IRC ve mIRC Kullanıcılarının Buluşma Noktası
  Mobil Sohbet, Sohbet ve Sohbet Odaları




Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 28 Aralık 2012, 18:51   #1
Zen
Guest
Zen - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Yusuf Kaplan kimdir


-- Sponsor Baglantı --


akademisyen, yazar




1964 yılında Şarkışla'da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Kayseri'de tamaladı.
1986 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Sahne ve Görüntü Sanatları Bölümü, Sinema-TV Ana Sanat Dalından mezun oldu. Üniversite öğreniminden sonra İngiltere'ye gitti. 1989 yılında M.E.B.'dan İngiltere'de "master+doktara" yapmak üzere burs kazandı. 1991 yılında East Angila Üniversitesi'nde "Story-Telling and Myth-Making Medium: Television" adlı master tezi hazırladı. 1992 yılının Nisan ayında Londra'da Londra Üniversitesi ve Middle*** Polytechnic 'te Dr. Roy Armes'ın danışmanlığında doktara yapacak.

İlim ve Sanat, Yedi İklim, Kayıtlar, Kitap Dergisi, Girişim, İslam, Kadın ve Aile gibi dergilerle Zaman ve Milli Gazete gibi günlük gazetelerde çeşitli yazı, röpörtaj ve çevirileri yayımlandı. Focault, Baudrillard, Kundera, Eco ve John Berger gibi yazar ve düşünürlerden çeşitli çeviriler yaptı.

3 yıl Umran Dergisi'ni yönetti. Halen Bilgi Üniversitesi'nde öğretim üyeliği yapmakta ve Yeni Şafak Gazetesi'nde yazmaktadır.

Bilimsel Çalışmaları

The Discourse of "the Discourse of Landscape" (Avant-Garde Sinema Üstüne); John Grierson and British Documentary Film Movement; Editing, Space and Time in Porter's Films; Narration and Space in Expressionist German Sinema; Enformasyon Devrimi Efsanesi (derleme ve çeviri), Kayseri: Rey Yayınları, 1991; Afrikalılar: Üç Farklı Kültürel Miras, (çeviri), Prof. Ali Mazrui, İstanbul: İnsan Yayınları, 1992; Bilgeliğin Yedi Direği, Lawrence, (çeviri) Kayseri: Rey, 1992; Tarihin Sonu mu? Francis Fukuyama (çeviri) Kayseri: Rey, 1992.





HAKKINDA YAZILANLAR

YUSUF KAPLAN VE BİR MEDENİYET TASAVVURU
Cem Sökmen
Biyografi Analiz sayı 10 Nisan-Mayıs 2004

Yusuf Kaplan çıktığı medeniyet tasavvuru yolculuğunda Hadid Suresinin 25. ayetindeki kitap, mizan ve hadid dinamiklerini temel esaslar olarak belirliyor. Ve ‘hakim kültürle yüzleşme/ cevap üretme/ meydan okuma’dan oluşan üç ayaklı bir hareket tarzını öngörüyor. “Başkalarının ürettiklerini tüketmekle yetinen toplumların varolabilmeleri iddia ve söz sahibi olabilmeleri, dolayısıyla konuşabilmeleri, özgün şeyler söyleyebilmeleri, özne olarak hayata müdahele edebilmeleri, kişiliklerini, kimliklerini, onurlarını ve varlıklarını koruyabilmeleri mümkün mü?” Eğer Yusuf Kaplan’ın sorduğu bu soruya, ciddi, anlamlı ve samimi bir cevap verme mesuliyetini üzerimize alırsak ne yapmamız gerektiğini de bu sorunun içeriğinden çıkarabiliriz. Bugünün dünyası ne yazık ki hakim olan Batı uygarlığının yaydığı sahte kültürle kitlelerin sele kapılıp gittiği bir hali yaşıyor. Amerika’da üretilip kitle iletişim araçlarıyla bütün dünyaya yayılan sahte kültür insanın varoluşunu anlamlandırabilmek için gerekli birikimden, perspektiften yoksun olan insanlar için dünyanın neresinde olursa olsun aynı sloganların, kelimelerin etrafında yaşamayı getiriyor. Bu sahte kültürü sorgulayabilecek altyapıya, tarihi birikime ve derinliğe sahip olan ülkeler ise ne yazık ki kendi potansiyellerinden habersiz bir şekilde yaşayıp gidiyorlar.

Medya çağını yaşıyoruz. Medya ve meydana getirdiği kamuoyu bizi gereksiz bilgi bombardımanına tutup yanıbaşımızda, gözümüzün önünde cereyan eden hadiseler hakkında düşünememize ve bir tavır geliştirememize sebep oluyor. Kendisine ait bir bakış açısı geliştiremeyenler veya bunun çabasında olmayanlar nesneleşiyorlar, sürekli silinen yeniden doldurulan hafızalarıyla olayların akışında sürüklenip gidiyorlar. Bu nesneleşme ve sürüklenme insanı duyarsızlaştırıyor ve yabancılaştırıyor. Bu insan için artık popüler olan her olgu tartışılmaz doğru olarak anlaşılıyor.

Çağın sorunlarını, çağın ruhunu kavramadan yol alabilmek çok zor. Önce yaşadığımız kimlik sorunu ve medeniyet buhranı doğru dürüst anlaşılacak daha sonra İslam’ın temel kaynaklarına gidilerek, bu kaynaklardan hareketle yaşadığımız zamanın sorularına çözüm olacak cevaplar üretilecek. Medeniyet perspektifine sahip olunmadan yapılan faaliyetler İslam’ın kültürel, toplumsal, ekonomik, siyasal alanlardaki teklif ve tespitleri ortaya konamayacak biçimde sığ anlaşılmasına sebep olacaktır. Bu anlayış bize ait kültürü, medeniyeti ve bu medeniyetin hayatın çeşitli sahalarında ortaya koyduğu üretimlerini bilmek yerine birkaç saatlik sohbetlerle sınırlanabilecek şekilde anlaşılmasına sebep olur. Anlam haritaları ortadan kaldırılınca insan varoluşunu anlamlandırmak için birinci özelliği sathilik olan faaliyet ya da ilgi alanlarına başvuruyor. Bir futbol takımı, bir şarkıcı, bir sinema oyuncusu kısacası medyaların sürekli gözümüzün önüne dayadığı ne varsa bunlar belirleyici oluyor adeta putlaşıyor. Batı’nın ekonomik gücünün artmasıyla bütün dünyayı sömürerek oluşturduğu yapı ve dünya görüşü artık bizzat bu dünya nimetlerini paylaşan Batı insanını tatmin etmiyor. Yaşanan akıl tutulması ve zihni körleşme hakim kültüre alternatif bir dünya görüşünün kurulmasına olan ihtiyacı her geçen gün arttırıyor. Batı kültürü dünyaya kesin doğrular bütünü olarak yaydığı eğitim paradigmasıyla farklı kültür ve medeniyetlerin bırakın şimdi varlık göstermesini geçmişteki varlıklarını da inkar ediyor, yok sayıyor. Sahip olduğu ekonomik güç, kamuoyu ve medya gücü sayesinde dünya tarihini kendisi etrafında yeniden yazıyor. Bu çerçevede eskiden etkin olmadığı zaman ve mekanlarda kendisini etkin gösterip o zamanın hakimlerini ise yok sayıyor, en iyi ihtimalle de önemsizmiş gibi gösteriyor. Yusuf Kaplan “Geleneği olmayanın geleceği yoktur”, asl olan bir gelenek oluşturmaktır diyor. Batı hegemonyasının dünya tarihine, dünya kültür tarihine uyguladığı bu silici tavırdan bizlerinde ders çıkarması gerekiyor. Bu dersin bir tarafı bize verilenlerle yetinmeyerek şahsi gayretimizle alternatif bilgiye ulaşmak ve bu bilgiyi işlemek. Bugün zihnimizde Batı kültürüne ait posası çıkmış bir sürü kalıbın bulunabileceğini iyi bilmek gerekir. Herhalde bundan dolayı Yusuf Kaplan “Çağı ve çağın sorunlarını oluşturan Batılı kavram ve kurumları geriye doğru iz sürerek paradigmatik bir okumaya, yapı çözümüne tabi tutmazsak esaslı şeyler söyleyemeyiz.” diyor. Bunu yapamazsak irade beyan edecek bir kendine güven ve istikamet şuurunu sağlayabilmek çok zordur. Sahip olmamız gereken özgüveni ancak birikimimizle bugünümüz ve geleceğimiz arasında sarsılmaz bir köprü kurarak, medeniyet eksenli düşünceyi inşa ederek kazanabiliriz. Burada hocanın sürekli altını çizdiği Osmanlı Misyonunu, Osmanlı tecrübesi gibi bir organizasyonu bu milletin icat ettiği gerçeğini hatırlamanın ve hep hatırda tutmanın ne kadar gerekli olduğu ortaya çıkıyor. Türkiye’nin bölgesel güç olması hedefine sahip olmak şu anda küreselleşme ve ulus devlet çerçevesinde yapılan tartışmalarda alınan tavırlara göre daha farklı bir arka plana dayanıyor.Bu hedef Türkiye’nin küresel emperyalizmle olan mücadelesinde,varlığını batı hegemonyasının antiliğinde bulmanın aksine kendi rotasına, kendi dünya görüşüne sahip bir alternatif yapı kurmasını öngörüyor.

Bu, bir içe kapanmayı, üçüncü dünyacılığı değil aksiyoner ve kurucu olmayı özne olmayı işaret ediyor. Kendisinden vazgeçmiş, kendi kaderini başkalarının eline terketmiş, biz adam olmayız psikolojisinde yaşayan bir Türkiye’nin yerine var olduğu coğrafyada büyük oynama iradesini gösteren Türkiye’ yi düşünüyor.

Üretmeden bu coğrafyada ayakta kalmak mümkün değildir. Kendi içine kapanan bir anti-emperyalist tavır sadece bu günü kurtarır. Zaten gücünü kendisinden almayan bir tavrın ciddi tesirler yapabilmesi mümkün değildir. Türkiye’nin tarihini yapan bütün dinamiklerle yüzleşerek yürümek gerekiyor. Bu yüzleşmeyi, bu yalınlaşmayı gerçekleştiremeyenler kendileriyle başlayıp kendileriyle biten sloganları seslendirmekten öte bir vazifeye sahip olamayacaklardır.

Geleneği olmayan elenmeye mahkumdur diyerek Selefiliğe, İslam’ı protestanlaştırma projesi tespitini ortaya koyarak da Yeni-İslamcılık akımına gösterdiği tavır onun hem genel esaslara hem de 1500 yıllık zincirin kopmamasına, o bütünlüğe ne kadar büyük bir hassasiyetle yaklaştığını gösteriyor. Bugünün dünyasında hakim olan Batı uygarlığının ve zihniyetinin karşısında bir kuvvet olarak ortaya çıkabilmek yani sağlam alternatifi teşkil edebilmek herşeyden evvel İslam’la manasını bulmuş bütün bir mazinin, kültürel hafızanın doğru dürüst bilinmesine ve yeniden zihinleri inşa edici kaynak haline getirilmesine bağlıdır. İslam medeniyetinin iddiadan hale geçirilebilmesi için geçmişten bugüne aktarıldığında fayda verebilecek zerre kadar bilgi dahi işlenip ortaya konmalıdır. İslam’ı bir dünya görüşü, anlam haritalarımızın kaynağı olarak kabul ettiğini söyleyenler asla içinde bulundukları cemaat ya da grubun olabildiğince fazla zikretmek suretiyle İslam’ın birleştiriciliğine ve bütünleştiriciliğine zarar vermemelidirler. Bu kendi grubunun öncüleyen tavrın insanları götürdüğü başka bir yanlışlık da İslam tarihini cemaatin tarihine indirgeyerek kültürel ve tarihi devamlılığımıza darbe vuran bir “milat” inşa etmektir. Buna ancak “Bindiği dalı kesmek” denir. İşte bu noktada Yusuf Kaplan’ın kurduğu terkip, gösterdiği medeniyet eksenli bütünleştirici tavır bizi düşünce geleneğimiz adına umutlandırıyor. Onun Fatih Sultan Mehmet ile Necip Fazıl’ı aynı kader çizgisinde buluşturan, bizleri de aynı çilelere ve aynı rüyalara davet eden ruh ve tefekkkür derinliği düşünce hayatımızın derinleşmesini sağlıyor.

Yusuf Kaplan yazılarında isimlerini zikrettiği, alıntılar yaptığı yerli ve yabancı düşünürlerle önümüze çok geniş bir çerçeve ve ufuk koyuyor. Sezai Karakoç, Nurettin Topçu, Necip Fazıl, Cemil Meriç, Erol Güngör, Said Nursi, Turgut Cansever, İsmet Özel, Şerif Mardin, Ahmet Davudoğlu, İsmail Kara onun Türkiye’de fikrin ve fikir üretiminin temel taşları olarak gördüğü isimler. Lacan, Weber, J Gray, A. Toynbee, Baudrillard, Millbank, Dawson, Foucault, L. Mumford, W. Mc Neill, P. Virilio ise hocanın bize tanıttığı okuyucularıyla tartıştığı yabancı isimlerden bazıları... Böylece Yusuf Kaplan yerli ve yabancı isimlerle önümüze büyük bir çerçeve koyuyor ve medeniyet tasavvuru projesinin beslenme kaynaklarını bize gösteriyor. Dünyaya asil şeyler söyleyebilmek için dosdoğru ve geniş ufuklu bilgilenme şart. Bu bilgilenmeyle birlikte medeniyet perspektifinin kazanılması artık düşüncenin üretilmesini ve İslam’ın dünya görüşünün, medeniyet birikiminin rafine bir şekilde ortaya konulmasını gerektirecektir. Medeniyet tasavvurunun temel hedefi olan “Uzun soluklu, kapsamlı bir entelektüel silkinme; kalıcı bir ilim, düşünce, kültür sanat ve siyaset dili söylemi ve geleneği geliştirme projesi bir öncü kuşak tarafından gerçekleştirilecek. Yusuf Hoca kendisine Necip Fazıl’a hitaben “Üstad müsterih ol!” dedirtecek olan öncü kuşağın özelliklerini ve gayesini ise şöyle ifade ediyor; “Mevlana’nın pergel metaforunda imajinatif bir şekilde ifade ettiği gibi bir ayağı ile sağlam ve muhkem bir şekilde buraya, İslam’a basan diğer ayağı ile de hakim kültür başta olmak üzere tüm kültürlere, dünyalara ve ufuklara açılabilecek bir öncü kuşağın hazırlanması kaçınılmazdır.” Gönül, zihin ve eylem eri olması beklenen öncü kuşaklar bizi tarihte tatile çıkmaktan kurtarmak için,bu toplumun geleceğe güvenle bakabilmesi, yönünü tayin edebilmesi için sahip olduğumuz imkanları, temel dinamiklerimizi, anlam haritalarımızı ortaya çıkarıp işleyecekler.

Bu çabalar bize medeniyet perspektifini taşıyan şahsi gayretlerin hem çoğalmasına hem de bu şahsi gayretlerin müesseseleşebilmesine ihtiyacımız olduğunu gösteriyor

Nesneleşmemek, kendi kendimizi sömürgeleştirmemek için özne olmanın yollarını araştırmamız gerekiyor. Kitle kültürünün yansıtıcısı kurmaca hayatları yaşamak yerine kendi hayatımızı yaşama iradesini göstermek gerekiyor. Bir yazısında ‘Büyük bunalım anları büyük arayışları da beraberinde getirir’ diyor.işte asıl mesele o arayışı gerçekleştiren özne olmaktır. Tespitlerle birlikte ancak teklif sahibi olanlar büyük dönüşümler meydana getirebilir. Yusuf Kaplan “Büyük rüyalar, büyük fikir oluş ve varoluş çilelerinden sonra anlam kazanabilir ve hayata geçirilebilir. Ancak çile üzerine bina edilmeyen rüyalar aşk derecesinde benimsenemez, büyük doğumlara ve dönüşümlere asla zemin hazırlayamazlar.” diyor. Bize de büyük fikir, oluş ve varoluş çilesinin taliplerine aşkınız daim olsun demek düşüyor.





GÖRÜŞ

3. Dünya Savaşı: Sünnî omurganın çökertilmesi...
Yusuf Kaplan
Yeni Şafak 6 Temmuz 2012

Birinci Dünya Savaşı'nın birincil amacı, Osmanlı'yı tarihten silmekti.
Sonunda, İngilizler, bu amaçlarına ulaşmayı başardılar.

Ama hesap edemedikleri başka faktörler girdi devreye daha sonra: İkinci
Büyük Savaş patlak verdi: İkinci Dünya Savaşı, hem Avrupa-içi güç
dengelerini, hem de dünyanın güç dengelerini alt üst eden bir savaş oldu.
Bu savaş'ın kazananı olmadı: Herkes kaybetti. Kazanan, Atlantik-ötesinin
yükselen gücü, İngilizlerin kuzeni Amerika'ydı.

***

Bugün, dünya sistemi üç güç etrafında temerküz ediyor: Dünya sisteminin,
kaba gücü'nü, Amerikalılar; para gücü'nü Yahudiler, beyin gücü'nü ise
-hâlâ- İngilizler oluşturuyor. Genel manzara böyle.

Ancak dünya sisteminin lordları Yahudilerdir: Amerika, sistemin kaba gücüne
sahipmiş gibi görünüyor; ama bu kaba güç (silah sanayii, bilişim sektörü,
medya endüstrisi, akademi ve kültür dünyası) Amerika'da Yahudilerin
kontrolündedir. Ayrıca sistemin beyin gücü konusunda Yahudilerle İngilizler
(=İskoçlar) arasında yaklaşık çeyrek asırdan bu yana büyük ve örtük bir
savaş yaşanıyor hem Amerika'da, hem de dünya genelinde.

Dünyanın karşı karşıya kaldığı büyük ölçekli siyasî, askerî, stratejik ve
ekonomik savaşların asıl nedeni, İngilizlerin -bir zamanlar Amerika'yı /
dünya gücünü kurarken birlikte hareket ettikleri- Yahudilerin, İngilizleri
dünya sisteminin merkezinden uzaklaştırma girişimlerine karşı verdikleri,
"geliyoruz, yok olmadık" mücadelesidir.

İngilizlerin asıl rakibi Almanya'dır; o yüzden, Almanlar, Yahudilerle
ilişkileri derinleştirdiler: 2008'den bu yana neredeyse her ay bir Alman
bakanın, İsrail parlamentosu Knesset'te arz-ı endam etmesi sizce de anlamlı
değil mi?

Dünya sistemi içinde İngilizlerin önünü tıkayan Yahudilere karşı çeyrek
asırdır sürdürdükleri "gizli savaş", İngiltere'de Thatcher döneminden
itibaren örtülü olarak sürdürülen bir savaştır ve 2008 ekonomik kriziyle
birlikte zirve noktasına ulaşmıştır.

***

Türkiye, son yıllarda, Yahudilere karşı, -özellikle İsrail üzerinden- ilan
edilmemiş bir savaşın eşiğine sürüklendi. Kim tarafından? İngilizler
tarafından.

İsrail'e karşı, ölçüsü iyi ayarlanmamış ve doğrudan sürdürülen "mücadele",
İngilizlerin stratejik alanlarını alabildiğine açan ve Türkiye'nin önünü
tıkayan, elini kolunu bağlayan, bütün imkânlarını buharlaştıran ve bizi de
sonu nereye varacağı belli olmayan bir çıkmaz sokağın eşiğine sürükleyen
geri tepecek, faturası bize pahalıya patlayacak büyük bir "tuzak"tır.

***

İngilizler, bu süreçte iki büyük stratejik hedefin izini sürüyorlar:
Birincisi, Yahudileri - başka aktörleri de kullanarak- her bakımdan dize
getirmek. İkincisi, Türkiye-İran karşıtlığı üzerinden Şii-Sünnî
çatışmasının zeminini oluşturmak ve Türkiye'yi çıkmaz bir sokağın eşiğine
sürüklemek.

Sadece şu veri bile bu iki gözlemimi doğrulamak için yeterlidir, sanırım:
Son çeyrek asırda Amerikalıların Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu'da
girdiği bütün savaşlardan iki ülke kazançlı çıkıyor sürekli olarak:
İngiltere ve İran!

***

Türkiye, şu hâliyle "oyun kurucu" olabilir mi? Hayır! "Hadım edilmiş" bir
ülke, oyun kurucu olamaz. Kendimizi kandırmanın âlemi yok. Biz,
ayaklarımızı yere sağlam basabildiğimiz bir yer'de bile yaşamıyoruz ki
hâlâ.

Türkiye, kendi terimlerimle söylersem, dalga-kurucu bir ülke değil,
dalga-kırıcı bir ülke olabilir şu aşamada. Dalga-kırabildiği,
akıntıya-karşı durabildiği ölçüde, dalga-kuracak geniş bir hareket alanı
açma imkânına kavuşabilir ancak.

Dalga-kurmak, ipleri ellerinde bulunduran küresel aktörlerin işidir.
Türkiye'nin kendi ipleri bile kendi ellerinde mi acaba? Türkiye, bu soruya
cevap verebilecek durumda bile değilken, Türkiye'nin dalga-kurma'ya
soyunması, sipsivri ortada kalmasıyla sonuçlanabilir.

***

Zaman gazetesinin İran aleyhindeki -ümmet bilincini gözardı eden- yayını
beni tedirgin etse de, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin bu bağlamda takındığı
tutumun, daha ferasetli ve basiretli bir tutum olduğunu düşünüyorum.
Türkiye, Yahudileri karşısına almak yerine, daha zekice, daha büyük ölçekli
küresel ittifaklara giderek Yahudilerin gücünü kırmanın yollarını
araştırmalı.

Özenle altını çiziyorum: Türkiye'de ipler hâlâ bu ülkenin çocuklarının
elinde değilken, Türkiye'nin - ateşe körükle gitmeye kalkışması, bunu da
İngilizlerin gazına gelerek yapmaya çalışması, hem Türkiye'yi büyük
felâketlerin eşiğine sürükler; hem de bin yıldır bizim kurduğumuz ve
koruduğumuz Sünnî Omurga'nın tam ortadan yarılmasına ve dolayısıyla İslâm
dünyasını, büyük bir felaketin eşiğine sürüklemesine yol açar.

Unutmayalım: Batılılar, Birinci Dünya Savaşı'nı bizi tarihten silmek için
çıkardılar. Üçüncü Dünya Savaşı'nı da bizim tarihî bir rol oynamaya
kalkışmamızı önlemek için çıkaracaklar... O yüzden, -özür dilerim ama-
"bütün kavşakları tutmuş yavşaklar" olarak tarif ettiğim İngilizlerin -bizi
savaşa sürükleme- dolduruşlarına gelmeden, geleceğimizi kendi elimize
alacak basiretli, ferasetli, üzerinde derinlemesine kafa patlatılmış kısa,
orta ve uzun vadeli projeler geliştirmenin yollarını araştırmalıyız,
diyorum...

akademisyen, yazar




1964 yılında Şarkışla'da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Kayseri'de tamaladı.
1986 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Sahne ve Görüntü Sanatları Bölümü, Sinema-TV Ana Sanat Dalından mezun oldu. Üniversite öğreniminden sonra İngiltere'ye gitti. 1989 yılında M.E.B.'dan İngiltere'de "master+doktara" yapmak üzere burs kazandı. 1991 yılında East Angila Üniversitesi'nde "Story-Telling and Myth-Making Medium: Television" adlı master tezi hazırladı. 1992 yılının Nisan ayında Londra'da Londra Üniversitesi ve Middle*** Polytechnic 'te Dr. Roy Armes'ın danışmanlığında doktara yapacak.

İlim ve Sanat, Yedi İklim, Kayıtlar, Kitap Dergisi, Girişim, İslam, Kadın ve Aile gibi dergilerle Zaman ve Milli Gazete gibi günlük gazetelerde çeşitli yazı, röpörtaj ve çevirileri yayımlandı. Focault, Baudrillard, Kundera, Eco ve John Berger gibi yazar ve düşünürlerden çeşitli çeviriler yaptı.

3 yıl Umran Dergisi'ni yönetti. Halen Bilgi Üniversitesi'nde öğretim üyeliği yapmakta ve Yeni Şafak Gazetesi'nde yazmaktadır.

Bilimsel Çalışmaları

The Discourse of "the Discourse of Landscape" (Avant-Garde Sinema Üstüne); John Grierson and British Documentary Film Movement; Editing, Space and Time in Porter's Films; Narration and Space in Expressionist German Sinema; Enformasyon Devrimi Efsanesi (derleme ve çeviri), Kayseri: Rey Yayınları, 1991; Afrikalılar: Üç Farklı Kültürel Miras, (çeviri), Prof. Ali Mazrui, İstanbul: İnsan Yayınları, 1992; Bilgeliğin Yedi Direği, Lawrence, (çeviri) Kayseri: Rey, 1992; Tarihin Sonu mu? Francis Fukuyama (çeviri) Kayseri: Rey, 1992.





HAKKINDA YAZILANLAR

YUSUF KAPLAN VE BİR MEDENİYET TASAVVURU
Cem Sökmen
Biyografi Analiz sayı 10 Nisan-Mayıs 2004

Yusuf Kaplan çıktığı medeniyet tasavvuru yolculuğunda Hadid Suresinin 25. ayetindeki kitap, mizan ve hadid dinamiklerini temel esaslar olarak belirliyor. Ve ‘hakim kültürle yüzleşme/ cevap üretme/ meydan okuma’dan oluşan üç ayaklı bir hareket tarzını öngörüyor. “Başkalarının ürettiklerini tüketmekle yetinen toplumların varolabilmeleri iddia ve söz sahibi olabilmeleri, dolayısıyla konuşabilmeleri, özgün şeyler söyleyebilmeleri, özne olarak hayata müdahele edebilmeleri, kişiliklerini, kimliklerini, onurlarını ve varlıklarını koruyabilmeleri mümkün mü?” Eğer Yusuf Kaplan’ın sorduğu bu soruya, ciddi, anlamlı ve samimi bir cevap verme mesuliyetini üzerimize alırsak ne yapmamız gerektiğini de bu sorunun içeriğinden çıkarabiliriz. Bugünün dünyası ne yazık ki hakim olan Batı uygarlığının yaydığı sahte kültürle kitlelerin sele kapılıp gittiği bir hali yaşıyor. Amerika’da üretilip kitle iletişim araçlarıyla bütün dünyaya yayılan sahte kültür insanın varoluşunu anlamlandırabilmek için gerekli birikimden, perspektiften yoksun olan insanlar için dünyanın neresinde olursa olsun aynı sloganların, kelimelerin etrafında yaşamayı getiriyor. Bu sahte kültürü sorgulayabilecek altyapıya, tarihi birikime ve derinliğe sahip olan ülkeler ise ne yazık ki kendi potansiyellerinden habersiz bir şekilde yaşayıp gidiyorlar.

Medya çağını yaşıyoruz. Medya ve meydana getirdiği kamuoyu bizi gereksiz bilgi bombardımanına tutup yanıbaşımızda, gözümüzün önünde cereyan eden hadiseler hakkında düşünememize ve bir tavır geliştirememize sebep oluyor. Kendisine ait bir bakış açısı geliştiremeyenler veya bunun çabasında olmayanlar nesneleşiyorlar, sürekli silinen yeniden doldurulan hafızalarıyla olayların akışında sürüklenip gidiyorlar. Bu nesneleşme ve sürüklenme insanı duyarsızlaştırıyor ve yabancılaştırıyor. Bu insan için artık popüler olan her olgu tartışılmaz doğru olarak anlaşılıyor.

Çağın sorunlarını, çağın ruhunu kavramadan yol alabilmek çok zor. Önce yaşadığımız kimlik sorunu ve medeniyet buhranı doğru dürüst anlaşılacak daha sonra İslam’ın temel kaynaklarına gidilerek, bu kaynaklardan hareketle yaşadığımız zamanın sorularına çözüm olacak cevaplar üretilecek. Medeniyet perspektifine sahip olunmadan yapılan faaliyetler İslam’ın kültürel, toplumsal, ekonomik, siyasal alanlardaki teklif ve tespitleri ortaya konamayacak biçimde sığ anlaşılmasına sebep olacaktır. Bu anlayış bize ait kültürü, medeniyeti ve bu medeniyetin hayatın çeşitli sahalarında ortaya koyduğu üretimlerini bilmek yerine birkaç saatlik sohbetlerle sınırlanabilecek şekilde anlaşılmasına sebep olur. Anlam haritaları ortadan kaldırılınca insan varoluşunu anlamlandırmak için birinci özelliği sathilik olan faaliyet ya da ilgi alanlarına başvuruyor. Bir futbol takımı, bir şarkıcı, bir sinema oyuncusu kısacası medyaların sürekli gözümüzün önüne dayadığı ne varsa bunlar belirleyici oluyor adeta putlaşıyor. Batı’nın ekonomik gücünün artmasıyla bütün dünyayı sömürerek oluşturduğu yapı ve dünya görüşü artık bizzat bu dünya nimetlerini paylaşan Batı insanını tatmin etmiyor. Yaşanan akıl tutulması ve zihni körleşme hakim kültüre alternatif bir dünya görüşünün kurulmasına olan ihtiyacı her geçen gün arttırıyor. Batı kültürü dünyaya kesin doğrular bütünü olarak yaydığı eğitim paradigmasıyla farklı kültür ve medeniyetlerin bırakın şimdi varlık göstermesini geçmişteki varlıklarını da inkar ediyor, yok sayıyor. Sahip olduğu ekonomik güç, kamuoyu ve medya gücü sayesinde dünya tarihini kendisi etrafında yeniden yazıyor. Bu çerçevede eskiden etkin olmadığı zaman ve mekanlarda kendisini etkin gösterip o zamanın hakimlerini ise yok sayıyor, en iyi ihtimalle de önemsizmiş gibi gösteriyor. Yusuf Kaplan “Geleneği olmayanın geleceği yoktur”, asl olan bir gelenek oluşturmaktır diyor. Batı hegemonyasının dünya tarihine, dünya kültür tarihine uyguladığı bu silici tavırdan bizlerinde ders çıkarması gerekiyor. Bu dersin bir tarafı bize verilenlerle yetinmeyerek şahsi gayretimizle alternatif bilgiye ulaşmak ve bu bilgiyi işlemek. Bugün zihnimizde Batı kültürüne ait posası çıkmış bir sürü kalıbın bulunabileceğini iyi bilmek gerekir. Herhalde bundan dolayı Yusuf Kaplan “Çağı ve çağın sorunlarını oluşturan Batılı kavram ve kurumları geriye doğru iz sürerek paradigmatik bir okumaya, yapı çözümüne tabi tutmazsak esaslı şeyler söyleyemeyiz.” diyor. Bunu yapamazsak irade beyan edecek bir kendine güven ve istikamet şuurunu sağlayabilmek çok zordur. Sahip olmamız gereken özgüveni ancak birikimimizle bugünümüz ve geleceğimiz arasında sarsılmaz bir köprü kurarak, medeniyet eksenli düşünceyi inşa ederek kazanabiliriz. Burada hocanın sürekli altını çizdiği Osmanlı Misyonunu, Osmanlı tecrübesi gibi bir organizasyonu bu milletin icat ettiği gerçeğini hatırlamanın ve hep hatırda tutmanın ne kadar gerekli olduğu ortaya çıkıyor. Türkiye’nin bölgesel güç olması hedefine sahip olmak şu anda küreselleşme ve ulus devlet çerçevesinde yapılan tartışmalarda alınan tavırlara göre daha farklı bir arka plana dayanıyor.Bu hedef Türkiye’nin küresel emperyalizmle olan mücadelesinde,varlığını batı hegemonyasının antiliğinde bulmanın aksine kendi rotasına, kendi dünya görüşüne sahip bir alternatif yapı kurmasını öngörüyor.

Bu, bir içe kapanmayı, üçüncü dünyacılığı değil aksiyoner ve kurucu olmayı özne olmayı işaret ediyor. Kendisinden vazgeçmiş, kendi kaderini başkalarının eline terketmiş, biz adam olmayız psikolojisinde yaşayan bir Türkiye’nin yerine var olduğu coğrafyada büyük oynama iradesini gösteren Türkiye’ yi düşünüyor.

Üretmeden bu coğrafyada ayakta kalmak mümkün değildir. Kendi içine kapanan bir anti-emperyalist tavır sadece bu günü kurtarır. Zaten gücünü kendisinden almayan bir tavrın ciddi tesirler yapabilmesi mümkün değildir. Türkiye’nin tarihini yapan bütün dinamiklerle yüzleşerek yürümek gerekiyor. Bu yüzleşmeyi, bu yalınlaşmayı gerçekleştiremeyenler kendileriyle başlayıp kendileriyle biten sloganları seslendirmekten öte bir vazifeye sahip olamayacaklardır.

Geleneği olmayan elenmeye mahkumdur diyerek Selefiliğe, İslam’ı protestanlaştırma projesi tespitini ortaya koyarak da Yeni-İslamcılık akımına gösterdiği tavır onun hem genel esaslara hem de 1500 yıllık zincirin kopmamasına, o bütünlüğe ne kadar büyük bir hassasiyetle yaklaştığını gösteriyor. Bugünün dünyasında hakim olan Batı uygarlığının ve zihniyetinin karşısında bir kuvvet olarak ortaya çıkabilmek yani sağlam alternatifi teşkil edebilmek herşeyden evvel İslam’la manasını bulmuş bütün bir mazinin, kültürel hafızanın doğru dürüst bilinmesine ve yeniden zihinleri inşa edici kaynak haline getirilmesine bağlıdır. İslam medeniyetinin iddiadan hale geçirilebilmesi için geçmişten bugüne aktarıldığında fayda verebilecek zerre kadar bilgi dahi işlenip ortaya konmalıdır. İslam’ı bir dünya görüşü, anlam haritalarımızın kaynağı olarak kabul ettiğini söyleyenler asla içinde bulundukları cemaat ya da grubun olabildiğince fazla zikretmek suretiyle İslam’ın birleştiriciliğine ve bütünleştiriciliğine zarar vermemelidirler. Bu kendi grubunun öncüleyen tavrın insanları götürdüğü başka bir yanlışlık da İslam tarihini cemaatin tarihine indirgeyerek kültürel ve tarihi devamlılığımıza darbe vuran bir “milat” inşa etmektir. Buna ancak “Bindiği dalı kesmek” denir. İşte bu noktada Yusuf Kaplan’ın kurduğu terkip, gösterdiği medeniyet eksenli bütünleştirici tavır bizi düşünce geleneğimiz adına umutlandırıyor. Onun Fatih Sultan Mehmet ile Necip Fazıl’ı aynı kader çizgisinde buluşturan, bizleri de aynı çilelere ve aynı rüyalara davet eden ruh ve tefekkkür derinliği düşünce hayatımızın derinleşmesini sağlıyor.

Yusuf Kaplan yazılarında isimlerini zikrettiği, alıntılar yaptığı yerli ve yabancı düşünürlerle önümüze çok geniş bir çerçeve ve ufuk koyuyor. Sezai Karakoç, Nurettin Topçu, Necip Fazıl, Cemil Meriç, Erol Güngör, Said Nursi, Turgut Cansever, İsmet Özel, Şerif Mardin, Ahmet Davudoğlu, İsmail Kara onun Türkiye’de fikrin ve fikir üretiminin temel taşları olarak gördüğü isimler. Lacan, Weber, J Gray, A. Toynbee, Baudrillard, Millbank, Dawson, Foucault, L. Mumford, W. Mc Neill, P. Virilio ise hocanın bize tanıttığı okuyucularıyla tartıştığı yabancı isimlerden bazıları... Böylece Yusuf Kaplan yerli ve yabancı isimlerle önümüze büyük bir çerçeve koyuyor ve medeniyet tasavvuru projesinin beslenme kaynaklarını bize gösteriyor. Dünyaya asil şeyler söyleyebilmek için dosdoğru ve geniş ufuklu bilgilenme şart. Bu bilgilenmeyle birlikte medeniyet perspektifinin kazanılması artık düşüncenin üretilmesini ve İslam’ın dünya görüşünün, medeniyet birikiminin rafine bir şekilde ortaya konulmasını gerektirecektir. Medeniyet tasavvurunun temel hedefi olan “Uzun soluklu, kapsamlı bir entelektüel silkinme; kalıcı bir ilim, düşünce, kültür sanat ve siyaset dili söylemi ve geleneği geliştirme projesi bir öncü kuşak tarafından gerçekleştirilecek. Yusuf Hoca kendisine Necip Fazıl’a hitaben “Üstad müsterih ol!” dedirtecek olan öncü kuşağın özelliklerini ve gayesini ise şöyle ifade ediyor; “Mevlana’nın pergel metaforunda imajinatif bir şekilde ifade ettiği gibi bir ayağı ile sağlam ve muhkem bir şekilde buraya, İslam’a basan diğer ayağı ile de hakim kültür başta olmak üzere tüm kültürlere, dünyalara ve ufuklara açılabilecek bir öncü kuşağın hazırlanması kaçınılmazdır.” Gönül, zihin ve eylem eri olması beklenen öncü kuşaklar bizi tarihte tatile çıkmaktan kurtarmak için,bu toplumun geleceğe güvenle bakabilmesi, yönünü tayin edebilmesi için sahip olduğumuz imkanları, temel dinamiklerimizi, anlam haritalarımızı ortaya çıkarıp işleyecekler.

Bu çabalar bize medeniyet perspektifini taşıyan şahsi gayretlerin hem çoğalmasına hem de bu şahsi gayretlerin müesseseleşebilmesine ihtiyacımız olduğunu gösteriyor

Nesneleşmemek, kendi kendimizi sömürgeleştirmemek için özne olmanın yollarını araştırmamız gerekiyor. Kitle kültürünün yansıtıcısı kurmaca hayatları yaşamak yerine kendi hayatımızı yaşama iradesini göstermek gerekiyor. Bir yazısında ‘Büyük bunalım anları büyük arayışları da beraberinde getirir’ diyor.işte asıl mesele o arayışı gerçekleştiren özne olmaktır. Tespitlerle birlikte ancak teklif sahibi olanlar büyük dönüşümler meydana getirebilir. Yusuf Kaplan “Büyük rüyalar, büyük fikir oluş ve varoluş çilelerinden sonra anlam kazanabilir ve hayata geçirilebilir. Ancak çile üzerine bina edilmeyen rüyalar aşk derecesinde benimsenemez, büyük doğumlara ve dönüşümlere asla zemin hazırlayamazlar.” diyor. Bize de büyük fikir, oluş ve varoluş çilesinin taliplerine aşkınız daim olsun demek düşüyor.





GÖRÜŞ

3. Dünya Savaşı: Sünnî omurganın çökertilmesi...
Yusuf Kaplan
Yeni Şafak 6 Temmuz 2012

Birinci Dünya Savaşı'nın birincil amacı, Osmanlı'yı tarihten silmekti.
Sonunda, İngilizler, bu amaçlarına ulaşmayı başardılar.

Ama hesap edemedikleri başka faktörler girdi devreye daha sonra: İkinci
Büyük Savaş patlak verdi: İkinci Dünya Savaşı, hem Avrupa-içi güç
dengelerini, hem de dünyanın güç dengelerini alt üst eden bir savaş oldu.
Bu savaş'ın kazananı olmadı: Herkes kaybetti. Kazanan, Atlantik-ötesinin
yükselen gücü, İngilizlerin kuzeni Amerika'ydı.

***

Bugün, dünya sistemi üç güç etrafında temerküz ediyor: Dünya sisteminin,
kaba gücü'nü, Amerikalılar; para gücü'nü Yahudiler, beyin gücü'nü ise
-hâlâ- İngilizler oluşturuyor. Genel manzara böyle.

Ancak dünya sisteminin lordları Yahudilerdir: Amerika, sistemin kaba gücüne
sahipmiş gibi görünüyor; ama bu kaba güç (silah sanayii, bilişim sektörü,
medya endüstrisi, akademi ve kültür dünyası) Amerika'da Yahudilerin
kontrolündedir. Ayrıca sistemin beyin gücü konusunda Yahudilerle İngilizler
(=İskoçlar) arasında yaklaşık çeyrek asırdan bu yana büyük ve örtük bir
savaş yaşanıyor hem Amerika'da, hem de dünya genelinde.

Dünyanın karşı karşıya kaldığı büyük ölçekli siyasî, askerî, stratejik ve
ekonomik savaşların asıl nedeni, İngilizlerin -bir zamanlar Amerika'yı /
dünya gücünü kurarken birlikte hareket ettikleri- Yahudilerin, İngilizleri
dünya sisteminin merkezinden uzaklaştırma girişimlerine karşı verdikleri,
"geliyoruz, yok olmadık" mücadelesidir.

İngilizlerin asıl rakibi Almanya'dır; o yüzden, Almanlar, Yahudilerle
ilişkileri derinleştirdiler: 2008'den bu yana neredeyse her ay bir Alman
bakanın, İsrail parlamentosu Knesset'te arz-ı endam etmesi sizce de anlamlı
değil mi?

Dünya sistemi içinde İngilizlerin önünü tıkayan Yahudilere karşı çeyrek
asırdır sürdürdükleri "gizli savaş", İngiltere'de Thatcher döneminden
itibaren örtülü olarak sürdürülen bir savaştır ve 2008 ekonomik kriziyle
birlikte zirve noktasına ulaşmıştır.

***

Türkiye, son yıllarda, Yahudilere karşı, -özellikle İsrail üzerinden- ilan
edilmemiş bir savaşın eşiğine sürüklendi. Kim tarafından? İngilizler
tarafından.

İsrail'e karşı, ölçüsü iyi ayarlanmamış ve doğrudan sürdürülen "mücadele",
İngilizlerin stratejik alanlarını alabildiğine açan ve Türkiye'nin önünü
tıkayan, elini kolunu bağlayan, bütün imkânlarını buharlaştıran ve bizi de
sonu nereye varacağı belli olmayan bir çıkmaz sokağın eşiğine sürükleyen
geri tepecek, faturası bize pahalıya patlayacak büyük bir "tuzak"tır.

***

İngilizler, bu süreçte iki büyük stratejik hedefin izini sürüyorlar:
Birincisi, Yahudileri - başka aktörleri de kullanarak- her bakımdan dize
getirmek. İkincisi, Türkiye-İran karşıtlığı üzerinden Şii-Sünnî
çatışmasının zeminini oluşturmak ve Türkiye'yi çıkmaz bir sokağın eşiğine
sürüklemek.

Sadece şu veri bile bu iki gözlemimi doğrulamak için yeterlidir, sanırım:
Son çeyrek asırda Amerikalıların Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu'da
girdiği bütün savaşlardan iki ülke kazançlı çıkıyor sürekli olarak:
İngiltere ve İran!

***

Türkiye, şu hâliyle "oyun kurucu" olabilir mi? Hayır! "Hadım edilmiş" bir
ülke, oyun kurucu olamaz. Kendimizi kandırmanın âlemi yok. Biz,
ayaklarımızı yere sağlam basabildiğimiz bir yer'de bile yaşamıyoruz ki
hâlâ.

Türkiye, kendi terimlerimle söylersem, dalga-kurucu bir ülke değil,
dalga-kırıcı bir ülke olabilir şu aşamada. Dalga-kırabildiği,
akıntıya-karşı durabildiği ölçüde, dalga-kuracak geniş bir hareket alanı
açma imkânına kavuşabilir ancak.

Dalga-kurmak, ipleri ellerinde bulunduran küresel aktörlerin işidir.
Türkiye'nin kendi ipleri bile kendi ellerinde mi acaba? Türkiye, bu soruya
cevap verebilecek durumda bile değilken, Türkiye'nin dalga-kurma'ya
soyunması, sipsivri ortada kalmasıyla sonuçlanabilir.

***

Zaman gazetesinin İran aleyhindeki -ümmet bilincini gözardı eden- yayını
beni tedirgin etse de, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin bu bağlamda takındığı
tutumun, daha ferasetli ve basiretli bir tutum olduğunu düşünüyorum.
Türkiye, Yahudileri karşısına almak yerine, daha zekice, daha büyük ölçekli
küresel ittifaklara giderek Yahudilerin gücünü kırmanın yollarını
araştırmalı.

Özenle altını çiziyorum: Türkiye'de ipler hâlâ bu ülkenin çocuklarının
elinde değilken, Türkiye'nin - ateşe körükle gitmeye kalkışması, bunu da
İngilizlerin gazına gelerek yapmaya çalışması, hem Türkiye'yi büyük
felâketlerin eşiğine sürükler; hem de bin yıldır bizim kurduğumuz ve
koruduğumuz Sünnî Omurga'nın tam ortadan yarılmasına ve dolayısıyla İslâm
dünyasını, büyük bir felaketin eşiğine sürüklemesine yol açar.

Unutmayalım: Batılılar, Birinci Dünya Savaşı'nı bizi tarihten silmek için
çıkardılar. Üçüncü Dünya Savaşı'nı da bizim tarihî bir rol oynamaya
kalkışmamızı önlemek için çıkaracaklar... O yüzden, -özür dilerim ama-
"bütün kavşakları tutmuş yavşaklar" olarak tarif ettiğim İngilizlerin -bizi
savaşa sürükleme- dolduruşlarına gelmeden, geleceğimizi kendi elimize
alacak basiretli, ferasetli, üzerinde derinlemesine kafa patlatılmış kısa,
orta ve uzun vadeli projeler geliştirmenin yollarını araştırmalıyız,
diyorum...

  Alıntı ile Cevapla

IRCForumlari.NET Reklamlar
radyo44.com.tr
Cevapla

Etiketler
kaplan, kimdir, yusuf

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Yusuf Mardin kimdir Zen Edebi Şahsiyetler 0 28 Aralık 2012 18:50
Yusuf Ziya Arpacık kimdir Zen Edebi Şahsiyetler 0 28 Aralık 2012 18:50
Yusuf Ziya Yörükan kimdir Zen Edebi Şahsiyetler 0 28 Aralık 2012 18:50
Yusuf Kurçenli Kimdir - Yusuf Kurçenli Biyografisi - Yusuf Kurçenli Hakkında Liaaa Oyuncular / Yönetmenler 0 24 Şubat 2012 13:12