[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Teknoloji ilerledikçe hayatın kolaylaşacağına inandık.
Her şey bir tık uzağımıza geldi.
Bilgi, ulaşılmaz bir kutsal emanet olmaktan çıkıp cebimize yerleşti.
Ama garip olan şu ki.
İnsanlık hiç bu kadar yorgun olmamıştı.
Yorgunuz.
Üstelik iş yükünden, trafikten, gündelik koşturmacadan değil sadece.
Ruhumuz yorgun.
Zihnimiz yorgun.
İletişim yorgunu bir çağdayız.
Artık insanlar birbirini duymuyor.
Çünkü herkes konuşuyor.
Herkes anlatıyor.
Herkes hükmediyor.
Sanki bilgiye erişimin kolaylaşması, insanın egosunu büyütmek için özel olarak tasarlanmış gibi.
Eskiden “her şeyi bildiğini iddia eden” birkaç kişi vardı.
Bugün ise herkesin elinde Google, herkesin cebinde yapay zekâ, herkesin dilinde “ben zaten biliyorum.”
Fakat kimse bilmiyor.
Kimse anlamıyor.
Kimse dinlemiyor.
Ve işte yorgunluk tam da buradan başlıyor.
Her insan, kendi doğrularının tasdik edilmesini bekliyor.
Her sözünün onaylanmasını, her fikrinin alkışlanmasını, her cümlesinin “haklısın” ile sonuçlanmasını istiyor.
Ego artık sadece bir duygu deği, toplumsal bir güç göstergesi.
“Beni onurlandır, beni tasdik et, beni doğrula, beni önemse…”
İnsan ilişkilerinin görünmez alt yazısı bu.
Hatta bazen daha karanlık bir istek.
“Benim sözümden çıkma… Ben ne dersem o olsun.”
Bu baskı, bu gerginlik, bu sürekli haklı olma savaşı, günlük hayatın en büyük psikolojik yükü.
Çünkü insan artık başkalarını değil, kendini bile dinleyemez hale geldi.
Kendinden bile kaçıyor.
Kendiyle bile konuşamıyor.
Bir insanın kendisiyle iletişim kuramadığı yerde, başkasıyla nasıl kuracağı zaten belli.
Sonuç?
Toplumsal bir tükenmişlik.
Sessiz bir yorgunluk.
Bitmeyen bir gerilim.
Yorgunluk dediğimiz şey, bazen uykusuzluktan değil, yanlış anlaşılmaktan geliyor.
İnsan, anlaşılmadığını hissettiğinde susuyor ama o sessizlik içte bir çürümeye dönüşüyor.
Bazen yanlış anlatmaktan geliyor.
Söylemek istediklerimizi söyleyememek, anlatmaya çalıştıkça daha da uzaklaşmak…
Kelimenin tükendiği, duygunun boğulduğu yerde yorgunluk başlıyor.
Ve çoğu zaman hiç dinlenilmemekten geliyor.
Kelimeler duvara çarpıp geri geliyor, yüz ifadeleri boş bakıyor, zihinler başka yerde...
Sen derdini dökerken bile kimse duymuyor, çünkü herkes kendi kafasının içinde boğulmuş durumda.
Yorgunluk işte bu.
Görünmez, sessiz, ağırlığı tonlarca.
Ruhun sırtına çöken bir his.
İnsanı yatakta değil, hayatta tükenmiş hissettiren bir yük.
Ve kimse bu yükü tam olarak tarif edemediği için, herkes aynı soruyu içinden fısıldıyor.
“Niye bu kadar yoruldum?”
İletişim artık bir kö
prü değil, bir savaş alanı.
Bir zamanlar insanlar, kelimelerle birbirine ulaşmak için kö
prüler kurardı.
Şimdi kelimeler barikat oldu, kö
prülerin yerini çatışma hatları aldı.
Konuşmak, anlamak için değil, üstün gelmek,
haklı çıkmak, karşı tarafı susturmak için yapılan bir manevraya dönüştü.
Kimse karşıya geçmeye çalışmıyor,
herkes kendi tarafını güçlendirmeye, kö
prüyü ele geçirmeye çalışıyor.
Her cümle bir mermi, her iddia bir kalkan, her yorum bir mevzi.
İnsanlar artık iletişim kurmuyor, çatışıyor.
Birbirini dinlemiyor, bekliyor.
Sadece karşı tarafın susmasını, savunmasının çökmesini, teslim olmasını...
Ve bu savaşın bir galibi yok.
Kazanan olmuyor.
Sadece yıpranan, tükenen, içine kapanan insanlar oluyor.
Yani herkes.
Yani hepimiz.
İşte bu yüzden.
Herkes bu kadar yorgun.