IRC ve mIRC Kullanıcılarının Buluşma Noktası
  Mobil Sohbet, Sohbet ve Sohbet Odaları




Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 07 Mart 2018, 22:17   #1
Çevrimdışı
Atatürk ve Türk Kadını -1


-- Sponsor Baglantı --


Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, yaşamının her döneminde Türk kadınına büyük önem vermiştir. Bu yazı dizimizde, Atatürk’ün çeşitli vesilelerle kadınlarımız hakkında yapmış olduğu değerlendirmeleri muhtelif kaynaklardan yaptığımız derlemeler; ayrıca Burhan Göksel’in Kültür ve Turizm Bakanlığı yayınları arasında çıkan ‘Çağlar Boyunca Türk Kadını ve Atatürk’ isimli kitaptan alıntılardan aktarıyoruz:

Bilindiği gibi Türk kadını İstiklâl Savaşı sırasında gerek cephede, gerekse cephe gerisinde tüm gücü ile hizmet vermiştir. Cephede erkekle omuz omuza düşmana karşı savaşırken cephe gerisinde de çeşitli faaliyetleri ile savaşa destek vermiştir. Bu faaliyetlere katılan kahraman kadınlarımız aynı zamanda öğretmenlik gibi bazı meslek dallarında da kendilerini kanıtlamışlardır.

Atatürk Türk kadınının bütün bu fedakârlık ve hizmetlerini takdir etmiş ve Cumhuriyetin ilânından itibaren Cumhuriyet öncesi plânladığı ve değişik verilerle ifade ettiği gibi kadının sosyal, ekonomik ve siyasal konumunu iyileştirici uygulamalarına başlamıştır.

Atatürk, 1916’da Doğu Cephesi kumandanıyken çevresindeki kişilerle sohbet sırasında kadınla ilgili sorunları tartışıyor, kadınların iyi yetiştirilmesinin topluma sağlayacağı yararları, çalışma yaşamında kadına da yer verilmesi gibi hususları vurguluyordu. 1918’de Karlsbad’da tuttuğu notlardan anlaşıldığı gibi sosyal yaşamdaki inkılâpları gerçekleştirmeyi daha o tarihlerde düşünmüştür.

Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’in ilânından dokuz ay önce kadın hukukunda inkılâp ihtiyacı konusundaki düşüncelerini şu sözleri ile açıklamıştır:

“Bir toplum cinsinden yalnız birinin yeni gerekleri edinmesiyle yetinirse o toplum yarıdan fazla kuvvetsizlik içinde kalır.”

“Bizim toplumumuzun başarı gösterememesinin sebebi kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlik ve kusurdan doğmaktadır.”

“Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun, bir organı faaliyette bulunurken, diğer bir organı işlemezse, o sosyal toplum felçlidir.”

Atatürk, çağdaş bir düşüncenin ürünü olan bu sözleriyle kadının toplumdaki yerini belirlemiştir.

Türk toplumunun gelişip yükselmesinde aile yapısının önemine inanan Atatürk, şöyle demektedir:

“Bu millet esas terbiyesini aileden almaktadır. Türk milleti öyle analara sahiptir ki her bir devrin büyük adamlarını bu analar yetiştirmiştir. Türk kadını daha büyük nesiller yetiştirmeye kabiliyetlidir.”

Türk kadını, yüzyıllardır özlemini çektiği haklarına sahip olmada; en azimli, inançlı ve güçlü desteği Atatürk’ten almış ve çağdaş ülke kadınlarının önüne geçmiştir.


Mustafa Kemal, millet olarak maddî ve manevî, nesi varsa ortaya dökmüştür

Atatürk dönemi, Türk kadın hakları ve statüsü, cumhuriyette kadın:

Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk kadınına bakışını Burhan Göksel’in Kültür ve Turizm Bakanlığı yayınları arasında çıkan ‘Çağlar Boyunca Türk Kadını ve Atatürk’ isimli kitaptan alıntılardan aktarıyoruz:

“XX. Yüzyılda Türk Kadını” konusunu incelerken, yüzyılın başından 1920’lere geçen olayların, yapılan işlerin akış temposu ve hızının kuşkusuz, XIX. yüzyıldan farklı olduğu görülür. Fakat sorunun kökenine inildiğinde bu devrede, reformist eylemler yapıldığı iddia edilemez. Ancak, konu ile ilgili genel bir fikir ortamının bu dönemde hazırlandığı da inkâr edilemez.

Türk tarihinde her yönü ile sosyal en büyük değişmeler ve hızlı gelişmelerin Gazi Mustafa Kemal ve arkadaşlarının 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmasıyla başladığı da dünya tarihçilerinin kabul ettiği bir hakikattir. Atatürk eyleminin büyük ve ilginç tarafı da buradadır.
Türk İstiklâl Savaşı; sadece, bir memleketin her tarafına, başka başka düşman ordularının yaptıkları işgallerden ülkeyi kurtarmak için girişilmiş bir seri askeri operasyonlar topluluğu değildir.

Milletlerin tarihinde “büyük savaşlar” olmuştur. Üstün düşmanla savaşan ve muzaffer olan orduları vardır, ama bu sadece bir “Askeri Operasyon”dur.

Toplumların tarihinde “sosyal değişiklikler, inkılâplar” yapılmıştır. Bazıları kanlı, hem de çok kanlı olmuştur. Sonuçta galip gelen inkılâpçının dayandığı sosyal felsefe ne ise, onun gerekleri yerine getirilmiştir.

Cemiyetlerin hayat düzeninde, “ekonomi” büyük etkendir. Uygulanan ekonominin temel sistemlerinde değişmeler topluma yeni bir yön verir. Sosyal hareketlerle birleşerek yeni bir düzen kurulur. Bizim İstiklâl Savaşımız ve Atatürk İnkılâbı bu üç ayrı ve büyük işi, olayı birleştiren bir hareketler topluluğu veya kompleksidir. Dikkat olunursa, görülür ki, Mustafa Kemal Paşa’nın: “Evvela askeri alanda düşmanı yenelim, sonra saltanatı yıkalım, ekonomimizi düzeltelim, daha sonra da rejimimizi değiştirir ve İnkılâbımızın parçaları olan reformları ele alırız” gibi bir sıralama görülmez. O, hepsine birden ve uygun ölçülerle el atar. O’nun “Liderlik” vasfının diğer liderlerden olan temel farkıdır.

Yunanlılar 20 Temmuz 1921’de Eskişehir’den Doğu’ya yani Sakarya istikametinde harekete geçmişlerdir. Sakarya Savaşlarının kokusu alınmaktadır ki O Sakarya Savaşı, hazırlık safhası, uygulama dönemi ile Mustafa Kemal için de Türkiye için de bir “Hayat-Memat” veya “Yaşam-Ölüm” mücadelesidir. Sanki William Shakespeare ünlü “To be, or not to be - Olmak veya olmamak” sözünü Türk’ün Sakarya dönemi için söylemiştir. Mustafa Kemal, millet olarak maddî ve manevî, nesi varsa ortaya dökmüştür. Türkiye Büyük Millet Meclisi hareket halindedir. Karşılarındaki muhalefet her gün daha artmaktadır. Hükümet Merkezi’nin Kayseri’ye nakli hazırlıkları başlamıştır.


İstiklal Savaşı’mıza kadınlarımızın çokça katkılarını görmekteyiz

Bu sözler yalnız bir gönül borcu ve minnet belirtisi değildir. Geçmişimizden gelen, kadın-erkek ayrıcalığının da yok edilmesi kararının da kesin ifadesidir, ancak, Atatürk’ün bu büyük ve önemli konudaki temel fikrine dikkat olunmalıdır. O, bu toprağın kadınını çok iyi tanımaktadır. Kuvvetli değer yargılarına sahiptir. Fakat, daima “dünyanın, bu değerli insanları olduğu gibi tanımamasının üzüntüsü içindedir.”

Atatürk’ün yalnız bu sözleriyle değil, yaşamı boyunca övdüğü ve övündüğü Türk kadınının İstiklal Savaşında yaptıklarını tarih sahifelerinden buraya aktarmakta yarar vardır.

Türk kadını, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde hizmete, elindeki silahla gönüllü olarak dövüşerek, kan dökerek; şehitler vererek girmiş ve analık görevi ile beraber bu görevleri de en sert koşullar içerisinde başarmıştır.

Türk kadınının askerliğe girişi, barış döneminin bir özentisi içinde masa başlarında yapılan yazı çizi ve bir özentinin ürünü değildir. 1877-78 Türk-Rus savaşında Nene Hatun’un Erzurum’daki Aziziye Tabyesi’ne hücumu olayından sonra, İstiklal Savaşı’mıza kadınlarımızın çokça katkılarını görmekteyiz.

Cephe gerisindeki bütün cephane, yaralı, hasta ikmal maddelerinin taşınması, Türk kadınının sırtına ve kağnısına yüklenir. Basit silah endüstrimizi onlar çalıştırmışlardır. Ulus Meydanı’ndaki kadın heykeli işte bu kahraman Türk kadınının simgesidir.

Bunun dışında, elinde silah cephelerde milis savaşı yapan pek çok bacımız, anamız vardır. 1919’da Yunanlılar Aydın’a girerken bir anne silahını kapar, ileri atılır. Bunu pek çok erkek ve kadın takip eder. Ayşe, Emine ve Seher isimli savaşçılar tarihe geçmiş hakiki kadın savaşçılardır.

Güney cephesinde bir müfrezede savaşan Tayyar Rahmiye, Fransızlara karşı dövüşürken şehit düşer.

Gördesli Makbule, 1921’de evlenir evlenmez kocasıyla beraber bir çete kurarlar, dağa çıkarlar. Makbule de Yunanlılarla savaşırken şehadete erer. İzmit cephesinde Takım Komutanı Erzurumlu Fatma’yı görürüz. Hele Millet Meclisi tutanaklarına geçen, İstiklâl Madalyası ve Tuğgeneral rütbesi verilmesi teklif edilen bir Nezahat kızımız var. İşte Türkiye Büyük Millet Meclisinin 30 Ocak 1921 tarihinde 140. toplantısındaki zabıtlara göre onun öyküsü:

Bursa Milletvekili Emin Bey şöyle bir önerge vermiştir:

“Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına;

Çeşitli Harp cephelerinde, özellikle Gördes ve İnönü Meydan Muharebesinde çarpışmalara katılmış ve her an erlere, bazan subaylara bile gayret veren 70. Alay Komutanı Hafız Halit Bey’in kızı Nezahat Hanıma ilk İstiklâl Madalyasının verilmesini ve bu teklifin umumi heyetin tasdikine arz edilmesini rica ederim.”


Şuna inanmak lazımdır ki, dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir

Bugün, Türk kadınının sahibi olduğu için övündüğümüz, “Atatürk Kadın Reformu”nu Atatürk’ün konuşmalarında ortaya koyduğu “ilke”lere göre başlıklar altında inceleyelim:

I. Atatürk’ün “Kadın ve Türk Kadın Haklan” Anlayışı:

Atatürk’ün kendine özgü bir “kadın” anlayışı vardır. Bugün dünya aydınlarının birleştiği ve Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nın yaymaya çalıştığı ileri düzeydeki görüşe daha o zamanlar sahip bulunmaktadır.

1923’te İzmir’deki konuşmasında şöyle der: “Şuna inanmak lazımdır ki, dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir.”

Mustafa Kemal’in Türk kadını hakkındaki kanıları çok gerçekçidir. Kuşkusuz ki, kadın konusunda eylemleri bu görüşlere yaslanmaktadır. Ancak, konuya girişim noktası çok dikkat çekicidir. Ondaki Türk kadını için yerleşmiş olan en kuvvetli fikrin “Türk Kadınının dünya kamuoyunda yanlış, hem de çok yanlış tanıtıldığı” meselesi olduğu anlaşılıyor. Eylemlerinin plânlama ve uygulamasında bu acı gerçeğin verdiği duygu ve görüşlerin büyük etken olduğunu görmekteyiz. O, bu yanlış imajı değiştirme mücadelesi ile beraber, Türk kadınının bilim, ahlâk, sosyal konular ve ekonomik hayatında hemen erkeğin yanısıra eşit koşullarla yer almasını istemektedir. Bunu gerçekleştirecektir.

Atatürk’ün, reformları yaptığı bu dönemde Türk kadını ve onun hakları üzerinde görüşlerini ifade eden ilginç başka konuşmaları da olmuştur.

1923’te der ki:

“Bizim sosyal topluluğumuzun başarısızlığının sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşamak, demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun bir organı faaliyette bulunurken, diğer bir organı işlemezse, o sosyal toplum felçlidir.”

Ekim 1925’te şöyle der:

“Türk kadını dünyanın en münevver, en faziletli ve en ağır kadını olmalıdır. Ağır sıklette değil, ahlâkta, fazilette ağır, vakur bir kadın olmalıdır. Türk kadınının vazifesi, Türk’ü zihniyetiyle, pazusuyla muhafaza ve müdafaya kadir nesiller (kuşaklar) yetiştirmektedir. Milletin menbaı (kaynağı), hayat-ı içtimaiyenin (sosyal yaşamın) esası olan kadın, ancak faziletkâr (erdemli) olursa vazifesini ifa edebilir. Herhalde kadın, çok yüksek olmalıdır. Burada Fikret merhumun cümlece malûm olan bir sözünü hatırlatırım:
Elbet sefil olursa kadın, alçalır beşer.”

Yine Mayıs 1925’te der ki:

“Kadın denilen varlık bizatihi (kendisi) yüksek bir varlıktır. Onun yoksulluğu olmaz. Kadına yoksul demek, onun bağrından kopup gelen bütün beşeriyetin (insanların) yoksulluğu demektir.

Eğer beşeriyet (insanlık) bu halde ise, kadına yoksul demek reva görülebilir (yakıştırılabilir). Hakikat bu mudur? Eğer kadın, dünyada çalışan, muvaffak olan, zengin olan, maddi ve manevi zengin insanlar yetiştirmiş ise, ona yoksul sıfatı verilebilir mi? Verenler varsa onlara nankör denilse, doğru olmaz mı? Türkiye anlamınca kadın, bütün Türk tarihinde olduğu gibi, bugün de en muhterem mevkide, her şeyin üstünde yüksek ve şerefli bir mevcudiyettir.”


Erkeklerimizin teşkil ettiği ordunun hayat kaynağını kadınlarımız işletmiştir

Atatürk, bir Türk anasının eseridir. Türk kadınının çocuğu olmaktan daima övünç duyar. Ama Türk kadını ile yakından ve el ele, iç içe işbirliği yapması, çalışması İstiklal Savaşında olmuştur. Türk kadını için gerçek yargılara bu mücadelenin içinde geniş kapsamıyla ulaşmıştır. Bu nedenle öncelikle İstiklal Savaşımızdaki kadın hareketlerine bakmak çok isabetli olur.

II. İstiklal Savaşımız ve Türk Kadını:

İstiklal Savaşımız, stratejistlerin deyimiyle, bir “Topyekün Savaş”tır. Bu “Savaş Doktrini”nin dünya orduları için örnek olan ilk uygulamasıdır. Dünya üzerinde, kadın, erkek, çocuk, yaşlı ve genci ile bütün “insan gücü”nün topluca yönetildiği, bütün ekonomik kaynaklarının bir elden kullanıldığı “ilk modern savaş”tır.

Alman Generali ve Stratejisti Ludendorf “Topyekûn Savaş -Total War” isimli eseriyle bu tür savaşın doktrinini ortaya koymakla ün yapar. Bu kitabı neşrettiğinde, yıl 1928’dir. Halbuki Mustafa Kemal bu savaş türünü 1919 - 1922 arası fiilen uygulayan ilk askerdir. Birisi, yaratan ve uygulayan; diğeri yalnızca yazandır. Topyekün savaş, kadını erkekle bir düzeyde görür ve kullanır. Meselâ II. Dünya Savaşı ve sonraki mahallî savaşlar hep böyle uygulanmıştır. İstiklal Savaşımız da böyle olmuştur.

Gazi Mustafa Kemal, İstiklal Savaşını yönetirken güç aldığı, yaslandığı Türk kadınını, Türk anasını hiç unutmamış, vefa duygusunu daima belirtmiştir. Belki de reformları arasında kadın haklarına öncelik tanıması ve çok önem vermesinde, bu duygusunun etkisi vardır. 21 Mart 1923’te Konya’da Kızılay’ın kadın kollarına şöyle hitap eder:

“Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde Anadolu köylü kadınının fevkinde kadın mesaisi zikretmek imkânı yoktur. Erkeklerimizin teşkil ettiği ordunun, hayat membalarını (kaynaklarını) kadınlarımız işletmiştir. Memleketin esbab-ı mevcudiyetini (varlığın nedenlerini) hazırlayan kadınlarımız olmuş ve kadınlarımız olmaktadır. Kimse inkâr edemez ki, bu harpte ve ondan evvelki harplerde milletin kabiliyet-i hayatiyesini (hayat yeteneğini) tutan hep kadınlarımızdır. Çift süren, tarlayı eken, ormandan odun, kereste getiren, mahsulatı (ürünleri) pazara götürerek paraya kalbeden (çeviren), aile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün bunlarla beraber, sırtıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusu ile, yağmur demeyip, sıcak-soğuk demeyip, cephenin mühimmatını (savaş gereçlerini) taşıyan hep onlar, hep o ulvi (yüce), o fedakâr, o ilâhi Anadolu kadınları olmuştur. Binaenaleyh hepimiz bu büyük duygulu kadınlarımızı şükran ve minnetle ebediyen taziz ve takdis edelim.”


Türk kadınını yüzeysel görmek Türk kadınını görememektir

“Kadınlarımızın bu fedakârlığına, kadınlarımızın bu kadar hizmetine, erkeklerden hiçbir yerde geri kalmayan ehliyetlerine rağmen, düşmanlarımız ve Türk kadınının ruhunu bilmeyen sathi nazarlar, (yüzeysel bakışlar) kadınlarımıza bazı isnadatta (iftiralarda) bulunmaktadır. Kadınlarımızın hayata atılane (tembel) yaşadıklarını, ilim ile, irfan ile münasebetleri bulunmadığını, hayat-ı medeniye (uygar yaşam) ve hayat-ı içtimaiye (sosyal yaşam) ile alakadar olmadıklarını, kadınlarımızın her şeyden mahrum kaldıklarını, onların Türk erkekleri tarafından, hayattan, dünyadan, insanlıktan kar-ü kisbden (çalışıp kazanmaktan) uzak tutulduğunu söyleyenler vardır. Fakat hakikat-i hal (gerçek durum) böyle midir? Şüphesiz ki Türk kadınını bu surette görmek, Türk kadınını görememektir. Ecnebileri ve bizi düşman nazariyle görenlerin tarif ve tasvir ettikleri kadınlar, bu vatanın asıl kadını, Anadolu’nun asıl Türk kadını değildir. Öyle kadınlar bizim asıl hayatımızda ve memleketimizde yoktur. Türk kadınını yanlış görüp yanlış anlatanlar, bilhassa büyük şehirlerimizde, müterakki (gelişmiş) medenî (uygar) zannedilen yerlerde bazı Türk hanımlarının manzara-i hariciyelerine (dış görünüşlerine) bakarak aldanıyorlar. O kadınların harici manzaralarını aleyhimizdeki sui tesfirlere (yanlış yorumlara) müsait bir zemin olarak alıyorlar. Milletin umumi hayatına nispetle pek mahdut (sınırlı) ve naçiz (değersiz) olan o kadınları teşmil ediyorlar (yayıyorlar). İşte ilk tashih edilecek hakikat buradadır. Manzara-i hariciyeleriyle düşmanlarımıza ve bilhassa içimizdeki bedhahlara (hainlere) bilerek ve daha ziyade bilmeyerek haklı bir sermaye-i tevzir veren (yalan dolan olanağı) manzaralara, hepiniz biliyorsunuz ve herkes biliyor ki, en ziyade memleketimizin en büyük şehri olan, asırlarca devletin payitahtı (devlet merkezi) ve makar-ı hilafeti (halifeliğin merkezi) bulunan İstanbul’da tesadüf ediyor. Düşmanlarımızın bu manzaradaki kadınlardan aldıkları intibaat (izlenimler) ile acı hükümler veriyor ve diyorlar ki: “Türkiye mütemmeddin (uygar) bir millet olamaz, çünkü Türkiye halkı iki parçadan mürekkeptir. Kadın ve erkek diye iki kısma ayrılmıştır. Halbuki bir heyet-i içtimaiye (sosyal toplum) aynı gayeye bütün kadınları ve erkekleriyle beraber yürümezse, terakki (gelişme) ve temeddün etmesine (uygarlaşmasına) imkan-ı fenni, ilmi imkan ve ihtimal-i ilmi (ilim ihtimali) yoktur.”

“Daha selâmetle, daha dürüst olarak yürüyebileceğimiz bir yol vardır. Büyük Türk kadınını meclisimizde müşterek (toplumumuzda birleşik) kılmak hayatımızı onunla birlikte yürütmek, Türk kadınını ilmî, ahlakî, içtimaî, iktisadî, hayatta erkeğin şeriki (arkadaşı), muavin ve müzahiri (destekleyicisi) yapmak yoludur. Eğer kadınlarımız şer’in (İslâm usullerinin) tavsiye, dinin emrettiği bir kıyafette, faziletin (erdemliliğin) icap ettirdiği tavru hareketle (davranışla) içimizde bulunur, milletin ilim, sanat, içtimaiyat (sosyal) hareketlerine iştirak ederse, bu hali, emin olunuz milletin en mutaassıbı (bağnazı) dahi takdirden (beğenmekten) kendini alıkoyamaz, men’i nefs edemez. Bilakis, o halin aleyhinde söylenecek sözlere karşı, belki onu müteşebbüslerinden (girişkenlerden) daha fazla müdafi (savunucu) olur.”


Türk kadını, Mustafa Kemal’in emrinde dünya kadınları için bir doktrin yaratmıştır

Daha sonra, Operatör Emin Bey şöyle konuşuyor:

- “Efendim, bu Nezahat Hanım denilen küçük hanım, mini mini hanım, sekiz yaşında öksüz kalmış, babasının da başka kimsesi olmadığı için, babasının kucağına düşmüş ve Umumi Harpte çeşitli cephelerde bu çocuk harp içinde cephelerde büyümüştür. Hafız Halit Bey denilen bu zat da gayet kahraman bir komutanımızdır. Komutana layık bir çocuk... Bu çocuk kendi eliyle yüzden fazla düşman öldürmüştür.

Ne zaman bir erin, bir subayın sarsıldığını görse hemen yanına koşar, ‘Haydi beraber çarpışalım’ der, onunla beraber çarpışır. Babasında ufak bir çekinme görse, hemen babasına koşar, ‘Aman baba, hiç üzülme, annem öldü ama, seni de vururlarsa, ben yetim kalmam. Bana millet bakar, haydi babacığım’, diyerek, bu suretle teşvik eder ve kimin bir parça moralleri sarsılsa, Nezahat Hanım mutlaka onun yanına yanaşır. Bu çocuk herhalde mükâfatlandırılmalıdır. İlk kez İstiklâl madalyasını bu çocuğa verirsek, büyük bir kadirşinaslık gösteririz. Şunu arz edeyim, bütün askerlerimiz buna Türk Jan Dark’ı (Jean D’Arc) adını vermişlerdir.”

Daha sonra, İzmit Milletvekili Hamdi Namık Bey konuşuyor:

- “Efendim, Emin Bey kardeşimizin buyurdukları Halit Bey’in kızını bendeniz de tanırım. Gerçekten böyledir. Türklerin bir Jean D’Arc’ı sayılabilir. Yalnız bendeniz diyorum ki, çok kıymetli saydığımız İstiklâl madalyalarını, Yunan madalyalarına benzetmemek için, on iki yaşında bir kız çocuğuna verilmesini uygun görmüyorum. Bendenizce, uygunsa

Büyük Millet Meclisi adına, büyüdüğü zaman cihazını sağlayacak bir hediye takdim edelim. (Hay hay sesleri)”...

12 yaşındaki millî kız kahraman bu tutanaklar arasında tarih sayfalarında kaybolur. Var olan, fakat ismi olmayan Türk Kadını...

Türk kadını, bugün dünya üzerinde yaygın hale giren kadının savaş eylemlerinde İstiklâl Savaşımızda, Başkumandan Mustafa Kemal’in emrinde dünya kadınları için bir doktrin yaratmıştır. Daha pek çok parlak örneklerimiz vardır. Bugünün modern ordularında, kadın askerler teşkilâtı vardır. Genelkurmaylarca planlanmış, statüleri yasalarla belirlenmiştir. Bu birlikler ve kadın askerler genellikle II. Dünya Savaşı’nda silahlı kuvvetlerin bünyesinde yer almışlardır. I. Dünya Savaşı’nda kadın daha ziyade “Hemşire” olarak savaşta hizmet etmiştir. (1914-1918)

1919’da başlayan Millî Mücadelemizde kadınlarımızın canla başla nasıl savaştıklarına, kan döktüklerine, nasıl gazi ve şehit olduklarına ait belirgin bir kaç örnek vermiş bulunuyoruz. Dünyamızın tüm milletlerinin ‘Harp Tarihi’ incelemelerinde ‘cephede erkekle beraber, erkek gibi döğüşen kadın savaşçılar’ ilk defa bizim tarihimizde yer alır.

Bütün bu hareketlere katılmada kadınlarımızı yöneten ne bir kanun, ne de bir yönetmelik vardır. Yapılanların hepsi “gönüllü” hizmetlerdir. Büyüklüğü ve değeri buradadır.


Kadınlarımızın askerliği, ordudaki hizmeti bir Atatürk direktifi ve ilkesidir

Gazi Mustafa Kemal, kadına Türk ordusunun saflarında resmen ve üniformalı olarak yer açan ilk generaldir. İlk askerdir. Bu konuda da yaratıcıdır.

İstiklâl Savaşı’nda kendisiyle fikir arkadaşlığı yapan, karargahında vazife alan Halide Edip Adıvar’a, askerliğin ilk basamaktaki rütbesini çok mütevazi bir düzeyde “Onbaşı”lığı tevcih eder. Bu olay da, Silahlı Kuvvetlerimiz için çok tarihseldir. Kadınlarımızın askerliği, ordudaki hizmeti bir Atatürk direktifi ve ilkesidir. Böylece değerlendirilmesi zorunludur.

İstanbul’da düşman işgali sırasında hararetli mitinglerde Millî Mücadele için ulusu Mustafa Kemal’le birlik olmaya çağıran Halide Edip bir ara kaçar ve Ankara’ya Mustafa Kemal’in emrine gelir.

Büyük milliyetçi ve entellektüel kadınımız Mustafa Kemal’den subaylık istemez. “Onbaşı” gibi ordunun en ufak rütbesiyle Silahlı Kuvvetlere katılır. Başkomutan Mustafa Kemal kendisine şu tarihi emri yollar:

“Halide Edip Hanımefendi hazretlerine;

(aceledir)

Garp Cephesi

Ordu safları arasında vatanımızın müdafaasına fiilen iştirak için şiddetli arzu (büyük istek) ile vuku bulan müracaatı vatanperveraneleri Orduca memnuniyetle telakki olundu. Hizmet-i fiiliye-i askeriyeye kabul ve oradan vazifenizin telakki buyurulması rica olunur.”

18.8.1337 (1921)

Başkomutan

Mustafa KEMAL”

Böylece, tarihimizde gerçekten başlamış olan “Kadınların Askerliği” konusunu Atatürk zamanla işlemektedir, biçimlendirmektedir.

1930’da İzmir Kız Öğretmen Okulu’nda kadın-erkek eşitliği üzerinde görüşme yapılırken Türk kadınının askerlik görevi üzerinde şöyle der:

“Bugün için Türk kadınının askerlik yapması söz konusu olmasa bile, bütün kızlarımızın, vatan ve milletin yüksek menfaatlerini her suret ve vasıta ile müdafaa edebilecek kabiliyette yetiştirilmelerinin millî terbiyede esas olması, kız çocuklarımızın buna göre bedenî, fikrî ve hissî terbiyeye tabi tutulması lazımdır.” Bu direktif, bu ilke üzerine, kız öğrenciler de “Askerliğe Hazırlık Derslerine” sokulmaya başlatıldı. O tarihte lise ve üniversite erkek öğrencilerinin yurt savunmasına hazırlık için mecbur tutuldukları silahlı eğitim ve yaz kamplarına kızlarımız da katılmaya başladılar. II. Dünya Savaşı başladıktan sonra, savaşan milletlerin kadınlarının uydukları askeri eğitimin Türkiye’de bir Atatürk ilkesi ve bütün milletlerden önce olarak 1930’larda uygulandığı unutulmamalıdır.


Cumhuriyeti biz tesis ettik, onu siz yükseltecek ve idame edeceksiniz

III - Atatürk’ün Kadının Eğitim ve Öğretim (talim ve terbiye) ile Kültürünün Gelişmesi Üzerindeki Görüşleri ve Bu Konudaki Eylemleri:

Atatürk’ün Türk İnkılâbında öncelik verdiği konu kuşkusuz ki ‘Milli Eğitim’dir. 1922’de İzmir’e girer. Savaşın, zaferin heyecanı tümü ile üzerindedir. Kendisine sorarlar: “İşte memleketi kurtardınız şimdi ne yapmak istersiniz?” cevabı kısacıktır. “Maarif Vekili olarak, Millî İrfanı (eğitimi) yükseltmeye çalışmak en büyük emelimdir.” Ancak “Milli Eğitim” derken, kız ve erkek çocuğun ayrımını hiç düşünmez. Mart 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi açış söylevinde “Kadınlarımızın aynı öğretim derecelerinden geçerek yetiştirilmelerine önem verilmesi”nden bahseder.

Ağustos 1924’te, yine şöyle konuşur: “Erkek ve kız çocuklarımız aynı surette, bütün tahsil derecelerindeki talim ve terbiyelerinin ameli (pratik) olması mühimdir. Memleket evladı, her tahsil derecesinde, iktisadî hayatta amil, müessir ve muvaffak olacak surette teçhiz olunmalıdır. Millî ahlakımız, medeni esaslarla ve hür fikirler temniye ve takviye olunmalıdır. Bu çok mühimdir; bilhassa nazar-ı dikkatinizi celbederim. Tehdit esasına müstenit ahlak; bir fazilet olmadıktan başka itimada da şayan değildir.”

Kadının erdemliliği konusunda 1935’te şöyle der:

“Milletin menbaı, hayat-ı içtimaiyesinin (toplumsal yaşamın) esası olan kadın çok yüksek olmalıdır.; Burada Fikret merhunun cümlesi malum bir sözünü hatırlatırım:

‘Elbet sefil olursa, alçalır beşer.’”

(Atatürk’ün birçok kadınla ilgili konuşmalarında bu dizeyi tekrarladığı görülür.)

Mustafa Kemal’e göre; Türk çocuğuna verilecek terbiyenin esası “Millî Terbiye”dir. 1924 Eylül’ünde, “Terbiyedir ki, bir milleti hür, müstakil, yüksek bir toplum halinde yaşatır veya milleti tutsaklık ve sefalete terk eder” der.

Kız ve erkek genç Türk çocuklarının aldıkları millî terbiye gücü ile el ele Cumhuriyete sahip olmaları gerektiğine inandığı için 1922 Ağustos’unda şöyle hitap eder:

“Gençler, cesaretimizi takviye ve idame eden sizsiniz. Sizler almakta olduğunuz terbiye, bilgi ve insanlık meziyetinin, vatan muhabbetinin fikir hürriyetinin timsali olacaksınız. Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz tesis ettik, onu siz yükseltecek ve idame edeceksiniz.”

Atatürk, Türk kadınını yetiştirip ev dışı hayata çıkarmaya çalışırken onun en önemli görevinin “analık” olduğunu da unutmaz. Çünkü ana “insanın ilk öğreticisi, sonsuz öğretmenidir.”


Bizim dinimiz hiç bir zaman kadınların erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir

Der ki: “Düşmanlarımız bizi dinin taht-ı tesirinde (tesiri altında) kalmış olmakla itham ve tevakkuf (duralama) ve inhitatımızı (alçalmamızı) buna atfediyorlar. Bu hatadır. Bizim dinimiz hiç bir zaman kadınların, erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir. Allanın emrettiği şey, Müslim ve Müslimenin (erkek Müslüman ve kadın Müslümanın) beraber olarak iktisab-ı ilm-ü-irfanı aramak ve nerede bulursa oraya gitmek ve onunla mücehhez (donanmış) olmak mecburiyetindedir. İslâm ve Türk tarihi tetkik edilirse görülür ki, bugün kendimizi bin türlü kayıtlarla mukayet zannettiğimiz şeyler yoktur. Türk hayat-ı içtimaiyesinde (sosyal yaşamında) kadınlar ilmen, irfanen ve diğer hususlarda erkeklerden katiyen geri kalmamışlardır. Belki daha ileri gitmişlerdir. Bugün bu memleketi nazar’ı tetkikten geçirelim (inceleyelim). Göreceğimiz iki safha vardır: Birisi tarlalarda erkeklerle beraber çalışan, merkeplerine binerek öteberi satmak için kasabalardaki pazar yerine giden, oralarda bizzat yumurta ve tavuğunu, buğdayını satan ve ondan sonra levazımatını bizzat mubayaa eden kadınlar. Ben bu kadınlar arasında kocalarından daha iyi, işten anlayanlara ve hesap yapanlara tesadüf ettim.

Efendiler, memleketimizde cehl (bilgisizlik) varsa umumidir, yalnız kadınlarımıza değil, erkeklerimize de şamildir (kapsar). Diğer bir manzaraya kasabalarda, şehirlerde tesadüf ediyoruz. Bu da ekseriya ecnebi (yabancı) romanlarında okunan kafes efsaneleridir. Şüphe yok ki bu sakim âdeti tamim eden (kötü âdetleri yayan) saraylar olmuştur.

Binaenaleyh, kadınlarımız, hatta erkeklerden daha çok feyizli olmak istiyorlarsa, böyle olmalıdır.”

Bu sözler bu görüşler, Türk kadınının, toplumsal yaşamını kökünden değiştirerek Türkiye’de kendisine layık olan yeri alabilmesi için genel bir ilkedir. Türk kızına böylece bütün okulların, bütün mesleklerin kapıları, erkek çocuklarla aynı koşullarla açılmalıdır.

İşin fikir hazırlığı tarafını, hemen yasalaşma dönemi izleyecektir. Mustafa Kemal, ülkeye sokmaya çalıştığı yenilikler arasında en zor sayılan işlerden birisini Meclise getirir.

1923 Mart’ında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış söylevinde asıl uygulama ile ilgili büyük konuyu ortaya koyar. O zamana kadar iki başlı olan Türk çocuğunun eğitim ve öğretim sorumluluğunu Maarif Vekâleti (Milli Eğilim Bakanlığı) kontrolünde toplayacaktır. Osmanlılar’dan kalma sisteme göre, çocuklarımızın bir kısmı dini esaslarla öğretim yapan okullara gitmektedir. Bu okullar Şer’iye (Din işleri) Vekâletince yönetilmektedir. Modern öğretim yapanlar da Maarif Vekâletine bağlıdır. Türk çocuğunun kültür ikiliğinin kaldırılması için 3 Mart 1924 gün ve 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi) kanunu çıkarılır.


Cumhuriyet’in ilk hareketlerinden biri kız okullarını artırmak olmuştur

Atatürk, bu kanunun, ilgili bakanların bir araya gelerek normal çalışma yöntemleri ile, çıkarılamayacağını tahmin ettiği için devrimci bir metod uygular.

Cumhuriyetin sonsuzluğa değin sürmesi için bazı temel yasaların, hangi devirde olursa olsun, değişmemesi gerekmektedir. 1961’de yeni Anayasa’yı hazırlayanlar da bu görüşte oldukları için, bu kanunların adlarını ve numaralarını “Değişmeyecek Devrim Kanunları” olarak Anayasa’nın sonuna eklemiştir. Bunların arasında şapka giyilmesi, evlenmenin nikâh memuru karşısında yapılması, tekkelerin kapanması gibi konular ve bir de sözünü ettiğimiz Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Öğretimin Birleştirilmesi Kanunu) vardır.

Diğer taraftan Türk kızlarına da öğretim eşitliğinin sağlanabilmesi için 20 Nisan 1924 tarihinde Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun (İlk Anayasamız) 87. maddesi değiştirilerek “İlk Öğretim Zorunluğu” ve mecburiyeti dahil edilmiştir. Böylece kızların okuma eşitliği hareketi, Anayasa zorunluluğu haline getirilmiş olur.

Kanun yoluyla getirilen mecburiyetler, bir toplumda ortam elverişli değilse ve olanaklar yoksa sonuç vermez, işte bu nedenle Cumhuriyet’in ilk hareketlerinden biri, kız okullarını artırmak olmuştur. Anadolu’da ilk Kız Lisesi 1922’de Ankara’da açılmıştır. Bunlar olanakların sağlanması yolunda ilk girişimdir.

1923-1924 öğretim yılında çeşitli seviyede 5062 okulumuz vardır. Bunun 4894’ü ilkokullardır. Cumhuriyet, Milli Eğitimi bu seviyede teslim almıştır. Bu okullarda 2567 erkeğe karşı 1298 kadın öğretmen görev yapmaktadır. 208.908 erkek öğrenciye karşı çoğu ilköğretimde olmak üzere 64.614 kız okumaktadır. Kızlar ancak % 15,5 oranındadır.

Bütün kadrosu ile İstanbul’da kalan Maarif Vekâleti Ankara’da sadece 10-15 gönüllü eğitimci ile 1920’de kurulmaya başlar.

1921’de Sakarya Savaşı yaklaştığı sıralarda toplanan Muallimler (öğretmenler) Kongresi kararlarına göre 1923 yılında “Birinci İlmi Heyet” adıyla bilgin eğitimcilerimiz bir araya gelerek Millî Eğitimimizin temel plânlamasını yaparlar. Bu, bugünkü Milli Eğitim Bakanlığı ve Terbiye Kurulu’nun doğuşudur.

Mustafa Kemal, çok eski yıllardan beri alfabemizin zorluğunu ve değiştirilmesini düşünmektedir. Arap harfleri ile büyük kitlemizi okutmaya olanak bulunmayacağını bilir ve “Yazı Reformu”nu getirir. Böylece, okutulmaya olanak bulunmayan Türk Kadını ışığa kavuşur.

Bu noktada, Atatürk’ün gerçekleştirdiği reformlarını, ani ve güncel kararlara dayanarak yapmadığını her birinin çok gerilerden itibaren düşünülüp, tasarlanıp, planlandığını ve tam gerektiği zamanda ilân edilip süratli bir biçimde uygulandığını belirtmekte yarar vardır. Ezcümle şimdi sözünü ettiğimiz Yazı Reformu da öyle olmuş, daha İstiklâl Savaşı devam ederken Mustafa Kemal’in o devrin bu konuda en yetkili insanı olan Halide Edip ile görüştüğü ve zaman plânına sokulduğu anlaşılmaktadır. Yalnız harflerimizin değiştirilmesi ile kalmayıp bu aydın kadınla “Türkçe’nin de Batılılaşması” konusu üzerinde tartışmalar yaptığı ve Dil Reformumuzun da daha o zamanlardan ele alındığını görmekteyiz.


Kadının bazı hallerde erkekten daha aydın olmasını istemiştir

1927’de genel nüfusumuz 13.648.070 kişidir. Bunun % 51.9’u kadındır.

Okuma-yazma oranımız ise erkeklerin %15.8’ine karşı, kadınlarda % 9.22’dir. Halkımızın % 89.2’si kara cahildir.

Yeni alfabemizin kabul edildiği 1928 -1929 yılında 6875 ilkokulumuz vardır.

Atatürk’ün Türk kadınının eğitimi konusundaki konuşmalarında dört esas üzerinde durduğu görülmektedir.

1- Kadın-erkek öğretim ve eğitimi eşit olmalıdır.
2- Kadının en önemli vazifesi analıktır.
3- Kadın toplum hayatının her yönünde yer almalıdır.
4- Kadın analık hizmetini ve toplumdaki görevini iyi yapabilmek için çok sağlam bilgilerle cihazlanmalı ve faziletli olmalıdır.

Atatürk, daha 1923’lerden itibaren bu anlayış içerisinde Türk Kadınının erkeklerle eşit koşullarda ve çok iyi eğitim görmeleri üzerine ısrarla durmuştur. Hattâ bazı hallerde erkekten de daha aydın olmasını istemiştir.

Bu temel ilkelerin işlerliği ile 1923-24’te İlkokullarımızda 63.000 kız öğrencimiz varken, 1970-1971’de 2.000.000’bulmuştur. Orta okullarda ise aynı yılların rakamları 1.128 ’den 200.000’ne varmıştır. Liselerimiz 1923’de sadece 166 öğrenciden 64.000’e yükselmiştir. Tek Üniversitemiz İstanbul Darülfünun’da 160 kız rakamı 1970-71’de 16.000’e ulaşmıştır. 1933’de üniversitemizde kadın öğretim üyemiz hiç yokken 1970-71’de 1500 üyemiz vazife görmektedir.

İstanbul Ünivesitesi’nde karma eğitimin başlaması, öğretmen okullarının artırılması, özellikle alfabenin değişmesi, millet mekteplerinin okuma seferberliğini yürütmesi hareketleri, mesleklere giren kadınların çoğalması ve dolayısıyla Türk Kadınının kendine güveninin artmasına neden olmuştur. Kuşkusuz ki, bu büyük eylemin dayandığı büyük çınar, yine Atatürk’tür.

O da gezdiği her yerde kadın reformunu, kadınlarımızın yetişmesi ve eşitliği davasını açıklar ve destekler.

1922’de Tıp Fakültesi’ne giren ilk kadın hekim adaylarımız bağnaz bir ortamda Türk Kadınının bir “Akıncılık eylemi”dir.

Anatomi derslerine sıra gelince, artık bu hanım kızların, işten vazgeçecekleri zannedilir. Hâlbuki onlar bu konuyu da tabii bir anlayışla karşılarlar, başladıkları tıp öğrenimini devam ettirirler.

1927’de ilk ‘Türk Kadın Hekimleri’ diplomalarını alırlar. Beyaz önlük ve modern kılıklarıyla hastanelerde hizmete başlarlar. 1930’da ilk defa Sağlık Bakanlığı’nda vazife alanlar olur.

Türk Kadınının tıp mesleğine karşı özel bir ilgisi ve hevesi vardır. 1970’de tıp ve tıp ile ilgili işlerde 34.563 kadınımız çalışmaktadır.

Zamanla kadınlarımız; mühendislik, mimarlık, ziraat mühendisliği ve veterinerlik gibi, biraz da fiziki kuvvet isteyen meslek dallarında da öğrenim görürler. İş hayatına atılırlar. Atatürk’ün Anıt Kabir’inin kontrol mühendisi, Rumeli Hisarı’nın restorasyon mimarı da birer Türk kadınıdır.


Yunanlıların İzmir’e asker çıkarmaları üzerine kadınlar halkı savaşa teşvik eder

Daha sonraları bu elemanların ilerlemeleri ile üniversitelerde ve akademik kariyerde başarı ile çalışmalar başlar. Kadın asistan, doçent ve profesörlerimiz, 1933 Üniversite Reformu ile alanlarında daha da başarılı olurlar.

1924’te kurulan “Musiki Muallim Mektebi”, 1940’da “Devlet Konservatuvarı” haline getirilir. 1943’te ilk tiyatro ve opera sanatkârlarımız bu kaynaktan mezun olurlar. Hukuk dalında yetişen kadınlarımız 1928’de avukat olarak Baro’ya girerler. Noter, hâkim olurlar ve en yüksek kaza mercii, mahkemelerde yukarı doğru başarı ile tırmanmaya başlarlar.

Türk Kadınının siyaset alanındaki eylemleri ve siyasî haklarının alınması:

Kadınlarımız; İstiklâl Savaşının, yalnız askerlikle ilgili yönüne katılmakla kalmamışlar. Bugün Batı ülkelerinden çok evvel elde ettikleri siyasî hakları için de mücadele vermişlerdir. Şöyle ki: 15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’e asker çıkarmaları üzerine düşman işgaline rağmen İstanbul’da mitinglerde kadınlarımızı da, aynı heyecanla, halkı ülkenin bağımsızlığı için savaşa teşvik ederken görürüz. Bunlardan, 19 Mayıs 1919 Sultanahmet mitingi pek ünlüdür. 50.000 Türk’e önce Halide Edip haykırır. Onu Meliha adlı genç kız takip eder. 20 Mayıs’ta Üsküdar mitinginde Sabahat ve Naciye Hanım’lar kürsüdedir. 22 Mayıs’ta Kadıköy mitingi yapılır Münevver Sami Hanım konuşur.

Bu konuşmacıların bir kısmı sonra Anadolu’ya geçer, Millî Mücadele’de fiilen görev alırlar.

Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi belgelerine göre: Anadolu’da kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine paralel olarak kadınlarımızın da “siyasi kuruluşları” vardır. 23 Aralık 1919’da Erzurum’da bir camide okutulan mevlitten sonra “Türk Kadınlar Topluluğu” adına Merkez Okulu Müdürü Faika Hanım imzasıyla İstanbul’da Sadrazam, Dâhiliye Nezareti, İstanbul İşgal Kuvvetleri Komutanı ve Amerikan Senatosuna protesto ve istiklâl için mücadele azimlerini belirten telgraflar çekilir.

“Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti” de Erzurum ve Sivas Kongrelerine paralel olarak çalışmalar yapar. Türk kadınlığının bu eylemi desteklediğini gösterir.

Bu olaylar, Türk kadınının ev dışı hayatta, erkekle beraber dış düşmana karşı silahlı mücadele ile de yetinmeyip, politik mücadeleye katıldığını ispatlayan hadiselerdir.

Kadınımızın seçme, seçilme haklarından ilk defa, 1926 yılında Trabzon Türk Ocağında Süreyya Hulusi adındaki bir konuşmacı verdiği konferansta söz eder.

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]


Türk kadınının, Türk erkeğiyle eşit düzeye gelmesi sağlanmış olur

1927’de İstanbul’da Kadınlar Birliği, tüzüğüne “Kadına siyasi haklar sağlamak için çalışacağı” yolundaki maddeyi ekler. Bu yeni fikirler Büyük Millet Meclisinde tartışmalara sebep olur.

Millet Meclisindeki ortam buna rağmen hazırlanmıştır ve 20.03.1930 tarihinde çıkan Belediye Kanunu ile kadınlarımızın Belediye seçimine katılmaları sağlanmış olur.

Atatürk, seçim ve siyasî hayatta Türk Kadınının ilk adımını yasal biçimde böylece attırdıktan sonra, manevi kızı ve akademik kariyer için yetiştirdiği Afet İnan’a (Prof. Dr. Afet İnan) Türk Ocağında bir konferans verdirir. Amacı, kadını daha büyük ve asıl konuya ulaştırmak için zemini yoklamak ve olaya hazırlamaktır.

1975 başında, Ankara Türk Kadınları Kültür Derneği’nde bir konferansını dinlediğimiz, eski İzmir Milletvekili Avukat Perihan Arıburun’un (Atatürk’ün çok saygı duyduğu hocası General Naci Eldeniz’in kızı) bu konuda ilginç bir anısı, Türk Kadınının Statüsündeki gelişme ile çok ilgili ve Atatürk’ün reformcu çalışmalarına örnek teşkil etmektedir. İşte o hatıra: “1934 yılında bir gün, Çankaya Köşkü’nden kendisine ve annesi Makbule Eldeniz’e telefon haberi gelir. Belli bir günde Türk Ocağına gelmeleri istenir. O gün giderler, Türk Ocağı Salonunda Ankara’nın aydın bütün kadınlarının bir araya getirildiğini görürler. Bu kapalı salon toplantısında seçilmiş konuşmacılar ‘Türk Kadınına Milletvekili seçilme Hakkı’nın verilmesini isteyen hararetli konuşmalar yaparlar. Sonunda Millet Meclisine kadar gösteri yürüyüşü yapılması kararı verilir ve uygulanır.

Aydın bir kadın topluluğunun Meclis önünde yüksek sesle konuşmalarını, çalışma odasında olayı bilmeyen (!!!) Atatürk haber alır, çevresindeki milletvekillerine “Bakın bakalım hanımlarımız ne istiyorlar, bana da bilgi getirin” der. Gidip kalabalığı gören milletvekillerinin telâşlı hali karşısında Atatürk, “Arkadaşlar, kadınlarımız mecliste görev isteğinde haklıdırlar. Hemen kanun tasarısı için çalışmalara başlayınız” direktifini verir. Önce Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun (Anayasanın) 10 ve 11. maddeleri değiştirilir. Sonra 5 Kasım 1934’te çıkan kadınlarımıza milletvekili seçiminde “Oy Verme ve Seçilme Hakkı” tanınır. Böylece Türk Kadınının, Türk erkeğiyle tam manası ile eşit düzeye gelmesi sağlanmış olur. Kadınlarımızın sosyal yerlerini, siyasal haklarını kazanmalarını, onları ortaçağ kalıbından çıkartarak çağdaş ve ileri ülkeler seviyesine, hatta bazılarının da üstüne çıkmalarını temin etmiştir. Olay, Dünya çapında yankılar yaratır. Birçok ulusun kadını bundan örnek alma çabasına koyulur.


Satı Kadın ilk kadın milletvekili olarak Millet Meclisinde göreve başlar

Atatürk’ün çevresinde yetişmiş olanlardan manevi kızı, Prof. Dr. Afet İnan bir konferansında, bu döneme ait ilginç bir anısını anlatır:

“1935 Temmuzunda aynı otomobilde Atatürk’le birlikte Kızılcahamam’a gidilmektedir. Ankara yakınındaki Kazan köyünden geçilirken, köylünün yol kenarında Atatürk’e tezahüratta bulunmaları nedeniyle durulur. Köyün muhtarı bir kadındır. Köylüyü tertibe soktuktan sonra, köylü adına gayet içten ve düzgün bir söylev verir. Atatürk duygulanır, teşekkür eder. Tekrar hareket edildiği zaman, yanındaki Afet Hanım ve Nuri Conker’e, ‘İşte hayalimdeki Türk kadın mebus’ der.” Conker bir köylü kadınının Millet Meclisine girmesini değerlendiremez. Ama Satı Kadın kısa bir zaman sonra ilk kadın milletvekilleri arasında Millet Meclisinde göreve başlar ve bu vazifeyi daima başarı ile yürütür.

1 Mart 1935 tarihinde ilk kadın mebuslarımız Türkiye Büyük Millet Meclisinde kendilerine ayrılan yerlerine otururlar.

İlk defa bu görevi alanların Türk Tarihinde özel bir değeri vardır. Onları hatırlayalım ve hatırlatalım. İşte ilk kadın milletvekillerimiz: Mebrure Gönenç (Afyon), Şekibe İnsel (Bursa), Huriye Öniz (Diyarbakır), Dr. Fatma Memik (Edirne), Nakiye Elgün (Erzurum), Fakihe Öymen (İstanbul) Ferruh Gürgüp (Kayseri), Bediz Morova (Konya), Mihre Bektaş (Malatya), Meliha Ulaş (Samsun), Esma Nayman (Seyhan), Sabiha Görkay (Sivas), Seniha Hızal (Trabzon).

O tarihten bu yana, Türk kadınına verilmiş olan Milletvekili seçilme görevine, 1960’da yeni Anayasa ile Senatör olarak seçilme hakkı da tanınmıştır. Ancak, Türk kadınının birçok ülkelere nazaran çok erken sahip olduğu bu kutsal ve pek şerefli hakkını yeterince kullanamaması üzücü bir durumdur. Meselâ: 1935 seçiminde (18) milletvekili kadınımız Milletvekili olarak seçilmişlerdir. Bu rakamlar 1939’da (15), 1943’te (16), 1946’da (9), 1950’de (3) sonraki dönemlerde ise 4,8, 4,8’dir. Kurucu Mecliste (4), 1961’de (3), 1965’te (8), 1969’da (5), 1981’de Danışma Meclisinde (4) ve 1983’de (12) böylece 1935’den beri Parlamentomuza ancak 102 kadın girmiş bulunmaktadır. Bu sonuçlar, cidden büyük bir azınlığın ifadesidir.

Diğer taraftan, oy vermede Türk kadını çok daha ilgilidir. Daima seçimlere erkekten fazla katılır. Meselâ, 1953 seçiminde oy verenlerin % 47.84’ü erkek iken % 52.16’sı kadındır. 1963’te de hemen aynı seviyede, % 47.85’i erkek, % 52.15’i kadındır.

Kadının seçim hakkı gibi erkekle eşitlik davasında, daha önemlisi de temel insan hakları arasında başta gelen bu hakkı, Türk kadınına dünya kadınları arasında bazı Avrupa ülkelerinden hemen hemen yarım yüzyıl önce verilmiştir. Uygarlık mücadelesinde cidden ileri bir aşamadır. Bilenlerce övgü ile karşılanır. Fakat gerek bu asil hakkı kullanma ve gerekse dünyaya tanıtma bakımından layık olduğu düzeyde çalışamadığımızı kabul edeceğiz.


Çok karılılık kalkmaktadır. Türk kadını evinin tek kadını ve anasıdır

Aile Hukuku ve Evlilik Müessesesi:

Türk ailesi ve ailede kadının hukuku da Atatürk tarafından baştan itibaren ele alınmış bir konudur. 1925’te İnebolu’da halkla yaptığı konuşmada, ailenin karı ve kocadan kurulduğunu, bu iki üyenin eşit şartlarla yuvayı yürütmeleri gerektiği inancını anlatır.

Atatürk, Ankara’da sonradan fakülte olan “Hukuk” mektebini açarken konuşmasında der ki: “Cumhuriyet Türkiye’sinde eski hayat kaideleri, eski hukuk yerine, yeni hukukun kaim bulunması...”

Atatürk, Türk vatandaşının, Türk ailesinin sosyal hakları, birbiriyle ilişkilerini uygar ülkelerle bir düzeye getirmenin, yeni yasalarla sağlanabileceğine inanmaktadır. En yetkili hukukçularımızı bir araya getirerek bir Bilim Kurumu kurmuş, XIX. yüzyılda topluluğumuzu yöneten, İslam esaslarına dayanan ve tek hukuk kaynağımız olan “Mecelle”nin yerine geçecek, yeni “Türk Medeni Kanunu”nu hazırlatmaya başlamıştır. Mecelle, aile, miras ve şahıslar statüsü gibi temel konuları ihtiva etmediği gibi, ticaret hukuku tarafı da yetersizdi. I. Dünya Savaşı sırasında çıkarılan “Aile Hukuk Kararnamesi” ile yalnız aile hukuku ile ilgili eksiklikler kısmen giderilmeye çalışılmıştı. Fakat, mütareke sırasında bu kararnamenin uygulamadan kalkmasıyla tekrar Mecelle’ye aynen dönülmüştü.

Yurttaşların doğumlarından ölümlerine değin bütün kişisel ve parasal ilişkilerini, sahip olduğu mallar dolayısıyla diğer yurttaşlarla ilişkilerini düzenleyen daha kapsamlı, toplu bir yasaya ihtiyaç duyulmuştur.

Atatürk’ün Mecelle taraftarlarının Mecelleyi ıslah etme önerisini kabul etmeyerek kökten bir değişme getirmek için İsviçre Medeni Kanunu esas olmak üzere hazırlattığı Türk Medeni Kanunu, 17 Şubat 1926’da kabul edildi.

Yeni kanunun Türk Kadınına sağladığı haklar şöyle özetlenebilir:

-Çok karılılık kalkmaktadır. Türk kadını, evinin tek kadını ve anasıdır.
-Boşanma hakkında eşitlik sağlanmıştır. Kadın da yargıca başvurarak boşanma isteyebilecektir.
-Boşanmaya yalnız hâkim karar verebilir.
-Velilik konusunda anneye de eşitlik verilmektedir.
-Daha önce mirasta kadına, erkeğe düşenin çok az bir oranı verilirken bu kez eşitlik sağlanır.
-Evlenme, önceleri, “Beşik Kertiği” denen şekilde çocuk yaşlarında bile yapılabilirken, yeni kanun ‘asgari yaş haddi’ni getirmektedir.
-Daha önce nikâh imam karşısında yapılır, kadının rızası vekil seçilen erkek tarafından açıklanırdı. Medeni Kanun, bu hakkı doğruca kadına vermektedir. Kadın evlenmeye razı olduğunu, bizzat kendi diliyle ifade eder.
- Eskiden mahkemede iki kadın bir erkek yerine şehadet edebilirken, artık bu konuda da eşitlik getirilir. Artık Türk kadını tam bir “insan”dır..


Atatürk’ün reformlarını uygulamasında kadına özel bir güvencesi vardır

Alıntı
Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, yaşamının her döneminde Türk kadınına büyük önem vermiştir. Bu yazı dizimizde, Atatürk’ün çeşitli vesilelerle kadınlarımız hakkında yapmış olduğu değerlendirmeleri muhtelif kaynaklardan yaptığımız derlemeler; ayrıca Burhan Göksel’in Kültür ve Turizm Bakanlığı yayınları arasında çıkan ‘Çağlar Boyunca Türk Kadını ve Atatürk’ isimli kitaptan alıntılardan aktarıyoruz:

Bilindiği gibi Türk kadını İstiklâl Savaşı sırasında gerek cephede, gerekse cephe gerisinde tüm gücü ile hizmet vermiştir. Cephede erkekle omuz omuza düşmana karşı savaşırken cephe gerisinde de çeşitli faaliyetleri ile savaşa destek vermiştir. Bu faaliyetlere katılan kahraman kadınlarımız aynı zamanda öğretmenlik gibi bazı meslek dallarında da kendilerini kanıtlamışlardır.

Atatürk Türk kadınının bütün bu fedakârlık ve hizmetlerini takdir etmiş ve Cumhuriyetin ilânından itibaren Cumhuriyet öncesi plânladığı ve değişik verilerle ifade ettiği gibi kadının sosyal, ekonomik ve siyasal konumunu iyileştirici uygulamalarına başlamıştır.

Atatürk, 1916’da Doğu Cephesi kumandanıyken çevresindeki kişilerle sohbet sırasında kadınla ilgili sorunları tartışıyor, kadınların iyi yetiştirilmesinin topluma sağlayacağı yararları, çalışma yaşamında kadına da yer verilmesi gibi hususları vurguluyordu. 1918’de Karlsbad’da tuttuğu notlardan anlaşıldığı gibi sosyal yaşamdaki inkılâpları gerçekleştirmeyi daha o tarihlerde düşünmüştür.

Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’in ilânından dokuz ay önce kadın hukukunda inkılâp ihtiyacı konusundaki düşüncelerini şu sözleri ile açıklamıştır:

“Bir toplum cinsinden yalnız birinin yeni gerekleri edinmesiyle yetinirse o toplum yarıdan fazla kuvvetsizlik içinde kalır.”

“Bizim toplumumuzun başarı gösterememesinin sebebi kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlik ve kusurdan doğmaktadır.”

“Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun, bir organı faaliyette bulunurken, diğer bir organı işlemezse, o sosyal toplum felçlidir.”

Atatürk, çağdaş bir düşüncenin ürünü olan bu sözleriyle kadının toplumdaki yerini belirlemiştir.

Türk toplumunun gelişip yükselmesinde aile yapısının önemine inanan Atatürk, şöyle demektedir:

“Bu millet esas terbiyesini aileden almaktadır. Türk milleti öyle analara sahiptir ki her bir devrin büyük adamlarını bu analar yetiştirmiştir. Türk kadını daha büyük nesiller yetiştirmeye kabiliyetlidir.”

Türk kadını, yüzyıllardır özlemini çektiği haklarına sahip olmada; en azimli, inançlı ve güçlü desteği Atatürk’ten almış ve çağdaş ülke kadınlarının önüne geçmiştir.


Mustafa Kemal, millet olarak maddî ve manevî, nesi varsa ortaya dökmüştür

Atatürk dönemi, Türk kadın hakları ve statüsü, cumhuriyette kadın:

Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk kadınına bakışını Burhan Göksel’in Kültür ve Turizm Bakanlığı yayınları arasında çıkan ‘Çağlar Boyunca Türk Kadını ve Atatürk’ isimli kitaptan alıntılardan aktarıyoruz:

“XX. Yüzyılda Türk Kadını” konusunu incelerken, yüzyılın başından 1920’lere geçen olayların, yapılan işlerin akış temposu ve hızının kuşkusuz, XIX. yüzyıldan farklı olduğu görülür. Fakat sorunun kökenine inildiğinde bu devrede, reformist eylemler yapıldığı iddia edilemez. Ancak, konu ile ilgili genel bir fikir ortamının bu dönemde hazırlandığı da inkâr edilemez.

Türk tarihinde her yönü ile sosyal en büyük değişmeler ve hızlı gelişmelerin Gazi Mustafa Kemal ve arkadaşlarının 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmasıyla başladığı da dünya tarihçilerinin kabul ettiği bir hakikattir. Atatürk eyleminin büyük ve ilginç tarafı da buradadır.
Türk İstiklâl Savaşı; sadece, bir memleketin her tarafına, başka başka düşman ordularının yaptıkları işgallerden ülkeyi kurtarmak için girişilmiş bir seri askeri operasyonlar topluluğu değildir.

Milletlerin tarihinde “büyük savaşlar” olmuştur. Üstün düşmanla savaşan ve muzaffer olan orduları vardır, ama bu sadece bir “Askeri Operasyon”dur.

Toplumların tarihinde “sosyal değişiklikler, inkılâplar” yapılmıştır. Bazıları kanlı, hem de çok kanlı olmuştur. Sonuçta galip gelen inkılâpçının dayandığı sosyal felsefe ne ise, onun gerekleri yerine getirilmiştir.

Cemiyetlerin hayat düzeninde, “ekonomi” büyük etkendir. Uygulanan ekonominin temel sistemlerinde değişmeler topluma yeni bir yön verir. Sosyal hareketlerle birleşerek yeni bir düzen kurulur. Bizim İstiklâl Savaşımız ve Atatürk İnkılâbı bu üç ayrı ve büyük işi, olayı birleştiren bir hareketler topluluğu veya kompleksidir. Dikkat olunursa, görülür ki, Mustafa Kemal Paşa’nın: “Evvela askeri alanda düşmanı yenelim, sonra saltanatı yıkalım, ekonomimizi düzeltelim, daha sonra da rejimimizi değiştirir ve İnkılâbımızın parçaları olan reformları ele alırız” gibi bir sıralama görülmez. O, hepsine birden ve uygun ölçülerle el atar. O’nun “Liderlik” vasfının diğer liderlerden olan temel farkıdır.

Yunanlılar 20 Temmuz 1921’de Eskişehir’den Doğu’ya yani Sakarya istikametinde harekete geçmişlerdir. Sakarya Savaşlarının kokusu alınmaktadır ki O Sakarya Savaşı, hazırlık safhası, uygulama dönemi ile Mustafa Kemal için de Türkiye için de bir “Hayat-Memat” veya “Yaşam-Ölüm” mücadelesidir. Sanki William Shakespeare ünlü “To be, or not to be - Olmak veya olmamak” sözünü Türk’ün Sakarya dönemi için söylemiştir. Mustafa Kemal, millet olarak maddî ve manevî, nesi varsa ortaya dökmüştür. Türkiye Büyük Millet Meclisi hareket halindedir. Karşılarındaki muhalefet her gün daha artmaktadır. Hükümet Merkezi’nin Kayseri’ye nakli hazırlıkları başlamıştır.


İstiklal Savaşı’mıza kadınlarımızın çokça katkılarını görmekteyiz

Bu sözler yalnız bir gönül borcu ve minnet belirtisi değildir. Geçmişimizden gelen, kadın-erkek ayrıcalığının da yok edilmesi kararının da kesin ifadesidir, ancak, Atatürk’ün bu büyük ve önemli konudaki temel fikrine dikkat olunmalıdır. O, bu toprağın kadınını çok iyi tanımaktadır. Kuvvetli değer yargılarına sahiptir. Fakat, daima “dünyanın, bu değerli insanları olduğu gibi tanımamasının üzüntüsü içindedir.”

Atatürk’ün yalnız bu sözleriyle değil, yaşamı boyunca övdüğü ve övündüğü Türk kadınının İstiklal Savaşında yaptıklarını tarih sahifelerinden buraya aktarmakta yarar vardır.

Türk kadını, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde hizmete, elindeki silahla gönüllü olarak dövüşerek, kan dökerek; şehitler vererek girmiş ve analık görevi ile beraber bu görevleri de en sert koşullar içerisinde başarmıştır.

Türk kadınının askerliğe girişi, barış döneminin bir özentisi içinde masa başlarında yapılan yazı çizi ve bir özentinin ürünü değildir. 1877-78 Türk-Rus savaşında Nene Hatun’un Erzurum’daki Aziziye Tabyesi’ne hücumu olayından sonra, İstiklal Savaşı’mıza kadınlarımızın çokça katkılarını görmekteyiz.

Cephe gerisindeki bütün cephane, yaralı, hasta ikmal maddelerinin taşınması, Türk kadınının sırtına ve kağnısına yüklenir. Basit silah endüstrimizi onlar çalıştırmışlardır. Ulus Meydanı’ndaki kadın heykeli işte bu kahraman Türk kadınının simgesidir.

Bunun dışında, elinde silah cephelerde milis savaşı yapan pek çok bacımız, anamız vardır. 1919’da Yunanlılar Aydın’a girerken bir anne silahını kapar, ileri atılır. Bunu pek çok erkek ve kadın takip eder. Ayşe, Emine ve Seher isimli savaşçılar tarihe geçmiş hakiki kadın savaşçılardır.

Güney cephesinde bir müfrezede savaşan Tayyar Rahmiye, Fransızlara karşı dövüşürken şehit düşer.

Gördesli Makbule, 1921’de evlenir evlenmez kocasıyla beraber bir çete kurarlar, dağa çıkarlar. Makbule de Yunanlılarla savaşırken şehadete erer. İzmit cephesinde Takım Komutanı Erzurumlu Fatma’yı görürüz. Hele Millet Meclisi tutanaklarına geçen, İstiklâl Madalyası ve Tuğgeneral rütbesi verilmesi teklif edilen bir Nezahat kızımız var. İşte Türkiye Büyük Millet Meclisinin 30 Ocak 1921 tarihinde 140. toplantısındaki zabıtlara göre onun öyküsü:

Bursa Milletvekili Emin Bey şöyle bir önerge vermiştir:

“Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına;

Çeşitli Harp cephelerinde, özellikle Gördes ve İnönü Meydan Muharebesinde çarpışmalara katılmış ve her an erlere, bazan subaylara bile gayret veren 70. Alay Komutanı Hafız Halit Bey’in kızı Nezahat Hanıma ilk İstiklâl Madalyasının verilmesini ve bu teklifin umumi heyetin tasdikine arz edilmesini rica ederim.”


Şuna inanmak lazımdır ki, dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir

Bugün, Türk kadınının sahibi olduğu için övündüğümüz, “Atatürk Kadın Reformu”nu Atatürk’ün konuşmalarında ortaya koyduğu “ilke”lere göre başlıklar altında inceleyelim:

I. Atatürk’ün “Kadın ve Türk Kadın Haklan” Anlayışı:

Atatürk’ün kendine özgü bir “kadın” anlayışı vardır. Bugün dünya aydınlarının birleştiği ve Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nın yaymaya çalıştığı ileri düzeydeki görüşe daha o zamanlar sahip bulunmaktadır.

1923’te İzmir’deki konuşmasında şöyle der: “Şuna inanmak lazımdır ki, dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir.”

Mustafa Kemal’in Türk kadını hakkındaki kanıları çok gerçekçidir. Kuşkusuz ki, kadın konusunda eylemleri bu görüşlere yaslanmaktadır. Ancak, konuya girişim noktası çok dikkat çekicidir. Ondaki Türk kadını için yerleşmiş olan en kuvvetli fikrin “Türk Kadınının dünya kamuoyunda yanlış, hem de çok yanlış tanıtıldığı” meselesi olduğu anlaşılıyor. Eylemlerinin plânlama ve uygulamasında bu acı gerçeğin verdiği duygu ve görüşlerin büyük etken olduğunu görmekteyiz. O, bu yanlış imajı değiştirme mücadelesi ile beraber, Türk kadınının bilim, ahlâk, sosyal konular ve ekonomik hayatında hemen erkeğin yanısıra eşit koşullarla yer almasını istemektedir. Bunu gerçekleştirecektir.

Atatürk’ün, reformları yaptığı bu dönemde Türk kadını ve onun hakları üzerinde görüşlerini ifade eden ilginç başka konuşmaları da olmuştur.

1923’te der ki:

“Bizim sosyal topluluğumuzun başarısızlığının sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşamak, demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun bir organı faaliyette bulunurken, diğer bir organı işlemezse, o sosyal toplum felçlidir.”

Ekim 1925’te şöyle der:

“Türk kadını dünyanın en münevver, en faziletli ve en ağır kadını olmalıdır. Ağır sıklette değil, ahlâkta, fazilette ağır, vakur bir kadın olmalıdır. Türk kadınının vazifesi, Türk’ü zihniyetiyle, pazusuyla muhafaza ve müdafaya kadir nesiller (kuşaklar) yetiştirmektedir. Milletin menbaı (kaynağı), hayat-ı içtimaiyenin (sosyal yaşamın) esası olan kadın, ancak faziletkâr (erdemli) olursa vazifesini ifa edebilir. Herhalde kadın, çok yüksek olmalıdır. Burada Fikret merhumun cümlece malûm olan bir sözünü hatırlatırım:
Elbet sefil olursa kadın, alçalır beşer.”

Yine Mayıs 1925’te der ki:

“Kadın denilen varlık bizatihi (kendisi) yüksek bir varlıktır. Onun yoksulluğu olmaz. Kadına yoksul demek, onun bağrından kopup gelen bütün beşeriyetin (insanların) yoksulluğu demektir.

Eğer beşeriyet (insanlık) bu halde ise, kadına yoksul demek reva görülebilir (yakıştırılabilir). Hakikat bu mudur? Eğer kadın, dünyada çalışan, muvaffak olan, zengin olan, maddi ve manevi zengin insanlar yetiştirmiş ise, ona yoksul sıfatı verilebilir mi? Verenler varsa onlara nankör denilse, doğru olmaz mı? Türkiye anlamınca kadın, bütün Türk tarihinde olduğu gibi, bugün de en muhterem mevkide, her şeyin üstünde yüksek ve şerefli bir mevcudiyettir.”


Erkeklerimizin teşkil ettiği ordunun hayat kaynağını kadınlarımız işletmiştir

Atatürk, bir Türk anasının eseridir. Türk kadınının çocuğu olmaktan daima övünç duyar. Ama Türk kadını ile yakından ve el ele, iç içe işbirliği yapması, çalışması İstiklal Savaşında olmuştur. Türk kadını için gerçek yargılara bu mücadelenin içinde geniş kapsamıyla ulaşmıştır. Bu nedenle öncelikle İstiklal Savaşımızdaki kadın hareketlerine bakmak çok isabetli olur.

II. İstiklal Savaşımız ve Türk Kadını:

İstiklal Savaşımız, stratejistlerin deyimiyle, bir “Topyekün Savaş”tır. Bu “Savaş Doktrini”nin dünya orduları için örnek olan ilk uygulamasıdır. Dünya üzerinde, kadın, erkek, çocuk, yaşlı ve genci ile bütün “insan gücü”nün topluca yönetildiği, bütün ekonomik kaynaklarının bir elden kullanıldığı “ilk modern savaş”tır.

Alman Generali ve Stratejisti Ludendorf “Topyekûn Savaş -Total War” isimli eseriyle bu tür savaşın doktrinini ortaya koymakla ün yapar. Bu kitabı neşrettiğinde, yıl 1928’dir. Halbuki Mustafa Kemal bu savaş türünü 1919 - 1922 arası fiilen uygulayan ilk askerdir. Birisi, yaratan ve uygulayan; diğeri yalnızca yazandır. Topyekün savaş, kadını erkekle bir düzeyde görür ve kullanır. Meselâ II. Dünya Savaşı ve sonraki mahallî savaşlar hep böyle uygulanmıştır. İstiklal Savaşımız da böyle olmuştur.

Gazi Mustafa Kemal, İstiklal Savaşını yönetirken güç aldığı, yaslandığı Türk kadınını, Türk anasını hiç unutmamış, vefa duygusunu daima belirtmiştir. Belki de reformları arasında kadın haklarına öncelik tanıması ve çok önem vermesinde, bu duygusunun etkisi vardır. 21 Mart 1923’te Konya’da Kızılay’ın kadın kollarına şöyle hitap eder:

“Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde Anadolu köylü kadınının fevkinde kadın mesaisi zikretmek imkânı yoktur. Erkeklerimizin teşkil ettiği ordunun, hayat membalarını (kaynaklarını) kadınlarımız işletmiştir. Memleketin esbab-ı mevcudiyetini (varlığın nedenlerini) hazırlayan kadınlarımız olmuş ve kadınlarımız olmaktadır. Kimse inkâr edemez ki, bu harpte ve ondan evvelki harplerde milletin kabiliyet-i hayatiyesini (hayat yeteneğini) tutan hep kadınlarımızdır. Çift süren, tarlayı eken, ormandan odun, kereste getiren, mahsulatı (ürünleri) pazara götürerek paraya kalbeden (çeviren), aile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün bunlarla beraber, sırtıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusu ile, yağmur demeyip, sıcak-soğuk demeyip, cephenin mühimmatını (savaş gereçlerini) taşıyan hep onlar, hep o ulvi (yüce), o fedakâr, o ilâhi Anadolu kadınları olmuştur. Binaenaleyh hepimiz bu büyük duygulu kadınlarımızı şükran ve minnetle ebediyen taziz ve takdis edelim.”


Türk kadınını yüzeysel görmek Türk kadınını görememektir

“Kadınlarımızın bu fedakârlığına, kadınlarımızın bu kadar hizmetine, erkeklerden hiçbir yerde geri kalmayan ehliyetlerine rağmen, düşmanlarımız ve Türk kadınının ruhunu bilmeyen sathi nazarlar, (yüzeysel bakışlar) kadınlarımıza bazı isnadatta (iftiralarda) bulunmaktadır. Kadınlarımızın hayata atılane (tembel) yaşadıklarını, ilim ile, irfan ile münasebetleri bulunmadığını, hayat-ı medeniye (uygar yaşam) ve hayat-ı içtimaiye (sosyal yaşam) ile alakadar olmadıklarını, kadınlarımızın her şeyden mahrum kaldıklarını, onların Türk erkekleri tarafından, hayattan, dünyadan, insanlıktan kar-ü kisbden (çalışıp kazanmaktan) uzak tutulduğunu söyleyenler vardır. Fakat hakikat-i hal (gerçek durum) böyle midir? Şüphesiz ki Türk kadınını bu surette görmek, Türk kadınını görememektir. Ecnebileri ve bizi düşman nazariyle görenlerin tarif ve tasvir ettikleri kadınlar, bu vatanın asıl kadını, Anadolu’nun asıl Türk kadını değildir. Öyle kadınlar bizim asıl hayatımızda ve memleketimizde yoktur. Türk kadınını yanlış görüp yanlış anlatanlar, bilhassa büyük şehirlerimizde, müterakki (gelişmiş) medenî (uygar) zannedilen yerlerde bazı Türk hanımlarının manzara-i hariciyelerine (dış görünüşlerine) bakarak aldanıyorlar. O kadınların harici manzaralarını aleyhimizdeki sui tesfirlere (yanlış yorumlara) müsait bir zemin olarak alıyorlar. Milletin umumi hayatına nispetle pek mahdut (sınırlı) ve naçiz (değersiz) olan o kadınları teşmil ediyorlar (yayıyorlar). İşte ilk tashih edilecek hakikat buradadır. Manzara-i hariciyeleriyle düşmanlarımıza ve bilhassa içimizdeki bedhahlara (hainlere) bilerek ve daha ziyade bilmeyerek haklı bir sermaye-i tevzir veren (yalan dolan olanağı) manzaralara, hepiniz biliyorsunuz ve herkes biliyor ki, en ziyade memleketimizin en büyük şehri olan, asırlarca devletin payitahtı (devlet merkezi) ve makar-ı hilafeti (halifeliğin merkezi) bulunan İstanbul’da tesadüf ediyor. Düşmanlarımızın bu manzaradaki kadınlardan aldıkları intibaat (izlenimler) ile acı hükümler veriyor ve diyorlar ki: “Türkiye mütemmeddin (uygar) bir millet olamaz, çünkü Türkiye halkı iki parçadan mürekkeptir. Kadın ve erkek diye iki kısma ayrılmıştır. Halbuki bir heyet-i içtimaiye (sosyal toplum) aynı gayeye bütün kadınları ve erkekleriyle beraber yürümezse, terakki (gelişme) ve temeddün etmesine (uygarlaşmasına) imkan-ı fenni, ilmi imkan ve ihtimal-i ilmi (ilim ihtimali) yoktur.”

“Daha selâmetle, daha dürüst olarak yürüyebileceğimiz bir yol vardır. Büyük Türk kadınını meclisimizde müşterek (toplumumuzda birleşik) kılmak hayatımızı onunla birlikte yürütmek, Türk kadınını ilmî, ahlakî, içtimaî, iktisadî, hayatta erkeğin şeriki (arkadaşı), muavin ve müzahiri (destekleyicisi) yapmak yoludur. Eğer kadınlarımız şer’in (İslâm usullerinin) tavsiye, dinin emrettiği bir kıyafette, faziletin (erdemliliğin) icap ettirdiği tavru hareketle (davranışla) içimizde bulunur, milletin ilim, sanat, içtimaiyat (sosyal) hareketlerine iştirak ederse, bu hali, emin olunuz milletin en mutaassıbı (bağnazı) dahi takdirden (beğenmekten) kendini alıkoyamaz, men’i nefs edemez. Bilakis, o halin aleyhinde söylenecek sözlere karşı, belki onu müteşebbüslerinden (girişkenlerden) daha fazla müdafi (savunucu) olur.”


Türk kadını, Mustafa Kemal’in emrinde dünya kadınları için bir doktrin yaratmıştır

Daha sonra, Operatör Emin Bey şöyle konuşuyor:

- “Efendim, bu Nezahat Hanım denilen küçük hanım, mini mini hanım, sekiz yaşında öksüz kalmış, babasının da başka kimsesi olmadığı için, babasının kucağına düşmüş ve Umumi Harpte çeşitli cephelerde bu çocuk harp içinde cephelerde büyümüştür. Hafız Halit Bey denilen bu zat da gayet kahraman bir komutanımızdır. Komutana layık bir çocuk... Bu çocuk kendi eliyle yüzden fazla düşman öldürmüştür.

Ne zaman bir erin, bir subayın sarsıldığını görse hemen yanına koşar, ‘Haydi beraber çarpışalım’ der, onunla beraber çarpışır. Babasında ufak bir çekinme görse, hemen babasına koşar, ‘Aman baba, hiç üzülme, annem öldü ama, seni de vururlarsa, ben yetim kalmam. Bana millet bakar, haydi babacığım’, diyerek, bu suretle teşvik eder ve kimin bir parça moralleri sarsılsa, Nezahat Hanım mutlaka onun yanına yanaşır. Bu çocuk herhalde mükâfatlandırılmalıdır. İlk kez İstiklâl madalyasını bu çocuğa verirsek, büyük bir kadirşinaslık gösteririz. Şunu arz edeyim, bütün askerlerimiz buna Türk Jan Dark’ı (Jean D’Arc) adını vermişlerdir.”

Daha sonra, İzmit Milletvekili Hamdi Namık Bey konuşuyor:

- “Efendim, Emin Bey kardeşimizin buyurdukları Halit Bey’in kızını bendeniz de tanırım. Gerçekten böyledir. Türklerin bir Jean D’Arc’ı sayılabilir. Yalnız bendeniz diyorum ki, çok kıymetli saydığımız İstiklâl madalyalarını, Yunan madalyalarına benzetmemek için, on iki yaşında bir kız çocuğuna verilmesini uygun görmüyorum. Bendenizce, uygunsa

Büyük Millet Meclisi adına, büyüdüğü zaman cihazını sağlayacak bir hediye takdim edelim. (Hay hay sesleri)”...

12 yaşındaki millî kız kahraman bu tutanaklar arasında tarih sayfalarında kaybolur. Var olan, fakat ismi olmayan Türk Kadını...

Türk kadını, bugün dünya üzerinde yaygın hale giren kadının savaş eylemlerinde İstiklâl Savaşımızda, Başkumandan Mustafa Kemal’in emrinde dünya kadınları için bir doktrin yaratmıştır. Daha pek çok parlak örneklerimiz vardır. Bugünün modern ordularında, kadın askerler teşkilâtı vardır. Genelkurmaylarca planlanmış, statüleri yasalarla belirlenmiştir. Bu birlikler ve kadın askerler genellikle II. Dünya Savaşı’nda silahlı kuvvetlerin bünyesinde yer almışlardır. I. Dünya Savaşı’nda kadın daha ziyade “Hemşire” olarak savaşta hizmet etmiştir. (1914-1918)

1919’da başlayan Millî Mücadelemizde kadınlarımızın canla başla nasıl savaştıklarına, kan döktüklerine, nasıl gazi ve şehit olduklarına ait belirgin bir kaç örnek vermiş bulunuyoruz. Dünyamızın tüm milletlerinin ‘Harp Tarihi’ incelemelerinde ‘cephede erkekle beraber, erkek gibi döğüşen kadın savaşçılar’ ilk defa bizim tarihimizde yer alır.

Bütün bu hareketlere katılmada kadınlarımızı yöneten ne bir kanun, ne de bir yönetmelik vardır. Yapılanların hepsi “gönüllü” hizmetlerdir. Büyüklüğü ve değeri buradadır.


Kadınlarımızın askerliği, ordudaki hizmeti bir Atatürk direktifi ve ilkesidir

Gazi Mustafa Kemal, kadına Türk ordusunun saflarında resmen ve üniformalı olarak yer açan ilk generaldir. İlk askerdir. Bu konuda da yaratıcıdır.

İstiklâl Savaşı’nda kendisiyle fikir arkadaşlığı yapan, karargahında vazife alan Halide Edip Adıvar’a, askerliğin ilk basamaktaki rütbesini çok mütevazi bir düzeyde “Onbaşı”lığı tevcih eder. Bu olay da, Silahlı Kuvvetlerimiz için çok tarihseldir. Kadınlarımızın askerliği, ordudaki hizmeti bir Atatürk direktifi ve ilkesidir. Böylece değerlendirilmesi zorunludur.

İstanbul’da düşman işgali sırasında hararetli mitinglerde Millî Mücadele için ulusu Mustafa Kemal’le birlik olmaya çağıran Halide Edip bir ara kaçar ve Ankara’ya Mustafa Kemal’in emrine gelir.

Büyük milliyetçi ve entellektüel kadınımız Mustafa Kemal’den subaylık istemez. “Onbaşı” gibi ordunun en ufak rütbesiyle Silahlı Kuvvetlere katılır. Başkomutan Mustafa Kemal kendisine şu tarihi emri yollar:

“Halide Edip Hanımefendi hazretlerine;

(aceledir)

Garp Cephesi

Ordu safları arasında vatanımızın müdafaasına fiilen iştirak için şiddetli arzu (büyük istek) ile vuku bulan müracaatı vatanperveraneleri Orduca memnuniyetle telakki olundu. Hizmet-i fiiliye-i askeriyeye kabul ve oradan vazifenizin telakki buyurulması rica olunur.”

18.8.1337 (1921)

Başkomutan

Mustafa KEMAL”

Böylece, tarihimizde gerçekten başlamış olan “Kadınların Askerliği” konusunu Atatürk zamanla işlemektedir, biçimlendirmektedir.

1930’da İzmir Kız Öğretmen Okulu’nda kadın-erkek eşitliği üzerinde görüşme yapılırken Türk kadınının askerlik görevi üzerinde şöyle der:

“Bugün için Türk kadınının askerlik yapması söz konusu olmasa bile, bütün kızlarımızın, vatan ve milletin yüksek menfaatlerini her suret ve vasıta ile müdafaa edebilecek kabiliyette yetiştirilmelerinin millî terbiyede esas olması, kız çocuklarımızın buna göre bedenî, fikrî ve hissî terbiyeye tabi tutulması lazımdır.” Bu direktif, bu ilke üzerine, kız öğrenciler de “Askerliğe Hazırlık Derslerine” sokulmaya başlatıldı. O tarihte lise ve üniversite erkek öğrencilerinin yurt savunmasına hazırlık için mecbur tutuldukları silahlı eğitim ve yaz kamplarına kızlarımız da katılmaya başladılar. II. Dünya Savaşı başladıktan sonra, savaşan milletlerin kadınlarının uydukları askeri eğitimin Türkiye’de bir Atatürk ilkesi ve bütün milletlerden önce olarak 1930’larda uygulandığı unutulmamalıdır.


Cumhuriyeti biz tesis ettik, onu siz yükseltecek ve idame edeceksiniz

III - Atatürk’ün Kadının Eğitim ve Öğretim (talim ve terbiye) ile Kültürünün Gelişmesi Üzerindeki Görüşleri ve Bu Konudaki Eylemleri:

Atatürk’ün Türk İnkılâbında öncelik verdiği konu kuşkusuz ki ‘Milli Eğitim’dir. 1922’de İzmir’e girer. Savaşın, zaferin heyecanı tümü ile üzerindedir. Kendisine sorarlar: “İşte memleketi kurtardınız şimdi ne yapmak istersiniz?” cevabı kısacıktır. “Maarif Vekili olarak, Millî İrfanı (eğitimi) yükseltmeye çalışmak en büyük emelimdir.” Ancak “Milli Eğitim” derken, kız ve erkek çocuğun ayrımını hiç düşünmez. Mart 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi açış söylevinde “Kadınlarımızın aynı öğretim derecelerinden geçerek yetiştirilmelerine önem verilmesi”nden bahseder.

Ağustos 1924’te, yine şöyle konuşur: “Erkek ve kız çocuklarımız aynı surette, bütün tahsil derecelerindeki talim ve terbiyelerinin ameli (pratik) olması mühimdir. Memleket evladı, her tahsil derecesinde, iktisadî hayatta amil, müessir ve muvaffak olacak surette teçhiz olunmalıdır. Millî ahlakımız, medeni esaslarla ve hür fikirler temniye ve takviye olunmalıdır. Bu çok mühimdir; bilhassa nazar-ı dikkatinizi celbederim. Tehdit esasına müstenit ahlak; bir fazilet olmadıktan başka itimada da şayan değildir.”

Kadının erdemliliği konusunda 1935’te şöyle der:

“Milletin menbaı, hayat-ı içtimaiyesinin (toplumsal yaşamın) esası olan kadın çok yüksek olmalıdır.; Burada Fikret merhunun cümlesi malum bir sözünü hatırlatırım:

‘Elbet sefil olursa, alçalır beşer.’”

(Atatürk’ün birçok kadınla ilgili konuşmalarında bu dizeyi tekrarladığı görülür.)

Mustafa Kemal’e göre; Türk çocuğuna verilecek terbiyenin esası “Millî Terbiye”dir. 1924 Eylül’ünde, “Terbiyedir ki, bir milleti hür, müstakil, yüksek bir toplum halinde yaşatır veya milleti tutsaklık ve sefalete terk eder” der.

Kız ve erkek genç Türk çocuklarının aldıkları millî terbiye gücü ile el ele Cumhuriyete sahip olmaları gerektiğine inandığı için 1922 Ağustos’unda şöyle hitap eder:

“Gençler, cesaretimizi takviye ve idame eden sizsiniz. Sizler almakta olduğunuz terbiye, bilgi ve insanlık meziyetinin, vatan muhabbetinin fikir hürriyetinin timsali olacaksınız. Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz tesis ettik, onu siz yükseltecek ve idame edeceksiniz.”

Atatürk, Türk kadınını yetiştirip ev dışı hayata çıkarmaya çalışırken onun en önemli görevinin “analık” olduğunu da unutmaz. Çünkü ana “insanın ilk öğreticisi, sonsuz öğretmenidir.”


Bizim dinimiz hiç bir zaman kadınların erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir

Der ki: “Düşmanlarımız bizi dinin taht-ı tesirinde (tesiri altında) kalmış olmakla itham ve tevakkuf (duralama) ve inhitatımızı (alçalmamızı) buna atfediyorlar. Bu hatadır. Bizim dinimiz hiç bir zaman kadınların, erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir. Allanın emrettiği şey, Müslim ve Müslimenin (erkek Müslüman ve kadın Müslümanın) beraber olarak iktisab-ı ilm-ü-irfanı aramak ve nerede bulursa oraya gitmek ve onunla mücehhez (donanmış) olmak mecburiyetindedir. İslâm ve Türk tarihi tetkik edilirse görülür ki, bugün kendimizi bin türlü kayıtlarla mukayet zannettiğimiz şeyler yoktur. Türk hayat-ı içtimaiyesinde (sosyal yaşamında) kadınlar ilmen, irfanen ve diğer hususlarda erkeklerden katiyen geri kalmamışlardır. Belki daha ileri gitmişlerdir. Bugün bu memleketi nazar’ı tetkikten geçirelim (inceleyelim). Göreceğimiz iki safha vardır: Birisi tarlalarda erkeklerle beraber çalışan, merkeplerine binerek öteberi satmak için kasabalardaki pazar yerine giden, oralarda bizzat yumurta ve tavuğunu, buğdayını satan ve ondan sonra levazımatını bizzat mubayaa eden kadınlar. Ben bu kadınlar arasında kocalarından daha iyi, işten anlayanlara ve hesap yapanlara tesadüf ettim.

Efendiler, memleketimizde cehl (bilgisizlik) varsa umumidir, yalnız kadınlarımıza değil, erkeklerimize de şamildir (kapsar). Diğer bir manzaraya kasabalarda, şehirlerde tesadüf ediyoruz. Bu da ekseriya ecnebi (yabancı) romanlarında okunan kafes efsaneleridir. Şüphe yok ki bu sakim âdeti tamim eden (kötü âdetleri yayan) saraylar olmuştur.

Binaenaleyh, kadınlarımız, hatta erkeklerden daha çok feyizli olmak istiyorlarsa, böyle olmalıdır.”

Bu sözler bu görüşler, Türk kadınının, toplumsal yaşamını kökünden değiştirerek Türkiye’de kendisine layık olan yeri alabilmesi için genel bir ilkedir. Türk kızına böylece bütün okulların, bütün mesleklerin kapıları, erkek çocuklarla aynı koşullarla açılmalıdır.

İşin fikir hazırlığı tarafını, hemen yasalaşma dönemi izleyecektir. Mustafa Kemal, ülkeye sokmaya çalıştığı yenilikler arasında en zor sayılan işlerden birisini Meclise getirir.

1923 Mart’ında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış söylevinde asıl uygulama ile ilgili büyük konuyu ortaya koyar. O zamana kadar iki başlı olan Türk çocuğunun eğitim ve öğretim sorumluluğunu Maarif Vekâleti (Milli Eğilim Bakanlığı) kontrolünde toplayacaktır. Osmanlılar’dan kalma sisteme göre, çocuklarımızın bir kısmı dini esaslarla öğretim yapan okullara gitmektedir. Bu okullar Şer’iye (Din işleri) Vekâletince yönetilmektedir. Modern öğretim yapanlar da Maarif Vekâletine bağlıdır. Türk çocuğunun kültür ikiliğinin kaldırılması için 3 Mart 1924 gün ve 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi) kanunu çıkarılır.


Cumhuriyet’in ilk hareketlerinden biri kız okullarını artırmak olmuştur

Atatürk, bu kanunun, ilgili bakanların bir araya gelerek normal çalışma yöntemleri ile, çıkarılamayacağını tahmin ettiği için devrimci bir metod uygular.

Cumhuriyetin sonsuzluğa değin sürmesi için bazı temel yasaların, hangi devirde olursa olsun, değişmemesi gerekmektedir. 1961’de yeni Anayasa’yı hazırlayanlar da bu görüşte oldukları için, bu kanunların adlarını ve numaralarını “Değişmeyecek Devrim Kanunları” olarak Anayasa’nın sonuna eklemiştir. Bunların arasında şapka giyilmesi, evlenmenin nikâh memuru karşısında yapılması, tekkelerin kapanması gibi konular ve bir de sözünü ettiğimiz Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Öğretimin Birleştirilmesi Kanunu) vardır.

Diğer taraftan Türk kızlarına da öğretim eşitliğinin sağlanabilmesi için 20 Nisan 1924 tarihinde Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun (İlk Anayasamız) 87. maddesi değiştirilerek “İlk Öğretim Zorunluğu” ve mecburiyeti dahil edilmiştir. Böylece kızların okuma eşitliği hareketi, Anayasa zorunluluğu haline getirilmiş olur.

Kanun yoluyla getirilen mecburiyetler, bir toplumda ortam elverişli değilse ve olanaklar yoksa sonuç vermez, işte bu nedenle Cumhuriyet’in ilk hareketlerinden biri, kız okullarını artırmak olmuştur. Anadolu’da ilk Kız Lisesi 1922’de Ankara’da açılmıştır. Bunlar olanakların sağlanması yolunda ilk girişimdir.

1923-1924 öğretim yılında çeşitli seviyede 5062 okulumuz vardır. Bunun 4894’ü ilkokullardır. Cumhuriyet, Milli Eğitimi bu seviyede teslim almıştır. Bu okullarda 2567 erkeğe karşı 1298 kadın öğretmen görev yapmaktadır. 208.908 erkek öğrenciye karşı çoğu ilköğretimde olmak üzere 64.614 kız okumaktadır. Kızlar ancak % 15,5 oranındadır.

Bütün kadrosu ile İstanbul’da kalan Maarif Vekâleti Ankara’da sadece 10-15 gönüllü eğitimci ile 1920’de kurulmaya başlar.

1921’de Sakarya Savaşı yaklaştığı sıralarda toplanan Muallimler (öğretmenler) Kongresi kararlarına göre 1923 yılında “Birinci İlmi Heyet” adıyla bilgin eğitimcilerimiz bir araya gelerek Millî Eğitimimizin temel plânlamasını yaparlar. Bu, bugünkü Milli Eğitim Bakanlığı ve Terbiye Kurulu’nun doğuşudur.

Mustafa Kemal, çok eski yıllardan beri alfabemizin zorluğunu ve değiştirilmesini düşünmektedir. Arap harfleri ile büyük kitlemizi okutmaya olanak bulunmayacağını bilir ve “Yazı Reformu”nu getirir. Böylece, okutulmaya olanak bulunmayan Türk Kadını ışığa kavuşur.

Bu noktada, Atatürk’ün gerçekleştirdiği reformlarını, ani ve güncel kararlara dayanarak yapmadığını her birinin çok gerilerden itibaren düşünülüp, tasarlanıp, planlandığını ve tam gerektiği zamanda ilân edilip süratli bir biçimde uygulandığını belirtmekte yarar vardır. Ezcümle şimdi sözünü ettiğimiz Yazı Reformu da öyle olmuş, daha İstiklâl Savaşı devam ederken Mustafa Kemal’in o devrin bu konuda en yetkili insanı olan Halide Edip ile görüştüğü ve zaman plânına sokulduğu anlaşılmaktadır. Yalnız harflerimizin değiştirilmesi ile kalmayıp bu aydın kadınla “Türkçe’nin de Batılılaşması” konusu üzerinde tartışmalar yaptığı ve Dil Reformumuzun da daha o zamanlardan ele alındığını görmekteyiz.


Kadının bazı hallerde erkekten daha aydın olmasını istemiştir

1927’de genel nüfusumuz 13.648.070 kişidir. Bunun % 51.9’u kadındır.

Okuma-yazma oranımız ise erkeklerin %15.8’ine karşı, kadınlarda % 9.22’dir. Halkımızın % 89.2’si kara cahildir.

Yeni alfabemizin kabul edildiği 1928 -1929 yılında 6875 ilkokulumuz vardır.

Atatürk’ün Türk kadınının eğitimi konusundaki konuşmalarında dört esas üzerinde durduğu görülmektedir.

1- Kadın-erkek öğretim ve eğitimi eşit olmalıdır.
2- Kadının en önemli vazifesi analıktır.
3- Kadın toplum hayatının her yönünde yer almalıdır.
4- Kadın analık hizmetini ve toplumdaki görevini iyi yapabilmek için çok sağlam bilgilerle cihazlanmalı ve faziletli olmalıdır.

Atatürk, daha 1923’lerden itibaren bu anlayış içerisinde Türk Kadınının erkeklerle eşit koşullarda ve çok iyi eğitim görmeleri üzerine ısrarla durmuştur. Hattâ bazı hallerde erkekten de daha aydın olmasını istemiştir.

Bu temel ilkelerin işlerliği ile 1923-24’te İlkokullarımızda 63.000 kız öğrencimiz varken, 1970-1971’de 2.000.000’bulmuştur. Orta okullarda ise aynı yılların rakamları 1.128 ’den 200.000’ne varmıştır. Liselerimiz 1923’de sadece 166 öğrenciden 64.000’e yükselmiştir. Tek Üniversitemiz İstanbul Darülfünun’da 160 kız rakamı 1970-71’de 16.000’e ulaşmıştır. 1933’de üniversitemizde kadın öğretim üyemiz hiç yokken 1970-71’de 1500 üyemiz vazife görmektedir.

İstanbul Ünivesitesi’nde karma eğitimin başlaması, öğretmen okullarının artırılması, özellikle alfabenin değişmesi, millet mekteplerinin okuma seferberliğini yürütmesi hareketleri, mesleklere giren kadınların çoğalması ve dolayısıyla Türk Kadınının kendine güveninin artmasına neden olmuştur. Kuşkusuz ki, bu büyük eylemin dayandığı büyük çınar, yine Atatürk’tür.

O da gezdiği her yerde kadın reformunu, kadınlarımızın yetişmesi ve eşitliği davasını açıklar ve destekler.

1922’de Tıp Fakültesi’ne giren ilk kadın hekim adaylarımız bağnaz bir ortamda Türk Kadınının bir “Akıncılık eylemi”dir.

Anatomi derslerine sıra gelince, artık bu hanım kızların, işten vazgeçecekleri zannedilir. Hâlbuki onlar bu konuyu da tabii bir anlayışla karşılarlar, başladıkları tıp öğrenimini devam ettirirler.

1927’de ilk ‘Türk Kadın Hekimleri’ diplomalarını alırlar. Beyaz önlük ve modern kılıklarıyla hastanelerde hizmete başlarlar. 1930’da ilk defa Sağlık Bakanlığı’nda vazife alanlar olur.

Türk Kadınının tıp mesleğine karşı özel bir ilgisi ve hevesi vardır. 1970’de tıp ve tıp ile ilgili işlerde 34.563 kadınımız çalışmaktadır.

Zamanla kadınlarımız; mühendislik, mimarlık, ziraat mühendisliği ve veterinerlik gibi, biraz da fiziki kuvvet isteyen meslek dallarında da öğrenim görürler. İş hayatına atılırlar. Atatürk’ün Anıt Kabir’inin kontrol mühendisi, Rumeli Hisarı’nın restorasyon mimarı da birer Türk kadınıdır.


Yunanlıların İzmir’e asker çıkarmaları üzerine kadınlar halkı savaşa teşvik eder

Daha sonraları bu elemanların ilerlemeleri ile üniversitelerde ve akademik kariyerde başarı ile çalışmalar başlar. Kadın asistan, doçent ve profesörlerimiz, 1933 Üniversite Reformu ile alanlarında daha da başarılı olurlar.

1924’te kurulan “Musiki Muallim Mektebi”, 1940’da “Devlet Konservatuvarı” haline getirilir. 1943’te ilk tiyatro ve opera sanatkârlarımız bu kaynaktan mezun olurlar. Hukuk dalında yetişen kadınlarımız 1928’de avukat olarak Baro’ya girerler. Noter, hâkim olurlar ve en yüksek kaza mercii, mahkemelerde yukarı doğru başarı ile tırmanmaya başlarlar.

Türk Kadınının siyaset alanındaki eylemleri ve siyasî haklarının alınması:

Kadınlarımız; İstiklâl Savaşının, yalnız askerlikle ilgili yönüne katılmakla kalmamışlar. Bugün Batı ülkelerinden çok evvel elde ettikleri siyasî hakları için de mücadele vermişlerdir. Şöyle ki: 15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’e asker çıkarmaları üzerine düşman işgaline rağmen İstanbul’da mitinglerde kadınlarımızı da, aynı heyecanla, halkı ülkenin bağımsızlığı için savaşa teşvik ederken görürüz. Bunlardan, 19 Mayıs 1919 Sultanahmet mitingi pek ünlüdür. 50.000 Türk’e önce Halide Edip haykırır. Onu Meliha adlı genç kız takip eder. 20 Mayıs’ta Üsküdar mitinginde Sabahat ve Naciye Hanım’lar kürsüdedir. 22 Mayıs’ta Kadıköy mitingi yapılır Münevver Sami Hanım konuşur.

Bu konuşmacıların bir kısmı sonra Anadolu’ya geçer, Millî Mücadele’de fiilen görev alırlar.

Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi belgelerine göre: Anadolu’da kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine paralel olarak kadınlarımızın da “siyasi kuruluşları” vardır. 23 Aralık 1919’da Erzurum’da bir camide okutulan mevlitten sonra “Türk Kadınlar Topluluğu” adına Merkez Okulu Müdürü Faika Hanım imzasıyla İstanbul’da Sadrazam, Dâhiliye Nezareti, İstanbul İşgal Kuvvetleri Komutanı ve Amerikan Senatosuna protesto ve istiklâl için mücadele azimlerini belirten telgraflar çekilir.

“Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti” de Erzurum ve Sivas Kongrelerine paralel olarak çalışmalar yapar. Türk kadınlığının bu eylemi desteklediğini gösterir.

Bu olaylar, Türk kadınının ev dışı hayatta, erkekle beraber dış düşmana karşı silahlı mücadele ile de yetinmeyip, politik mücadeleye katıldığını ispatlayan hadiselerdir.

Kadınımızın seçme, seçilme haklarından ilk defa, 1926 yılında Trabzon Türk Ocağında Süreyya Hulusi adındaki bir konuşmacı verdiği konferansta söz eder.

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]


Türk kadınının, Türk erkeğiyle eşit düzeye gelmesi sağlanmış olur

1927’de İstanbul’da Kadınlar Birliği, tüzüğüne “Kadına siyasi haklar sağlamak için çalışacağı” yolundaki maddeyi ekler. Bu yeni fikirler Büyük Millet Meclisinde tartışmalara sebep olur.

Millet Meclisindeki ortam buna rağmen hazırlanmıştır ve 20.03.1930 tarihinde çıkan Belediye Kanunu ile kadınlarımızın Belediye seçimine katılmaları sağlanmış olur.

Atatürk, seçim ve siyasî hayatta Türk Kadınının ilk adımını yasal biçimde böylece attırdıktan sonra, manevi kızı ve akademik kariyer için yetiştirdiği Afet İnan’a (Prof. Dr. Afet İnan) Türk Ocağında bir konferans verdirir. Amacı, kadını daha büyük ve asıl konuya ulaştırmak için zemini yoklamak ve olaya hazırlamaktır.

1975 başında, Ankara Türk Kadınları Kültür Derneği’nde bir konferansını dinlediğimiz, eski İzmir Milletvekili Avukat Perihan Arıburun’un (Atatürk’ün çok saygı duyduğu hocası General Naci Eldeniz’in kızı) bu konuda ilginç bir anısı, Türk Kadınının Statüsündeki gelişme ile çok ilgili ve Atatürk’ün reformcu çalışmalarına örnek teşkil etmektedir. İşte o hatıra: “1934 yılında bir gün, Çankaya Köşkü’nden kendisine ve annesi Makbule Eldeniz’e telefon haberi gelir. Belli bir günde Türk Ocağına gelmeleri istenir. O gün giderler, Türk Ocağı Salonunda Ankara’nın aydın bütün kadınlarının bir araya getirildiğini görürler. Bu kapalı salon toplantısında seçilmiş konuşmacılar ‘Türk Kadınına Milletvekili seçilme Hakkı’nın verilmesini isteyen hararetli konuşmalar yaparlar. Sonunda Millet Meclisine kadar gösteri yürüyüşü yapılması kararı verilir ve uygulanır.

Aydın bir kadın topluluğunun Meclis önünde yüksek sesle konuşmalarını, çalışma odasında olayı bilmeyen (!!!) Atatürk haber alır, çevresindeki milletvekillerine “Bakın bakalım hanımlarımız ne istiyorlar, bana da bilgi getirin” der. Gidip kalabalığı gören milletvekillerinin telâşlı hali karşısında Atatürk, “Arkadaşlar, kadınlarımız mecliste görev isteğinde haklıdırlar. Hemen kanun tasarısı için çalışmalara başlayınız” direktifini verir. Önce Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun (Anayasanın) 10 ve 11. maddeleri değiştirilir. Sonra 5 Kasım 1934’te çıkan kadınlarımıza milletvekili seçiminde “Oy Verme ve Seçilme Hakkı” tanınır. Böylece Türk Kadınının, Türk erkeğiyle tam manası ile eşit düzeye gelmesi sağlanmış olur. Kadınlarımızın sosyal yerlerini, siyasal haklarını kazanmalarını, onları ortaçağ kalıbından çıkartarak çağdaş ve ileri ülkeler seviyesine, hatta bazılarının da üstüne çıkmalarını temin etmiştir. Olay, Dünya çapında yankılar yaratır. Birçok ulusun kadını bundan örnek alma çabasına koyulur.


Satı Kadın ilk kadın milletvekili olarak Millet Meclisinde göreve başlar

Atatürk’ün çevresinde yetişmiş olanlardan manevi kızı, Prof. Dr. Afet İnan bir konferansında, bu döneme ait ilginç bir anısını anlatır:

“1935 Temmuzunda aynı otomobilde Atatürk’le birlikte Kızılcahamam’a gidilmektedir. Ankara yakınındaki Kazan köyünden geçilirken, köylünün yol kenarında Atatürk’e tezahüratta bulunmaları nedeniyle durulur. Köyün muhtarı bir kadındır. Köylüyü tertibe soktuktan sonra, köylü adına gayet içten ve düzgün bir söylev verir. Atatürk duygulanır, teşekkür eder. Tekrar hareket edildiği zaman, yanındaki Afet Hanım ve Nuri Conker’e, ‘İşte hayalimdeki Türk kadın mebus’ der.” Conker bir köylü kadınının Millet Meclisine girmesini değerlendiremez. Ama Satı Kadın kısa bir zaman sonra ilk kadın milletvekilleri arasında Millet Meclisinde göreve başlar ve bu vazifeyi daima başarı ile yürütür.

1 Mart 1935 tarihinde ilk kadın mebuslarımız Türkiye Büyük Millet Meclisinde kendilerine ayrılan yerlerine otururlar.

İlk defa bu görevi alanların Türk Tarihinde özel bir değeri vardır. Onları hatırlayalım ve hatırlatalım. İşte ilk kadın milletvekillerimiz: Mebrure Gönenç (Afyon), Şekibe İnsel (Bursa), Huriye Öniz (Diyarbakır), Dr. Fatma Memik (Edirne), Nakiye Elgün (Erzurum), Fakihe Öymen (İstanbul) Ferruh Gürgüp (Kayseri), Bediz Morova (Konya), Mihre Bektaş (Malatya), Meliha Ulaş (Samsun), Esma Nayman (Seyhan), Sabiha Görkay (Sivas), Seniha Hızal (Trabzon).

O tarihten bu yana, Türk kadınına verilmiş olan Milletvekili seçilme görevine, 1960’da yeni Anayasa ile Senatör olarak seçilme hakkı da tanınmıştır. Ancak, Türk kadınının birçok ülkelere nazaran çok erken sahip olduğu bu kutsal ve pek şerefli hakkını yeterince kullanamaması üzücü bir durumdur. Meselâ: 1935 seçiminde (18) milletvekili kadınımız Milletvekili olarak seçilmişlerdir. Bu rakamlar 1939’da (15), 1943’te (16), 1946’da (9), 1950’de (3) sonraki dönemlerde ise 4,8, 4,8’dir. Kurucu Mecliste (4), 1961’de (3), 1965’te (8), 1969’da (5), 1981’de Danışma Meclisinde (4) ve 1983’de (12) böylece 1935’den beri Parlamentomuza ancak 102 kadın girmiş bulunmaktadır. Bu sonuçlar, cidden büyük bir azınlığın ifadesidir.

Diğer taraftan, oy vermede Türk kadını çok daha ilgilidir. Daima seçimlere erkekten fazla katılır. Meselâ, 1953 seçiminde oy verenlerin % 47.84’ü erkek iken % 52.16’sı kadındır. 1963’te de hemen aynı seviyede, % 47.85’i erkek, % 52.15’i kadındır.

Kadının seçim hakkı gibi erkekle eşitlik davasında, daha önemlisi de temel insan hakları arasında başta gelen bu hakkı, Türk kadınına dünya kadınları arasında bazı Avrupa ülkelerinden hemen hemen yarım yüzyıl önce verilmiştir. Uygarlık mücadelesinde cidden ileri bir aşamadır. Bilenlerce övgü ile karşılanır. Fakat gerek bu asil hakkı kullanma ve gerekse dünyaya tanıtma bakımından layık olduğu düzeyde çalışamadığımızı kabul edeceğiz.


Çok karılılık kalkmaktadır. Türk kadını evinin tek kadını ve anasıdır

Aile Hukuku ve Evlilik Müessesesi:

Türk ailesi ve ailede kadının hukuku da Atatürk tarafından baştan itibaren ele alınmış bir konudur. 1925’te İnebolu’da halkla yaptığı konuşmada, ailenin karı ve kocadan kurulduğunu, bu iki üyenin eşit şartlarla yuvayı yürütmeleri gerektiği inancını anlatır.

Atatürk, Ankara’da sonradan fakülte olan “Hukuk” mektebini açarken konuşmasında der ki: “Cumhuriyet Türkiye’sinde eski hayat kaideleri, eski hukuk yerine, yeni hukukun kaim bulunması...”

Atatürk, Türk vatandaşının, Türk ailesinin sosyal hakları, birbiriyle ilişkilerini uygar ülkelerle bir düzeye getirmenin, yeni yasalarla sağlanabileceğine inanmaktadır. En yetkili hukukçularımızı bir araya getirerek bir Bilim Kurumu kurmuş, XIX. yüzyılda topluluğumuzu yöneten, İslam esaslarına dayanan ve tek hukuk kaynağımız olan “Mecelle”nin yerine geçecek, yeni “Türk Medeni Kanunu”nu hazırlatmaya başlamıştır. Mecelle, aile, miras ve şahıslar statüsü gibi temel konuları ihtiva etmediği gibi, ticaret hukuku tarafı da yetersizdi. I. Dünya Savaşı sırasında çıkarılan “Aile Hukuk Kararnamesi” ile yalnız aile hukuku ile ilgili eksiklikler kısmen giderilmeye çalışılmıştı. Fakat, mütareke sırasında bu kararnamenin uygulamadan kalkmasıyla tekrar Mecelle’ye aynen dönülmüştü.

Yurttaşların doğumlarından ölümlerine değin bütün kişisel ve parasal ilişkilerini, sahip olduğu mallar dolayısıyla diğer yurttaşlarla ilişkilerini düzenleyen daha kapsamlı, toplu bir yasaya ihtiyaç duyulmuştur.

Atatürk’ün Mecelle taraftarlarının Mecelleyi ıslah etme önerisini kabul etmeyerek kökten bir değişme getirmek için İsviçre Medeni Kanunu esas olmak üzere hazırlattığı Türk Medeni Kanunu, 17 Şubat 1926’da kabul edildi.

Yeni kanunun Türk Kadınına sağladığı haklar şöyle özetlenebilir:

-Çok karılılık kalkmaktadır. Türk kadını, evinin tek kadını ve anasıdır.
-Boşanma hakkında eşitlik sağlanmıştır. Kadın da yargıca başvurarak boşanma isteyebilecektir.
-Boşanmaya yalnız hâkim karar verebilir.
-Velilik konusunda anneye de eşitlik verilmektedir.
-Daha önce mirasta kadına, erkeğe düşenin çok az bir oranı verilirken bu kez eşitlik sağlanır.
-Evlenme, önceleri, “Beşik Kertiği” denen şekilde çocuk yaşlarında bile yapılabilirken, yeni kanun ‘asgari yaş haddi’ni getirmektedir.
-Daha önce nikâh imam karşısında yapılır, kadının rızası vekil seçilen erkek tarafından açıklanırdı. Medeni Kanun, bu hakkı doğruca kadına vermektedir. Kadın evlenmeye razı olduğunu, bizzat kendi diliyle ifade eder.
- Eskiden mahkemede iki kadın bir erkek yerine şehadet edebilirken, artık bu konuda da eşitlik getirilir. Artık Türk kadını tam bir “insan”dır..


Atatürk’ün reformlarını uygulamasında kadına özel bir güvencesi vardır

Alıntı
__________________

Kullanıcı imzalarındaki bağlantı ve resimleri görebilmek için en az 20 mesaja sahip olmanız gerekir ya da üye girişi yapmanız gerekir.
  Alıntı ile Cevapla

IRCForumlari.NET Reklamlar
radyo44.com.tr
Cevapla

Etiketler
atatürk, türk kadını

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Atatürk'ün Türk kadını üzerine söylediği sözlerden en çok hangisini beğeniyorsunuz? Kalemzede IF Anket Arşivi 8 08 Ekim 2011 15:28
Atatürk'ün Türk Kadını Hakkındaki Düşünceleri Süslü Atatürk Köşesi 0 21 Şubat 2010 01:09
Atatürk iNKILAPLARI Açısından Türk Kadını Spammer Cumhuriyet Tarihi 0 10 Temmuz 2009 01:17
Başbuğ Atatürk'ün Türk Kadını Hakkında Düşüncesi Emekli Subay Atatürk Köşesi 0 29 Ağustos 2006 04:50