IRCForumları - IRC ve mIRC Kullanıcılarının Buluşma Noktası
  kral sohbet




1Beğeni(ler)
  • 1 Post By Burce

Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 17 Aralık 2017, 14:53   #1
Çevrimdışı
İnsan Otostopu


sohbet



Bu forumdaki linkleri ve resimleri görebilmek için en az 25 mesajınız olması gerekir.


Size bu sefer bir anımdan bahsetmek istiyorum fakat ilk olarak babamı ve öncesini anlatmalıyım. Ben ve babam tam bir baba kız ikilisiyiz; sağda solda gezer, yalnız yapamayacağımız her türlü tuhaflığa birlikteyken cesaret ederiz. Babama hadi gel şuraya kamp yapmaya gidelim desem, neden demez; ne zaman gidiyoruz der. Babam ayrıca çok cana yakın ve konuşmayı seven biridir, hiç tanımadığı biriyle bile kaynaşması en fazla on dakikasını alır. Küçüklüğümden beri babamla sokakta tanımadığım sayısız insanla tanıştım. Çok küçük yaşlardan itibaren tanımadığım insanlarla sohbet ettiğimden, insanların bizi yemediklerini öğrendim. Çoğu insan restoranda yan masadan şekerin uzatılmasını rica etmekten utanırken biz babamla yan masaya gider izin ister otururduk ya da illaki bir muhabbet kurardık. Bir kere hiç unutmam babamla yolda yürürken bir kadın aldığı simidi ikiye kırıyordu. Biz de babamla yanından geçiyorduk ve babam kadına “Sağ olun, biz almıyoruz.” dedi. Kadın güldü ve “Lütfen, buyrun.” dedi; babam teşekkür etti, güldü ve yolumuza devam ettik. Babama kadını tanıyıp tanımadığını sordum, bana baktı ve hayır tanımıyorum dedi. Çok şaşırmıştım o gün küçük bir çocuk olarak. Kadının babama kızması gerektiğini düşünmüştüm çünkü toplum tam da böyle baskılamıştı küçük bir çocuk olan beni.

Yıllar sonra İstanbul’a üniversiteye geldim ve tabii ki kanbersiz düğün olmaz misali babam, ben buraya alışana kadar 3 aylığına yanımda kaldı. Hiç bilmediğimiz İstanbul’u gezmeye başladık, İstanbul’da kaybolduk ama zaten istediğimizde buydu. Saçma sapan yollara dalarak çok ilginç yerleri keşfediyorduk. Bir bakıyoruz gece yarısında taksimin alt sokaklarında kaybolmuşuz ve dünyanın en saçma videosunu çekmekle meşgulüz. Bir bakıyoruz, Florya’da sahilde bisiklet sürmeye gidelim derken kaybolmuşuz. Minibüste hiç tanımadığımız biriyle sohbet etmeye başlıyoruz ve evine ters olmasına rağmen bize sahile kadar eşlik ediyor.

Ben çok kararsız biriyimdir. Okula giderken takmak için çanta ararken kendimizi Kadıköy’de bulduk. Baktığımız on bin beş yüzüncü mağazadan sonra ne yapalım derken yine sokaktan geçen hiç tanımadığımız bir kızla tanıştık ve bizi bir sokağa götürdü. Orada güzel çantalar bulabileceğimizi söyledi ve evet, o sokakta bulduk, ben de aldım.

Üç ayda İstanbul’u bitiremesek de baya yer gezdik ve hiç tanımadığımız insanlarla tanıştık. Bunların rastgele biçimde oluşu bir ortam dahilinde birileri ile tanışmaktan çok daha farklı ve merak dolu hissettiriyordu. “Merhaba.” dediğimiz her insanın hikayesinin ne olacağı ve bizi nereye götüreceği hakkında en ufak fikrimiz olmuyordu. Biz yollara değil, insanların hayatlarına otostop çekiyorduk.

Benim için en özelini sizinle paylaşıp, o güzel tesadüfün nereden nereye geldiğini anlatmak istiyorum. Yine babamla tekrar gitmeye kalksak asla bulamayacağımız sokaklarda gezerken, adını bilmediğimiz fakat sanırım sonradan öğrendiğime göre Kennedy Caddesinde yürürken tabii ki surların güzelliğine karşı koyamadık. Önce, bulduğumuz boşlukların içlerine girip içinde biraz dolandıktan sonra dışarı çıkıp bulduğumuz bir patikadan surların tepesine çıkmaya karar verdik. Neden olmasın ki? Düz yol bizim neyimize! Biz tepeye çıkmış, güzel manzaranın fotoğraflarını çekerken aşağıdan bir kız ve erkek sesi duyduk. Kız “Biz de yukarı çıksak mı?” diye sorarken erkek “Yukarıda birileri var biz de çıkabiliriz.” tarzı şeyler söylüyordu. Hemen babamla yukarıdan aşığı eğilerek sanki kırk yıllık dostlarımızı çağırır gibi “Gelin gelin manzara harika.” dedik. Geldiler hemen tanıştık tabi, sonra surların yanında ki tren raylarından Sirkeci’ye kadar raylardan yürüdük. Ne bir insan ne başka bir canlı vardı. Sirkeci’ye kadar muhabbet etmek için çok vaktimiz oldu ama elbette bununla yetinmedik. Gece geç saate kadar o civarlarda takıldık ve ayrılmadan önce numaralarımızı bıraktık birbirimize.

Aradan bir hafta geçti ve bir telefon: “Bu hafta sonu bizimlesiniz, size sürprizimiz var.” İstanbul’da yaşayan insanların kesin böbreklerim alınacak gözüyle bakacağı bu teklife hemen evet dedik. Bizi Göktürk denilen tabiat parkına götürdüler ve mükemmel bir gün geçirdik, yorulduk. Dönüşte yemek yemeye yer ararken kendimizi Feshane’nin önünden geçerken bulduk. Camdan baktım ve yemekli, lüks bir düğün vardı. Garsonlar daha yemekleri yeni götürüyordu. Hepimiz spor giyimli ve sırt çantalıydık, kapıda güvenlik vardı. Peki biz ne yaptık, düğünün girişine geldik, güvenlik bize bakıp tam davetiyesiz almıyoruz diyecekken kıza dönüp “Burası değil miydi?” dedim, kız da “Evet burası, öyle dediler.” dedi. Babam “Giriş buradan değil mi?” diye sordu. Bu konuşmaya şahit olan güvenlik bizi davetli sanıp davetiye göstermeye gerek kalmaksızın bizi içeriye aldı. Hemen bir masa kaptık yemeğimizi yedik. Yemek de ne yemek, dışarıda çok para ödenecek yemeklerdi. Gelin tarafına damat tarafıyız damat tarafına gelin tarafıyız deme taktikleri geliştirirken dağıtılan düğün şekerlerinden gelin ve damadın adını öğrendik ve tesadüftür ki isimleri bizim tanıştığımız kız ve erkekle aynı idi. Sonra bizim bir saatlik yemek süremiz boyunca bile bitmeyen takı töreninde gelinle damada davetsiz geldiğimiz söylemek adına sıraya girdik. Dayak yemezdik belki ama tepkiyi de kestiremiyorduk. Babam kamerana çekme bizi manasında ellerini gösterirken biz kızlar olarak “Altın takmaya gelmedik biz, yedik içtik helal edin, tebrik ederiz.” dedik ve kucaklaştık o hiç tanımadığımız gelin ve damatla. Kaç yüz kişiye rezil olduk bunu hesap ederken geriye baktığımda yanından biz uzaklaştığımız halde gülme krizine girmiş bir gelin ve onu tutan damadı gördüm.

Aradan çok zaman geçmedi ki bu kız ve erkek kendilerinin üye olduğu Haliç Gönüllülük Kulübü’nün kahvaltısına çağırdılar. Durur muyuz? Asla. Hemen gittik, insanlarla tanıştık ve projeleri dinledik.

Aradan bir sene geçti, bu sene ki kahvaltıya tek gittim babam döndüğü için. Ve projeler yine açıklandığında beni en çok etkileyen olan köy okullu yenileme projesi oldu.

Bu hafta sonu yılın ilk köy okulu yenileme projesine başvurdum hemen. Çoğunu tanımadığım hatta onların da birbirini tanımadığı 38 kişilik grupla Malatya ve Hatay yollarına düştük. Dört günün ardından herkes birbirini kırk yıldır tanır gibiydi ve o dört gün, dört ay gibi gelmişti hepimize.

Hiç tanımadığımız o kültürlere gittik, hiç tanımadığımız köy halkı ve o güzel mi güzel çocuklarla tanıştık. Çocuklar kadar büyüklerin de heyecanlı olduğunu görmek harikaydı. Herkesin birbirini tanıdığı yeni insan yüzü görmenin çok nadir olduğu o köylerde, tanımadıkları bizi büyük bir misafirperverlik ve saygıyla karşıladılar. Benden yaşlarca büyük bir adamın sırf üniversite okuyorum diye bana hocam diye hitap edişi, bir kadının evde kalan oğlu için kendisinin tişört boyama yapıp yapamayacağını bana sorması; hepsi beni utandırdığı kadar, bu kadar kibar olmaları beni çok mutlu etmişti. Hala böyle insanlar var dedirtiyordu.

Okulun içinde zaten tek sınıf olan o sınıfa girdiğimde insanları kadar sıcak sobanın ısısıyla karşılaştım, sınıfta ki eşyaları incelerken üstünde “dilek kutusu” yazan bir kutu buldum. Açıp açmamak konusunda başta tereddüt yaşasam da belki yerine getireceğimiz bir dilek vardır diye açtım. Anonim dilekleri okuduktan öylece kalakaldım, yanımda ki kız çoktan ağlamaya başlamıştı bile.

İhtiyacınız nedir diye sorulduğunda biz projeksiyon, bilgisayar vs gibi cevaplar beklerken arkası silgili kalem ve defter diyen öğretmenin öğrencileri kalite marka ayakkabı, kıyafet, ya da son model bir telefon sahibi olmak, video oyunu oynamak değil sadece mutluluk istiyorlardı. Bir çocuk bana bugünün hayatının en güzel günü olduğunu söyledi ve bu dilekleri gerçekleştirmiş olmanın verdiği hissin tarifi yok.

Derslerinin iyi olmasını, zaten sürekli değişen öğretmenlerinin bu sefer gitmemelerini, ders sonrası toplu müzik söylemek ve işlerinin iyi gitmesini istiyorlardı. Hediye ettiğimiz kalemleri defterleri gören bir çocuk bana “Neden zahmet ettiniz zaten vardı.” diyordu sahip olduğu zor yazan kötü kalite kalemine ve sadece bir tane sahip olduğu defteri için.

Ben bu hafta sonu hiç tanımadığım çocukları hiç tanımadığım insanların vesilesiyle mutlu edebildim. Daha beş dakika olmadı tanışalı bana, “Abla biz seni çok sevdik.” diyen o çocuklara sarılmak 20 küsür saat süren otobüs yolculuğunun yorgunluğunu alıp götürüyordu.

Dönüş yolunda tamda o gün doğum günü olan babamı ve bir tanışmanın beni getirdiği noktayı düşünürken aklıma sosyal fobiye, anksiyeteye sahip ya da fazla utangaç olan insanlar geldi. Fakat eminim bu üçüne uymayan pek çok kişi de korkularından, çekincelerinden ya da toplum baskısının getirdiği normlardan ötürü böyle tanışmalara pek açık değil. Ve siz tanımadığım ama yazımı okuyan insanlar, belki hiç tanışma fırsatımız olmayacak ama bu yazı ve sizin okumanız da hala o ilk tanışmanın eseri. Zincir böylece devam ederken sizin de bu zincire eylemleriniz ile katkıda bulunmanız gerekmez mi? Dışarıda hala hikayesini anlatmayı bekleyen insanlar var. Gidin hiç tanımadığınız insanlarla tanışın, hiç tanımadığınız insanları mutlu edin, hiç bilmediğiniz yerlere gidin. Sosyal fobi denilen şey toplum tarafından yargılanma korkusudur bir bakıma ve azımsanmayacak ölçüde insan bundan muzdarip. Toplumun dayattığı düşüncelerle sizinle konuşan tanımadığınız insanlara düşmanca davranmayın, yargılamayın. Ayakkabısı, tipi, mesleği, statüsü vb şeyler o kişinin karakteri değildir. Tanımadan asla bilemezsiniz. Modern diye hitap edilen, şehirde yaşayan bir kadının sahip olamadığı kibarlığı, eski kıyafetleri ile köyde yaşayan cahil diye yaftalanacak bir kadında bulabilirsiniz. Yargılama olayı kırılırsa bu fobiler ve çekinceler de kırılır. En kötü insana bile idam edilmeden önce konuşma hakkı tanınıyor, siz de onları dinleyin. İnsanlara, gerçekten kim olduklarını öğrenmek adına zaman verin.

Ben ve babamın başına bu tanışmalarda yargılanmaktan çok iyilikler geldi ve çoğunu belki şu an göremediğimiz, saatimizi ya da günümüzü paylaştığımız insanların hepsinden bize anılar kaldı ama her şeyden önemlisi mutluluk kaldı.

Babama ve tüm o tanımadığım güzel insanlara teşekkür ediyorum.
Alıntı:
konu alıntıdır, hoşuma gittiği için paylaşmak istedim. saygılar


Bu forumdaki linkleri ve resimleri görebilmek için en az 25 mesajınız olması gerekir.


Size bu sefer bir anımdan bahsetmek istiyorum fakat ilk olarak babamı ve öncesini anlatmalıyım. Ben ve babam tam bir baba kız ikilisiyiz; sağda solda gezer, yalnız yapamayacağımız her türlü tuhaflığa birlikteyken cesaret ederiz. Babama hadi gel şuraya kamp yapmaya gidelim desem, neden demez; ne zaman gidiyoruz der. Babam ayrıca çok cana yakın ve konuşmayı seven biridir, hiç tanımadığı biriyle bile kaynaşması en fazla on dakikasını alır. Küçüklüğümden beri babamla sokakta tanımadığım sayısız insanla tanıştım. Çok küçük yaşlardan itibaren tanımadığım insanlarla sohbet ettiğimden, insanların bizi yemediklerini öğrendim. Çoğu insan restoranda yan masadan şekerin uzatılmasını rica etmekten utanırken biz babamla yan masaya gider izin ister otururduk ya da illaki bir muhabbet kurardık. Bir kere hiç unutmam babamla yolda yürürken bir kadın aldığı simidi ikiye kırıyordu. Biz de babamla yanından geçiyorduk ve babam kadına “Sağ olun, biz almıyoruz.” dedi. Kadın güldü ve “Lütfen, buyrun.” dedi; babam teşekkür etti, güldü ve yolumuza devam ettik. Babama kadını tanıyıp tanımadığını sordum, bana baktı ve hayır tanımıyorum dedi. Çok şaşırmıştım o gün küçük bir çocuk olarak. Kadının babama kızması gerektiğini düşünmüştüm çünkü toplum tam da böyle baskılamıştı küçük bir çocuk olan beni.

Yıllar sonra İstanbul’a üniversiteye geldim ve tabii ki kanbersiz düğün olmaz misali babam, ben buraya alışana kadar 3 aylığına yanımda kaldı. Hiç bilmediğimiz İstanbul’u gezmeye başladık, İstanbul’da kaybolduk ama zaten istediğimizde buydu. Saçma sapan yollara dalarak çok ilginç yerleri keşfediyorduk. Bir bakıyoruz gece yarısında taksimin alt sokaklarında kaybolmuşuz ve dünyanın en saçma videosunu çekmekle meşgulüz. Bir bakıyoruz, Florya’da sahilde bisiklet sürmeye gidelim derken kaybolmuşuz. Minibüste hiç tanımadığımız biriyle sohbet etmeye başlıyoruz ve evine ters olmasına rağmen bize sahile kadar eşlik ediyor.

Ben çok kararsız biriyimdir. Okula giderken takmak için çanta ararken kendimizi Kadıköy’de bulduk. Baktığımız on bin beş yüzüncü mağazadan sonra ne yapalım derken yine sokaktan geçen hiç tanımadığımız bir kızla tanıştık ve bizi bir sokağa götürdü. Orada güzel çantalar bulabileceğimizi söyledi ve evet, o sokakta bulduk, ben de aldım.

Üç ayda İstanbul’u bitiremesek de baya yer gezdik ve hiç tanımadığımız insanlarla tanıştık. Bunların rastgele biçimde oluşu bir ortam dahilinde birileri ile tanışmaktan çok daha farklı ve merak dolu hissettiriyordu. “Merhaba.” dediğimiz her insanın hikayesinin ne olacağı ve bizi nereye götüreceği hakkında en ufak fikrimiz olmuyordu. Biz yollara değil, insanların hayatlarına otostop çekiyorduk.

Benim için en özelini sizinle paylaşıp, o güzel tesadüfün nereden nereye geldiğini anlatmak istiyorum. Yine babamla tekrar gitmeye kalksak asla bulamayacağımız sokaklarda gezerken, adını bilmediğimiz fakat sanırım sonradan öğrendiğime göre Kennedy Caddesinde yürürken tabii ki surların güzelliğine karşı koyamadık. Önce, bulduğumuz boşlukların içlerine girip içinde biraz dolandıktan sonra dışarı çıkıp bulduğumuz bir patikadan surların tepesine çıkmaya karar verdik. Neden olmasın ki? Düz yol bizim neyimize! Biz tepeye çıkmış, güzel manzaranın fotoğraflarını çekerken aşağıdan bir kız ve erkek sesi duyduk. Kız “Biz de yukarı çıksak mı?” diye sorarken erkek “Yukarıda birileri var biz de çıkabiliriz.” tarzı şeyler söylüyordu. Hemen babamla yukarıdan aşığı eğilerek sanki kırk yıllık dostlarımızı çağırır gibi “Gelin gelin manzara harika.” dedik. Geldiler hemen tanıştık tabi, sonra surların yanında ki tren raylarından Sirkeci’ye kadar raylardan yürüdük. Ne bir insan ne başka bir canlı vardı. Sirkeci’ye kadar muhabbet etmek için çok vaktimiz oldu ama elbette bununla yetinmedik. Gece geç saate kadar o civarlarda takıldık ve ayrılmadan önce numaralarımızı bıraktık birbirimize.

Aradan bir hafta geçti ve bir telefon: “Bu hafta sonu bizimlesiniz, size sürprizimiz var.” İstanbul’da yaşayan insanların kesin böbreklerim alınacak gözüyle bakacağı bu teklife hemen evet dedik. Bizi Göktürk denilen tabiat parkına götürdüler ve mükemmel bir gün geçirdik, yorulduk. Dönüşte yemek yemeye yer ararken kendimizi Feshane’nin önünden geçerken bulduk. Camdan baktım ve yemekli, lüks bir düğün vardı. Garsonlar daha yemekleri yeni götürüyordu. Hepimiz spor giyimli ve sırt çantalıydık, kapıda güvenlik vardı. Peki biz ne yaptık, düğünün girişine geldik, güvenlik bize bakıp tam davetiyesiz almıyoruz diyecekken kıza dönüp “Burası değil miydi?” dedim, kız da “Evet burası, öyle dediler.” dedi. Babam “Giriş buradan değil mi?” diye sordu. Bu konuşmaya şahit olan güvenlik bizi davetli sanıp davetiye göstermeye gerek kalmaksızın bizi içeriye aldı. Hemen bir masa kaptık yemeğimizi yedik. Yemek de ne yemek, dışarıda çok para ödenecek yemeklerdi. Gelin tarafına damat tarafıyız damat tarafına gelin tarafıyız deme taktikleri geliştirirken dağıtılan düğün şekerlerinden gelin ve damadın adını öğrendik ve tesadüftür ki isimleri bizim tanıştığımız kız ve erkekle aynı idi. Sonra bizim bir saatlik yemek süremiz boyunca bile bitmeyen takı töreninde gelinle damada davetsiz geldiğimiz söylemek adına sıraya girdik. Dayak yemezdik belki ama tepkiyi de kestiremiyorduk. Babam kamerana çekme bizi manasında ellerini gösterirken biz kızlar olarak “Altın takmaya gelmedik biz, yedik içtik helal edin, tebrik ederiz.” dedik ve kucaklaştık o hiç tanımadığımız gelin ve damatla. Kaç yüz kişiye rezil olduk bunu hesap ederken geriye baktığımda yanından biz uzaklaştığımız halde gülme krizine girmiş bir gelin ve onu tutan damadı gördüm.

Aradan çok zaman geçmedi ki bu kız ve erkek kendilerinin üye olduğu Haliç Gönüllülük Kulübü’nün kahvaltısına çağırdılar. Durur muyuz? Asla. Hemen gittik, insanlarla tanıştık ve projeleri dinledik.

Aradan bir sene geçti, bu sene ki kahvaltıya tek gittim babam döndüğü için. Ve projeler yine açıklandığında beni en çok etkileyen olan köy okullu yenileme projesi oldu.

Bu hafta sonu yılın ilk köy okulu yenileme projesine başvurdum hemen. Çoğunu tanımadığım hatta onların da birbirini tanımadığı 38 kişilik grupla Malatya ve Hatay yollarına düştük. Dört günün ardından herkes birbirini kırk yıldır tanır gibiydi ve o dört gün, dört ay gibi gelmişti hepimize.

Hiç tanımadığımız o kültürlere gittik, hiç tanımadığımız köy halkı ve o güzel mi güzel çocuklarla tanıştık. Çocuklar kadar büyüklerin de heyecanlı olduğunu görmek harikaydı. Herkesin birbirini tanıdığı yeni insan yüzü görmenin çok nadir olduğu o köylerde, tanımadıkları bizi büyük bir misafirperverlik ve saygıyla karşıladılar. Benden yaşlarca büyük bir adamın sırf üniversite okuyorum diye bana hocam diye hitap edişi, bir kadının evde kalan oğlu için kendisinin tişört boyama yapıp yapamayacağını bana sorması; hepsi beni utandırdığı kadar, bu kadar kibar olmaları beni çok mutlu etmişti. Hala böyle insanlar var dedirtiyordu.

Okulun içinde zaten tek sınıf olan o sınıfa girdiğimde insanları kadar sıcak sobanın ısısıyla karşılaştım, sınıfta ki eşyaları incelerken üstünde “dilek kutusu” yazan bir kutu buldum. Açıp açmamak konusunda başta tereddüt yaşasam da belki yerine getireceğimiz bir dilek vardır diye açtım. Anonim dilekleri okuduktan öylece kalakaldım, yanımda ki kız çoktan ağlamaya başlamıştı bile.

İhtiyacınız nedir diye sorulduğunda biz projeksiyon, bilgisayar vs gibi cevaplar beklerken arkası silgili kalem ve defter diyen öğretmenin öğrencileri kalite marka ayakkabı, kıyafet, ya da son model bir telefon sahibi olmak, video oyunu oynamak değil sadece mutluluk istiyorlardı. Bir çocuk bana bugünün hayatının en güzel günü olduğunu söyledi ve bu dilekleri gerçekleştirmiş olmanın verdiği hissin tarifi yok.

Derslerinin iyi olmasını, zaten sürekli değişen öğretmenlerinin bu sefer gitmemelerini, ders sonrası toplu müzik söylemek ve işlerinin iyi gitmesini istiyorlardı. Hediye ettiğimiz kalemleri defterleri gören bir çocuk bana “Neden zahmet ettiniz zaten vardı.” diyordu sahip olduğu zor yazan kötü kalite kalemine ve sadece bir tane sahip olduğu defteri için.

Ben bu hafta sonu hiç tanımadığım çocukları hiç tanımadığım insanların vesilesiyle mutlu edebildim. Daha beş dakika olmadı tanışalı bana, “Abla biz seni çok sevdik.” diyen o çocuklara sarılmak 20 küsür saat süren otobüs yolculuğunun yorgunluğunu alıp götürüyordu.

Dönüş yolunda tamda o gün doğum günü olan babamı ve bir tanışmanın beni getirdiği noktayı düşünürken aklıma sosyal fobiye, anksiyeteye sahip ya da fazla utangaç olan insanlar geldi. Fakat eminim bu üçüne uymayan pek çok kişi de korkularından, çekincelerinden ya da toplum baskısının getirdiği normlardan ötürü böyle tanışmalara pek açık değil. Ve siz tanımadığım ama yazımı okuyan insanlar, belki hiç tanışma fırsatımız olmayacak ama bu yazı ve sizin okumanız da hala o ilk tanışmanın eseri. Zincir böylece devam ederken sizin de bu zincire eylemleriniz ile katkıda bulunmanız gerekmez mi? Dışarıda hala hikayesini anlatmayı bekleyen insanlar var. Gidin hiç tanımadığınız insanlarla tanışın, hiç tanımadığınız insanları mutlu edin, hiç bilmediğiniz yerlere gidin. Sosyal fobi denilen şey toplum tarafından yargılanma korkusudur bir bakıma ve azımsanmayacak ölçüde insan bundan muzdarip. Toplumun dayattığı düşüncelerle sizinle konuşan tanımadığınız insanlara düşmanca davranmayın, yargılamayın. Ayakkabısı, tipi, mesleği, statüsü vb şeyler o kişinin karakteri değildir. Tanımadan asla bilemezsiniz. Modern diye hitap edilen, şehirde yaşayan bir kadının sahip olamadığı kibarlığı, eski kıyafetleri ile köyde yaşayan cahil diye yaftalanacak bir kadında bulabilirsiniz. Yargılama olayı kırılırsa bu fobiler ve çekinceler de kırılır. En kötü insana bile idam edilmeden önce konuşma hakkı tanınıyor, siz de onları dinleyin. İnsanlara, gerçekten kim olduklarını öğrenmek adına zaman verin.

Ben ve babamın başına bu tanışmalarda yargılanmaktan çok iyilikler geldi ve çoğunu belki şu an göremediğimiz, saatimizi ya da günümüzü paylaştığımız insanların hepsinden bize anılar kaldı ama her şeyden önemlisi mutluluk kaldı.

Babama ve tüm o tanımadığım güzel insanlara teşekkür ediyorum.
Alıntı:
konu alıntıdır, hoşuma gittiği için paylaşmak istedim. saygılar

__________________
kar havası gibisin dışarda, içimde elmanın dişlenişi.
  Alıntı ile Cevapla

IRCForumlari.NET Reklamlar
radyo44.com.tr
Cevapla

Etiketler
anı, baba, insanlık

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
İnsan Olarak Doğmuş Olmak İnsan Olmak İçin Yeterli midir? Desmont Kişisel Gelişim 0 01 Mart 2015 15:20
İNSAN KAYNAKLARI YÖNETİMİ / Bütünsel İnsan Kaynakları Yönetimi Nedir? Sevda Ödev ve Tezler 0 25 Ağustos 2011 04:56
BaŞarili İnsan İle baŞarisiz İnsan.... Ay Şiir, Hikaye ve Güzel Sözler 0 23 Mart 2010 23:03