Hafızamda şehirler değil, anlar var. İnsanların kalabalığı, trafik ışıkları, kafelerdeki uğultu… hiçbiri yerleşmiyor içime. Her şey geçici, her şey bir diğerinin önüne düşen gölge gibi.
Yalnızca sessizliğe rastladığımda hissediyorum varlığımı; bir park bankında, yağmurun sesinde, boş bir meydanda yürürken. O anlarda, dünya sadece benimle konuşuyor gibi. İnsanlar konuşuyor, gülüyor, koşuşturuyor; ama ben onların hikâyelerine dahil olamıyorum.
Belki de hayat, biriktirmekle değil, seçmekle ilgili. Çok az şeyi, ama tüm ağırlığıyla seviyorum. Bir kahve fincanının kenarında bıraktığı buğusu, akşamüstü bir sokaktan gelen rüzgarı, rastladığım bir melodiyi… küçük şeyler, eksikliğini en çok hissettiren şeyler oluyor.
Kö
prü altlarında bekleyen ışıklar gibi, ben de kendi gölgemde duruyorum: Bir yere ait değilim ama her yere, her ana dokunuyorum. Ve bazen, en yabancı hissettiğim anda bile, kendimle barışık olabiliyorum.