[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
İnsan aslında çok basit bir şey ister.
“Sevildiğini bildiği bir hayat.”
Gerçekten sevildiğini...
Arkasına bakmadan güvenebildiği, “Ben düşersem birisi gerçekten tutar” diyebildiği bir hayat.
Ama tuhaf olan şu ki...
Biz bu kadar basit bir şeyi bile kendimize çok görüyoruz.
Çünkü sevildiğini bilmek, cesaret ister.
Ve çoğu insan, sevileceğine inanmadığı için değil.
Sevilmediğini düşünmeye daha alışık olduğu için yalnız.
İçimizde bir ses var, yıllar boyunca büyütülmüş, incinmesin diye beslenmiş o küçük ses.
“Boşver… Kimse gerçekten kalmaz.”
Bu ses o kadar güçlü ki, biri gerçekten kalmak istediğinde bile kapıyı yüzüne kapatıyoruz.
Sonra da “Bak işte, yine kimse kalmadı” diyerek kendi kehanetimizi kendimiz doğruluyoruz.
Aslında en büyük sorun şu.
Sevilmekten çok, sevilmemeye hazırlanarak yaşıyoruz.
Kırılmamak için duvarlar, hayal kırıklığı yaşamamak için düşük beklentiler, incinmemek için duygusuz maskeler...
Bunlara “kişisel sınır” diyoruz.
Ama çoğu zaman sınır değil, kendi hapishanemiz.
Ve bir de sosyal medya var.
Dostlukmış gibi görünen bağlar, sıcakmış gibi duran mesajlar, “Canım kardeşim ya da birtanem” diye başlayan ama içinde gerçeğin zerresi olmayan ilişkiler.
Biz orada en çok kendimizi kandırıyoruz.
Hayatımıza birilerini alıyormuş gibi yapıyoruz ama aslında kimseyi yaklaştırmıyoruz.
Bir fotoğrafın altına bırakılmış kalp emojilerini “ilgi” sanıyoruz.
Bir story’e atılan tepkiyi “bağ” sanıyoruz.
Oysa çoğu insanı ekranda seviyoruz, gerçekte tanımıyoruz bile.
Sonra da kendimize şöyle masallar anlatıyoruz.
“Benim çevrem çok iyi.”
“Ben herkese değer veriyorum.”
“Benim dostlarım sağlamdır.”
Gerçekte ise gecenin bir yarısı içimizi yakan soruyu kimse duymuyor.
“Ya ben gerçekten seviliyor muyum?”
İşte tam da burada hayat kırılma noktasına geliyor.
Çünkü sevildiğini bilmek, insanı iyileştiren tek şey.
Yorgunluğu hafifleten, yalnızlığın keskin taraflarını törpüleyen tek şey.
Ama biz çoğu zaman bu ihtiyacı “zayıflık” sanıyoruz.
Halbuki zayıf değiliz.
Sadece insanız.
Gerçek bir hayat istiyorsan, önce kendine şu soruyu dürüstçe soracaksın.
“Ben sevildiğime inanıyor muyum, yoksa inanmıyormuş gibi mi davranıyorum?”
Çünkü çoğu insan sevilmekten kaçmıyor.
Sahiden sevilmesinin mümkün olduğuna inanmıyor.
Bu yüzden gerçek bir yakınlığı sabote ediyor,
gelen iyiliği küçümsüyor, değer veren insanı kendinden uzaklaştırıyor.
Kendimize en çok yaptığımız kötülük şu.
Sevilmeyi hak ettiğimiz ihtimalini bile düşünmüyoruz.
O yüzden ben sana, kendime, hepimize bir soru soruyorum.
Sevildiğini bildiğin gerçek bir hayat istemez misin?
Gerçek bağların olduğu, sahici insanların kaldığı,
fotoğrafların değil yüz yüze konuşmaların değer gördüğü bir hayat...
Eğer bunu gerçekten istersen, bir şeyler değişiyor.
Kendini kandırmayı bırakıyorsun.
Sahte dostlukları, boş kalabalıkları, lafla kurulmuş ilişkileri eliyorsun.
Ve sonunda fark ediyorsun ki.
Gerçek sevgi, hep mümkündü.
Sadece sen inanmıyordun.