IRC ve mIRC Kullanıcılarının Buluşma Noktası
  Mobil Sohbet, Sohbet ve Sohbet Odaları




Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 25 Ağustos 2008, 23:06   #1
Çevrimdışı
Sıddık Hasen el-Kannuci'nin Kabirler Hakkında Fetvası


-- Sponsor Baglantı --


Şeyh Sıddîk Hasen el-Kanûcî –Allah O’na rahmet etsin- şöyle dedi:

İlim ehli, her mekan ve zaman da insanları tevhi-din ihlasına çağırmaya ve şirk çeşitlerinin birinde vuku bulmaktan kaçındırmaya devam etmektedirler. Fakat Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-' in buyurduğu gibi şirk, siyah bir karıncanın karanlıkta yürümesi gibi, ilim ehlinden bir çoğuna gizli kalmıştır. İlmi gözden kaçırmalarına binâen bazı şirkte vuku buldular. Bu gözden kaçırmalar bazı üstatların eserlerinde, özellikle Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-' i, dört halifeyi ve diğer kral ve sultanları öven şairlerin beyitlerinde mevcuttur. Bu gâfil topluluktan bazen tüyler ürpertici ve kalpleri titreten, onu söyleyeni bir tarafa bırakın, okuyucusunun üzerine Allah’ın gazabının gelmesinden korkulan şeyler sadır olmuştur. Bunun sebebi ise bu gözden kaçırmalar-dan, cehalet ve gafletten başka bir şey değildir. Bazen de onların hallerinde ve sözlerinde onların başına gelir ve bu konulara girmemizin sebeplerini doğrulamıştır.
O sebepler şunlardır: Kabirlerin üzerine bina dikme ve onları yükseltme, üzerine kubbeler yapmak ve üzerini çok güzel örtülerle örtmek, üzerinde mumlar yakmak, başında toplanma ve yanında boyun eğmek ve müte-vazı olmak, ölülerden sıkıntıları giderme isteği ve onlara bütün samimiyetle dua etmektir. Bu olay ,öncekilerden sonrakilere miras kaldığı, sonrakiler öncekilere uydu-ğunda, şimdikiler öncekileri taklit ettiğinde bu iş ciddi-leşmiş, şerri çoğalmış, tehlikesi şiddetlenmiş, bölgelerden her bölgede, beldelerden her beldede, şehirlerden her şehirde, köylerden her köyde ve toplanılan her yerde bu ölülerden bulunmuştur. Yaşayanlardan bir topluluk bu ölülere inanmış, kabirlerine ihtimam göstermiş ve kendilerini ona nispet etmişlerdir. Şirke bulaşanların ya-nında bu olay sıradan bir olay ve akıllarının kabul ettiği, alışkın oldukları, zihinlerinin güzel gördüğü ve nefislerinin onunla mutlu olduğu bir olmuştur. Hatta bir çocukları dünyaya geldiği ve anlayış çağına ulaştığı zaman ku-laklarına bu kabir ehlinin nidalarından (yakarışlarından) başka bir şey gelmez ve kabrin başından ayrılmadıkları ve onu ziyaret ettiklerini görür. Yine Ayakları kayan kim-senin o ölülerden birine duâ ettiğini, hastalanan kimse-nin, onun şifasını isteyen âilesinin karşılık olarak o ölü için mallarından verdiklerini, hacet anında o kabrin sahibine tevessül ettiklerini, gömülmüş kimsenin başında –insanların mallarını çeşit çeşit hilelerle yiyen- kendini ona adamış ve yanında duranlara, isteklerini tamamlamak için rüşvet olarak takdim ettiklerini görür.
Bundan sonra bu doğan çocuk büyüdüğü za-man, küçükken işittikleri ve gördükleri zihninde ve fikrin-de ortaya çıkacaktır. Çünkü küçükken ki olaylar zihinde daha kuvvetli tesir eder. Onun içindir ki Hz. Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:
﴾Her doğan fıtrat üzere doğar. Ana-babası onu Yahudi-leştirir, Hıristiyanlaştırır ve Mecusileştirir. ﴿
Bu nebevî sırrı ve Hz. Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-' e âit olan bu ibâreyi iyi düşünmek gerekir. Basiretle onu tefekkür etmesi gerekir. Çocuk terbiyesini ilk üstlenen kişi onda tesir bırakır, ondan etkilenir. İlk ola-rak da kendisini ahlaklandıranların ahlakıyla ahlaklaşır. Ana-babası hayırlıysa hayırlı, şerliyse o da şerli olur. Ana-babasının yanından çıkan ve o şekilde terbiye gören çocuk, insanların da ana-babasının durumu gibi oldu-ğunu görür. Çoğunlukla da vuku bulan, doğumundan sonra bildiği ve gittiği ilk yer, itikad edilen o kabirlerden bir kabir ve insanların ibtilâ edildiği o meşhedlerden bir meşhed olur. Bu kabirlerin yanında ziham, bağırma, çığ-lıklar, babadan veya başka büyüklerinden, yakarış ve duada bulundukları gözüne çarpar. Ana-babasından almış olduğu inancı ise onu doğrular ve başka bir yü-celtme olur. Özellikle de bu kabirlerin üzerinde çok nefis binalar, duvarlarının çeşitli renklerle süslü olduğunu, çok güzel kokuları, her tarafında mumlar, ışıklar ve kandille-rin yakıldığını ve çeşit çeşit hilelerle insanların mallarını yiyen bekçiler gördüğü zaman. Onların ya-pabildiklerinin en iyisiyle bu işleri yücelttiklerini, insanların kalplerine korku girdirdiklerini, buraları ziyaret edenlerin büyük bir tazim içinde geldiklerini ve kötülüğün en al-çağını, kötü hareketi-günahı zorla kabul ettirdiklerini gö-rür. Bununla birlikte o miskin kabre ve içindeki yatana inancı artar. Orada yatanın menzilesinin azametine ve derecesinin yüksekliliğinin tasavvuruna zihni ulaşamaz. İşte o zaman, kalbine giderilmesi ancak Allah’ın tevfiği, hidayeti, lütfu ve inayetiyle mümkün olan fâsid (bozuk) inanç yerleşir. Ve Bu duygular içinde büyür gider.
İlim talebine başladığı zaman da –onlardan olan- ilim ehlinin çoğunun bu ölü hakkındaki itikatlarında hem fikir olduklarını bulur. Onların onu yücelttiklerini, onun sevgisini Allah katındaki en değerli hazine olarak saydık-larını, ve batıl işlerinde bunlara muhalefet edene karşı çıktıklarını ve şöyle dediklerini görür: “Muhakkak ki bu şahıs evliyalara inanmıyor ve de Salihleri sevmiyor.” Bila-kis her türlü ithamla onları suçladıklarını görür. Öyleyse ilimle meşgul olan bu şahıs muhakkak bu ölüler için muhabbeti-sevgisi artar ve onlara olan inancı kalbinde yerleşir.
O şahıslardan birini, Allah’ın ona doğruyu göster-diğini, hakka ilettiğini, Allah’tan gelenin anlayışına irşad ettiğini, kabirlerin yükseltilmesinin ve oraların kireçlen-mesinin yasaklılığını öğrendiğini, onun için ışıklar yakıl-masının (ışıklandırmanın) yasaklılığını), yükseltilmiş kabir-lerin düzleştirilmesinin emrini, mescidleri putlar edinmeye engel olmaya, onlara yapılan duaların ibadet olduğu-nu anladığını ve ibadetin Allah’a has olduğunu, zorluk ve meşakkat anında Allah’tan başkasına duanın, Al-lah’tan başkasını yüceltmenin, hayırda ve şerde Al-lah’tan başkasına sığınmanın, kim olursa olsun, nebiler, dört halife, diğer sahabeler ve onlardan sonraki Müslü-man gurupların arasını ayırmaksızın bunun böyle oldu-ğunu, bunları öğrendiğini farzetsek bile ki bu şahıs na-dirdir ve garip şazdır, çoğunluğu da Allah’tan onun açıklanmasını emrettiği şeyleri ketmeder (saklar). Hakkı söylemez susar. Bu saklama, ya geçerli bir özre binaen veya da selametin sevgisi, tehlikeden rahatlık ve sükû-nete meyletme ve insanların genelinin arasında mevki ve makamının kalması sebebiyle Allah’ı ona vacip kıldı-ğında ihmal etmeye binaendir. Fakat bu hal üzereyken onun ilmi onun için fitne, ceza ve onun aleyhine bir iş olur. Onun varlığı ve yokluğu birdir. Bilakis bunun varlığı, onlara muvafakatı ortaya çıkardığı ve girdikleri yerlere girmesi sebebiyle daha çok zararı vardır. İnsanlar bu âlimin bu meselede onlarla birlikte olduğuna inanırlar. Burada, yasak etmede onun gibisinin sözleri karşılık görmez, kabul edilmez. Bunun aksine onlarla birlikte ol-masını delil olarak getirirler. Gerçeği bütün çıplaklığıyla söyleyen ve ilim ehlinden tebliğ görevini üstlenen ne kadar da az!
Bunun içindir ki Allah onların ilimlerinden bereketi çekip aldı. Kendisinden sonrasını iflah etmeyen bir orta-dan kaldırmayla yok ediyorlar.
İmam Şevkânî şöyle der: “Bu, hakkı bütün çıplaklı-ğıyla söylemeyle meşgul olan ve tebliğ görevini üstlenen ne büyük şehirlerde ve ne de büyük yerlerde bazı şahıslardan başka kalmamıştır. Bu nâdir bulunan ferdin kıyamından, tevhidin ihlâsı için, muhalefet işlerden bi-rinde vuku bulanların bazıları etkilenmiştir. Bazısı da bir şeyden etkilenmemiştir. Bu bakış açısı, bazı ilim ehline gizli kalmıştır. Teliflerinde ve şiirlerinde bunlar vuku bul-muştur. Onlar toprak tabakalarının altındalar ve takdim ettikleri hayır veya şerle geçip gittiler. Bize ise onlarla konuşmak yada nasihat etme yolu kalmadı. Fakat, on-ların içine düştükleri bu yanlışlığı açıklamamız bizim üze-rimize vâciptir. Teliflerinin ve şiirlerinin içerdiklerinin, ya-şayanlar için, falanca filanca kitabındaki veya filanca kasîdesinin Allah’ın kullarına koyduğu şeriatına aykırı ol-duğunu açıklamamız bizim üzerimize vâciptir. Yine onla-rın gelen delillere muhalif olduğunu, bunu işleyenlerin şirke ve küfür çeşitlerinden birine gireceğini açıklama-mızda üzerimize vâciptir. Bunu da Allah’ın üzerlerine tebliği-beyanı vâcip kıldığı kimselerin de kitaplarında yazmaları ve en açık ibarelerle ondan sakındırmaları, en açık izahla ondan men etmeleri gerekir. Taki insanlar, şayet hakka dönmeleri için bir yol kalmışsa, onda vuku bulduklarında başlarına gelecekleri ve üzerlerine hüccet ikame edildiğini bilsinler. Âlim de, Allah’ın üzerine farz kılmış olduğu bu işi tamamlar. Böylelikle kendini kurtarmış ve özrü de ortaya çıkmış olur.
Bu, doğuyu ve batıyı kaplayan büyük bidat ve çok büyük fitnede insanların bir çoğu vuku buldu. Yani ölüler hakkındaki inanç. İmanın yüzünü tırmalama ve İs-lam’ın takatini kesme haddine ulaştı. Kabirleri inşa etme, orada yatanların üzerine kubbelerin binasındaki üs-tünlük, daha önce zikrettiğimiz işlerde, en üstün vesile-lerle, kabri ziyaret edenlerin önünde heybetlilik ve yü-celtme gerektiren şeylerdir onun esası. Akıllılardan bir tanesinin bile, bu işin bozuk inançlar sonucu ortaya çık-tığını, tevhidin ihlasını bozan fitnelerin vukusunu gerekti-renlerin en önemlisi olduğunu inkâr etmeye gücü yet-miyor. Her kim bu manada şekke düşer ve aklı kabul etmez ise, onun üzerine düşen izleme ve sürekliliktir. Bu izlemeye ve araştırmaya en yakın olan ise, bazı insan-lardan bunun manasından soruşturması gerekir. Yani bu itikadın varlığı ortaya çıkar ve neredeyse herkeste bu anlattıklarımızı bulur. Bu makamda Şevkânî –Allah O’na rahmet etsin- bazı Abbasî halifelerinin tarihte varit olan bazı kıssalarını zikreder. Onu aynı lafzıyla zikrediyorum:
“Onlardan birine, uzak ülkelerin birinin elçisi gelir. O halife bir toplantı düzenler ve memleketin ileri gelen-lerini orada toplar. Onları elçinin geçeceği yerlere yer-leştirir. Sonra sayıları çok olan özel kişileri (üst tabakayı), halıları ve perdeleri çok güzel olan ve her şeyiyle zarif ve şık olan bir çeşit oturma odasında durdurur. Kendi de, son derece yücelik ve heybetiyle o oturma odasında yüksek bir yere oturur. Gelen elçi ise bir mekândan diğer bir mekâna ve bir topluluktan diğer bir topluluğa uğrayarak tâki o oturma odasına varıncaya kadar bu şekilde devam eder. Her uğradığı yerin heybet çekicilikle dolduğunu ve her yönden üstünlük ve celaletle bu oturma odasının donatıldığına şâhit olur. Halifenin iki özel adamı bu sırada elçiye eşlik etmektedirler. Böylelikle halifenin odasına ulaşırlar. Bu odanın madeni mücevherlerden nefis taşlarla, gümüş ve altınla süslendiğini, buhurlukların ışıldadığını ve çok güzel kokuların etrafa yayıldığını, halifeye baktığında ise son derece mükemmel bir elbise giydiğini görür. Bu miskin elçi, halifenin üzerinde bütün bunları gördüğünde eliyle ona işaret ederek şöyle der: “Bu Allah mı?” Derler ki: “Hayır, bilakis o, Allah’ın halifesidir.”
Yine Şevkânî şöyle der:
-Allah seni doğru yoluna iletsin-, yüceltmeden ve heybetten bu miskinin hangi hale ulaştığına bir bak! Yi-ne Allah’tan gelen, kabirlerin yükseltilmesi, onun kireç-lenmesi, ışıklandırılması vb. şeyleri yasaklamasının beliğ hikmetine bir bak! Bu merhum milletin Nebisinin ondan yasaklamasına rağmen –gerektiğinin aksine ve vâcip olanın tersine- her türlü mübalağayla onu büyümesine, hatta vefatından önce hastalığındaki son sözünün: ﴾Kabrimi mescid edinmeyin. Peygamberlerinin kabirlerini mescidler edinen Yahudi ve Hıristiyanlara Allah lânet etsin!﴿ olmasına rağmen, doğusuyla-batısıyla dünyanın her ye-rine bu şerrin kapılarını açmalarına büyük bir taaccüple şaşıyorum! İnnâ Lillâhi ve İnnâ İleyhi Raciûn. (Biz Allah’a âidiz ve yine O’na döneceğiz.)
Bu amelde Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-' in en büyük ihtimamından biri de, yükseltilmiş kubbeleri ve üzerine bina yapılmış kabirleri bir tarafa bırak,hatta yük-seltilmiş kabirlerin yıkılması için ehli beytinden ve kabile-sinden birini göndermesidir. Sahih de geldiği gibi: Hz. Ali –Allah O’ndan razı olsun- Ebul-Heyyâc el-Esedî’ye şöyle der: “Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in beni görevlen-dirdiği şeye seni görevlendireyim mi? Yükseltilmiş hiçbir kabri tesviye etmeden (düzeltmeden) ve hiçbir heykeli kırmadan bı-rakma!”
Kâfir birinin kabrini bir tarafa bırakın, hatta mü’min bir kimsenin kabrinin düzeltilmesi ve yerle bir olması hak-kında gelen hadisler pek çoktur. Velev ki kabrin sahibi âlim, şeyh veya veli de olsa hadisin umumuna göre hü-küm aynıdır. Yine sahabeden bir çoklarından, kabirlerin üzerine yazı yazılmasının, kireçlenmesinin ve ışıklandır-manın yasaklılığına dair pek çok haber gelmiştir. Şevkânî bir çok eserinde bunları zikretmiştir.
Sonuç olarak, sonrakilerin şiirlerinde, kitapların-da,hutbe veya risalelerinde inanılması caiz olmayan şeylerde üzerimize düşen, içerdiğine ve hak ettiğine gö-re hükmetmemizdir. İnsanlara bunu açıklamamız gerekir. Onunla ameli ve ona itimadı sakındırmalıyız. Söyleyenin işini mümkün olan teville beraber Allah’a bırakmalı, aklın kabul ettiği ve anlayışın reddettiği mazeretleri ortaya çıkarmaktır. Allah Subhânehû bizi bundan baş-kasıyla mükellef tutmuyor ve ondan başkasını bizim üze-rimize vâcip kılmıyor. Şeyhimiz büyük âlim Şevkânî’nin belirttiği gibi.
Hiç şüphe yok ki bu işler tevhidin ihlasına muhaliftir ve şirkte vuku bulmayı gerektirir. İster Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-' in kabriyle, isterse ümmetinden birinin kabriyle alakalı olsun, ondan yasaklama ve tehdit var-dır. Şayet ilimde ve amelde en büyük mevkie bile sahip olsa bu durum aynıdır değişmez. Bizim üzerimize düşen tebliğden başkası değildir. Bu anlattıklarımız hidayeti olan için yeterlidir. Her kim, bu konuda daha fazla bilgi isterse imam Şevkânî’nin kitaplarına müracaat etsin.
Hamd âlemlerin Rabbı olan Allah içindir. Salat ve selam Rasûlü Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-' in, âilesinin ve sahabesinin üzerine olsun.
Şeyh Sıddîk Hasen el-Kanûcî –Allah O’na rahmet etsin- şöyle dedi:

İlim ehli, her mekan ve zaman da insanları tevhi-din ihlasına çağırmaya ve şirk çeşitlerinin birinde vuku bulmaktan kaçındırmaya devam etmektedirler. Fakat Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-' in buyurduğu gibi şirk, siyah bir karıncanın karanlıkta yürümesi gibi, ilim ehlinden bir çoğuna gizli kalmıştır. İlmi gözden kaçırmalarına binâen bazı şirkte vuku buldular. Bu gözden kaçırmalar bazı üstatların eserlerinde, özellikle Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-' i, dört halifeyi ve diğer kral ve sultanları öven şairlerin beyitlerinde mevcuttur. Bu gâfil topluluktan bazen tüyler ürpertici ve kalpleri titreten, onu söyleyeni bir tarafa bırakın, okuyucusunun üzerine Allah’ın gazabının gelmesinden korkulan şeyler sadır olmuştur. Bunun sebebi ise bu gözden kaçırmalar-dan, cehalet ve gafletten başka bir şey değildir. Bazen de onların hallerinde ve sözlerinde onların başına gelir ve bu konulara girmemizin sebeplerini doğrulamıştır.
O sebepler şunlardır: Kabirlerin üzerine bina dikme ve onları yükseltme, üzerine kubbeler yapmak ve üzerini çok güzel örtülerle örtmek, üzerinde mumlar yakmak, başında toplanma ve yanında boyun eğmek ve müte-vazı olmak, ölülerden sıkıntıları giderme isteği ve onlara bütün samimiyetle dua etmektir. Bu olay ,öncekilerden sonrakilere miras kaldığı, sonrakiler öncekilere uydu-ğunda, şimdikiler öncekileri taklit ettiğinde bu iş ciddi-leşmiş, şerri çoğalmış, tehlikesi şiddetlenmiş, bölgelerden her bölgede, beldelerden her beldede, şehirlerden her şehirde, köylerden her köyde ve toplanılan her yerde bu ölülerden bulunmuştur. Yaşayanlardan bir topluluk bu ölülere inanmış, kabirlerine ihtimam göstermiş ve kendilerini ona nispet etmişlerdir. Şirke bulaşanların ya-nında bu olay sıradan bir olay ve akıllarının kabul ettiği, alışkın oldukları, zihinlerinin güzel gördüğü ve nefislerinin onunla mutlu olduğu bir olmuştur. Hatta bir çocukları dünyaya geldiği ve anlayış çağına ulaştığı zaman ku-laklarına bu kabir ehlinin nidalarından (yakarışlarından) başka bir şey gelmez ve kabrin başından ayrılmadıkları ve onu ziyaret ettiklerini görür. Yine Ayakları kayan kim-senin o ölülerden birine duâ ettiğini, hastalanan kimse-nin, onun şifasını isteyen âilesinin karşılık olarak o ölü için mallarından verdiklerini, hacet anında o kabrin sahibine tevessül ettiklerini, gömülmüş kimsenin başında –insanların mallarını çeşit çeşit hilelerle yiyen- kendini ona adamış ve yanında duranlara, isteklerini tamamlamak için rüşvet olarak takdim ettiklerini görür.
Bundan sonra bu doğan çocuk büyüdüğü za-man, küçükken işittikleri ve gördükleri zihninde ve fikrin-de ortaya çıkacaktır. Çünkü küçükken ki olaylar zihinde daha kuvvetli tesir eder. Onun içindir ki Hz. Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:
﴾Her doğan fıtrat üzere doğar. Ana-babası onu Yahudi-leştirir, Hıristiyanlaştırır ve Mecusileştirir. ﴿
Bu nebevî sırrı ve Hz. Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-' e âit olan bu ibâreyi iyi düşünmek gerekir. Basiretle onu tefekkür etmesi gerekir. Çocuk terbiyesini ilk üstlenen kişi onda tesir bırakır, ondan etkilenir. İlk ola-rak da kendisini ahlaklandıranların ahlakıyla ahlaklaşır. Ana-babası hayırlıysa hayırlı, şerliyse o da şerli olur. Ana-babasının yanından çıkan ve o şekilde terbiye gören çocuk, insanların da ana-babasının durumu gibi oldu-ğunu görür. Çoğunlukla da vuku bulan, doğumundan sonra bildiği ve gittiği ilk yer, itikad edilen o kabirlerden bir kabir ve insanların ibtilâ edildiği o meşhedlerden bir meşhed olur. Bu kabirlerin yanında ziham, bağırma, çığ-lıklar, babadan veya başka büyüklerinden, yakarış ve duada bulundukları gözüne çarpar. Ana-babasından almış olduğu inancı ise onu doğrular ve başka bir yü-celtme olur. Özellikle de bu kabirlerin üzerinde çok nefis binalar, duvarlarının çeşitli renklerle süslü olduğunu, çok güzel kokuları, her tarafında mumlar, ışıklar ve kandille-rin yakıldığını ve çeşit çeşit hilelerle insanların mallarını yiyen bekçiler gördüğü zaman. Onların ya-pabildiklerinin en iyisiyle bu işleri yücelttiklerini, insanların kalplerine korku girdirdiklerini, buraları ziyaret edenlerin büyük bir tazim içinde geldiklerini ve kötülüğün en al-çağını, kötü hareketi-günahı zorla kabul ettirdiklerini gö-rür. Bununla birlikte o miskin kabre ve içindeki yatana inancı artar. Orada yatanın menzilesinin azametine ve derecesinin yüksekliliğinin tasavvuruna zihni ulaşamaz. İşte o zaman, kalbine giderilmesi ancak Allah’ın tevfiği, hidayeti, lütfu ve inayetiyle mümkün olan fâsid (bozuk) inanç yerleşir. Ve Bu duygular içinde büyür gider.
İlim talebine başladığı zaman da –onlardan olan- ilim ehlinin çoğunun bu ölü hakkındaki itikatlarında hem fikir olduklarını bulur. Onların onu yücelttiklerini, onun sevgisini Allah katındaki en değerli hazine olarak saydık-larını, ve batıl işlerinde bunlara muhalefet edene karşı çıktıklarını ve şöyle dediklerini görür: “Muhakkak ki bu şahıs evliyalara inanmıyor ve de Salihleri sevmiyor.” Bila-kis her türlü ithamla onları suçladıklarını görür. Öyleyse ilimle meşgul olan bu şahıs muhakkak bu ölüler için muhabbeti-sevgisi artar ve onlara olan inancı kalbinde yerleşir.
O şahıslardan birini, Allah’ın ona doğruyu göster-diğini, hakka ilettiğini, Allah’tan gelenin anlayışına irşad ettiğini, kabirlerin yükseltilmesinin ve oraların kireçlen-mesinin yasaklılığını öğrendiğini, onun için ışıklar yakıl-masının (ışıklandırmanın) yasaklılığını), yükseltilmiş kabir-lerin düzleştirilmesinin emrini, mescidleri putlar edinmeye engel olmaya, onlara yapılan duaların ibadet olduğu-nu anladığını ve ibadetin Allah’a has olduğunu, zorluk ve meşakkat anında Allah’tan başkasına duanın, Al-lah’tan başkasını yüceltmenin, hayırda ve şerde Al-lah’tan başkasına sığınmanın, kim olursa olsun, nebiler, dört halife, diğer sahabeler ve onlardan sonraki Müslü-man gurupların arasını ayırmaksızın bunun böyle oldu-ğunu, bunları öğrendiğini farzetsek bile ki bu şahıs na-dirdir ve garip şazdır, çoğunluğu da Allah’tan onun açıklanmasını emrettiği şeyleri ketmeder (saklar). Hakkı söylemez susar. Bu saklama, ya geçerli bir özre binaen veya da selametin sevgisi, tehlikeden rahatlık ve sükû-nete meyletme ve insanların genelinin arasında mevki ve makamının kalması sebebiyle Allah’ı ona vacip kıldı-ğında ihmal etmeye binaendir. Fakat bu hal üzereyken onun ilmi onun için fitne, ceza ve onun aleyhine bir iş olur. Onun varlığı ve yokluğu birdir. Bilakis bunun varlığı, onlara muvafakatı ortaya çıkardığı ve girdikleri yerlere girmesi sebebiyle daha çok zararı vardır. İnsanlar bu âlimin bu meselede onlarla birlikte olduğuna inanırlar. Burada, yasak etmede onun gibisinin sözleri karşılık görmez, kabul edilmez. Bunun aksine onlarla birlikte ol-masını delil olarak getirirler. Gerçeği bütün çıplaklığıyla söyleyen ve ilim ehlinden tebliğ görevini üstlenen ne kadar da az!
Bunun içindir ki Allah onların ilimlerinden bereketi çekip aldı. Kendisinden sonrasını iflah etmeyen bir orta-dan kaldırmayla yok ediyorlar.
İmam Şevkânî şöyle der: “Bu, hakkı bütün çıplaklı-ğıyla söylemeyle meşgul olan ve tebliğ görevini üstlenen ne büyük şehirlerde ve ne de büyük yerlerde bazı şahıslardan başka kalmamıştır. Bu nâdir bulunan ferdin kıyamından, tevhidin ihlâsı için, muhalefet işlerden bi-rinde vuku bulanların bazıları etkilenmiştir. Bazısı da bir şeyden etkilenmemiştir. Bu bakış açısı, bazı ilim ehline gizli kalmıştır. Teliflerinde ve şiirlerinde bunlar vuku bul-muştur. Onlar toprak tabakalarının altındalar ve takdim ettikleri hayır veya şerle geçip gittiler. Bize ise onlarla konuşmak yada nasihat etme yolu kalmadı. Fakat, on-ların içine düştükleri bu yanlışlığı açıklamamız bizim üze-rimize vâciptir. Teliflerinin ve şiirlerinin içerdiklerinin, ya-şayanlar için, falanca filanca kitabındaki veya filanca kasîdesinin Allah’ın kullarına koyduğu şeriatına aykırı ol-duğunu açıklamamız bizim üzerimize vâciptir. Yine onla-rın gelen delillere muhalif olduğunu, bunu işleyenlerin şirke ve küfür çeşitlerinden birine gireceğini açıklama-mızda üzerimize vâciptir. Bunu da Allah’ın üzerlerine tebliği-beyanı vâcip kıldığı kimselerin de kitaplarında yazmaları ve en açık ibarelerle ondan sakındırmaları, en açık izahla ondan men etmeleri gerekir. Taki insanlar, şayet hakka dönmeleri için bir yol kalmışsa, onda vuku bulduklarında başlarına gelecekleri ve üzerlerine hüccet ikame edildiğini bilsinler. Âlim de, Allah’ın üzerine farz kılmış olduğu bu işi tamamlar. Böylelikle kendini kurtarmış ve özrü de ortaya çıkmış olur.
Bu, doğuyu ve batıyı kaplayan büyük bidat ve çok büyük fitnede insanların bir çoğu vuku buldu. Yani ölüler hakkındaki inanç. İmanın yüzünü tırmalama ve İs-lam’ın takatini kesme haddine ulaştı. Kabirleri inşa etme, orada yatanların üzerine kubbelerin binasındaki üs-tünlük, daha önce zikrettiğimiz işlerde, en üstün vesile-lerle, kabri ziyaret edenlerin önünde heybetlilik ve yü-celtme gerektiren şeylerdir onun esası. Akıllılardan bir tanesinin bile, bu işin bozuk inançlar sonucu ortaya çık-tığını, tevhidin ihlasını bozan fitnelerin vukusunu gerekti-renlerin en önemlisi olduğunu inkâr etmeye gücü yet-miyor. Her kim bu manada şekke düşer ve aklı kabul etmez ise, onun üzerine düşen izleme ve sürekliliktir. Bu izlemeye ve araştırmaya en yakın olan ise, bazı insan-lardan bunun manasından soruşturması gerekir. Yani bu itikadın varlığı ortaya çıkar ve neredeyse herkeste bu anlattıklarımızı bulur. Bu makamda Şevkânî –Allah O’na rahmet etsin- bazı Abbasî halifelerinin tarihte varit olan bazı kıssalarını zikreder. Onu aynı lafzıyla zikrediyorum:
“Onlardan birine, uzak ülkelerin birinin elçisi gelir. O halife bir toplantı düzenler ve memleketin ileri gelen-lerini orada toplar. Onları elçinin geçeceği yerlere yer-leştirir. Sonra sayıları çok olan özel kişileri (üst tabakayı), halıları ve perdeleri çok güzel olan ve her şeyiyle zarif ve şık olan bir çeşit oturma odasında durdurur. Kendi de, son derece yücelik ve heybetiyle o oturma odasında yüksek bir yere oturur. Gelen elçi ise bir mekândan diğer bir mekâna ve bir topluluktan diğer bir topluluğa uğrayarak tâki o oturma odasına varıncaya kadar bu şekilde devam eder. Her uğradığı yerin heybet çekicilikle dolduğunu ve her yönden üstünlük ve celaletle bu oturma odasının donatıldığına şâhit olur. Halifenin iki özel adamı bu sırada elçiye eşlik etmektedirler. Böylelikle halifenin odasına ulaşırlar. Bu odanın madeni mücevherlerden nefis taşlarla, gümüş ve altınla süslendiğini, buhurlukların ışıldadığını ve çok güzel kokuların etrafa yayıldığını, halifeye baktığında ise son derece mükemmel bir elbise giydiğini görür. Bu miskin elçi, halifenin üzerinde bütün bunları gördüğünde eliyle ona işaret ederek şöyle der: “Bu Allah mı?” Derler ki: “Hayır, bilakis o, Allah’ın halifesidir.”
Yine Şevkânî şöyle der:
-Allah seni doğru yoluna iletsin-, yüceltmeden ve heybetten bu miskinin hangi hale ulaştığına bir bak! Yi-ne Allah’tan gelen, kabirlerin yükseltilmesi, onun kireç-lenmesi, ışıklandırılması vb. şeyleri yasaklamasının beliğ hikmetine bir bak! Bu merhum milletin Nebisinin ondan yasaklamasına rağmen –gerektiğinin aksine ve vâcip olanın tersine- her türlü mübalağayla onu büyümesine, hatta vefatından önce hastalığındaki son sözünün: ﴾Kabrimi mescid edinmeyin. Peygamberlerinin kabirlerini mescidler edinen Yahudi ve Hıristiyanlara Allah lânet etsin!﴿ olmasına rağmen, doğusuyla-batısıyla dünyanın her ye-rine bu şerrin kapılarını açmalarına büyük bir taaccüple şaşıyorum! İnnâ Lillâhi ve İnnâ İleyhi Raciûn. (Biz Allah’a âidiz ve yine O’na döneceğiz.)
Bu amelde Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-' in en büyük ihtimamından biri de, yükseltilmiş kubbeleri ve üzerine bina yapılmış kabirleri bir tarafa bırak,hatta yük-seltilmiş kabirlerin yıkılması için ehli beytinden ve kabile-sinden birini göndermesidir. Sahih de geldiği gibi: Hz. Ali –Allah O’ndan razı olsun- Ebul-Heyyâc el-Esedî’ye şöyle der: “Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-' in beni görevlen-dirdiği şeye seni görevlendireyim mi? Yükseltilmiş hiçbir kabri tesviye etmeden (düzeltmeden) ve hiçbir heykeli kırmadan bı-rakma!”
Kâfir birinin kabrini bir tarafa bırakın, hatta mü’min bir kimsenin kabrinin düzeltilmesi ve yerle bir olması hak-kında gelen hadisler pek çoktur. Velev ki kabrin sahibi âlim, şeyh veya veli de olsa hadisin umumuna göre hü-küm aynıdır. Yine sahabeden bir çoklarından, kabirlerin üzerine yazı yazılmasının, kireçlenmesinin ve ışıklandır-manın yasaklılığına dair pek çok haber gelmiştir. Şevkânî bir çok eserinde bunları zikretmiştir.
Sonuç olarak, sonrakilerin şiirlerinde, kitapların-da,hutbe veya risalelerinde inanılması caiz olmayan şeylerde üzerimize düşen, içerdiğine ve hak ettiğine gö-re hükmetmemizdir. İnsanlara bunu açıklamamız gerekir. Onunla ameli ve ona itimadı sakındırmalıyız. Söyleyenin işini mümkün olan teville beraber Allah’a bırakmalı, aklın kabul ettiği ve anlayışın reddettiği mazeretleri ortaya çıkarmaktır. Allah Subhânehû bizi bundan baş-kasıyla mükellef tutmuyor ve ondan başkasını bizim üze-rimize vâcip kılmıyor. Şeyhimiz büyük âlim Şevkânî’nin belirttiği gibi.
Hiç şüphe yok ki bu işler tevhidin ihlasına muhaliftir ve şirkte vuku bulmayı gerektirir. İster Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-' in kabriyle, isterse ümmetinden birinin kabriyle alakalı olsun, ondan yasaklama ve tehdit var-dır. Şayet ilimde ve amelde en büyük mevkie bile sahip olsa bu durum aynıdır değişmez. Bizim üzerimize düşen tebliğden başkası değildir. Bu anlattıklarımız hidayeti olan için yeterlidir. Her kim, bu konuda daha fazla bilgi isterse imam Şevkânî’nin kitaplarına müracaat etsin.
Hamd âlemlerin Rabbı olan Allah içindir. Salat ve selam Rasûlü Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-' in, âilesinin ve sahabesinin üzerine olsun.
  Alıntı ile Cevapla

IRCForumlari.NET Reklamlar
radyo44.com.tr
Alt 10 Mart 2009, 05:35   #2
Çevrimdışı
Cevap: Sıddık Hasen el-Kannuci'nin Kabirler Hakkında Fetvası




Tşkler

  Alıntı ile Cevapla

Cevapla

Etiketler
elkannucinin, fetvası, hakkında, hasen, kabirler, sıddık

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Sıddık ne demektir. Seyra Dini Sözlük 0 24 Eylül 2014 19:16
Şehid Muhammed Sıddık Ecrin Dini İlahiler 0 19 Mart 2014 17:30
Hz. Ebu Bekir Sıddık’ın Duası Liaaa Genel İslami Konular 0 10 Mayıs 2012 13:01
Hazret-i Ebu Bekr-i Sıddık KarakıZ Dini Şiirler 0 22 Aralık 2011 20:34
Sigara hakkında Diyanet fetvası Perius Genel İslami Konular 0 23 Şubat 2010 10:16