| İMAN GERÇEKLERİ-MEVLA DAN ÖĞÜTLER
Allah Teâlâ buyurur ki:
Ey Muhammed, şu seni yalanlayan müşriklere «de ki: Ben de ancak sizin gibi bir beşerim.
Yalnız bana tanrınızın tek bir tanrı olduğu vahyediliyor.» Sizin muhtelif ve bir sürü rabla-ra, putlara ve Allah'a eş saydıklarınıza tapınmanızın tersine bir tek ilâh vardır ve O da Allah'tır.
«Artık O'na yönelin ve (peygamberlerinin diliyle size emretmiş olduğu şekilde ibâdeti sâdece O'na tahsis edin.
Geçmiş günâhlarınız için) O'ndan mağfiret dileyin. Müşriklerin vay haline. Onlar ki; zekât vermezler.»
İbn Abbâs'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha burada «Onlar ki; zekât vermezler.» âyetini onların, Allah'tan başka ilâh olmadığına şehâdet etmemeleriyle tefsir eder. İkrime de böyle söylemiştir.
Buna göre âyet-i kerîme, Allah Teâlâ'nın şu âyetleri gibidir:
«Kendini arıtan saadete ermiştir. Kendini fenalıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır.» (Şems, 9-10).
«Arınmış olan, Rabbının adını anıp namaz kılan saadete erişecektir.» (A'lâ, 14-15),
«Ona de ki: Arınmaya niyetin var mı?» (Nâziât, 18).
Burada zekâttan maksad, nefsin kötü huylardan temizlenmesidir. Nefis temizliğinin en önemlilerinden birisi de onun şirkten temizlenmesidir.
Malın zekâtına bu adın verilmesinin sebebi, malın zekâtla haramdan temizlenmesidir.
Böylece zekât malın artmasına, bereketlenmesine, faydasının çoğalmasına ve Allah'a itaat yollarında kullanılmasına sebep olmaktadır.
Süddî der ki: «Müşriklerin vay haline. Onlar ki; zekât vermezler.» Yani onlar zekâtın farziyyetini kabul etmezler, zekâta inanmazlar.
Muâviye İbn Kurre de şöyle diyor: Onlar, zekât ehlinden değildirler. Katâde ise onların, mallarının zekâtlarını vermediklerini söyler.
Şüphesiz bu, müfessirlerden birçoğuna göre zahir olan anlamdır ve İbn Cerîr bu görüşü tercih etmektedir.
Ancak bu açıklama şüphelidir. Zîrâ zekâtın farz kılınması, birçoklarının zikrettiğine göre ancak Medine'ye hicretten sonraki ikinci senededir.
Bu âyet-i kerîme ise Mekke'de nazil olmuştur.
Ancak zayıf da olsa şöyle bir te'vîl getirilebilir: Zekâtın ilkin peygamberliğin başlangıcında sadaka şeklinde emredilmiş olması hiç de uzak değildir.
Nitekim bir âyet-i kerîmede:
«Hasâd edildiği gün de hakkını verin.)) (En'âm, 141) Duyurulmaktadır.
Ancak'zekât nisâb ve miktarları ile Medine'de beyân ve farz kılınmıştır. Böylece iki kavlin arası birleştirilmiş oluyor.
Nitekim namazın aslı da, peygamberliğin başlangıcında güneş doğmazdan ve batmazdan önce vâcib idi.
Allah Teâlâ hicretten bir buçuk sene önceki İsrâ gecesinde Rasûlüne beş vakit namazı farz kılmış, bundan sonra da namazla ilgili rükünleri ve şartları azar a2ar tafsilâtlı bir şekilde beyân buyurmuştur.
En doğrusunu Allah bilir.
«Muhakkak ki îmân edip sâlih amel işleyenlere; işte onlara kesintisiz bir mükâfat vardır.» Mücâhid ve bir başkası âyetteki kelimelerini; kesintisiz, kesik olmayan, şeklinde açıklarlar.
Buna göre âyet-i kerîme Allah Teâlâ'nın şu kavilleri gibidir. »Orada temelli kalacaklardır.» (Kehf, 3),
«Bu, ardı arkası kesilmeyen bir vergidir.» (Hûd, 108).
Süddî de bu kelimeleri:
Minnet edilmeksizin, başa kakıl-maksızın diye açıklar. Ancak imamlardan bazısı bu tefsiri kabul etmezler.
Zîrâ cennet ehli üzerine minnet Allah'ındır. Allah Teâlâ: «Hayır; sizi îmâna eriştirmekle Allah sizi minnet altTnda bırakır.» (Hu-curât, 17)
buyururken cennetlikler de şöyle diyeceklerdir: «Allah lütfedip bizi kavurucu azâbdan korudu.» (Tür, 27)..
Allah Rasûlü (s.a.) de şöyle buyurmuştur: Ancak Allah'ın beni katından bir rahmet ve lütuf ile koruması hali müstesnadır. |