında İbni Cerîr şöyle der: Onun için buğday (ya da arpa) ezerler ve kabirle meşgul olurlardı. (Vakitlerini kabirle doldururlardı.)

{ Kabirlerin Üzerine Bina Kurmanın Yasaklanma-sının Sünneti Mutahharadan Delilleri }

Sahihi Muslim’de Cundub b. Abdullah el-Becelî’den gelen bir rivâyette o şöyle dedi: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' i vefât etmeden önce şöyle derken işittim:
﴾Beni dinleyin! Sizden öncekiler peygamberlerinin ka-birlerini mescidler edinirlerdi. Bana kulak verin! Kabirleri mescidler edinmeyin. Muhakkak ki ben sizi bundan yasaklıyo-rum. ﴿
Buhari ve Muslim’de Hz. Âişe’nin -Allah O'ndan razı olsun- rivâyetinde o, şöyle dedi: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in vefâtı yaklaşınca, elbise-sini yüzünü örtmeye başlar, acıları artmaya başlatınca da yüzünü açardı. O bu hal üzere iken şöyle buyurdu:
﴾Allah’ın lâneti yahudi ve hristiyanların üzerine olsun. Çünkü onlar, peygamberlerinin kabirlerini mescidler edindiler. ﴿
Yahudi ve hristiyanların yaptıklarından ümmetini sakındırıyordu. Şayet böyle olmasaydı, onun da kabri yükseltilirdi. Ancak kendisi kabrinin mescid edinilmesin-den korkmuştu.
Buhari ve Muslim’de İbnu Abbas’tan –Allah O’ndan ve babasından razı olsun- aynısı zikrolunur.
Yine Buhâri ve Muslım’de Ebu Hureyre –-Allah O'ndan razı olsun- hadisinde, Allah Rasûlu -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:
﴾Allah yahudi ve hristiyanların balâsını versin! Pey-gamberlerinin kabirlerini mescidler edindiler. ﴿
Buhari Ve Muslım’de Hz. Âişe -Allah O'ndan razı olsun- hadisinde O şöyle dedi: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ölüm yatağında iken şöyle dedi:
﴾Peygamberlerinin kabirlerini mescidler edinen yahudi ve hristiyanlara Allah lânet etsin. ﴿ Mescid edinilmesinden korkarak kabrini gösterdi.
İmam Ahmed Musnedinde iyi bir isnadla rivâyet ettiği İbnu Mesud hadisinde Allah Rasûlu -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:
﴾İnsanların en şerlileri, kabirleri mescidler edinen ve ha-yatta oldukları halde kıyâmet saatini idrâk edenlerdir. ﴿
Ahmed ve Sünen Ehlinin rivayet ettikleri Zeyd b. Sabit hadisinde Allah Rasûlu -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:
﴾Allah, kabirleri çokça ziyaret eden kadınlara, üzerine mescidler bina edenlere ve oraları ışıklandıranlara lânet etsin. ﴿
Sahihi Muslim ve başka hadis kitaplarında Ebul-Hayyac el-Esedî’den gelen rivayette o şöyle dedi:
Ali b. Ebi Talip –Allah O’na rahmet etsin- bana şöyle dedi: “Sözüme kulak ver! Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in beni gönderdiği şeyle seni gönderi-yorum. O da, yok edilmemiş hiçbir heykel ve dümdüz edilmemiş yükseltilmiş bir kabri bırakmaman.
Yine sahihi Muslim’de Şamâme b. Şufeyyin’den aynı zikredilmiştir. Bunda, yükseltilmiş her kabrin, meşru olan miktarın seviyesine ulaşıncaya kadar düzlenmesi gerektiğine büyük bir işaret vardır. Kabirlerin yükseltilme-sinden ise; tavanını yükseltmek veya üzerine kubbeler ve mescidler yapmaktır. Muhakkak ki bu şeksiz şüphesiz yasaklardandır. Bunun içindir ki Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- mü’minlerin emiri Hz. Ali’yi –Allah O’ndan razı olsun- onların yıkımı için göndermiştir. İmam Ahmed, Muslim, Ebu Davud ve Tirmizi’nin çıkardıkları, Nesâi ve İbnu Hibban’ın sahihledikleri Cabir hadisinde o, şöyle dedi:
“Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- kabri ki-reçlemeyi, üzerine bina kurmayı ve üzerinde yürümeyi yasakladı.”
Bu hadisi çıkaranlar Muslim hadisinde “ve üzerine yazı yazılmasını” ibaresini ziyade etmişlerdir. Hakim şöyle dedi: Yazı yazmaktan yasaklayan hadis, Muslim’in şartı üzeredir ve o sahih gariptir.
Bunda ise, kabirlerin üzerine bina kurmanın ya-saklanmasının beyanı vardır. O, birçok insanların kabirleri bir zir’a (kolun dirsekten orta parmak ucuna kadar olan kısmı) veya daha fazlasını yükseltmeleri gibi, kabir çukurunun yanının üzerine bina yapmaya tam uymaktadır.
Çünkü o, kabrin kendisini mescid yapması müm-kün değildir. Bu, kabrin başında ona bitişik olan, yine kabrin yanlarına yakın bina kuranla tam uymaktadır. Tıpkı kubbelerin, mescidlerin ve büyük meşhedlerde kabrin, ortasında veya yanında olması gibi. Muhakkak ki bu kabrin üzerine yapılan binadır. Bu, en aşağı anlayı-şa sahip birine gizli kalmaz. Şöyle denildiği gibi: Sultan, falanca şehrin veya köyün üzerine surlar bina etti. Yine, falanca, filanca mekanın üzerine mescid inşa etti de-nilmesi gibi. Bununla beraber, binanın tavanı ancak şehrin , köyün veya o mekânın hemen yanın değil de yan tarafına bina edilmiştir. Binanın kurulduğu yan taraf-larla, küçük şehir, küçük köy ve dar mekân veya büyük şehir, büyük köy ve geniş mekânda olduğu gibi ortadan uzak olması arasında bir fark yoktur. Her kim, arap dilin-de bu söylediğimizden alı koyan bir şeyler olduğunu id-dia ederse o, ne arap dilini biliyor, ne kendi dilini anlıyor ve ne de ne dediğini idrak ediyordur.
Bu anlaşıldıktan sonra, kabirlerin yükseltilmesi, üzerine kubbeler, mescidler ve meşhedler konulmasını, Allah Rasûlu -sallallahu aleyhi ve sellem- bunu yapanı daha önce geçtiği gibi bazen lânetliyor ve bazen de şöyle buyuruyor:
﴾Peygamberlerinin kabirlerini mescidler edinen topluluğa karşı Allah’ın gadabı şiddetlenmiştir. ﴿
Bu ma’siyeti yapmalarından dolayı Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Allah’ın gadabının şiddet-lenmesi için onların aleyhine dua etmiştir. Bu da Sa-hih’de sabittir. Bazen de ondan yasaklamıştır. Bazen de onu yıkacak birini görevlendirmiştir. Ve bazen de onun, yahudi ve hristiyanların bir fiili olduğunu bayan etmiştir. Bazen de şöyle buyurmuştur:
﴾Kabrimi put edinmeyin. ﴿
Bazen de şöyle buyurmuştur:
﴾Kabrimi bayram yeri edinmeyin. ﴿
Yani, orada toplanılan bir mevsim yeri edinme-yin. Tıpkı, kabre tapanların bir çoklarının yaptığı gibi.
Ölülerden itikat ettiklerinin kabirlerine belli vakitler tayin edip, kabirlerinin yanında toplanıyor, bazı ibadet-ler yapıyor ve kendilerini ona adıyorlar. Aynen, onları yaratan, rızk veren, sonra öldüren ve dirilten Allah’a ibadeti terk edip, ne kendisine fayda sağlayabilen ve ne de kendisinden zararı def etmeye güç yetiremeyip, toprak katmanlarının altında olan Allah’ın kullarından bir kula ibadet eden, bu yardım terk edilenlerin fiilleri, in-sanlardan her biri tarafından bilindiği gibi. Allah Rasûlu -sallallahu aleyhi ve sellem-' in Allah’ın emretmesini söy-lediği bir sözünde şöyle buyurduğu gibi:
﴾Ben kendime, ne bir fayda ve ne de bir zarar vermeye sâhibim. ﴿

Yarattıklarından, İnsanların Efendisi ve Allah’ın Dostu’nun nasıl kendine ne bir fayda ve ne de bir zarar vermeye sâhip olmadığını söylemesine bir bak! Yine şöyle buyurmuştur Allah’ın Rasûlu Hz. Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- :
﴾Ey Muhammed’in kızı Fatıma! Allah’tan sana hiçbir fayda sağlayamam. ﴿
Allah Rasûlu -sallallahu aleyhi ve sellem-' in kendi nefsinde, en yakın dostlarında ve kendine en sevgili ge-lenler içinde sözü buysa, masum olarak gönderilmiş peygamberlerden olmayan diğer ölüler için ne söyleni-lebilinir? Bununla beraber, onlardan birinin yanında varılacak yer, o, bu ümmeti Muhammed’in fertlerinden bir ferttir, bu İslam milletinin ehlinden birisidir ve o en âcizidir.Yine kendisine ne bir fayda ve ne de bir zarar vermede en âciz olanıdır.
Tıpkı Allah’ın haber verdiği gibi, O’nunda ümme-tine haber verdiği, kendisine ne bir fayda ve ne de bir zarar vermeye sâhip olmadığını, en yakın akrabalarına bile Allah’tan bir fayda sağlayamayacağını haber ver-diği ve bunu insanlara demesini emrettiği Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in âciz kaldığı bir şeyden, nasıl olur da o şahıs âciz olmaz.
Kendi nefsi için bu sözü söyleyen Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-' in ümmetinin fertlerinden bir şahıs, ondan ilim bakımından daha aşağı konumda olan ve-ya irfanda daha az hazzı olan birinin ona fayda veya zarar vermesini istemesi ne kadar da gariptir! Durum ise; muhakkak ki o, onun şeriatına tâbi olan bir ferttir. Senin kulakların –Allah seni doğru yoluna iletsin- kabirlere ta-panlarda vuku bulan bu sapıklıktan daha büyük bir sa-pıklık duydu mu? İnnâ Lillâhi ve İnnâ ileyhi Raciûn. (Biz Allah’a âidiz ve yine O’na döndürüleceğiz.)
Bunu güzel bir şekilde “ed-Durrun-Nedid fî ihlasi Kelimetit-Tevhîd” adlı kitabımızda açıkladık. Bu kitap ise insanların elinde mevcuttur.

{ Cahillerin gâfil olmaları, kabirlerin yüceltilmesi, üzerine kubbeler ve meşhedler konmasının münâsip olduğu görüşüne vararak şirkte vuku bulmaları }

Hiç şüphe yok ki, ölüler hakkındaki bu inancın başlamasının en büyük sebebi, şeytanın insanlara kabir-lerin yükseltilmesini, üzerine örtüler konmasını, kireçlen-mesini, en güzel zînet eşyalarıyla süslenmesini ve en gü-zel bir şekilde güzelleştirilmesini süslü göstermesidir. Cahil birisi üzerine kubbe inşa edilmiş kabirlerden birini gördü-ğünde oraya girer ve kabirlerin üzerindeki çok güzel ör-tüleri, parıldayan lamba ışıklarını ve güzel bir buhurluk-tan güzel bir kokunun yayıldığını görür. Hiç şüphe yok ki, kalbi o kabrin yüceltilmesiyle dolar. (O kabri yüceltme ihtiyacı hisseder. Zihnini orada yatan ölünün menzilesini düşünmekle daraltır. Ve ona hayranlık, saygı ve hürmet göstermeyi hissettirir. İslamdan yavaş yavaş uzaklaştı-ran, şeytanın Müslümanlara en büyük tuzağı ve kulların sapıtmalarındaki en şiddetli vesilesi olan şeytânî inanç-lardan eker ve nihayetinde o, ancak Allah Subhânehû’nun yapabileceği şeyleri kabrin sahibinden talep eder ve bu davranışıyla müşriklerden sayılır yani müşriklerden olur. Bu şirke, daha önce saydığımız sı-fatlara bürünen kabri, ilk defaki ziyaretinde ve ilk görü-şünde ulaşır. Öyleyse, bu ölünün misali gibi, hayatta olanlardan gelen bu önemli ihtimamın, ancak olmasını istedikleri dünyevî veya uhrevî bir faydadan dolayı ol-duğunu muhakkak aklına getirmesi gerekir. Benzeri alimlerden gördüklerine nisbeten, o kabrin ziyaretinde, kendini ona adamalı, rükunlarına göre davranmalı ve kendini onun karşısında küçük görmelidir.


{Cahillerin mallarını yemek için kabir bekçilerinin hilesi}

Muhakkak ki şeytan, Âdemoğullarından olan kardeşlerinden bir guruba, o kabrin başında durup, zi-yarete gelenleri aldatmalarını, onlara bu işi fecî göster-melerini, gafillerden olanın doğru bir şekilde anlamaya-cağı, kendilerinden bazı işler üretmelerini ve bu işleri de ölüye nisbet etmelerini memur kılmıştır.
O ölü için, bazı şeyleri içine alan yalanlar uydu-rup, bunun adını keramet koyarak insanlar arasında bunu yayar ve meclislerinde insanlarla bir araya geldik-lerinde sürekli tekrar ederler. Ölüye karşı hüsnü zanda bulunan birisi bunu kabul edip, bu haberi yayar. Aklı da onlardan gelen yalanları kabul eder. Onu duyduğu gibi başkasına aktararak, toplantılarında onunla konuşur. Cahiller de şirkî itikatta büyük bir felakette vuku bulurlar. O ölüye en güzel mallarını adak olarak adarlar. Onlara yöneldikleri zaman büyük bir hayır ve ecir kazandıkları inancı ile kabir için emlaklarından, kalplerine en sevgili geleni ayırırlar. Bunun büyük bir yakınlaşma, fayda verici bir itaat ve kabul edilen bir iyilik olduğuna inanırlar. Bu maksatlarına da, şeytanın Âdemoğullarından olan, o kabrin başına koyduğu kardeşlerinin sayesinde ulaşır. Onların, o fiilleri yapmalarının, o korkutmalarla insanları ürkütmelerinin ve o yalanlarla yalan söylemelerinin sebebi, düzgün konuşamayan ve anlamayan avamın dünyalıklarından (mallarından) bir şeyler elde etmek içindir. Bu lânetlenmiş vasıta ve iblîsî vesîleyle kabirler üzerine kurulmuş vakıflar çoğaldı ve büyük bir adede ulaştı. Hatta meşhurlar üzerine vakfedilenler aşırılıklara vardı. Onlardan, vakfedilenler bir araya getirilse Müslüman köylerinden büyük bir köy ehline yeterdi. Şayet o batıl olan vakıflar satılsaydı Allah onunla fakirlerden büyük bir topluluğu zenginleştirirdi. Hepsi de Allah’a ma’siyette yapılan adaktır. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:
﴾ Allah’a ma’siyette adak yoktur. ﴿
O yine Allah’ın rızası istenmeyen adaktandır. Bu-nunla beraber onun hepsi, onu yapanın Allah’ın gaza-bına müstehak olduğu adaklardandır. Çünkü bu adak-lar, ölüler hakkındaki ulûhiyye itikadında dinde ayakların kayması sonucuna doğurur. Ve bu adak onun en sevdiği mallarından olmasına müsamaha edilmez. Kalbini ona bağlaması ancak şeytanın kalbine o kabre ve sahibine karşı muhabbet, yüceltme ve takdis etmesi ve İslama salimen dönemeyeceği itikadında aşırılığa git-mesidir. Aşırılıktan Allah’a sığınırız.
Hiç şüphe yok ki, şayet onlardan ölünün kabrine yapmış oldukları adaklarını, itaatlerden bir itaate ve ya-kınlaşmalardan bir yakınlaşmaya yapılması istenseydi, bunu yapmazdı, yapamazdı. Şeytanın bunlarla oyna-masının nereye ulaştığına bir bak! Ve onları dibi olma-yan bir kuyuya nasıl attığına!
Bu bozulmaların sebebi, kabirlerin yükseltilmesi, üzerine bina dikmek, süslemek ve onu kireçlemektir.

{ Kabrin yükseltilmesinden kaynaklanan bozul-malar-dan bir tanesi de, kabrin yanında kurban kes-mektir. }

Bu, sahibinin İslam duvarının arkasına atılmasına ulaştıran bozulmalardan bir tanesidir.
Onlardan birileri ellerinde bulunan en iyi hayvanı ve sahip olduğu büyük baş hayvanlardan en güzelini getirerek o kabrin yanında, kabrin sahibine yakınlaşmak için kurban ederler. Onunla putlardan bir puta tapıyor-lar. Çünkü, zira put diye isimlendirilen dikili taşlara kur-ban kesmekle, kabir diye isimlendirilen ölünün yattığı yer arasında bir fark yoktur. Arasındaki farklılık sadece isim-lendirmededir ve haktan hiçbir şey ifade etmez. Ne ha-ram kılmaya ve ne de helal kılmaya etkilemez. Her kim içkinin adına ve içmesine başka bir isim takarsa bu, Müslümanların tümü katında ihtilafsız, onun içilmesinin hükmünde hiçbir değişiklik yapmaz. (Yani içki içkidir ve haramdır. Bunun adına ne derseniz deyin.)
Hiç şüphe yok ki, kurban kesmek kulların Allah’a taptıkları, hediyeler ve kurbanlık hayvanlar gibi ibadet çeşitlerinden bir çeşittir. Onunla kabre yaklaşan ve kab-rin yanında kurban kesen kişinin, onu yüceltme, kera-meti, hayrı çekme ve şerri kendisinden def etme ama-cından başka bir şey değildir. Hiç şüphe yok ki bu bir ibadettir. Sana onu duyman şer olarak yeter. Allah’tan başkasında güç ve kudret yoktur. Biz Allah’a âidiz ve yi-ne O’na döndürüleceğiz. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:
﴾ İslam da hayvanı boğazlamak yoktur. ﴿
Abdurrezzak şöyle dedi: “Kabir yanında hayvanı boğazlıyorlardı. Yani inek veya koyunu.

{Araştırmanın Son Bölümü}

Bunların hepsinden sonra, en açık sonuçla so-nuçlanan, en yüksek sesle seslenen, en açık delile işaret eden ve daha açık bir faydayla fayda veren delillerle “Bahr” kitabının, imam Yahya’dan rivayet ettiği görüşle-rin, alimlerin hatalarından bir hata ve müctehidlerin vu-ku bulabileceği cinsten bir hata olduğu öğrenilmiş oldu. İşte insanoğlu böyledir. Masum ise; Allah’ın masum kıl-dığıdır. Her âlimin sözü kabul da edilir, red de. Bununla beraber –Allah ona rahmet etsin- insaf olarak imamların en büyüklerinden, en çok hakkı ve doğru yolu arayan-lardandır imam Yahya. Fakat biz, kabirlerin üzerine kubbeler bina edilmesi sözünün başkalarına muhalefet ettiğini gördük. Biz bu ihtilafı Allah’ın bize döndürmemizi emrettiği Kitap ve sünnete döndürdük. Orada daha önce anlattığımız şeylere delalet eden apaçık deliller bulduk. Bu delillerin, bunu yasakladığını, bunu yapana ve ona dua edene lâneti, Allah Teâlâ’nın onlara karşı gazabının şiddetlendiğini, bunun şirke götürdüğünü ve İslamdan çıkma-ya vesile olduğunu daha önce açık-lamıştık.
Şayet imamlardan bazıları veya hepsi imam Yahya’nın dediği gibi derse bile, sözleri onlara geri iade edilir. Araştırmamızın başında anlattığımız gibi. Bunu söyleyen kişilerden bir tanesi olursa durum nasıl olur!?
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle bu-yurur:
﴾ Bir işte bizim bir emrimiz yoksa o, reddolunur. ﴿

Kabirlerin yükseltilmesi, üzerine kubbeler ve mescidler inşa edilmesi hakkında daha önce öğrendi-ğimiz gibi Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in bir emri yoktur. Öyleyse, bu ameller söyleyene geri iâde edilir. Allah Subhânehû İslam Şeraitini, Kitabına ve Resûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-' in lisanına indirdiğini insanlar için şeriat (uyulması gereken kurallar) yapmıştır. İlimde en yüksek mertebeye ulaşsa bile hiçbir âlim, ko-numu ne olursa olsun Kitap ve sünnete veya bu ikisin-den birine muhalefet edemez. Bununla beraber, ictihad ettikten sonra hatada vukû bulursa, onun için ecir vardır. Ondan başkasının bu hatasında ona tâbi olması câiz değildir. Bunları araştırmamızın başında anlatmıştık.

{FAYDA}

İmam Yahya’nın kendisine delil olarak getirdiği “Müslümanların bunu yapması ve kimsenin de onu inkâr etmemesi” sözü geçersizdir. (Kendisine iâde olunur.) Çünkü Müslümanların âlimleri, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in, bunu yapana lânet olduğu hadisi-ni, her asırda rivâyet etmektedirler. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in bunun yasaklanmasında ki şeriatını, medreselerinde ve huffazlarının meclislerinde ikrar edi-yorlar. Onu, sonraki öncekinden, küçük büyükten, muteallim âlimden ve sahabeden günümüze kadar rivâyet ediyorlar. Hadisciler musennefatında, müsnedlerinde ve meşhur ana kitaplarında, tefsirciler tefsirlerinde, fıkıh ehli fıkıh kitaplarında, sîre ve haber ehli de sîre kitaplarında bunu zikrettiler. Nasıl olur da, böyle yapanları inkâr etmediler denebilir?!
Onlar her asırda sonra gelenler öncekilerden onu yapanın lânetlendiğini ve yasaklandığını rivayet ederler. Bununla beraber, İslam âlimleri bu fiili inkâra ve şiddetle yasaklanmasına devam etmektedirler.
İbnu Kayyım –Allah ona rahmet etsin- önceki ve sonraki mezhepleri kapsayan imam Takıyyuddîn’den bütün gurupların, kabirlerin üzerine bina yapmanın ya-saklılığını açıkladıklarını nakleder. Sonra şöyle der:
“Ahmed, Malik ve Şafiî’nin ashabı bunun haram-lılığını açıklamışlardır. Bir gurup bunu kerahiyet olarak isimlendirmiş-lerdir. Ondan yasakladığına ve yapana lânet ettiğine dâir Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' den tevatür gelen hadislerle, onların bunu câiz gördükleri zannedilmesin diye, hüsnü zanda bulunarak, bunun haram olan kerâhiyete taşınması gerekir.”
Bütün guruplardan açıklamanın nasıl geldiğine bir bak! Bu da, guruplarının ihtilafları üzerine ilim ehlinin icmasına delalet eder. Bundan sonra üç mezhep ehli haramlılığını, bir gurupta kerahiyetini, haram olan kerahiyetini söylemişledir. Bütün bunlardan sonra nasıl olur da: “Kubbeler ve meşhedlerin binasını kimse inkâr etmemiştir” denebilir!?
Sonra bak ki, nasıl olur da üstün (fazîletli) kişilerin kabrinin üzerine kubbeler yapılması diğerlerinden istisna edilir!?
Daha önce geçtiği gibi Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' şöyle buyurur:
﴾Onlar öyle bir kavimdir ki, onlardan Salih bir kul veya Salih biri öldüğü zaman kabrinin üzerine bina inşa ederler ﴿
Sonra bu sebepten dolayı onlara lânet etmiştir. Nasıl olur da şiddetle haram kılınmış olan, fazîlet ehlinin kabirleri diğer Müslümanlardan üstün tutulur ve buna izin verilir!? Bununla beraber Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in lânet ettiği ve insanları yapmalarından sa-kındırdığı Kitap ehli, (Yahudi ve Hıristiyanlar) mescidleri ancak Salihlerinin kabirlerinin üzerine bina etmişlerdir. Sonra, bu Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-, insan-lığın efendisi, halifelerin en hayırlısı, peygamberlerin so-nuncusu, yarattıkları içerisinde Allah’ın en iyi dostu, kab-rini mescid, put veya bayram yeri haline dönüştürülme-sini yasaklıyor. O ki, ümmeti için en iyi örnektir. Fazîlet eh-li içinde en güzel örnek O’dur. Onlar bunun için bu ümmetin en çok hak edeni ve daha evla olanlarıdır. Nasıl olur da, ümmetlerin bazısının üstünlüğü, inkâr edil-miş bu kabrin üstüne kubbe yapılmasını uygun görebilir? Üstünlüğün aslı ve mercii Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' dir. Hangi üstünlük Allah Resûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-' in yanında itibar görür? Şayet bu, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in kabri hakkında haram kı-lınmış, ondan yasaklanmış, bunu yapan lânetlenmiş ise, ümmetinden başkasının kabri hakkındaki zannın nedir?! Nasıl olur da üstünlük, haramları ve münker fiilleri helal kılar!
Allahım bizleri bağışla!
Hamd, bizleri hakka hidâyet eden ve kendisine uymayı nâsib eden Allah’adır. Allah, Kulu ve Peygam-beri Muhammed -Sallallahu aleyhi ve sellem-' e ve bü-tün âilesine salât eylesin.
  Alıntı ile Cevapla

IRCForumlari.NET Reklamlar
radyo44.com.tr
Alt 10 Mart 2009, 05:34   #2
Çevrimdışı
Cevap: Alimlerin İhtilaflarında Gönülleri Yatıştırmak




Emeğine sağlık

  Alıntı ile Cevapla

Cevapla

Etiketler
alimlerin, gönülleri, yatıştırmak, İhtilaflarında

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Hadisler Işığında Alimlerin Cinlerle İlgili Görüşleri Swat Havas & Hüddam 0 29 Kasım 2014 15:08
Kıtaları birleştirirken gönülleri ayırdı mı? Zen Haber Arşivi 1 31 Mayıs 2013 17:52
7'den 77'ye Gönülleri fethetti Violent Spor Haberleri 0 08 Ekim 2012 09:50
Egemen Korkmaz gönülleri fethetti ReaL Spor Haberleri 0 15 Haziran 2009 10:31