IRCForumları - IRC ve mIRC Kullanıcılarının Buluşma Noktası
  kral sohbet




Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 28 Kasım 2011, 20:13   #1
Çevrimdışı
Kur'an'da Terbiye Meseleleri


sohbet


Prof. Dr. İbrahim Canan, Kur’an’da Çocuk Eğitimi


TERBİYE MESELELERİ

1. Rab Ve Terbiye

Çocuk deyince akla öncelikle terbiye ve terbiye ile alâkalı mes'eleler gelir. Binâenaleyh Kur'ân'da bu mevzûyla ilgili birçok bahsin yer etmesi pek tabiîdir. Daha önce de temas ettiğimiz gibi, Cenâb-i Hak kendisini çeşitli isim ve sıfatlarıyla nazara verirken "Rab" ismiyle de çokça vermektedir.

Rab[161] ismi terbiye masdarından gelmektedir. Masdar'ın "mürebbî" mânâsında kullanılması mübalâğa içindir. İşte bu mübalâğa mânâsından dolayı "Rab" kelimesi "mürebbî" kelimesinin basit bir müteradifi (eşanlamlısı) olmakta "aynı terbiye gibi olan ve binâenaleyh istilâ, istilâ, inayet, tedbîr ve tasarruf, telkin ve irşad, teklif, emir, nehiy, terğîb, terhîb, taltif, tekdir gibi terbiyenin bütün levâzımâtına (gereklerine) mâlik kuvvetli ve ekmel bir mürebbi demek olur ve bu münâsebetle sahip ve mâlik mânâsına dahi gelir...

Binâenaleyh alelıtlak (yalnız olarak) "Rab" denildiği zaman sâde mâlik veya sâde terbiye mefhumları değil, ikisine de bütün levazımı ile sahip bir Kadîr-i Kayyum anlaşılır."[162]

Durum böyle olunca, Kur'ân-ı Kerîm'de Cenâb-ı Hakkın daha çok Rab olarak zikri, Onun terbiyeci yönünü hatırlatmak, terbiyeye giren faaliyetleri ve bunların ehemmiyetini nazara vermek içindir. Cenâb-ı Hakkın "Rab" vasfıyla Kur'ân'da zikri gerçekten çoktur. Daha ilk sûre olan Fâtiha'da "Rabbü'l-Âlemin" (âlemlerin Rabbi) olarak tezahür ettiği gibi en son sûre olan Nâs sûresinde de "Rabbü'n-Nas" yâni insanların sahibi, idarecisi, terbiyecisi olarak tezahür etmektedir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, okuyucuya, terbiyeyi hatırlatacak mâhiyette "rab" kökünden kullanılan kelimelerin sayısı 979'dur.

Bu kısa açıklamadan sonra terbiyeyi ilgilendiren bir kısım mes'elelere geçebiliriz.[163]


2. Terbiyevî Sorumluluklar



Kur'ân-ı Kerim, birçok meselede çocukla alâkalı sorumluluk ve mesuliyeti aile reisine bırakır. Bilhassa terbiye mes'elesinde birinci sorumlu aile ve dolayısıyla aile reisidir, babadır. Binâenaleyh bir kısım âyetlerde mü'min ikaz edilirken sâdece kendisinin kurtuluşu değil; ailesinin kurtuluşu da hatırlatılarak "hem kendisini, hem de ailesini ateşten koruması" emredilir:

Meâlen: "Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyun."[164]

Bu âyetten, Allah'ın emirlerin şahsen yapmak ve nehiylerinden kaçmak suretiyle kişinin kendi nefsini kurtarması ve keza kendisine emredilenleri aile efradına aynen yaptırmak suretiyle de onları kurtarması gerektiğini anlamakta âlimler ittifak ederler.[165] Râzî bu âyetin "âile halkını te'dîb edin, ta'lîm edin" şeklinde anlaşıldığım da kaydeder.[166]

Mukaatil ve Dahhâk'tan kaydedilen bir açıklamada şöyle denir: "Kişinin yakınlarına -akraba, köle, câriye vs.- Allah'ın kendilerine farz kıldığı ve yasakladığı şeyleri öğretmesi hakkıdır." İbnu Kesîr, Hz. Peygamber'in (a.s.m.) Tirmizî, Ebû Dâvud ve Ahmet İbnu Hanbel tarafından tahrîç edilen: "Yedi yaşma ulaşınca çocuklarınıza namazı emredin, on yaşına basınca kılmadıkları takdirde dövün" hadîsini kaydettikten sonra, fukahânın, "Çocuğu alıştırmak maksadıyla oruç ve diğer emirler için de aynı şekilde hareket etmek gerekir, böylece ibâdet ve taatte bulunmaya, ğünahlardan kaçıp münkerleri terketmeye ahşmış olarak bulûğ çağma girer" dediğini ilâve eder.

Zemahşerî'nin kaydına göre, İslâm âlimleri aile reisini, aile efradının terbiyesinden tamamen sorumlu tutmakta ve bu mükellefiyetini yerine getirmeyen sorumsuzların kıyamet günü en şiddetti azaba mâruz kalacağı hükmünde birleşmektedirler.[167]

Âlimleri bu şekilde kesin bir hükme gitmeye şevkeden deliller Kur'ân-ı Kerîmde fazlasıyla mevcuttur. Zira iki ayrı âyette tarifi yapılan "gerçek hüsran sahibi" sâdece kendisinin değil, ailesinin de kıyamet günü, hüsranına sebep olan kimsedir.[168]

"De ki: Gerçek hüsran sahipleri, kıyamet günü, kendilerini de, mensuplarını da hüsrana uğratanlardır. Dikkat et ki bu, apaçık hüsranın tâ kendisidir. Onların üstlerinde ateşten tabakalar, altlarında ateşten tabakalar vardır. İşte Allah, kullarım bununla korkutuyor. Ey kullarım! Benden korkun!"[169]

Âyete dikkat edilince, görülür ki, sorumsuzların mâruz kalacağı hüsran, veciz olarak ifâde edilip geçilmemiş, çeşitli tahşîdâtla yâni bunun ehemmiyetini ifâde eden başka unsurlarla takviye edilmiştir.[170]


Sorumluluk Sahası



Kur'ân-ı Kerim aile reislerinin, aile efradından mes 'ûl bulunduklarını ilân etmekle kalmaz, mes'ûliyet sahasına giren belli başlı mes'eleleri de beyan eder. Şimdiden hatırlatmak gerekirse, hem nafakayı yâni mesken, yiyecek ve giyeceği içine alan bütün maddî ihtiyaçları, hem dinî-ahlâkî terbiyeleri ve hem de bir meslek öğretimi bu sorumluluğun içine girer. Bir başka ifâde ile, bir gencin, tek başına, hayata atılabilmesi için gerekli olan dini, dünyevî her çeşit bilgilerin verilmesinden aile sorumludur.[171]

Şimdi bunların açıklamasına geçelim:[172]


Nafaka Mükellefiyeti




Nafaka mes'elesi, Kur'ân-ı Kerimin ehemmiyetle üzerinde durduğu mes'elelerden biridir. Normalde ailenin bütün ferdlerinin nafaka mükellefiyeti baba üzerine bir vecîbe olmakla beraber, bâzı husûsî durumlarda çocuğun mühmel kalmaması, anne veya çocuk arada sahipsiz, hamisiz kalmaması için, bu husûsî durumlar üzerinde ayrıca durulmuş, açıklamalar getirilmiştir.

1. Bütün durumlarda çocuk hamisiz kalmamalıdır: Talâk sûresinde gelen bir âyet boşanmış kadının karnındaki çocuğun nafakasından babayı sorumlu tutar: Meâlen:"....(Boşadığmız kadınlar) hâmile iseler doğurmalarına kadar nafakalarını verin. Çocuğu sizin için emzirirlerse, onlara ücretlerini Ödeyin; aranızda uygun bir şekilde anlaşın, eğer güçlükle karşılaşırsanız çocuğu başka bir kadın emzirebilir."[173]

Çocuğun sahipsiz kalmaması mes'elesi, Bakara Sûresinin 233. âyetinde tekrar ele alınarak, babanın yokluğu -veya varlığına rağmen hastalık, düşkünlük gibi fizikî zaaflara inzimam eden aşırı fakirlik- hâlinde, çocuğa mirasçıların bakması gereğine işaret edilmiştir. Bu hükmü mutazammm olan Kur'ânî metin,

Meâlen: "Mirasçıya da aynı şeyi yapmak borçtur" hükmünü ifâde eder.

Bu ifâdeyi değerlendiren âlimler, babası sakat ve fakir olan çocuğun nafakasının baba cihetinden gelen -ve indelhâce babanın nafakası kendisine vâcib olacak- akrabaya düşeceği, böyle bir akraba yoksa, anne cihetinden gelen akrabaya düşeceği hükmünü çıkarmışlardır.[174]

Kimsesiz olduğu takdirde, nafakadan devletin sorumlu olacağını, yetimlerle alâkalı bahiste tafsilâtlı olarak açıklayacağız.

2. Nafaka miktarı maddî güç nisbetinde olmalı: Çocuğun nafakasıyla alâkalı olarak Kur'ân-ı Kerîm'in vuzuh getirdiği ikinci nokta ödenecek nafakanın miktarıdır. Bu mes'ele, nafakayı verecek kimseleri beyan eden aynı âyette, yâni Bakara Sûresinin 233. âyetinde ele alınmaktadır.

"Anneler çocuklarını emzirmeyi tamamlatmak isteyen baba için, tam iki yıl emzirirler. Anaların yiyecek ve giyeceğini uygun bir şekilde sağlamak çocuk kendisinin olana (babaya) borçtur. Herkese ancak gücü nisbetinde teklifte bulunulur. Ana çocuğundan, çocuk kendisinin olan (baba) da çocuğundan dolayı zarara sokulmasın. Mirasçıya da aynı şeyi yapmak borçtur. Ana-baba aralarında danışarak ve anlaşarak sütten kesmek isterlerse, ikisine de sorumluluk yoktur. Çocuklarınızı sütanneye emzirtmek isterseniz, vereceğinizi örfe uygun bir şekilde öderseniz, size sorumluluk yoktur. Allah'tan sakının, yaptıklarınızı gördüğünü bilin."

Âyette yer eden "mirasçıya da aynı şeyi yapmak borçtur" ibaresinin önceki ifâdelerin hepsine atfedilmiş olması sebebiyle evvelinde zikri geçen "çocuk kendisinin olan (baba)" ile alâkalı olarak beyân edilen hükümler mirasçı hakkında da câri kılınmış oluyor, yâni yiyecek ve giyecekle ilgili hükümler, çocuğun ve ananın birbiri sebebiyle zarara sokulmamasını tesbît eden hükümler aynen nafaka terettüp edecek akraba hakkında da câri kılınmış olmaktadır.[175]
Dinî Terbiye Mükellefiyeti



Kur'ân-ı Kerimde en ziyâde üzerinde durulan ailevî sorumluluk aile halkının dinî terbiyesidir. İkamet edip yaşamak üzere yer seçiminden, namaz, oruç gibi ibâdetlerin öğretilip tatbikatına nezâret etmeye, dinî yaşayışa elverişsiz hâle gelen mekândan hicret etmeye ve ettirmeye varıncaya kadar, dinî hassasiyet gösterilmesi gereken pek çok mes'ele Kur'ân-ı Kerîm'de yer eder. Bunları birer birer belirtmeye çalışacağız:

Dikkatlerin öncelikle dine çekilmesi: Hemen şunu kaydedelim ki, ailenin sorumlusu, idaresi altındaki her ferde, öncelikle, bir bütün olarak "din"i tavsiye etmeli, nazar-ı dikkatine "din"i arzetmeli, hayatını ona göre, onun esaslarına uygun olarak, onu tatbik edip yaşamasına imkân verecek şekilde tanzim etmesini duyurmalıdır. Kur'ân'da bu hususa örnek olarak Hz. İbrahim ve Hz. Ya'kûb zikredilir:

"Rabbi ona; '[Kendini Hakk'a) teslim et' dediği zaman o; 'Âlemlerin Rabbine teslim oldum' demişti. İbrahim bunu oğullarına da tavsiye etti. (Torunu) Ya'kûb da (öyle yaptı); 'Ey oğullarım, Allah sizin için (İslâm) dinini beğenip seçti. O halde siz de ancak Müslümanlar olarak can verin' dedi."[176]

Kur'ân-ı Kerimde çocuk kaydı olmaksızın, dini tavsiye eden, "dine karşı mü'minlerin dikkatini çeken, en mühim mes'elelerinin "din" olmasını emreden âyetler pek çoktıir[177], mevzûmuzu tamamlayacağı için burada onlardan birkaçını kaydedeceğiz.

"Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini, doğruluk rehberi Kur'ân ve hak din ile gönderen O'dur. Şâhid olarak Allah yeter."[178]

"Puta tapanlar hoşlanmasa da dinini bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini doğru yol ve hak dinle gönderen Allah'tır."[179]

"Fitne kalmayıp, yalnız Allah'ın dini kalana kadar onlarla savaşın. Eğer vaz geçerlerse bilsinler ki, Allah onların işlediklerini şüphesiz görür. Eğer yüz çevirirlerse, Allah'ın sizin dostunuz olduğunu bilin. O ne güzel dost, ne güzel yardımcıdır!"[180]

"Allah katında din, şüphesiz İslâmiyettir... Allah'ın âyetlerini kim İnkâr ederse bilsin ki, Allah hesabı çabuk görür."[181]

"Kim İslâmiyetten başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir. O, âhirette de kaybedenlerdendir. İnandıktan, Peygamberin hak olduğuna şehâdet ettikten, kendilerine belgeler geldikten sonra inkâr eden bir milleti Allah nasıl doğru yola eriştirir? Allah zâlimleri doğru yola eriştirmez."[182]

Hz. Peygamber de şöyle buyurur:

"Üzerinize, Habeşli burnu kesik bir köle de emir tâyin edilse onu dinleyin ve itaat edin. Sizden biri dinini terk ile boynunun vurulması arasında muhayyer bırakılmadıkça itaate devam etsin. İslâmı terk ile boynu vurulması arasında muhayyer bırakılacak olursa boynunu uzatsın. Anasız kalasıcalar, din gittikten sonra ne dünyanız, ne de âhiretiniz kalır."[183]

Yaşanacak muhitin seçimi: Muhitin insan üzerindeki -müsbet veya menfî te'sîri- eski devirlerden beri bilinen bir husustur. İbnu Haldun bu keyfiyeti "İnsan, tabiatının ve mizacının değil, kendisini saran muhitin ye bu muhitten kazandığı alışkanlıkların çocuğudur" diye ifâde etmiştir.[184] Şu halde, ailesinin terbiyesinden sorumlu bir aile reisinin, yaşanacak yer olarak, dini tatbik edebileceği bir muhît seçmesi gerekecektir. Bunun Kur'ânî örneğini Hz. İbrahim verir: Hz. İbrahim, Kabe'nin inşasını tamamladıktan sonra, oğlu İsmail'i "ziraate elverişsiz", olmasına rağmen, dinî mülâhazalarla Mekke'ye yerleştirdiğini ifâde eder:

"Ey Rabbimiz.! Ben evlâtlarımdan kimini, namaz kı-labilmeleri için Senin mukaddes olan evinin yanında ziraate elverişsiz bir vadiye yerleştirdim. Artık, Sen, insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir. Şükretmeleri için bâzı meyvelerle nzıklandır"[185]

Hz. Peygamber (a.s.m.) bâzı hadîslerinde, çocuğun babası üzerindeki haklarını beyan ederken "ismini, ahlâkını güzel yapması", "temiz rızıkla beslemesi", "okuma-yazma", "yüzme" ve "atma" öğretmesi, "bulûğa erince evlendirmesi" gibi hususlarla birlikte "yerini güzel yapması"nı da sayar.[186] Âlimler haklı olarak bundan, ikamet edeceği yerin kurrâ ve âlimlerinin çokluğuyla, Kur'ân ve ilim tahsiline imkân verecek bir yer olmasını anlarlar.[187]

Bu. noktada tahlili daha da ileri götüren fakîhler, şehirde doğan bir çocuğu, ölüm veya boşanma hâlinde annenin, terbiyevî muhît yönüyle şehirden dûn (uzak) olması sebebiyle köye götüremeyeceği hükmünü verirler.[188]

Akidenin öğretilmesi: Aile halkına, hususan yeni yetişen çocuklara her şeyden önce öğretilmesi gereken şey, iman esasları ve bilhassa "tevhîd" inancıdır. Yâni Allah'ın bir olduğu, hiçbir surette ortağı, yardımcısı bulunmadığı inancıdır. Yaş ve idrâk yönüyle bir şeyler öğrenme durumuna gelen her çocuğa öncelikle bu inanç kazandırılmalıdır. Nitekim bir kısım rivayetler Hz. Peygamberin (a.s.m.), kendi yakınlarından bir çocuk konuşmaya başlar başlamaz, çocuğa tevhîd öğrettiğini, bu maksadla âyetini yedi sefer okutarak ezberlettiğini haber vermektedir.[189]

Tevhîdle birlikte bunun zıddı olan şirkin kötülüğü, bâtıllığı, şirke düşmenin ne büyük bir zulüm ve cinayet olduğu da öncelikle öğretilmesi gereken dinî bilgiler olmaktadır. Bu mes'elede Kur'ân'ın kaydettiği en güzel örnek Hz. Lokmân'dır:

Meâlen: "Hani Lokman oğluna -ona öğüt verirken- şöyle demişti: 'Oğulcuğum, Allah'a ortak koşma. Çünkü şirk mutlaka büyük bir zulümdür."[190]

Çocuğa akidenin öğretilmesi deyince bundan, sâdece Allah'ın varlığını ve birliğini öğretmek anlaşılmamalıdır. Kâmil mânâda Allah inancı, kalblerde Allah'ı bütün isim ve sıfatlarıyla tanımakla teşekkül eder. Kur'ân-ı Kerim Allah'ın "güzel isimleri" (el-esmâu'l-hüsnâ) olduğunu mükerrer âyetlerde haber verir.[191] Hz. Peygamber el-esmâu'1-hüsnâ'nın doksan dokuz adet olduğunu söyler ve bunların neler olduğunu sayar.[192] Şu halde, Allah'ı en azından sübûtî ve zatî sıfatlarıyla[193] tanıtarak çocuklara öğretmek gerekecektir. İslâm akidesine uygun Allah inancı bu şekilde ortaya çıkar. Bu hususa riâyet edilmeden verilecek Allah inancı nakıs, hattâ gayr-i İslâmî bile olabilir. Nitekim Hıristiyanlar, Yahudiler ve hattâ müşrikler de ulûhiyete inanırlar. Son araştırmalar, yeryüzünde inançsız insanın olmadığını göstermiştir. Her insan kendine has bir ulûhiyet tasavvur etmektedir. Şu halde bunları birbirinden ayıran husus, ulûhiyete izafe edilen isim ve sıfatlardır. İslâmî Allah inancının çocuklara tam olarak verilebilmesi Kur'ân ve hadîslerde gelen isim ve sıfatlar çerçevesinde öğretilmeye bağlıdır.

Diğer taraftan, yine Kur'ân-ı Kerim, peygamber inancı olmadan Allah'a inanmanın hiçbir kıymet ifâde etmediğini, Allah'a inananların behemahal peygamberlere de inanmaları gerektiğini bildirir: "Allah'ı ve peygamberini inkâr eden, Allah'la peygamberleri arasını ayırmak isteyen, 'Bir kısmına inanır, bir kısmını inkâr ederiz' diyerek ikisi arasında bir yol tutmak isteyenler, işte onlar gerçekten kâfir olanlardır. Kâfirlere ağır bir azâb hazırlamışızdır. Allah'a ve peygamberlerine inanıp, onlardan hiçbirini ayırmayanlara, işte onlara Allah ecrini verecektir. O, bağışlar ve merhamet eder."[194]

Peygamber inancı, kaçınılmaz bir şekilde kitap ve melek inancını da beraberinde getirecektir. Şu halde, bir olan Allah inancını, çocuklara öğretmeyi mükerrer âyetlerde ele alan Kur'ân-ı Kerim, dolayısıyla imanın bütün rükünlerinin çocuklara öğretilmesini emretmiş olmaktadır. Nitekim Hz. Peygamberin ehemmiyetine ısrarla dikkatlerimizi çekerek her gün okunmasını tavsiye ettiği ve Arş'ın altındaki bir hazîneden alınmış olarak, sâdece bu ümmete verilmiş olduğunu belirttiği Kur'ânî bir pasajda mü'minin inanması gereken bütün esaslar tâdâd edilir: "Peygamber, Rabbinden ne indirildi ise ona iman getirdi, mü'minler de. Her biri: Allah ve melâikesine ve kitaplarına ve peygamberlerine, peygamberlerinden hiçbirinin arasını ayırmayız diye iman getirdiler ve şöyle dediler: İşittik, itaat ettik, Rabbimiz afvını dileriz, dönüş Sanadır."[195]

İbâdetlerin öğretilmesi: Yukarıdaki âyet-i kerime, katlanılacak bir kısım maddî fedâkârlıklar pahasına dini yaşayabildiğimiz bir yer seçimini ifâde etmekle kalmaz, Hz. İbrahim'in duası suretinde mü'minlere namaz mes'elesinin dinî terbiyede alması gereken ehemmiyeti de vurgular.

Namaz mevzuunda Hz'. İbrahim'in bir diğer duasını da burada kaydetmemiz münâsibtir:

"Rabbim! Beni ve çocuklarımı namaz kılanlardan eyle. Rabbimiz, duamı kabul buyur."[196]

Namaz mes'elesi, çocuklarla alâkalı olarak, daha başka âyetlerde de ele alınmakta, ehemmiyeti zihinlerde, bu açıdan da tesbit edilmektedir. Kur'ân-ı Kerîm, âdeta hadîslerde "dinin direği"[197] olarak ifâde edilmiş bulunan namazın din terbiyesinde de direk yâni ana mes'elelerden biri yapılmasını istemektedir. Öyle ki, hiçbir şey hattâ maddî ihtiyaçlarının karşılanması mes'elesi bile namaza ve namazla ilgili öğretim ve tatbikata bahane ve engel teşkil etmemelidir:

Meâlen: "Ehline namazı emret. Kendin de ona sebat ile devam eyle. Biz senden bir rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırırız."[198]

Aile halkına namazın emredilmesiyle ilgili örnekler meyânında Hz. Lokman da karşımıza çıkar. Zira, o da çocuğuna diğer emirleri meyâmnda "Oğulcuğum namazını kıl" diye emretmiştir.[199]

Kur'ân'da, Allah'ın rızasını kazanmış bulunduğu belirtilen Hz, İsmail'in de "ailesine namaz ve zekatı emrettiği" ifâde edilir.[200]

Hz. Peygamberin de (a.s.m.) çocuklara yedi yaşında namazın emre dilmesini, kılmadıkları takdirde on yaşında namaz için dövülmesini tebliğ ettiğini daha önce başka vesileyle kaydetmiştik. Hz. Peygamberin çocuklar hakkında dayağa ruhsatı namazla ilgili olarak vermesi, namazla alâkalı ta'lim ve tatbikatın ehemmiyetini te'yîd eder. Bâzı âlimler, bu hadîse dayanarak, farz olmayan umur dışında çocuğun tekâsül ve ihmali sebebiyle dövülüp dövülmeyeceğim münâkaşa etmiştir.[201]

Âlimler, yedi yaşından itibaren "çocuğa namaz emredilmesi" hadîsinden, namazla ilgili her çeşit bilginin öğretilmesi gereğini anlamışlardır: Namaz vakitleri, farzları, vâcibleri, sünnetleri, namazda okunacak sûreler, dualar, tesbihât, abdest ve temizlikle ilgili teferruat, vs.

Oruca başlatma yaşı olarak namazdaki gibi rakam yoktur. Ancak, "açlığa takat getirme" ölçüsü konmuştur.[202] Bu ölçüye "çocuk üst üste üç gün oruç tutabilirse ramazan orucu ona gerekli olur" hadîsiyle açıklık getirilmiştir.[203] Bizzat Ashâb devrinde küçük çocuklara oruç tutturulduğunu gösteren sahîh rivayetler mevcuttur.[204]

Hülâsa, babanın çocuklarına öğretmekten sorumlu olduğu farz-ı ayn ilimler -ki temel eğitim müfredatı diyoruz- arasında, ibâdetlerle ilgili olarak namaz» oruç, zekât, hacc ve bunlarla ilgili zarurî temel bilgileri zikrederler.[205] Kur'ân-ı Kerîm'in namaz üzerinde sarîh ve ısrarlı şekilde durmuş olması, namaz öğretmenin daha mühim olduğunu ifâde eder. Fakat öbürlerinin ihmalini tazammun etmez.

Ahlâk ve âdab öğretimi: Ev halkı ve bu meyânda çocukların dini terbiyesinde namaz, oruç gibi farzların dışında bir kısım ahlâkî prensiplerin, içtimâi değerlerin de öğretilmesi gerektiğini belirten âyetler de mevcuttur. Bunlardan Hz. Lokman'ın oğluna nasihatleri şeklinde Kur'ân'da zikredilen ta'limâtı aynen kaydedeceğiz:

"Lokman: 'Ey oğulcuğum! İşlediğin şey, bir hardal tanesi ağırlığınca olsa da, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, Allah onu getirip meydana kor. Doğrusu Allah latiftir, haberdârdır. Ey oğulcuğum! Namazı kıl, ma'rûfu (iyi bilineni) emret, münkerden (kötü bilinenden) de nehyet, başına gelene sabret; doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir. İnsanları küçümseyip yüz çevirme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme; Allah, kendini beğenip övünen hiç kimseyi şüphesiz ki sevmez. Yürüyüşünde tabiî ol; sesini kıs. Seslerin en çirkini şüphesiz merkeblerin sesidir."[206]

İslâm âlimlerinin, ahlâkî bilgilerin de farz-ı ayn ilimlerin bir parçası olarak, çocuklara teferruatlı şekilde öğretilmesi gereğindeki ısrarlarını göstermek için meşhur Hanefî fakîhî İbnu Âbidîn'den şu kısa iktibası yapıyoruz: "... Beş farzla ilgili bilgileri öğrenmek farz olduğu gibi, ihlâsla ilgili bilgileri öğrenmek de farzdır. Zira amelin sıhhati buna bağlıdır. Keza helâl ve haram olanları bilmek gerektiği gibi, riya ile ilgili bilgileri de öğrenmesi farzdır. Zira kul, riya ile yaptığı amelin sevabından mahrum kalır. Hased ve ucûbla ilgili bilgiler de böyle. Zira bunlar, ateşin odunu yakıp bitirdiği gibi, ameli yiyip tüketirler. Keza, alış veriş nikâh ve talâkla ilgili bilgiler de, bu mes'elelerle iştigal etmek isteyen kimselere farzdır. Keza haram olan ve küfrü gerektiren sözleri de bilmek farzdır..."[207]

Dinî irşadda hiyerarşi: Aile içerisinde dinî irşadın ehemmiyetini zihinlerde tesbît eden Kur'ânî mühim bir örnek, burada üzerinde durmamızı gerektirmektedir. Vereceğimiz örneğe göre, normal olarak,ailenin irşadından aile reisi sorumlu tutulmuş iken, aile reisinin ihmali veya gaflet ve dalâleti hâlinde, bu hizmetin, aile içerisinde ehliyetli bir kimse tarafından yürütülerek ihmalden kurtarılması gereği ortaya çıkmaktadır.

Sözkonusu örnek Hz. İbrahim'le alâkalıdır. Hz. İbrahim, ailevî hiyerarşiyi düşünmeden müşrik olan babası Âzer'i irşada çalışmış, gittiği yolun bâtıllığım söylemiştir:

"Kitapta İbrahim'i de an. Çünkü o, sıdkı bütün bir peygamberdi. Bir vakit o, babasına (şöyle) demişti: 'Ey babacığım! İşitmez, görmez, sana hiçbir fâidesi olmaz şeylere niye tapıyorsun? Ey babacığım! Bana muhakkak ki, sana gelmeyen bir ilim gelmiştir, o hâlde bana uy da seni doğru yola çıkarayım. Ey babacığım! Şeytana tapma. Çünkü şeytan rahman olan Allah'a âsi olmuştur. Ey babacığım! Doğrusu sana Rahman katından bir azabın gelmesinden korkuyorum ki böylece şeytanın dostu olarak kalırsın."[208]

Bu âyetlerin devamında, ailevî irşadda uyulması gereken nezâket örneği de verilmektedir. Zira, Hz. İbrahim, irşadını kabul etmeyen, üstelik taşlama tehdidinde de bulunarak, uzun müddet gözden kaybolmasını söyleyen babasına: "Sana selâm olsun, senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim, çünkü bana karşı lütufkârdır. Sizi, Allah'tan başka taptıklarınızla bırakıp çekilir, Rabbime yalvarırım" der.[209]

İtaatin sınırı: Dini terbiye bahsini kaparken, dinî terbiyenin ehemmiyetini tebarüz ettiren bir noktaya daha temasda fayda var: Kur'ân-ı Kerîm anne ve babaya "öf bile demeyi yasaklayacak derecede onlara karşı büyük bir hürmet ve itaat emrederken, dinî yaşayışla alâkalı emirler mevzuunda mühim bir kayıt getirir. Bu kayda göre, ebeveyn, yâni anne ve baba dine aykırı bir emirde bulunacak olurlarsa, bu emre asla itaat edilmeyecektir. Âyet-i Kerîme aynen şöyle:

Meâlerî: "Biz insana, anne ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye ettik. (Ancak) eğer anne-baba, seni bir şeyi, körü körüne Bana ortak koşman için zorlarlarsa, o zaman onlara itaat etme. Dönüşünüz Banadır. Yaptıklarınızı size bildiririm."[210]

Kur'ân-ı Kerîm, aynı mes'eleyi, ehemmiyetine binâen, Lokman sûresinde tekrar ele alır: "(Ey insanoğlu!) Annen, baban, seni körü körüne Bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme, dünya işlerinde onlarla güzel geçin. Bana yönelen kimsenin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz Banadır.
Yaptıklarınızı size bildiririm."[211]

3. Meslek Öğretimi:



Yukarıda kaydettiğimiz açıklamalarda görüldüğü üzere, Kur'ân-ı Kerîm, hayata hazırlama safhasında, çocukların dinî terbiyeleri üzerinde hassasiyetle durmakta, bu mes'elenin ehemmiyetini kavramada hiçbir tereddüt ve muğlaklığa yer bırakmamak için oldukça teferruat mes'elelere temas edip açıklık getirmekte, bir kısım tekrarlarla da mes'eleyi iyice te'kîd etmektedir.

Hayata hazırlık safhasının diğer mühim bir meselesi olan "meslekî formasyon" mes'elesinde ise, aynı açıklık ve ısrar görülmez. Buradaki teenni ve ibhâma (yâni mübhemliğe) bakarak, Kur'ân-ı Kerîm'in meslek öğretimi işine ehemmiyet atfetmeyip ihmal ettiği neticesini çıkarmak çok acele verilmiş bir hüküm olur. Böyle bir hüküm bizi, dinimiz hakkında yanlış ve insafsız bir kanaate sevkeder.

Evet Kur'ân-ı Kerîm, çocukların meslekî formasyonlarım da ihmal etmez. Onların dünyevî istikballerinin de yeterince düşünülüp, bu maksatla bir kısım tedbîrler alınmasının, çocuğa bu mes'elede de önderlik ve rehberlik edilmesinin gereğine irşad eden müteaddid âyetler mevcuttur. Ancak bunlar, dinî terbiye mes'elesinde olduğu kadar açık ve ısrarlı görülmezler, kısmen dolaylı ve mübhemdirler.

Meslek öğretimi mes'elesinin, dolaylı da olsa, hangi âyetlerde ele alındığı noktasına geçmeden önce, bu mevzûya niçin dolaylı ve mübhem olarak yer verildiğini belirtmemiz gerekiyor:

Önce, şu husus bilinmeli ki, Kur'ân-ı Kerîm, bizi ilgilendiren her şeye ehemmiyeti nisbetinde yer vermektedir. Bir kısım mes'elelere dolaylı bir işaretle, bir başkasına açık bir âyetle temas edip geçmişken diğer bir kısım mes'elelere tekrarla ısrarla yer vermiş, nazar-ı dikkatleri fazlaca çekmiş bulunmaktadır.

Burada akla şöyle bir sual gelebilir: "Ehemmiyetin ölçüsü nedir? Bu herkese göre değişir, birisi için mühim olan, bir başkası için değildir!" Bu soruya şöyle cevap verebiliriz:

Ehemmiyetin ölçüsü elbette insanın, hususah günümüz insanının hevâsı ve bencil hükmü değildir. Burada ölçü, İlâhî'dir. Yâni, insanın yaratılışında Cenâb-ı Hakkın güttüğü maksadlardır. Kur"ân bu ilâhî maksad ve gayelerde rehber kitaptır.

Bu açıdan bakarsak, Kur'ân-ı Kerîm'in iki büyük dâirenin mühim mes'elelerini açıkladığını görürüz:

1. Rubûbiyet dâiresi: Yâni Cenâb-ı Hakrk'a âit olan dâire. İnsanlarca meçhul olan o dâireyi Kur'-ân'dan ve Hz. Peygamber'den (a.s.m.) başka tanıtacak bir marifet ve ilim kaynağı mevcut değildir.O dâirenin, insanlarca bilinmesi gereken bir kısım mes'eleleri, şuunâtı vardır. Cenâb-ı Hakkın isimleri, mebde ve meâd (yâni başlangıcımız ve sonumuz), yaratılış, ceza, mükâfat, cennet, cehennem, hesap, kitap, melâike gibi. Kur'ân bunlara yer verirken her birinin insanın yaratılış gayesi açısından arzettiği ehemiyet nisbetinde farklı sayılarda tekrar eder, açıklık getirir.

2. Ubudiyet dâiresi: Bu dâire, kulluk dâiresidir. İnsanların Allah'a karşı vazifelerini, birbirleriyle olan münâsebetlerini ilgilendiren dâire. Bu dâirenin de pek çok mes'eleleri vardır. Bu mes'elelerden bâzısı bâzısına nazaran daha çok ehemmiyet taşımaktadır. Keza, bir kısmının ehemmiyeti açık olduğu, herkesçe görüldüğü halde, bâzılarının ehemmiyeti görülmez ve kolay kolay anlaşılmaz. Hattâ öyle mes'eleler vardır ki, insanın yaratılış gayesi açısından birinci derecede ehemmiyet arzetmesine rağmen, kendi kendine bunu idrâk etmesi mümkün değildir.

Şu halde Kur'ân-ı Kerîm, kulluk dâiresinin mes'ele ve vazifelerine temas ederken, İlâhî zaviyeden ehemmiyetli olanlara, insanlar tarafından ehemmiyeti kavranamayacak, ihmal edilecek durumda olanlara, daha çok yer vermeli, tekrarla üzerinde durmalıdır. Aksine ehemmiyetini kavramada zorluk çekilmeyecek olan veya ister istemez idrak edilip anlaşılacak olan rnes'elelere şöyle bir temas edip, bir işarette bulunup geçmelidir.

Bu noktada hemen şunu söyleyebiliriz: Ubudiyet dâiresinin vazifelerinden olan namaz, oruç, zekât, hac gibi ibâdetler İlâhî zaviyeden, insanın yaratılış gayeleri açısından birinci derecede ehemmiyet taşıdığı halde, insanlarca kavranıp gereğince takdîr edilmesi mümkün değildir. Öyle ise Kur'ân burada ısrar etmeli, tekrarla üzerinde durmalıdır. Nitekim öyle olduğunu gördük.

Halbuki, yine ubudiyet dâiresinin mes'elelerinden biri olan meslekî formasyon, yâni, dünyevî istikbâlin kazanılması, yeni nesillerin bu maksadla hazırlanması mes'elesi, bizzat insanlarca ehemmiyeti takdîr edilen, öncelikle düşünülen bir husustur. İnsan, aklıyla, tecrübesiyle, maddî hayatın tabiî nizam ve akışıyla o mes'eleyi düşünür, anlar ve tedbîrini alır. Binâenaleyh bu mevzuun Kur'ân'da ana dâvalardan biri olarak değerlendirilip doğrudan ele alınmasına gerek yoktur. Tebeî bir nazarla, tâli bir mes'ele olarak ele alıp dolaylı şekilde yer vermek, temas edip geçmek yeterlidir ve gerçekten de öyle yapılmıştır.[212]


Kur'ân'da Meslekî İhzâriyeler:



Yukarıdaki "kısa açıklamadan sonra şunu söyleyebiliriz: Meslek öğretimi mes'elesini sarih olarak ele almamış olan Kur'ân-ı Kerîm buna ihzâriyeler tarzında yer vermiştir. Yâni meslekî öğretim ve formasyonu netîce verecek birçok hazırlayıcı (ihzari) unsurlar, dini emirler olarak Kur'ânî mesaja dercedilmiştir. Bunlar ferdî ve içtimaî hayatın gereği olarak herkesin ister istemez karşılaşacağı bâzı maddî emrivakilerin yönlendirilmesi ile sağlanmıştır.

Bir başka ifâde ile Kur'ân, maddi hayatın vazgeçilmez bir kısım mes'elelerine, dinî bir yaklaşımla temas ederek bunların helâl olan cihetim, Allah nezdinde makbul ve güzel olan tarz ve istikametini taleb etmiştir. Bu taleblerin hakkıyla yerine getirilmesi, mü'min ister istemez bir maksada hazırlayacak ve bir hedefe sevkedecektir. "Meslekî Formasyon" olarak tebellür ve tezahür eden bu "hedefe, ferdi, dolaylı olarak hazırladığı için Kur'ân'da yer verilmiş olan bu tedbîri unsurlardan her birine -günlük lisanımıza kısmen yabancı da düşse- "ihzariye" veya "dispozisyon" diyebiliriz. .

Şimdi, ifası, mü'mini bir meslek sahibi olmaya ve bir meslek icra etmeye ve çocuğunu bir meslek üzere yetiştirmeye sevk ve mecbur eden bu Kur'ânî "ihzâriye"lerin mühim olanlarından birkaçını belirtmeye çalışacağız.[213]


Prof. Dr. İbrahim Canan, Kur’an’da Çocuk Eğitimi


TERBİYE MESELELERİ

1. Rab Ve Terbiye

Çocuk deyince akla öncelikle terbiye ve terbiye ile alâkalı mes'eleler gelir. Binâenaleyh Kur'ân'da bu mevzûyla ilgili birçok bahsin yer etmesi pek tabiîdir. Daha önce de temas ettiğimiz gibi, Cenâb-i Hak kendisini çeşitli isim ve sıfatlarıyla nazara verirken "Rab" ismiyle de çokça vermektedir.

Rab[161] ismi terbiye masdarından gelmektedir. Masdar'ın "mürebbî" mânâsında kullanılması mübalâğa içindir. İşte bu mübalâğa mânâsından dolayı "Rab" kelimesi "mürebbî" kelimesinin basit bir müteradifi (eşanlamlısı) olmakta "aynı terbiye gibi olan ve binâenaleyh istilâ, istilâ, inayet, tedbîr ve tasarruf, telkin ve irşad, teklif, emir, nehiy, terğîb, terhîb, taltif, tekdir gibi terbiyenin bütün levâzımâtına (gereklerine) mâlik kuvvetli ve ekmel bir mürebbi demek olur ve bu münâsebetle sahip ve mâlik mânâsına dahi gelir...

Binâenaleyh alelıtlak (yalnız olarak) "Rab" denildiği zaman sâde mâlik veya sâde terbiye mefhumları değil, ikisine de bütün levazımı ile sahip bir Kadîr-i Kayyum anlaşılır."[162]

Durum böyle olunca, Kur'ân-ı Kerîm'de Cenâb-ı Hakkın daha çok Rab olarak zikri, Onun terbiyeci yönünü hatırlatmak, terbiyeye giren faaliyetleri ve bunların ehemmiyetini nazara vermek içindir. Cenâb-ı Hakkın "Rab" vasfıyla Kur'ân'da zikri gerçekten çoktur. Daha ilk sûre olan Fâtiha'da "Rabbü'l-Âlemin" (âlemlerin Rabbi) olarak tezahür ettiği gibi en son sûre olan Nâs sûresinde de "Rabbü'n-Nas" yâni insanların sahibi, idarecisi, terbiyecisi olarak tezahür etmektedir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, okuyucuya, terbiyeyi hatırlatacak mâhiyette "rab" kökünden kullanılan kelimelerin sayısı 979'dur.

Bu kısa açıklamadan sonra terbiyeyi ilgilendiren bir kısım mes'elelere geçebiliriz.[163]


2. Terbiyevî Sorumluluklar



Kur'ân-ı Kerim, birçok meselede çocukla alâkalı sorumluluk ve mesuliyeti aile reisine bırakır. Bilhassa terbiye mes'elesinde birinci sorumlu aile ve dolayısıyla aile reisidir, babadır. Binâenaleyh bir kısım âyetlerde mü'min ikaz edilirken sâdece kendisinin kurtuluşu değil; ailesinin kurtuluşu da hatırlatılarak "hem kendisini, hem de ailesini ateşten koruması" emredilir:

Meâlen: "Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyun."[164]

Bu âyetten, Allah'ın emirlerin şahsen yapmak ve nehiylerinden kaçmak suretiyle kişinin kendi nefsini kurtarması ve keza kendisine emredilenleri aile efradına aynen yaptırmak suretiyle de onları kurtarması gerektiğini anlamakta âlimler ittifak ederler.[165] Râzî bu âyetin "âile halkını te'dîb edin, ta'lîm edin" şeklinde anlaşıldığım da kaydeder.[166]

Mukaatil ve Dahhâk'tan kaydedilen bir açıklamada şöyle denir: "Kişinin yakınlarına -akraba, köle, câriye vs.- Allah'ın kendilerine farz kıldığı ve yasakladığı şeyleri öğretmesi hakkıdır." İbnu Kesîr, Hz. Peygamber'in (a.s.m.) Tirmizî, Ebû Dâvud ve Ahmet İbnu Hanbel tarafından tahrîç edilen: "Yedi yaşma ulaşınca çocuklarınıza namazı emredin, on yaşına basınca kılmadıkları takdirde dövün" hadîsini kaydettikten sonra, fukahânın, "Çocuğu alıştırmak maksadıyla oruç ve diğer emirler için de aynı şekilde hareket etmek gerekir, böylece ibâdet ve taatte bulunmaya, ğünahlardan kaçıp münkerleri terketmeye ahşmış olarak bulûğ çağma girer" dediğini ilâve eder.

Zemahşerî'nin kaydına göre, İslâm âlimleri aile reisini, aile efradının terbiyesinden tamamen sorumlu tutmakta ve bu mükellefiyetini yerine getirmeyen sorumsuzların kıyamet günü en şiddetti azaba mâruz kalacağı hükmünde birleşmektedirler.[167]

Âlimleri bu şekilde kesin bir hükme gitmeye şevkeden deliller Kur'ân-ı Kerîmde fazlasıyla mevcuttur. Zira iki ayrı âyette tarifi yapılan "gerçek hüsran sahibi" sâdece kendisinin değil, ailesinin de kıyamet günü, hüsranına sebep olan kimsedir.[168]

"De ki: Gerçek hüsran sahipleri, kıyamet günü, kendilerini de, mensuplarını da hüsrana uğratanlardır. Dikkat et ki bu, apaçık hüsranın tâ kendisidir. Onların üstlerinde ateşten tabakalar, altlarında ateşten tabakalar vardır. İşte Allah, kullarım bununla korkutuyor. Ey kullarım! Benden korkun!"[169]

Âyete dikkat edilince, görülür ki, sorumsuzların mâruz kalacağı hüsran, veciz olarak ifâde edilip geçilmemiş, çeşitli tahşîdâtla yâni bunun ehemmiyetini ifâde eden başka unsurlarla takviye edilmiştir.[170]


Sorumluluk Sahası



Kur'ân-ı Kerim aile reislerinin, aile efradından mes 'ûl bulunduklarını ilân etmekle kalmaz, mes'ûliyet sahasına giren belli başlı mes'eleleri de beyan eder. Şimdiden hatırlatmak gerekirse, hem nafakayı yâni mesken, yiyecek ve giyeceği içine alan bütün maddî ihtiyaçları, hem dinî-ahlâkî terbiyeleri ve hem de bir meslek öğretimi bu sorumluluğun içine girer. Bir başka ifâde ile, bir gencin, tek başına, hayata atılabilmesi için gerekli olan dini, dünyevî her çeşit bilgilerin verilmesinden aile sorumludur.[171]

Şimdi bunların açıklamasına geçelim:[172]


Nafaka Mükellefiyeti




Nafaka mes'elesi, Kur'ân-ı Kerimin ehemmiyetle üzerinde durduğu mes'elelerden biridir. Normalde ailenin bütün ferdlerinin nafaka mükellefiyeti baba üzerine bir vecîbe olmakla beraber, bâzı husûsî durumlarda çocuğun mühmel kalmaması, anne veya çocuk arada sahipsiz, hamisiz kalmaması için, bu husûsî durumlar üzerinde ayrıca durulmuş, açıklamalar getirilmiştir.

1. Bütün durumlarda çocuk hamisiz kalmamalıdır: Talâk sûresinde gelen bir âyet boşanmış kadının karnındaki çocuğun nafakasından babayı sorumlu tutar: Meâlen:"....(Boşadığmız kadınlar) hâmile iseler doğurmalarına kadar nafakalarını verin. Çocuğu sizin için emzirirlerse, onlara ücretlerini Ödeyin; aranızda uygun bir şekilde anlaşın, eğer güçlükle karşılaşırsanız çocuğu başka bir kadın emzirebilir."[173]

Çocuğun sahipsiz kalmaması mes'elesi, Bakara Sûresinin 233. âyetinde tekrar ele alınarak, babanın yokluğu -veya varlığına rağmen hastalık, düşkünlük gibi fizikî zaaflara inzimam eden aşırı fakirlik- hâlinde, çocuğa mirasçıların bakması gereğine işaret edilmiştir. Bu hükmü mutazammm olan Kur'ânî metin,

Meâlen: "Mirasçıya da aynı şeyi yapmak borçtur" hükmünü ifâde eder.

Bu ifâdeyi değerlendiren âlimler, babası sakat ve fakir olan çocuğun nafakasının baba cihetinden gelen -ve indelhâce babanın nafakası kendisine vâcib olacak- akrabaya düşeceği, böyle bir akraba yoksa, anne cihetinden gelen akrabaya düşeceği hükmünü çıkarmışlardır.[174]

Kimsesiz olduğu takdirde, nafakadan devletin sorumlu olacağını, yetimlerle alâkalı bahiste tafsilâtlı olarak açıklayacağız.

2. Nafaka miktarı maddî güç nisbetinde olmalı: Çocuğun nafakasıyla alâkalı olarak Kur'ân-ı Kerîm'in vuzuh getirdiği ikinci nokta ödenecek nafakanın miktarıdır. Bu mes'ele, nafakayı verecek kimseleri beyan eden aynı âyette, yâni Bakara Sûresinin 233. âyetinde ele alınmaktadır.

"Anneler çocuklarını emzirmeyi tamamlatmak isteyen baba için, tam iki yıl emzirirler. Anaların yiyecek ve giyeceğini uygun bir şekilde sağlamak çocuk kendisinin olana (babaya) borçtur. Herkese ancak gücü nisbetinde teklifte bulunulur. Ana çocuğundan, çocuk kendisinin olan (baba) da çocuğundan dolayı zarara sokulmasın. Mirasçıya da aynı şeyi yapmak borçtur. Ana-baba aralarında danışarak ve anlaşarak sütten kesmek isterlerse, ikisine de sorumluluk yoktur. Çocuklarınızı sütanneye emzirtmek isterseniz, vereceğinizi örfe uygun bir şekilde öderseniz, size sorumluluk yoktur. Allah'tan sakının, yaptıklarınızı gördüğünü bilin."

Âyette yer eden "mirasçıya da aynı şeyi yapmak borçtur" ibaresinin önceki ifâdelerin hepsine atfedilmiş olması sebebiyle evvelinde zikri geçen "çocuk kendisinin olan (baba)" ile alâkalı olarak beyân edilen hükümler mirasçı hakkında da câri kılınmış oluyor, yâni yiyecek ve giyecekle ilgili hükümler, çocuğun ve ananın birbiri sebebiyle zarara sokulmamasını tesbît eden hükümler aynen nafaka terettüp edecek akraba hakkında da câri kılınmış olmaktadır.[175]
Dinî Terbiye Mükellefiyeti



Kur'ân-ı Kerimde en ziyâde üzerinde durulan ailevî sorumluluk aile halkının dinî terbiyesidir. İkamet edip yaşamak üzere yer seçiminden, namaz, oruç gibi ibâdetlerin öğretilip tatbikatına nezâret etmeye, dinî yaşayışa elverişsiz hâle gelen mekândan hicret etmeye ve ettirmeye varıncaya kadar, dinî hassasiyet gösterilmesi gereken pek çok mes'ele Kur'ân-ı Kerîm'de yer eder. Bunları birer birer belirtmeye çalışacağız:

Dikkatlerin öncelikle dine çekilmesi: Hemen şunu kaydedelim ki, ailenin sorumlusu, idaresi altındaki her ferde, öncelikle, bir bütün olarak "din"i tavsiye etmeli, nazar-ı dikkatine "din"i arzetmeli, hayatını ona göre, onun esaslarına uygun olarak, onu tatbik edip yaşamasına imkân verecek şekilde tanzim etmesini duyurmalıdır. Kur'ân'da bu hususa örnek olarak Hz. İbrahim ve Hz. Ya'kûb zikredilir:

"Rabbi ona; '[Kendini Hakk'a) teslim et' dediği zaman o; 'Âlemlerin Rabbine teslim oldum' demişti. İbrahim bunu oğullarına da tavsiye etti. (Torunu) Ya'kûb da (öyle yaptı); 'Ey oğullarım, Allah sizin için (İslâm) dinini beğenip seçti. O halde siz de ancak Müslümanlar olarak can verin' dedi."[176]

Kur'ân-ı Kerimde çocuk kaydı olmaksızın, dini tavsiye eden, "dine karşı mü'minlerin dikkatini çeken, en mühim mes'elelerinin "din" olmasını emreden âyetler pek çoktıir[177], mevzûmuzu tamamlayacağı için burada onlardan birkaçını kaydedeceğiz.

"Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini, doğruluk rehberi Kur'ân ve hak din ile gönderen O'dur. Şâhid olarak Allah yeter."[178]

"Puta tapanlar hoşlanmasa da dinini bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini doğru yol ve hak dinle gönderen Allah'tır."[179]

"Fitne kalmayıp, yalnız Allah'ın dini kalana kadar onlarla savaşın. Eğer vaz geçerlerse bilsinler ki, Allah onların işlediklerini şüphesiz görür. Eğer yüz çevirirlerse, Allah'ın sizin dostunuz olduğunu bilin. O ne güzel dost, ne güzel yardımcıdır!"[180]

"Allah katında din, şüphesiz İslâmiyettir... Allah'ın âyetlerini kim İnkâr ederse bilsin ki, Allah hesabı çabuk görür."[181]

"Kim İslâmiyetten başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir. O, âhirette de kaybedenlerdendir. İnandıktan, Peygamberin hak olduğuna şehâdet ettikten, kendilerine belgeler geldikten sonra inkâr eden bir milleti Allah nasıl doğru yola eriştirir? Allah zâlimleri doğru yola eriştirmez."[182]

Hz. Peygamber de şöyle buyurur:

"Üzerinize, Habeşli burnu kesik bir köle de emir tâyin edilse onu dinleyin ve itaat edin. Sizden biri dinini terk ile boynunun vurulması arasında muhayyer bırakılmadıkça itaate devam etsin. İslâmı terk ile boynu vurulması arasında muhayyer bırakılacak olursa boynunu uzatsın. Anasız kalasıcalar, din gittikten sonra ne dünyanız, ne de âhiretiniz kalır."[183]

Yaşanacak muhitin seçimi: Muhitin insan üzerindeki -müsbet veya menfî te'sîri- eski devirlerden beri bilinen bir husustur. İbnu Haldun bu keyfiyeti "İnsan, tabiatının ve mizacının değil, kendisini saran muhitin ye bu muhitten kazandığı alışkanlıkların çocuğudur" diye ifâde etmiştir.[184] Şu halde, ailesinin terbiyesinden sorumlu bir aile reisinin, yaşanacak yer olarak, dini tatbik edebileceği bir muhît seçmesi gerekecektir. Bunun Kur'ânî örneğini Hz. İbrahim verir: Hz. İbrahim, Kabe'nin inşasını tamamladıktan sonra, oğlu İsmail'i "ziraate elverişsiz", olmasına rağmen, dinî mülâhazalarla Mekke'ye yerleştirdiğini ifâde eder:

"Ey Rabbimiz.! Ben evlâtlarımdan kimini, namaz kı-labilmeleri için Senin mukaddes olan evinin yanında ziraate elverişsiz bir vadiye yerleştirdim. Artık, Sen, insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir. Şükretmeleri için bâzı meyvelerle nzıklandır"[185]

Hz. Peygamber (a.s.m.) bâzı hadîslerinde, çocuğun babası üzerindeki haklarını beyan ederken "ismini, ahlâkını güzel yapması", "temiz rızıkla beslemesi", "okuma-yazma", "yüzme" ve "atma" öğretmesi, "bulûğa erince evlendirmesi" gibi hususlarla birlikte "yerini güzel yapması"nı da sayar.[186] Âlimler haklı olarak bundan, ikamet edeceği yerin kurrâ ve âlimlerinin çokluğuyla, Kur'ân ve ilim tahsiline imkân verecek bir yer olmasını anlarlar.[187]

Bu. noktada tahlili daha da ileri götüren fakîhler, şehirde doğan bir çocuğu, ölüm veya boşanma hâlinde annenin, terbiyevî muhît yönüyle şehirden dûn (uzak) olması sebebiyle köye götüremeyeceği hükmünü verirler.[188]

Akidenin öğretilmesi: Aile halkına, hususan yeni yetişen çocuklara her şeyden önce öğretilmesi gereken şey, iman esasları ve bilhassa "tevhîd" inancıdır. Yâni Allah'ın bir olduğu, hiçbir surette ortağı, yardımcısı bulunmadığı inancıdır. Yaş ve idrâk yönüyle bir şeyler öğrenme durumuna gelen her çocuğa öncelikle bu inanç kazandırılmalıdır. Nitekim bir kısım rivayetler Hz. Peygamberin (a.s.m.), kendi yakınlarından bir çocuk konuşmaya başlar başlamaz, çocuğa tevhîd öğrettiğini, bu maksadla âyetini yedi sefer okutarak ezberlettiğini haber vermektedir.[189]

Tevhîdle birlikte bunun zıddı olan şirkin kötülüğü, bâtıllığı, şirke düşmenin ne büyük bir zulüm ve cinayet olduğu da öncelikle öğretilmesi gereken dinî bilgiler olmaktadır. Bu mes'elede Kur'ân'ın kaydettiği en güzel örnek Hz. Lokmân'dır:

Meâlen: "Hani Lokman oğluna -ona öğüt verirken- şöyle demişti: 'Oğulcuğum, Allah'a ortak koşma. Çünkü şirk mutlaka büyük bir zulümdür."[190]

Çocuğa akidenin öğretilmesi deyince bundan, sâdece Allah'ın varlığını ve birliğini öğretmek anlaşılmamalıdır. Kâmil mânâda Allah inancı, kalblerde Allah'ı bütün isim ve sıfatlarıyla tanımakla teşekkül eder. Kur'ân-ı Kerim Allah'ın "güzel isimleri" (el-esmâu'l-hüsnâ) olduğunu mükerrer âyetlerde haber verir.[191] Hz. Peygamber el-esmâu'1-hüsnâ'nın doksan dokuz adet olduğunu söyler ve bunların neler olduğunu sayar.[192] Şu halde, Allah'ı en azından sübûtî ve zatî sıfatlarıyla[193] tanıtarak çocuklara öğretmek gerekecektir. İslâm akidesine uygun Allah inancı bu şekilde ortaya çıkar. Bu hususa riâyet edilmeden verilecek Allah inancı nakıs, hattâ gayr-i İslâmî bile olabilir. Nitekim Hıristiyanlar, Yahudiler ve hattâ müşrikler de ulûhiyete inanırlar. Son araştırmalar, yeryüzünde inançsız insanın olmadığını göstermiştir. Her insan kendine has bir ulûhiyet tasavvur etmektedir. Şu halde bunları birbirinden ayıran husus, ulûhiyete izafe edilen isim ve sıfatlardır. İslâmî Allah inancının çocuklara tam olarak verilebilmesi Kur'ân ve hadîslerde gelen isim ve sıfatlar çerçevesinde öğretilmeye bağlıdır.

Diğer taraftan, yine Kur'ân-ı Kerim, peygamber inancı olmadan Allah'a inanmanın hiçbir kıymet ifâde etmediğini, Allah'a inananların behemahal peygamberlere de inanmaları gerektiğini bildirir: "Allah'ı ve peygamberini inkâr eden, Allah'la peygamberleri arasını ayırmak isteyen, 'Bir kısmına inanır, bir kısmını inkâr ederiz' diyerek ikisi arasında bir yol tutmak isteyenler, işte onlar gerçekten kâfir olanlardır. Kâfirlere ağır bir azâb hazırlamışızdır. Allah'a ve peygamberlerine inanıp, onlardan hiçbirini ayırmayanlara, işte onlara Allah ecrini verecektir. O, bağışlar ve merhamet eder."[194]

Peygamber inancı, kaçınılmaz bir şekilde kitap ve melek inancını da beraberinde getirecektir. Şu halde, bir olan Allah inancını, çocuklara öğretmeyi mükerrer âyetlerde ele alan Kur'ân-ı Kerim, dolayısıyla imanın bütün rükünlerinin çocuklara öğretilmesini emretmiş olmaktadır. Nitekim Hz. Peygamberin ehemmiyetine ısrarla dikkatlerimizi çekerek her gün okunmasını tavsiye ettiği ve Arş'ın altındaki bir hazîneden alınmış olarak, sâdece bu ümmete verilmiş olduğunu belirttiği Kur'ânî bir pasajda mü'minin inanması gereken bütün esaslar tâdâd edilir: "Peygamber, Rabbinden ne indirildi ise ona iman getirdi, mü'minler de. Her biri: Allah ve melâikesine ve kitaplarına ve peygamberlerine, peygamberlerinden hiçbirinin arasını ayırmayız diye iman getirdiler ve şöyle dediler: İşittik, itaat ettik, Rabbimiz afvını dileriz, dönüş Sanadır."[195]

İbâdetlerin öğretilmesi: Yukarıdaki âyet-i kerime, katlanılacak bir kısım maddî fedâkârlıklar pahasına dini yaşayabildiğimiz bir yer seçimini ifâde etmekle kalmaz, Hz. İbrahim'in duası suretinde mü'minlere namaz mes'elesinin dinî terbiyede alması gereken ehemmiyeti de vurgular.

Namaz mevzuunda Hz'. İbrahim'in bir diğer duasını da burada kaydetmemiz münâsibtir:

"Rabbim! Beni ve çocuklarımı namaz kılanlardan eyle. Rabbimiz, duamı kabul buyur."[196]

Namaz mes'elesi, çocuklarla alâkalı olarak, daha başka âyetlerde de ele alınmakta, ehemmiyeti zihinlerde, bu açıdan da tesbit edilmektedir. Kur'ân-ı Kerîm, âdeta hadîslerde "dinin direği"[197] olarak ifâde edilmiş bulunan namazın din terbiyesinde de direk yâni ana mes'elelerden biri yapılmasını istemektedir. Öyle ki, hiçbir şey hattâ maddî ihtiyaçlarının karşılanması mes'elesi bile namaza ve namazla ilgili öğretim ve tatbikata bahane ve engel teşkil etmemelidir:

Meâlen: "Ehline namazı emret. Kendin de ona sebat ile devam eyle. Biz senden bir rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırırız."[198]

Aile halkına namazın emredilmesiyle ilgili örnekler meyânında Hz. Lokman da karşımıza çıkar. Zira, o da çocuğuna diğer emirleri meyâmnda "Oğulcuğum namazını kıl" diye emretmiştir.[199]

Kur'ân'da, Allah'ın rızasını kazanmış bulunduğu belirtilen Hz, İsmail'in de "ailesine namaz ve zekatı emrettiği" ifâde edilir.[200]

Hz. Peygamberin de (a.s.m.) çocuklara yedi yaşında namazın emre dilmesini, kılmadıkları takdirde on yaşında namaz için dövülmesini tebliğ ettiğini daha önce başka vesileyle kaydetmiştik. Hz. Peygamberin çocuklar hakkında dayağa ruhsatı namazla ilgili olarak vermesi, namazla alâkalı ta'lim ve tatbikatın ehemmiyetini te'yîd eder. Bâzı âlimler, bu hadîse dayanarak, farz olmayan umur dışında çocuğun tekâsül ve ihmali sebebiyle dövülüp dövülmeyeceğim münâkaşa etmiştir.[201]

Âlimler, yedi yaşından itibaren "çocuğa namaz emredilmesi" hadîsinden, namazla ilgili her çeşit bilginin öğretilmesi gereğini anlamışlardır: Namaz vakitleri, farzları, vâcibleri, sünnetleri, namazda okunacak sûreler, dualar, tesbihât, abdest ve temizlikle ilgili teferruat, vs.

Oruca başlatma yaşı olarak namazdaki gibi rakam yoktur. Ancak, "açlığa takat getirme" ölçüsü konmuştur.[202] Bu ölçüye "çocuk üst üste üç gün oruç tutabilirse ramazan orucu ona gerekli olur" hadîsiyle açıklık getirilmiştir.[203] Bizzat Ashâb devrinde küçük çocuklara oruç tutturulduğunu gösteren sahîh rivayetler mevcuttur.[204]

Hülâsa, babanın çocuklarına öğretmekten sorumlu olduğu farz-ı ayn ilimler -ki temel eğitim müfredatı diyoruz- arasında, ibâdetlerle ilgili olarak namaz» oruç, zekât, hacc ve bunlarla ilgili zarurî temel bilgileri zikrederler.[205] Kur'ân-ı Kerîm'in namaz üzerinde sarîh ve ısrarlı şekilde durmuş olması, namaz öğretmenin daha mühim olduğunu ifâde eder. Fakat öbürlerinin ihmalini tazammun etmez.

Ahlâk ve âdab öğretimi: Ev halkı ve bu meyânda çocukların dini terbiyesinde namaz, oruç gibi farzların dışında bir kısım ahlâkî prensiplerin, içtimâi değerlerin de öğretilmesi gerektiğini belirten âyetler de mevcuttur. Bunlardan Hz. Lokman'ın oğluna nasihatleri şeklinde Kur'ân'da zikredilen ta'limâtı aynen kaydedeceğiz:

"Lokman: 'Ey oğulcuğum! İşlediğin şey, bir hardal tanesi ağırlığınca olsa da, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, Allah onu getirip meydana kor. Doğrusu Allah latiftir, haberdârdır. Ey oğulcuğum! Namazı kıl, ma'rûfu (iyi bilineni) emret, münkerden (kötü bilinenden) de nehyet, başına gelene sabret; doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir. İnsanları küçümseyip yüz çevirme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme; Allah, kendini beğenip övünen hiç kimseyi şüphesiz ki sevmez. Yürüyüşünde tabiî ol; sesini kıs. Seslerin en çirkini şüphesiz merkeblerin sesidir."[206]

İslâm âlimlerinin, ahlâkî bilgilerin de farz-ı ayn ilimlerin bir parçası olarak, çocuklara teferruatlı şekilde öğretilmesi gereğindeki ısrarlarını göstermek için meşhur Hanefî fakîhî İbnu Âbidîn'den şu kısa iktibası yapıyoruz: "... Beş farzla ilgili bilgileri öğrenmek farz olduğu gibi, ihlâsla ilgili bilgileri öğrenmek de farzdır. Zira amelin sıhhati buna bağlıdır. Keza helâl ve haram olanları bilmek gerektiği gibi, riya ile ilgili bilgileri de öğrenmesi farzdır. Zira kul, riya ile yaptığı amelin sevabından mahrum kalır. Hased ve ucûbla ilgili bilgiler de böyle. Zira bunlar, ateşin odunu yakıp bitirdiği gibi, ameli yiyip tüketirler. Keza, alış veriş nikâh ve talâkla ilgili bilgiler de, bu mes'elelerle iştigal etmek isteyen kimselere farzdır. Keza haram olan ve küfrü gerektiren sözleri de bilmek farzdır..."[207]

Dinî irşadda hiyerarşi: Aile içerisinde dinî irşadın ehemmiyetini zihinlerde tesbît eden Kur'ânî mühim bir örnek, burada üzerinde durmamızı gerektirmektedir. Vereceğimiz örneğe göre, normal olarak,ailenin irşadından aile reisi sorumlu tutulmuş iken, aile reisinin ihmali veya gaflet ve dalâleti hâlinde, bu hizmetin, aile içerisinde ehliyetli bir kimse tarafından yürütülerek ihmalden kurtarılması gereği ortaya çıkmaktadır.

Sözkonusu örnek Hz. İbrahim'le alâkalıdır. Hz. İbrahim, ailevî hiyerarşiyi düşünmeden müşrik olan babası Âzer'i irşada çalışmış, gittiği yolun bâtıllığım söylemiştir:

"Kitapta İbrahim'i de an. Çünkü o, sıdkı bütün bir peygamberdi. Bir vakit o, babasına (şöyle) demişti: 'Ey babacığım! İşitmez, görmez, sana hiçbir fâidesi olmaz şeylere niye tapıyorsun? Ey babacığım! Bana muhakkak ki, sana gelmeyen bir ilim gelmiştir, o hâlde bana uy da seni doğru yola çıkarayım. Ey babacığım! Şeytana tapma. Çünkü şeytan rahman olan Allah'a âsi olmuştur. Ey babacığım! Doğrusu sana Rahman katından bir azabın gelmesinden korkuyorum ki böylece şeytanın dostu olarak kalırsın."[208]

Bu âyetlerin devamında, ailevî irşadda uyulması gereken nezâket örneği de verilmektedir. Zira, Hz. İbrahim, irşadını kabul etmeyen, üstelik taşlama tehdidinde de bulunarak, uzun müddet gözden kaybolmasını söyleyen babasına: "Sana selâm olsun, senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim, çünkü bana karşı lütufkârdır. Sizi, Allah'tan başka taptıklarınızla bırakıp çekilir, Rabbime yalvarırım" der.[209]

İtaatin sınırı: Dini terbiye bahsini kaparken, dinî terbiyenin ehemmiyetini tebarüz ettiren bir noktaya daha temasda fayda var: Kur'ân-ı Kerîm anne ve babaya "öf bile demeyi yasaklayacak derecede onlara karşı büyük bir hürmet ve itaat emrederken, dinî yaşayışla alâkalı emirler mevzuunda mühim bir kayıt getirir. Bu kayda göre, ebeveyn, yâni anne ve baba dine aykırı bir emirde bulunacak olurlarsa, bu emre asla itaat edilmeyecektir. Âyet-i Kerîme aynen şöyle:

Meâlerî: "Biz insana, anne ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye ettik. (Ancak) eğer anne-baba, seni bir şeyi, körü körüne Bana ortak koşman için zorlarlarsa, o zaman onlara itaat etme. Dönüşünüz Banadır. Yaptıklarınızı size bildiririm."[210]

Kur'ân-ı Kerîm, aynı mes'eleyi, ehemmiyetine binâen, Lokman sûresinde tekrar ele alır: "(Ey insanoğlu!) Annen, baban, seni körü körüne Bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme, dünya işlerinde onlarla güzel geçin. Bana yönelen kimsenin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz Banadır.
Yaptıklarınızı size bildiririm."[211]

3. Meslek Öğretimi:



Yukarıda kaydettiğimiz açıklamalarda görüldüğü üzere, Kur'ân-ı Kerîm, hayata hazırlama safhasında, çocukların dinî terbiyeleri üzerinde hassasiyetle durmakta, bu mes'elenin ehemmiyetini kavramada hiçbir tereddüt ve muğlaklığa yer bırakmamak için oldukça teferruat mes'elelere temas edip açıklık getirmekte, bir kısım tekrarlarla da mes'eleyi iyice te'kîd etmektedir.

Hayata hazırlık safhasının diğer mühim bir meselesi olan "meslekî formasyon" mes'elesinde ise, aynı açıklık ve ısrar görülmez. Buradaki teenni ve ibhâma (yâni mübhemliğe) bakarak, Kur'ân-ı Kerîm'in meslek öğretimi işine ehemmiyet atfetmeyip ihmal ettiği neticesini çıkarmak çok acele verilmiş bir hüküm olur. Böyle bir hüküm bizi, dinimiz hakkında yanlış ve insafsız bir kanaate sevkeder.

Evet Kur'ân-ı Kerîm, çocukların meslekî formasyonlarım da ihmal etmez. Onların dünyevî istikballerinin de yeterince düşünülüp, bu maksatla bir kısım tedbîrler alınmasının, çocuğa bu mes'elede de önderlik ve rehberlik edilmesinin gereğine irşad eden müteaddid âyetler mevcuttur. Ancak bunlar, dinî terbiye mes'elesinde olduğu kadar açık ve ısrarlı görülmezler, kısmen dolaylı ve mübhemdirler.

Meslek öğretimi mes'elesinin, dolaylı da olsa, hangi âyetlerde ele alındığı noktasına geçmeden önce, bu mevzûya niçin dolaylı ve mübhem olarak yer verildiğini belirtmemiz gerekiyor:

Önce, şu husus bilinmeli ki, Kur'ân-ı Kerîm, bizi ilgilendiren her şeye ehemmiyeti nisbetinde yer vermektedir. Bir kısım mes'elelere dolaylı bir işaretle, bir başkasına açık bir âyetle temas edip geçmişken diğer bir kısım mes'elelere tekrarla ısrarla yer vermiş, nazar-ı dikkatleri fazlaca çekmiş bulunmaktadır.

Burada akla şöyle bir sual gelebilir: "Ehemmiyetin ölçüsü nedir? Bu herkese göre değişir, birisi için mühim olan, bir başkası için değildir!" Bu soruya şöyle cevap verebiliriz:

Ehemmiyetin ölçüsü elbette insanın, hususah günümüz insanının hevâsı ve bencil hükmü değildir. Burada ölçü, İlâhî'dir. Yâni, insanın yaratılışında Cenâb-ı Hakkın güttüğü maksadlardır. Kur"ân bu ilâhî maksad ve gayelerde rehber kitaptır.

Bu açıdan bakarsak, Kur'ân-ı Kerîm'in iki büyük dâirenin mühim mes'elelerini açıkladığını görürüz:

1. Rubûbiyet dâiresi: Yâni Cenâb-ı Hakrk'a âit olan dâire. İnsanlarca meçhul olan o dâireyi Kur'-ân'dan ve Hz. Peygamber'den (a.s.m.) başka tanıtacak bir marifet ve ilim kaynağı mevcut değildir.O dâirenin, insanlarca bilinmesi gereken bir kısım mes'eleleri, şuunâtı vardır. Cenâb-ı Hakkın isimleri, mebde ve meâd (yâni başlangıcımız ve sonumuz), yaratılış, ceza, mükâfat, cennet, cehennem, hesap, kitap, melâike gibi. Kur'ân bunlara yer verirken her birinin insanın yaratılış gayesi açısından arzettiği ehemiyet nisbetinde farklı sayılarda tekrar eder, açıklık getirir.

2. Ubudiyet dâiresi: Bu dâire, kulluk dâiresidir. İnsanların Allah'a karşı vazifelerini, birbirleriyle olan münâsebetlerini ilgilendiren dâire. Bu dâirenin de pek çok mes'eleleri vardır. Bu mes'elelerden bâzısı bâzısına nazaran daha çok ehemmiyet taşımaktadır. Keza, bir kısmının ehemmiyeti açık olduğu, herkesçe görüldüğü halde, bâzılarının ehemmiyeti görülmez ve kolay kolay anlaşılmaz. Hattâ öyle mes'eleler vardır ki, insanın yaratılış gayesi açısından birinci derecede ehemmiyet arzetmesine rağmen, kendi kendine bunu idrâk etmesi mümkün değildir.

Şu halde Kur'ân-ı Kerîm, kulluk dâiresinin mes'ele ve vazifelerine temas ederken, İlâhî zaviyeden ehemmiyetli olanlara, insanlar tarafından ehemmiyeti kavranamayacak, ihmal edilecek durumda olanlara, daha çok yer vermeli, tekrarla üzerinde durmalıdır. Aksine ehemmiyetini kavramada zorluk çekilmeyecek olan veya ister istemez idrak edilip anlaşılacak olan rnes'elelere şöyle bir temas edip, bir işarette bulunup geçmelidir.

Bu noktada hemen şunu söyleyebiliriz: Ubudiyet dâiresinin vazifelerinden olan namaz, oruç, zekât, hac gibi ibâdetler İlâhî zaviyeden, insanın yaratılış gayeleri açısından birinci derecede ehemmiyet taşıdığı halde, insanlarca kavranıp gereğince takdîr edilmesi mümkün değildir. Öyle ise Kur'ân burada ısrar etmeli, tekrarla üzerinde durmalıdır. Nitekim öyle olduğunu gördük.

Halbuki, yine ubudiyet dâiresinin mes'elelerinden biri olan meslekî formasyon, yâni, dünyevî istikbâlin kazanılması, yeni nesillerin bu maksadla hazırlanması mes'elesi, bizzat insanlarca ehemmiyeti takdîr edilen, öncelikle düşünülen bir husustur. İnsan, aklıyla, tecrübesiyle, maddî hayatın tabiî nizam ve akışıyla o mes'eleyi düşünür, anlar ve tedbîrini alır. Binâenaleyh bu mevzuun Kur'ân'da ana dâvalardan biri olarak değerlendirilip doğrudan ele alınmasına gerek yoktur. Tebeî bir nazarla, tâli bir mes'ele olarak ele alıp dolaylı şekilde yer vermek, temas edip geçmek yeterlidir ve gerçekten de öyle yapılmıştır.[212]


Kur'ân'da Meslekî İhzâriyeler:



Yukarıdaki "kısa açıklamadan sonra şunu söyleyebiliriz: Meslek öğretimi mes'elesini sarih olarak ele almamış olan Kur'ân-ı Kerîm buna ihzâriyeler tarzında yer vermiştir. Yâni meslekî öğretim ve formasyonu netîce verecek birçok hazırlayıcı (ihzari) unsurlar, dini emirler olarak Kur'ânî mesaja dercedilmiştir. Bunlar ferdî ve içtimaî hayatın gereği olarak herkesin ister istemez karşılaşacağı bâzı maddî emrivakilerin yönlendirilmesi ile sağlanmıştır.

Bir başka ifâde ile Kur'ân, maddi hayatın vazgeçilmez bir kısım mes'elelerine, dinî bir yaklaşımla temas ederek bunların helâl olan cihetim, Allah nezdinde makbul ve güzel olan tarz ve istikametini taleb etmiştir. Bu taleblerin hakkıyla yerine getirilmesi, mü'min ister istemez bir maksada hazırlayacak ve bir hedefe sevkedecektir. "Meslekî Formasyon" olarak tebellür ve tezahür eden bu "hedefe, ferdi, dolaylı olarak hazırladığı için Kur'ân'da yer verilmiş olan bu tedbîri unsurlardan her birine -günlük lisanımıza kısmen yabancı da düşse- "ihzariye" veya "dispozisyon" diyebiliriz. .

Şimdi, ifası, mü'mini bir meslek sahibi olmaya ve bir meslek icra etmeye ve çocuğunu bir meslek üzere yetiştirmeye sevk ve mecbur eden bu Kur'ânî "ihzâriye"lerin mühim olanlarından birkaçını belirtmeye çalışacağız.[213]


  Alıntı ile Cevapla

IRCForumlari.NET Reklamlar
radyo44.com.tr
Alt 28 Kasım 2011, 20:14   #2
Çevrimdışı
Cevap: Kur'an'da Terbiye Meseleleri




1. Rızık Helâl Ve Temiz Olmalıdır:



Mümin bir kimse her şeyden önce helâl ve temiz olan şeyleri istihlâk etmek zorundadır. Yediği veya kullandığı şeylerde maddî veya manevî bir kir bulunduğu takdirde yaptığı ibâdetlerin kabul edilmiyeceğini Hz. Peygamber haber veriyor.[214] Esasen Kur'ân'ın ifâdesine göre,tâ Hz. Âdem'den beri bütün peygamberlere -ve dolayısıyla insanlara- helâl ve temiz şeylerin yenmesini emredilmiştir.

"Ey peygamberler! Temiz şeylerden yiyin, faydalı iş işleyin. Doğrusu Ben, yaptığınızı bilirim."[215]

Bir diğer âyette de şöyle buyurulur:

"Ey imân edenler! Sizi rızıklandırdığımızın temizlerinden yiyin. Yalnız Allah'a kulluk ediyorsanız, O'na şükredin"[216]


2- Helâl Rızık Emek Eseridir:



Kur'ân-ı Kerîm, yukarıda kaydettiğimiz misâllerde olduğu üzere, bir kısım âyetlerinde "Helâl" ve "Temiz" rızık yemeyi emrederken, diğer bâzı âyetlerinde helâl rızkın "ferdî emekle" elde edileceğini ifâde etmiştir.

Meâlen: "Insan için çalıştığından başkası yoktur."'[217]

Bütün peygamberlerin (aleyhimüsselâm) ellerinin emekleriyle geçindiğini ifâde eden Hz. Peygamber de (a.s.m.) yukarıda kaydettiğimiz âyetleri açıklar mâhiyette olmak üzere şöyle buyurur:

"Kişi, elinin emeğinden daha hayırlı bir şey asla yememiştir."[218] Hz. Peygamber (a.s.m.) ayrıca, helâl rızık için çalışmayı, her Müslümanın "vâcib'lerinden biri olarak ifâde etmiştir:

Diğer taraftan, İslâm âlimleri, "İlim taleb etmek her Müslümana farzdır"[219] hadîsinde ifâde edilen "ilin”den muradın "haram-helâl ilmi" olduğunu söyleyerek helâl kazancın ve buna imkân veren meslek bilgisinin ehemmiyetini dile getirmişlerdir.[220]


3. İnsanlar Birbirlerine Muhtaçtırlar:



İnsanları diğer canlılardan ayıran hususiyetlerden biri de hemcinsine olan ihtiyâcıdır. Hayvanlar da şüphesiz hemcinslerine ihtiyaç duyarlar, ama bu, insanlarınki kadar çok yönlü ve zarurî değildir. Tabiatı icâbı medenî bir hayat yaşamak zorunda olan insanın ihtiyaçları çoktur ve bunların hepsini tek başına kendisi karşılayamaz.

Başkalarına olan ihtiyâç, iktisadî hayatta, rızıkların farklılığı şeklinde kendini ortaya koyar. Çalışmanın ve iktisâdi gelişmenin, binnetîce medenî ve teknik terakkinin de sebep ve zenbereği olan bu ekonomik farklılık ve ihtiyâç durumudur ki, cemiyette iş bölümünü ortaya çıkarmakta kimini terzi, kimini ayakkabıcı, dülger, bakkal, taksici, pilot, âmir, me'mûr, patron, işçi, asker, komutan vs. yapmaktadır. Bakkal dükkânını işleten bakkal, mesleğini icra için müşterilerine hizmet ederken kazandığı parayla ayakkabıcı,terzi, taksici gibi pek çok meslek sahibini çalıştırmakta, istihdam etmektedir. Hz. Peygamber'in, 'İnsanların efendisi insanlara hizmet sunandır"[221] sözünün ışığında değerlendirecek olursak herkesin fevkinde yer alan devlet reisliği bile "herkese hizmet" sunan bir vazife olarak değerlendirilebilir.

Medenî hayatın devamı bu iş bölümü olmaksızın düşünülemeyeceğinden, bâzı mütefekkirler, çok haklı olarak, insanlık için, en büyük felâketin, ferdler arasındaki her çeşit farklılığın kaldırılıp mutlak eşitliğin sağlanacağı günde geleceğini söylemişlerdir.[222]

Kur'ân-ı Kerim, mevzûmuz açısından son derece ehemmiyetli olan bir âyette bu karşılıklı ihtiyaç durumuna parmak basarak, rızıkların farklı kılınma-smdaki hikmeti belirtir: "İş bölümü ile birbirleri için calışmak." .

Meâlen: "Rabbinin rahmetini onlar mı taksim edip paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimlerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık."[223]

Âyette geçen "iş gördürme" tâbiri, asıl mevzûmuz olan "meslekî formasyon" mes'elesi açısından büyük ehemmiyet taşır. Zira, gördürülen işler belli bir mesleği ilgilendirir. İnsanların, birbirlerinin işini görebilmesi için o işlerde yetişmesi gerekir. Her işi bilen veya hiçbir işi bilmeyen insanlardan müteşekkil bir cemiyet düşünülemez. Vasıflı mahareti en az isteyen "amelelik" ve "hamallık" bile belli bir tecrübe ve formasyon ister.

Şu halde, birbirlerine iş gördürme esâsına dayandırılan helâl rızık te'mini için, yeni yetişen nesillerin "iş görebilir" vasıfta olması şarttır. Bu da meslekî formasyonu gerektirir.[224]


4. Dünya İçin Taleb Emri:



İslâm dinini diğer pek çok din ve sistemlerden ayıran bir husus, dünya ve âhi-ret, madde ve mânâ, ruh ve beden muvâzenesidir. Bunlardan biri, diğeri için feda edilmez. Her ne kadar âhiret düşüncesini zihinlerde daima canlı tutmak isterse de dünyanın ihmal edilmesini taleb etmez. Bilâkis dünyanın da unutulmaması, ihmal edilmemesi tenbîh edilir. Kur'ân-ı Kerim bazı âyetlerinde gerçekten âhireti hiç düşünmeden sâdece dünyayı taleb edenleri kınarken, diğer bâzı âyetlerinde de hem dünya ve hem de âhireti taleb edenleri takdir eder ve ayrıca"dünyadaki nasibini unutma"[225] der.

Dünya ve âhireti beraberce taleb etmeyi emreden âyetlerden biri de şudur:

"İnsanlardan: 'Rabbimiz! Bize dünyada ver' diyenler vardır. Öylesine âhirette bir pay yoktur. “Rabbimiz! Bize dünyada iyiyi, âhirette de iyiyi ver, ateşin azabından koru' diyenler vardır. İşte onlara kazançlarından ötürü karşılık vardır..."[226] (Bunu tamamlayan) bir diğer âyet de meâlen şöyle:

"Dünyayı isteyene -istediğimiz kimseye dilediğimiz miktarda- hemen veririz. Sonra ona cehennemi hazırlarız, yerilmiş ve kovulmuş olarak oraya girer. Âhireti isteyip, inanmış olarak onun için gerekli çalışmada bulunan kimselerin, işte onların çalışmaları meşkûr (makbul) olur. Her birine, onlara da, bunlara da Rabbinin vergisinden birbiri ardınca veririz. Rabbinin vergisi kimseden men edilmiş değildir."[227]

5. Çocuğun Maddî İstikbalini Düşünme Fikri:



Meslekî formasyon mes'elesini aydınlatan ve garantileyen bir husus da budur. Kur'ân bu mevzûyu, yarınlarını samimî olarak düşünüp tedbir alacak hamiden mahrum olan yetimlerin ihmal ve istismarını önlemek

maksadıyla, yetimlerle ilgili olarak teşri etmiştir. Biz de bu kadarcık bir işaretle yetinip, mes'eleyi yetimlerle alâkalı bahiste ele alacağız.[228]


Meslek Mevzuunda Yüksek İdeal:



Çocuğun maddî istikbali mes'elesinde dikkatimizi çeken Kur'ânî bir orjinalite, meslek hususunda yüksek idealler vermiş olmasıdır. Daha önce de söylediğimiz gibi, Kur'ân-ı Kerîm'de çocuğun meslekî formasyonuyla doğrudan alâkalı âyetlere, emirlere rastlanmaz iken, bu konuyla zımnen de olsa ilgi kurabileceğimiz bir kısım âyetlerde yüksek ideallerin söz konusu edildiğini görmekteyiz.

Bu âyetlerden biri, daha önce de temas ettiğimiz, ideal bir Müslümanın onbeş kadar vasfının zikredildiği bir pasajda geçer. İşte burada kaydedilen ve bir mü'minde bulunması gereken ideal vasıflardan biri, arkadan gelecek zürriyetinin istikbâli için Cenâb-ı Hak'tan talebte bulunmaktır:

"Onlar: 'Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve çocuklarımızdan gözümüzün aydınlığı olacak insanlar ihsan et, bizi müttakilere önder yap' derler."[229] .

Yine bu mes'eleyle irtibat kurabileceğimiz, eski peygamberlerle alâkalı bir kısım dualarda da aynı mânâyı bulmaktayız. Hz. İbrahim ve Hz. İsmail Kabe'nin temellerini yükseltince şu duayı yaparlar:

Meâlen: "Rabbimiz! Yaptığımızı kabul buyur, şüphesiz ki, sen, hem işitir, hem bilirsin. Rabbimiz! İkimizi sana teslîm olanlardan kıl, soyumuzdan da sana teslim olanlardan bir ümmet yetiştir. Bize ibâdet yollarımızı göster... Rabbimiz! içlerinden onlara senin âyetlerini okuyan, kitabı ve hikmeti öğreten, onları her kötülükten arıtan bir peygamber gönder. Doğrusu güçlü ve hakîm olan ancak sensin."[230]

Yine Hz. İbrahim, Cenab-ı Hakkın; "Seni insanlara önder kılacağım" hitabına karşı: "Soyumdan da"[231] talebinde bulunur.

Hz. İbrahim'in çocukları için yaptığı dua ile, yeni nesillere verilecek formasyon mes'elesi arasında kurulan irtibatın oldukça zayıf olacağına dair yapılacak bir itiraza hak vermekle birlikte hemen kaydetmek isteriz ki, İslâm fakîhleri, çocukların meslekî tevcih ve formasyonu mes'elesinde, âyet-i kerîmelerde ifâde edilen espiriye uygun bir esas getirmişlerdir.

Yâni çocuğa öğretilecek meslek, çocuğun babasının icra etmekte olduğu -halkın telâkkisi açısından- meslekten şerefçe daha düşük olmamalıdır. Söz gelimi, mesleği sarraflık olan bir kimse çocuğunu, itibarca daha dûn olan terziliğe vermemelidir. Şafiî fakîhlerinden Mâverdî (v. 450/1058), mevkii yüksek bir babanın çocuğuna, şu veya bu nokta-i nazardan zarar ve aşağılanma getirecek bir mesleğe vermemesi gerektiğini söyler.[232] Hanefî fakîhlerinden Üsrûşenîde (v. 632/1230), çocuğu, babasının mesleğinden daha düşük bir mesleğe vermemek gerektiğini ifâde eder.[233]

Burada belirtilmek istenen husus, halkın örfünde ve efkâr-ı umûmiyede mevcut olan değerlendirmelerin nazar-ı itibara alınması gereğidir. Mücerred din açısından şu veya bu mesleğin diğer bir mesleğe nazaran daha şerefli olduğunu söylemek mümkün değildir. Üstelik şu mesleğin şerefli, öbürünün şerefçe dûn olması gibi değerlendirmeler zamana, zemîne, içtimaî muhite göre değişen izafî hükümlerdir.

Hanbelî âlimlerden olan İbnu Kayyim (v. 751/1350), daha değişik bir görüşle, çocuğun göstereceği istîdâda göre, meslek veya mektebe verilmesini teklif eder: "Eğer baba, çocukta iyi bir anlayış, sıhhatli bir idrak, kuvvetli bir hafıza ve yeterli bir kavrama keşfederse onu ilme teşvik etmelidir. Zira bu vasıflar, ilmi kolayca kabul için çocukta fıtrî bir kabiliyetin varlığına delildir... Bunun aksine, çocukta meslek-lerden birine müteveccih bir heves ve kaabiliyet görürse ve bu meslek de mubah ve insanlar için faydalı bir meslek ise, çocuğu o sahada yetiştirmesi gerekir."[234]

Hülâsa, bütün İslâm mezhepleri, bulûğ çağından önce, çocuklara meslek öğretilmesinin lüzumunda ittifak etmekle kalmayıp, bu mesleğin çocuğun kabiliyet ve ailesinin içtimaî mevkiine uygun olmasını ve insanlara faydalı bulunmasını da şart koşarlar. Bu hükümlere giderken âlimlerin, bir kısmını yukarıda kaydettiğimiz, Kur'âhî nâslardan istifade ettiği muhakkaktır. İslâm dini, ayrıca, çocuğa, bulûğdan önce meslek öğretme vecibesinin nazariyatta kalmayıp, fiilen gerçekleşmesini sağlamak için, başkaca prensipler koymuş, mümkün mertebe bu hususu te'minat altına almaya çalışmıştır. Ancak konunun teferruatına girmek bizi asıl maksadımızdan uzaklaştıracaktır.[235]

4. Cinslerin Terbiyesi:



Kur'ân-ı Kerîm'de çocukların cinslerine göre terbiyeleriyle ilgili teferruata rastlanmaz. Ancak yine de bu mevzûyla ilgisini kurabileceğimiz bir kısım âyetler vardır:

1. Tesettür âyeti: Kadınların tesettürü yâni süslerini (süs mahallerini) kimlere karşı açabilecekleri birer birer sayılırken, ilgili âyette, sonuncu kalem olarak:

Meâlen: "Kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklar"[236] denmektedir.

Âyette "bulûğ" kelimesi kullanılmadığı gibi, buna delâlet eden bir tâbire de yer verilmemektedir. Bu duruma göre, cinsî terbiye hususunda bir kısım fiilî tedbirler daha erken yaşlarda başlatılacak demektir. İbnu Kesîr'e göre, küçük çocuklar, kadınların sözlerindeki yumuşaklık, yürüyüş,' duruş ve diğer hareketlerindeki kadınlığa has incelikleri anlayamazlar. Bu durumdaki küçüklerin kadınların yanlarına girmelerinde bir beis yoktur. Ancak mürâhık olmuş ise, veya mürâhık olma yaşına yaklaşmış ise-ki bu da kaydedilen hususları anlaması, çirkinle güzelin arasını tefrik edebilmesiyle ortaya çıkar- kadınların yanına girmesi caiz değildir.[237]

Râzi'nin kaydettiği iki açıklamadan birine göre, bu âyette kastedilen, kadınların avretlerini, küçüklüğü sebebiyle tasavvur edemiyen ve ne olduğunu anlamayan çocuk, diğerine göre de, kadınlara temas etme gücüne henüz ulaşmamış bulunan çocuktur.[238]

2. İsti'zân âyeti: Günün üç vaktinde, büyüklerin yanma girerken, çocuklar için izin isteme (isti'zân) kaidesini getiren âyet bu mevzuda bir başka delîl olmaktadır:

"Ey iman edenler, ellerinizin altında olan köle ve cariyeler ve sizden henüz bulûğa ermemiş olanlar, sabah namazından önce, öğle sıcağında ve yatsı namazından sonra yanınıza gireceklerinde üç defa izin istesinler. Bunlar sizin açık bulunabileceğiniz üç vakittir. Bu vakitlerin dışında birbirinizin yanına girip çıkmakta size de, onlara da bir sorumluluk yoktur. Allah size âyetlerini böylece açıklar. Allah bilendir, hakimdir."[239]

Burada Kur'ân-ı Kerim, doğrudan doğruya çocuklara hitab etmeksizin, çocuklarla ilgili bir emir vermektedir. Doğrudan çocuklara hitab edilmeyişi, onların henüz mükellef, teklife mahal olmayı şiarından dır. Her çeşit âdabı ve hattâ farzları onlara büyükleri öğretecektir. Dinî terbiyeleri ile alâkalı olarak daha önce kaydettiğimiz âyetlerde de çocuklar doğrudan muhatab değillerdir. Meselâ namaz vs. bir kısım umur Hz. Lokman'm çocuğuna yaptığı nasihatler meyânında kaydedilmiş veya, ehline namaz emreden bâzı peygamberlerden bahislerde bulunulmuştur.

Âyette dikkat çeken diğer bir husus şudur: Oradaki hitap anneye veya babaya değil "büyüklere"dir. Binâenaleyh çocuk sâdece ebeveynin değil, diğer büyüklerin de, bu üç vakitte, huzurlarına girerken izin isteyecektir. Müfessirler burada, "ey iman edenler" tabiriyle erkek ve kadın her iki cinsin de kastedildiğini belirtirler. Keza, çocuklar için de, kız ve erkek her ikisi maksûddur.

Âyetten anlaşılan sarih mânâlardan bir diğeri, Müslüman bir ailenin yaşayacağı meskenin plân ve tanzîmiyle ilgilidir. Müslüman "aile" tek odalı bir meskende yaşayamayacağı gibi, oda sayısı, evde yaşayanların sayısına uygun olarak farklı olacaktır. Bulûğa ermeyenler için, bulûğa ermiş olanlar için, ebeveyn için ve hattâ ayrı cinsten büyükler için -en azından yukarıda beyân edilen üç vakitte- kalacakları üç ve hattâ dört ayrı odaya ihtiyaç vardır. Aksi takdirde âyette emredilen "birbirlerine izinle girme" emri yerine gelmez.

Bu âyeti tamamlamak üzere, Hz. Peygamber'in (a.s.m.), on yaşma basan çocukların yataklarının ayrılmasına dâir emride[240] göz önüne alınacak olursa, gerek mesken plân ve tanzimi nokta-i nazarından ve gerekse çocukların cinsî terbiyeleri nokta-i nazarından "ayırım" mes'elesinin ehemmiyeti daha da ciddiyet kazanır.

Ama ne var ki, Müslümanlar, bu âyeti, tâ bidayetten beri tam olarak tatbik sahasına koymuş değillerdir. Rivayetler, Ashâb'ın büyüklerinden olan İbnu Abbâs'm bu âyeti, insanların tatbik dışı bıraktığı üç âyetten biri olarak görerek yakındığını kaydeder.[241]

Bu âyetten şu mânâ da çıkmaktadır: Çocuklar, bu üç vakit dışında, evin odalarını normal şartlarda dolaşmak hususunda serbest olmalıdır, bu hususta onlar kayıtlanmamalıdır. Bu üç vakitte izin şartı, "açık bulunabilme ve binâenaleyh avretlere ıttıla" sebebine bağlandığına göre, bu vakitler dışında da avretlere ıttıla ihtimali izni gerektireceği gibi, "bu vakitlerin dışında birbirinizin yanma girip çıkmakta size de, onlara da bir sorumluluk yoktur" ifâdesine göre, bu vakitler dışında, normalde, küçüklerin girip çıkmasına imkân verecek örtülü kıyafette bulunmak gerekmektedir.

Kur'ân-ı Kerîm bu isti'zân âyetiyle, dolaylı olarak, hâne halkının, mesken dâhilinde taşımaları gereken kıyafet ve dahilî hayatın tanzimiyle ilgili esasları da latîf bir üslûbla vermiş olmaktadır.

3. Büyüklerin isti'zâni: Kur'ân-ı Kerîm, yukarıda kaydettiğimiz, çocuklarla ilgili âyetin hemen ardından, büyüklerle alâkalı kaideyi kaydeder:

"Çocuklarınız bulûğa erdiklerinde, büyüklerinin izin istediği gibi, onlar da her defasında izin istesinler. Allah size âyetlerini böylece açıklar. Allah alîmdir, hakimdir."[242]

Bu âyet doğrudan çocuklarla alâkadar görünmese de, mevzûmuzu tamamlayıcıdır. Zira, görüldüğü üzere, burada, büyük çocukların ebeveyn veya diğer büyüklerinin yanlarına girmede izin isteme gereği, küçüklerde olduğu gibi, üç vakitle kayıtlanmıyor, "her defasında" olmak üzere şümullendiriliyor. Yine Nür Sûresinde, daha önce mutlak bir şekilde beyân edildiği üzere, "büyük, küçük, mahrem, yabancı kim olursa olsun, hangi vakitte bulunursa bulunsun[243], bir başkasının evine girerken" izin istemek gerekmektedir:

"Ey iman edenler! Evlerinizden başka evlere, izin almadan seslenip sahiplerine selâm vermeden girmeyiniz. Eğer düşünürseniz bu, sizin için daha iyidir."[244]

Râzî, isti'zân emrinin sebebi, avrete ıttıla değil de içeridekinin başkasının ıttılaını istemediği bir işle

meşguliyeti ise, kişinin zevce ve cariyesinin bile izinsiz giremiyeceğini beyân eder.[245]


Terbiyede Cinslerin Ayırımı:




Esas itibariyle Kur'ân-ı Kerîm'de, öğretim ve terbiye mes'eleleriyle ilgili olarak, kız ve erkek arasında herhangi bir ayırım emri sarîh olarak gelmiş değildir. Bu konuya giren âyetlerden çıkarılacak sarîh veya zımnî hükümler kız ve erkek her iki cinse de şâmildir. Ancak, hususan cinslerin terbiyesi ile alâkalı birkaç bahsin, kadın ve erkek her iki cinste de ayrı ayrı ele alınarak tebliğ edilmiş olması, âyetlerin sarîh olan ahkâmının yanıbaşmda, cinslerle alâkalı içerisinde verilmesi gereğini tefhim ettiği söylenebilir:

"Ey Muhammedi Mü'min erkeklere söyle, gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, mahrem yerlerini korusunlar. Bu, onların arınmasını daha iyi sağlar. Allah yaptıklarından şüphesiz haberdardır. Mü'min kadınlara da söyle, gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerim korusunlar. Süslerini, kendiliğinden görünen kısım müstesna, açmasınlar. Baş örtülerini yakalarının üzerine salsınlar. Süslerini kocaları veya babaları veya kayınpederleri veya oğullan veya kocalarının oğullan veya kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları vaya kızk ar d eşlerinin oğulları veya Müslüman kadınları veya cariyeleri veya erkekliği kalmamış hizmetçiler, ya da kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey insanlar! Saadete ermeniz için hepiniz tevbe ederek Allah'ın hükmüne dönün."[246]

Münhasıran tesettürle alâkalı olması hasebiyle, sâdece kadınları ilgilendiren diğer bir âyetin, betahsis kadınlara hitaben gelmiş olması cinsî bilgilerin, cinslere ayrı ayrı verilmesi gereğini te'yîdden başka, bu çeşit bilgilerin cinslere verilmesinin ihmal edilmemesi gereğini de ifâde eder:

"Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına, dışarı çıkarken üstlerine örtü almalarım söyle. Bu onların hür ve namuslu bilinmelerini ve bundan dolayı incitilmemelerini daha iyi sağlar. Allah bağışlar ve merhamet eder."[247]

Terbiyede cinslerin ayırım mes'elesi hadîslerde daha sarih gelmiş, bunlara dayanan fakîhler, çocukların "temyiz yaşından itibaren" kızların ve erkeklerin cinsî terbiyelerinin daha şuurlu, daha sistemli olarak ayrı ayrı ele alınmalarını ifâde etmişlerdir. Onların terbiyelerini ayırma işi, verilecek husûsî bilgi ve kazandırılacak maharetlere şâmil olduğu gibi, onları yetiştirecek hocaya da şâmildir. Normalde, kızları kadın muallim, erkekleri de erkek muallim terbiye etmelidir.[248]



  Alıntı ile Cevapla

Cevapla

Etiketler
kuranda, meseleleri, terbiye

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Asalet & Terbiye Sır Dini Hikayeler 0 10 Nisan 2010 17:33
Marinad (Terbiye) YapraK Soslar 0 27 Aralık 2009 04:44
Salçalı Terbiye YapraK Soslar 0 28 Eylül 2009 16:11
Asalet & Terbiye PopSy Dini Hikayeler 0 14 Ağustos 2008 19:49