Gömleği arkasından yırtılan bir zamandı
Gölgesi sularda nilüfer yaprağı
Gün aşırı maviyle sevişen
Ay yüzlü çocuklar vardı:
Çocuklar ki kaderleri çölde bir küçük Yusuf,
kederli yüreklerinde Züleyha’yı taşırlardı
Kervanlar geçerdi düşlerinin alacasından,
dünler gözlerinde güneş olup ışıldardı
Asiydiler! Tenlerine sığmazdı ruhları
Kör kuyulardan küflü demirler arındıran
zindan karası sevdalara taşardı
O sevdalar ki Nuh’un nefesinde tufan,
Yakup’un gözlerinde dinmeyen pınardı
Sabahsız geceler gibi ağlardı yalnızlık
Göğüslerinde yâr durakları
Aşka teğet geçen masallar kadar yas ve ölüm
Ve İstanbul en fazla Kız Kulesi kadardı
O çocuklar ne çok göçebeydiler,ne çok gurbet,ne çok susku!
Dinledikçe kaybolurduk türkülerinde
Söylemek isterdik dilimiz kanardı
Boğulurdu şehirler
Caddeleri buz tutmuş cehennem!
Mezar taşlarında adımız yankılanırdı
Biz ki ölüm telaşı yolculuklarda tanıdık aşkın çıplak halini
Yas bürülü bir gökkuşağının saçlarında ıslandık
Bir kadındı
Annem kokuyordu!
Temmuz ve gece
Yok(sul)luğumuza yağmur yağıyordu
Severdik yağmurları; bize benzerlerdi:
Onlar, toprağa sürgünlüğünde örselenirdi;
Biz, yoldan geçen bir eskicinin heybesinde
yitirdiğimiz geçmişimizi bulup
sonrasızlığın tutanaklarında suretimizi çizerdik
Hiç utanmadık çarmıhtaki çıplaklığımızdan,
köylü yoksulluğumuzdan hiç gocunmadık
Olmayan sevgililerimizin hayâlî gözlerinde
zümrüt yeşiline değil en çok çimen yeşiline sevdalıydık
adımız anlamsızlığa kayıtlı,
şimalimizde eylül tüten mevsimler
ve doğulu yanlarımızda içtiğimiz tütün kadar kaçak öpmelerimiz kalırdı..
Hayatın bir yerinde gülmek isterdik, dudaklarımız kana bulanırdı
Kırmızıları giyinirken bir yanımız yıkık bir kent kadar harabe zamanlarda
ömrümüzü karalayan kalemler öyle kolay aklanmazdı.
Mayası acıydı yaşadığımız hayatın!
Gecelerin şafak renginde dem tutardı yüreğimizde…
Biz ki taşralı şiirlerin köy kokusundan sürgün,
kentli yangınların kor aleviyle tüm zamanları oyunlarında tüketmiş
ölümcül bir şiir kırıklığında ağız dolusu gülemeyen çocuklardık!
Geçmiş,gelecek ve şimdinin adına
darağacı oyuklarında boynumuza geçirilmiş
tövbe bilmez intiharlar kadar sonu hüsran başlangıçlardan mütevellit;
yâd ellerde yaban kalışlar misâli
kendini bilmez bir seslenişti kimsesizliğimiz
Kimse bizi duymazdı..
Say ki kör hücreler karanlığında mahkûmdu ellerimiz
ve gömleği avlulardaki voltalardı deliliğimizin
Hatrı kalmasın diye boynumuzdaki ipin celladımızdan helallik isterdik
Bilirdik duvara kazınan hüznün hilkatini
Her asılıştan sonra şiirlerimiz yanardı
Her temmuzda uslanmaz acılar yaramızı deşerdi
Susardık ağlar gibi..
-Görüldü- nişanıyla okunan sevgili mektuplarında
çığ olup akardı söyleyemediğimiz sevdalar
Düşlerimizin hayra yorulmazlığında
içinden geçtiğimiz gece gözlü türküler
tersine yol tutmuş ırmaklarda yankılanırdı..
Çocuklar vardı:
Kayboldukları yerden özgürlüğe koşan
Kuşların göç mevsimi…
Yağmur ve hüzün..!
Sonbahar yüreğimizde kışlar,
….Düşlerimiz çamura bulanırdı
çocuklar yağmurdu……………
hüzünler çamur……….
yalnızdık….
annem ağlardı …..
ıslanırdık...
ve hayat bir mezar taşı
annem ağlarken anladık