| Çevrimdışı
Kullanıcıların profil bilgileri misafirlere kapatılmıştır.
| İstanbul, Osmanlı'nın 3. Başkenti...(Tarih)
KENTİN TARİHİ İlk yerleşim Bu forumdaki linkleri ve resimleri görebilmek için en az 25 mesajınız olması gerekir.
Zaman, günümüzden yaklaşık 300 bin yıl önceydi. Küçükçekmece gölü kenarında bulunan Yarımburgaz mağarasına bu kentin ilk sakinleri yerleşti. Son buzul çağının bitiminde oluşan gölün çevresinde Neolitik ve Kalkolitik insanları yaşamlarını sürdürdü. Kazılarda, Dudullu yakınlarında Alt Paleolitik Çağ’a (100 bin yıl önce) ait aletler bulundu. Kentin kuzeyindeki Ağaçlı yakınlarında ise, Orta Paleolitik Çağ’ın ve Üst Paleolitik çağın aletlerine rastlandı. M.Ö. 5000 yıllarında Kadıköy Kurbağlıdere üzerindeki Fikirtepe’de önemli bir kültür yerleşimi vardı. Bizantion (M.O. 660 - M.S. 324) M.Ö. 680’de Dor akınlarının yıldırdığı Yunan yarımadasındaki Megara kentinden ve Anadolu yarımadasının Güney Ege kıyılarındaki Miletos’tan gelen öncüler, Kadıköy civarında Khalkedon’u kurdular. Diğer bir Megaralı gurup ise, kuracakları kent için Delphi Kâhini’ne yer danıştı. Kâhin onlara körlerin karşısındaki yere yerleşmelerini söyledi. Tarihi yarımadanın üzerindeki zenginliği görmeyen Khalkedonlular'ı kör olarak adlandırmıştı. M.Ö. 660’da Sarayburnu üzerinde Bizantion’un tarihi böylece başlatıldı. Khalkedonlular ve Bizantionlular birbirleriyle dostça geçinip, bastıkları sikkeler üzerine adlarını birlikte koydular. Bizantion’un çevresine surlar inşa edildi. Denizlerle çevrili bir yarımada üzerine kurulu olması nedeniyle, deniz ürünlerinden bolca nasibini aldı. Güvenli bir limanı, tarıma elverişli bereketli toprakları ve deniz ticaret yolları üzerindeki konumu Bizantion’un çok kısa zamanda gelişip zenginleşmesini sağladı. Pek çok istilalara uğrayan Bizantion, M.Ö. 269’da Bithynialılar tarafından yağmalanarak ele geçirildi. M.Ö. 202’de Makedonyalılar’ın tehdidinden korkarak, Bizantion Roma’dan yardım isteğinde bulundu. Bu bir anlamda da Roma’nın bu kente ilk adımıydı. 73 yılında Bizantion Roma'nın Bithynia-Pontus eyaletine bağlandı. İmparator Vespasianus kentin gelişimine katkıda bulundu. 193 yılına gelindiğinde, Roma İmparatoru Septimus Severus, Partlar’ın tarafını tutan Bizantion’u kuşatarak kenti yağmalayıp, surları da yıktırdı. Daha sonra ise surları yeniden inşa ettirip, kenti imar etti. Yeni binalarla sokakları düzenledi. Hipodrom inşaatını başlattı. 269’da kent bu defa Gotlar’ın saldırısına uğradı. Zafer kazanan Gotlar, deniz kıyısına yakın bir yere sütunlarını diktiler. 313’de Nicomedialılar kenti ele geçirdiler. Constantinus, Nicomedialılar’la yaptığı savaşı kazanarak kenti geri aldı. Roma İmparatorluğu'nun başkenti (324 - 395) Toprakları Batı’da okyanus kıyılarından, Doğu’da Fırat ve Dicle nehirlerine kadar uzanan Roma İmparatorluğu için, özellikle Doğu bölgesine egemen olunabilecek yeni bir yönetim merkezi aranmaya başlandı. Ve ticaret yollarının kavşağında kurulu Bizantion Roma’nın Doğu’sunun yönetim merkezi olarak seçildi. Bu yeni konumu, kentin dünya kültürü ve siyaseti içindeki önemli rolünü de belirledi. I. Constantinus (324-337), Romalı soyluları Bizantion’a çağırarak kentin Romalı nüfusunu artırdı. Yeni başkentin konumuna yakışır bir imar hamlesi başlatıldı. Limanlar ve su tesisleri ele alındı. Kent içi su dağıtım sistemlerinin temelleri atıldı. Savunma için yeni bir sur yaptırıldı. Septimus Severius’un başlattığı hipodrom inşaatı tamamlandı. 100 bin kişilik hipodromun genişliği 117, uzunluğu ise 480 metreydi. Orta bölümünde çevresinde arabaların döndüğü spina bulunurdu. Halkla imparatorun adeta bütünleştikleri Hipodrom’da vahşi hayvan yarışları, atletik karşılaşmalar, şenlikler ve kutlamalar gibi çeşitli eğlenceler yapılırdı. Bunların içinde en heyecanlısı havayı temsil eden Maviler, suyu temsil eden Beyazlar, toprağı temsil eden Yeşiller ve ateşi temsil eden Kırmızılar arasında yapılan araba yarışlarıydı. Hipodrom duvarlarının üzeri çok sayıda heykelle süslüydü. En önemlisi de at heykelleriydi. Kentin Latinler tarafından istila edilmesiyle bu at heykelleri Venedik’e, San Marco Meydanı'na taşındı. Hipodrom’daki (Sultanahmet Meydanı) imparatorluk sarayı (Sultanahmet Camisi’nin bulunduğu alan) ve anıtsal ibadethaneler, akropolis (Topkapı Sarayı’nın bulunduğu yer) yapıldı. Önceleri Nea (Yeni) Roma adı ile anılan kenti, I. Constantinus kendi adıyla özdeşleştirdi. Adı artık Constantinopolis’ti (11 Mayıs 330). Yine aynı yıl Forum Constantinus (Çemberlitaş Meydanı) yaptırıldı. Roma’daki Apollon Tapınağı’ndan getirilen yüksek sütunun üzerine tunçtan yapılmış Constantinus’un heykeli konuldu. Yüksekliği 35 m. olan sütun çeşitli zamanlarda değişik nedenlerle zararlar gördüğünden, ayakta kalması için üzerine demir çemberler geçirildi ve bu nedenle adı Çemberlitaş’a dönüştü. I. Constantinus, Doğu Roma İmparatorluğu’nun yol ağının başlangıç noktasını Milion Taşı ile belirledi. Bu yolların ve kıtaların kavşağındaki kente Rusya’dan, İran ve Mısır’dan, Avrupa’nın en uç köşelerine kadar pek çok ülkeden her tür tüccar gelirdi. Hıristiyanlık, Hazreti İsa’nın yaşamını kişiliğini ve tanrısal görevini esas alan bir din halini almaya başladığında; kilise kavramı da doğdu. Kilise, Yunanca toplantı anlamına gelen “Eklesia” sözcüğünden türemiş bir kavramdı. Bizans’ın en eski kiliselerinden olan Aya İrini, bugünkü biçimini I. Constantinius zamanında aldı. Kutsal Barış Kilisesi Aya İrini, Ayasofya’nın yapımından önce patriklik kilisesi görevini yaptı. İstanbul’un fethinden sonra bir dönem Topkapı Sarayı’nın dış avlusunda yaşayan yeniçeriler tarafından silahhane olarak kullanıldı. 19. yy’da ise Türkiye’nin ilk askeri müzesi burada açıldı. Bizans sanatının ve Doğu kiliselerinin en büyük eseri olan Ayasofya da, kente adını veren I. Constantinus tarafından ilk kez 360’da yaptırıldı. Constantinopolis patriği, Ortodoks mezhebinde kilisenin başı olmakla birlikte tüm yetkileri elinde tutan imparator karşısında hiçbir zaman tam bir bağımsızlık kazanamadı. Gittikçe görkemi artan ve nüfusu yükselen kentin mevcut alt yapılarını geliştirmek gerekiyordu. Su ihtiyacını karşılamak üzere 375 yılında İmparator Valens (364-378), iki tepe arasına 1000 m.’lik Valens Su Kemeri’ni inşa ettirdi. Kentin dışındaki Belgrat Ormanları’ndan gelen su, bu kemerle iki tepe arasındaki vadiden aşırılarak, Büyük Saray çevresine aktarıldı. Kenti çevreleyen surlar, kurucusu Bizas’tan başlayarak çeşitli dönemlerde çeşitli genişlikte alanları kaplamıştı. Surlar, 10 m. derinliği, 20 m. genişliği olan bir hendekle çevriliydi. Hendeğin arkasında önce ilk duvar, sonra üzerinde 96 burç olan ikinci duvar vardı. Surlarda halkın girip çıktığı kapılar ve askeri kapılar bulunmaktaydı. Kent, korunması açısından Haliç girişine çok hakim bir konumda olduğundan, Haliç surlarının çok fazla dayanıklı olması gerekmiyordu. Marmara Denizi tarafında, uzunluğu 8260 m. olan Marmara Surları vardı. Üzerinde bugünkü adlarıyla; Ahırkapı, Çatladıkapı, Samatya Kapısı, Narlıkapı bulunmaktaydı. Kara surları 5632 m. uzunluğundaydı. Üzerinde yine bugünkü adlarıyla; Belgrad Kapısı, Silivrikapı, Mevlevihane Kapısı, Topkapı, Edirnekapı, Eğrikapı, Yedikule Kapıları vardı. Bizanslılar’ın Porta Aurea (Altın Kapı) diye adlandırdığı ve 390 yılında I. Theodosius (379-395) tarafından yaptırılan üç kemerli kapı (Yedikule Kapısı) en şatafatlı olanıydı. Kapının üzerinde çift başlı Bizans kartalı kabartması vardı. Zaferden dönen imparatorlar buradan geçerlerdi. Son derece sağlam olan İstanbul surları 1204’de Latin istilasında ve 1453’de İstanbul’un fethinde olmak üzere iki kez aşılabildi. Roma dünyada etkin bir rol oynamaya başladığında, İmparator I. Theodosius Mısır’dan İstanbul’a 390’da bir dikilitaş getirdi. Firavun II. Tutmosis tarafından M.Ö. 1500’de yaptırılan bu Mısır obeliski, Teb şehrindeki Luxor mabedinin kapısını süsleyen iki sütundan biriydi. Üzerinde bulunan hiyerogliflerde, Mısır firavunu Tutmosis’in tanrı Amon-Ra’ya sunduğu kurbanlar anlatılmaktaydı. Constantinopolis’te spinanın üzerine dikilen taşın dört köşe mermer blok kaidesinin üzerinde, Theodosius’un hipodromdaki yarışları izleyişi ve taşın dikilişi ile ilgili kabartma resimler bulunmaktaydı. Delphi’deki Apollo Tapınağı’ndan getirilen ve üç yılanın birbirine dolandığı sütun da spinanın üzerinde bulunmaktaydı. Bronz anıt, Palatea savaşında öldürülen Pers askerlerinin eritilen kalkanlarından yapılmıştı. Üç yılanın başları üzerinde bir altın kazan bulunduğu, kazanın ve aynı meydanda bulunan ve Örmetaş adıyla bilinen sütunu kaplayan bronz levhaların Latin işgali sırasında eritilerek sikke basımında kullanıldığı söylenmektedir. |