IRC ve mIRC Kullanıcılarının Buluşma Noktası
  Mobil Sohbet, Sohbet ve Sohbet Odaları




Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 27 Şubat 2015, 08:34   #1
Çevrimdışı
Haldun Taner Kimdir (Biyografisi)


-- Sponsor Baglantı --


Haldun Taner (16 Mart 1915, İstanbul – 7 Mayıs 1986 İstanbul)
1915 yılında İstanbul Çemberlitaş’ta dünyaya geldi. Babası, son Osmanlı Meclis-i Mebusanı üyesi Ahmet Selahaddin Bey, İstanbul Darulfununu ( Hukuk Fakültesi ) Devletler Hukuku hocalarından profesörüydü. [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Beş yaşında iken babasını kaybetmiş, şehit çocuklarının alındığı Galatasaray Sultanisi’ni1935 yılında tamamlamıştı. Mezuniyetinden sonra Heidelberg Üniversitesi’nde öğrenim gördü. mek üzere Almanya’ya gönderildi. Heidelberg Üniversitesi’nde Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde 1938’de Heidelberg Üniversitesi’ndeki eğitimini yarıda bırakmak ve ülkeye dönmek zorunda kalmıştı. Döşünde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümüne girdi.
Radyo Tiyatrosu ile Arkası Yarın programları için hikâyeler ve skeçler yamaya başlamıştı. “Töhmet” adlı ilk öyküsü “Haldun Yağcıoğlu” takma ismiyle 1946′da yayınlandı. 1949 yılında Günün Adamı adlı ilk oyunui ve makale türlerinde yazıları gündemdeydi.
İstanbul Üniversitesini 1950 yılında bitirmişti. Mezuniyetinden sonra Sanat Tarihi Bölümünde asistanlık yapmaya başlamıştı. Bu kürsüde 1950-54 yılları arasında asistanlık yaptı. 1953′te İstanbul’da düzenlediği öykü yarışmasında “Şişhaneye Yağmur Yağıyordu” öyküsüyle birinci olmuştu. [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] 1 954 yılında “ Oyun “ adlı bir tiyatro dergisi çıkardı. “”Kaçak” (1955) ile “Dağlar Delisi Ferhat” (Lütfi Akad ve Orhan Kemal’le birlikte, 1957) adlı senaryoları Türk Film Dostları Derneği’nin senaryo ödülünü ve Basın-Yayın Senaryo Armağanı’nı kazanmıştı.
Viyana’ya tiyatro bilimi eğitimi için gitti. 1955-1957’de Max Reinhardt Tiyatro Akademisi’nde iki yıl tiyatro konusunda ihtisas gördü.. 1956′da Varlık Dergisi’nin araştırmasında yılın en beğenilen öykücüsü seçilmişti.
1957′de tekrar Türkiye’ye dönerek İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nde edebiyat ve sanat tarihi, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi ile İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde tiyatro tarihi derslerini emekli oluncaya kadar sürdürdü.
Kısa bir süre Tercüman Gazetesinin başyazarlığını da yaptı. Türk Tiyatrosu’Tiyatrosunun ilk epik tiyatro örneği olan “Keşanlı Ali Destanı” adlı oyunu ile dünya çapında tanındı.
1973’ten itibaren Milliyet Gazetesinde fıkra yazarlığına başladı. “Sancho’nun Sabah Yürüyüşü” (1969) ile Bordighera Uluslararası Mizah Festivali Öykü Ödülü’nü, tiyatro dalında da “Sersem Kocanın Kurnaz Karısı” (1971) oyunuyla 1972 Türk Dil Kurumu Tiyatro Ödülü’nü kazanan yazar . Sedat Simavi Vakfı 1983 Edebiyat Ödülü’nü Pertev Naili Boratav ile paylaşmıştır.
Haldun Taner, Milliyet Gazetesi yazarlığı yaparken 7 Mayıs 1986’da İstanbul’da hayatını yitirmiştir.
1945’ten1983’e kadar 57 hikaye yazan Haldun Taner, mizahi üslubu, yetkin bir edebi üslubu, çarpıcı görüşleri ve anlatımı ile sevildi. 1945-1956 arasında 44 öyküsü yayınlandı. Daha sonra tiyatro ilşe ilgilendi ve bu konuda da başarılı oldu Eserlerinde . İstanbul’un farklı semtlerindeki tiplemeler, küçük, kültürlü, yaşlı, azınlık, kabadayı cahil ve halktan kimselerin öyküleri ile oyunlarını yazdı. Haldun Taner gözlemleri güçlü, mizah ve yergiye önem veren, toplumun ve büyük şehirlerin kenar semtlerinde yaşayan insanların düzensiz ve çelişkilerle dolu hayatını görgüsüzlük ve bilgisizliğini yansıtan öykülerle dikkat çekti. .Eserlerinde kara mizah uygulayarak toplumu, bağnazlığı, cahilliği, adam sendeciliği , adam kayırmacılığını, batıl itikadları zır cahilliği, rüşveti, vb alaya aldı. Ases, Sonsuza Kalmak, Sebati Beyin İstanbul Seferi, Beatris Mavyan. Gibi eserlerinde ise Teknojinin doğayı öldürüşü ve doğanın direnmesini ; “Bir Kavak ve İnsanlar” da, Boğaziçi’ndeki yaşamı anlattı.
Hikayeleri MEB Yüz Temel Eser listesine alınarak okur, öğrenbci ve öğretmenlere tavsiye edilmiştir.

KONÇİNALAR ((Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu)

İskambil destesinin en sevdiğim kâğıtlarından bi­ri, üzerine The Jolly Jodker yazılı, o delişmen, o uçan, o biraz cambaz, biraz sihirbaz, bir miktar da düzenbaz, ama neşe dolu, hayat ve hareket dolu, kanı – sıcak deli­kanlıdır. Ne yazık ki, Joker’lere Kanasta’dan, Kumkan’dan, Rami’den başka oyunlarda pek yer verilmiyor. Ve­rilse, her girdikleri oyuna renk ve hareket, canlılık ve şaklabanlık katarlardı.
Jolly Jockerler bir yana, destenin en itibarlı kâğıt­ları, bilindiği gibi, Beyler, yani Aslar oluyor. Ayıp değil ya, ben Aslardan oldum bittim hoşlanmam. Belki ken­dim hiçbir zaman As olamadığım, As olamıyacağım için. Kabul etmeli ki, onların dördünde de bir Kral havası, bir Padişah cakası vardır. Hele bazı takımlarda bunları da­ha da bir şatafatlı resmederler.
Karamaca Beyinde meşum bir şeyler sezilir. Onun sarayında her halde bir takım karanlık dalavereler dö­nüyor, gece .mahzenlerinde, bir sürü kelleler uçuyor ol­malıdır.
İspati Beyini ben birBizans Prensine benzetirim.
Bunlara kıyasla, Kupa Beyi daha bir bizden gibidir. Kupa Beyi herhalde Osmanlı Hanedanına mensup ol­malı.
Karo Beyine gelince, bakınız, o bir Selçuk Sultanı­dır. Çelebi, zarif, nazik… Aksi gibi, Tekel damgasını da hep onun üstüne vururlar. Buna rağmen öylesine asil ve kibar bir havası vardır ki, bu damga bile onu çirkinleş­ti rmez, inadına daha bir açar, daha bir sevimli yapar. Öyle ki, damgası olmayan bir Karo Beyi görsek, ‘bayağı yadırgar, bir eksiklik duyarız.
Resimli kâğıtlar içinde kanım en çok Kupa Kızına kaynar. Kupa Kızı, etine dolgun, duru-beyaz, hanım – ha­nımcık bir tazedir. Üniversiteyi filân bir kalem geçin, güç hâl ile bitirdiği ortadan sonra, liseyi bile okuyamamıştır. Olsa olsa sanat enstitüsü mezunudur. Herkesin okumağa merak; olmaz a, buncağızın da başka marifetleri var:
Dikişle nakısın her türlüsü, örgü işlerinin daniskası… Eteği belinde, ‘bütün evi o çevirir. Yeni yetişirken mahal­ledeki oğlanlarla mektup alıp verdiği olmuş gerçi. Ca­hillik işte. Hoş görmeli. Ama evlenince eşi bulunmaz bir hayat arkadaşı olacaktır. Buna eminim. Bir kere kocası­na ukalâ ukalâ karşılık vermez. Sonra bu cins kadınlar çocuklarına da düşkün olurlar. Daha ne?
Onunla evlendiğiniz takdirde, kaynınız Kupa Oğlu olacaktır ki, Allah için, uslu akıllı, yumuşak başlı, kendi halinde bir çocuktur.
Babaları Kupa Papazına gelince, sizden iyi olmasın, pek babacan, pek cana yakın bir adamdır. Hoş fıkralar anlatıp göbeğini hoplata hoplata güler. Daha coşarsa, küt küt karşısındakinin sırtına vurur. Evde teklif tekellüf hak getire … Sen de sen, ben de ben. Candan insanlardır vesselam. Öyle bir aileye damat girmek isterim.
İspati kızına gelince, bakın ondan her türlü sinsilik umulur. Siz onun öyle sakin ve masum göründüğüne bak­mayın, o ne hin oğlu hindir o, o ne içinden pazarlıklı aşiftedir o… İskambilin üstünde gördüğünüz onun bay-ramh’k resmi. O, bu masum bakire pozunu, fotoğrafçıda resim çektirirken bir, bir de pazarları kiliseye giderken takılır. Şöyle kulağınızı verin de bir dinleyin mahalleyi. Maçanın Oğlu ile sinema localarında, plaj kabinelerinde yapmadığı kalmamış. Hâl böyle iken, yine de bilmeyen lere karşı kendini dirhem, dirhem satar. İspatinin Oğlu ablasının kirli çamaşırlarını herkesten iyi bilir, bilir ama, gel gör ki, ablası da onun kumar borçlarını öder, evden şunu. bunu götürüp satışını gizler. Babaları da za­ten itin biri. Bu yaşa gelmiş hâlâ sefih, kumarbaz, bir gün olsun ayık gezdiği görülmemiş. Tencere dibin kara hikâyesi, kimin kime ne demeğe hakkı var.
Karolara gelince, onlar kişizade, görmüş geçirmiş bir ailedir. Bakmayın, şimdi biraz düştüklerine, Babala­rı Hariciyeden emekli. Zannedersem şehbendermiş. Eski usul, mukaffa’ ve musanna’ bir İstanbul Türkçesi konu­şur. Kızları, görsler, matmazellerle el bebek, gül bebek büyütüldü. Beş senedir ingiliz Filolojisine gidiyor, bitire­medi. Bitiremez de elbet. Allahın günü kantinde ha ha, hi hi hi, akşamüstü de oğlanlarda altı buçuk matinesi… Erkek kardeşini sorarsanız, al onu, vur ona. Karonun oğ­lu da, hoppala paşam, hoppala beyim, dadılar, tayalarla şımartılmış, kuş sütüyle beslenmiş, beyaz, tüysüz, oğlan­dan çok kıza yakın, tasvir gibi bir civan. En iyi mektep­lere verdiler, okumadı. Günahı boynuna, bir takım uy­gunsuz, meymenetsiz heriflerle geziyormuş. Allah bilir, eroin de çekiyordur. Gözlerinin her daim mahmur bakı­şını, ben pek hayra yoramıyorum. Öyle efendi babanın çocuğu böyle soysuz çıksın, yazık, çok yazık…
Maçalar bir Ermeni âilesidir. Gedikpaşa’da oturu­yorlar. Peder koyu bir Katolik papazı. Bas-bariton, tonj-turaklı bir sesi vardır. Oğlu Mahmutpaşa’da bir tuhafiye mağazası işletiyor, ispati kızı ile maceralarına yukarda az buçuk dokunduk. Ablası Maça Kızı, esmer, kara kaşlı, kara gözlü, bazı yerleri muhakkak ki aşın tüylü, gerçi sı­cak, gerçi güzel, ama neme lâzım, duasında, niyazında, dini bütün bir tazedir. Belli ki, babasına çekmiş, istavro­zunu bir gün göğsünden eksik etmez. Kardeşinin ispati Kızıyla yaptıklarım duysa, utancından yerin dilbine geçer. Öylesine kaba – sofu ki, malûm günlerde erotik rüyalar gördüğü zaman bile, şuuraltısının kendine oynadığı bu oyuna içerler, sabahleyin alelacele banyo yapıp, tövbe istiğfar eder. iyi bir drahoması var. Şimdi genç değil, şöyle, kırkını, kırkbeşini aşmış, efendiden ağırbaşlı bir kısmet bekliyor. Hayırlısı.
Resimli kâğıtlardan sonra, ilk ağızda, Onlularla Do­kuzlular gelir. Onlularla Dokuzlular, resimsiz kâğıtlar içinde, önemli oyunlara katılma imtiyazına sahip, başlıca kâğıtlardır. Bundan ötürü de hallerinde görgüsüzce bir çalım, budalaca bir kurum sezilir. Haydi Onlular, Asların halktan yetişme vezirleridir diyelim. Ya Dokuzlulara ne buyurulur? Bunlar, kendilerini sayıdan bile saymadıkla­rı halde, yine de oyunlarına alan, oyunlarına alıp onlara öbür resimsiz kâğıtlardan üstün bir değer sağlayan aris­tokrat kâğıtlara yaranmaktan, siftinmekten hoşlanırlar. Bu halleriyle Dokuzluları, efendilerinin önünde yerlere kadar eğilen, ama saray parmaklıkları dışındaki halka te­peden bakan, mabeyinciler, veya stile uşaklar makule-sindeıı saymak yanlış olmaz sanırım.
Dokuzlular mabeyinci veya stile uşak olursa, Sekiz­lilerle Yedililere de, el ulaklığı, bahçıvan yamaklığı gibi daha aşağılık işler düşüyor.
Bütün (bunlardan sonra sıra nihayet Konçinalara gelir. Konçina diye, bilindiği gibi, Altılıdan aşağı kâğıtla­ra deniyor. Konçinalar, ismi üstünde işte Konçinadır-lar. Geçin bezik gibi, Poker gibi kibar oyunları, Aşçı is­kambili gibi en pespaye oyunlarda bile hiçbir işe yara­maz, üzgün ve küskün, oyunu dışardan seyrederler. Diye­ceksiniz ki, Pinakl’da, Kanasta’da oyuna alınıyorlar ya … Ben ona oyuna alınmak mı derim. Zavallılar, çıtır kozla­rın at oynattığı meydanlarda ha bire gelir gider, ayak al­tında dolaşıp trafiği tıkar, itilip kakılır, muştalanır du­rurlar. Hasılı aburcuburdurlar. Böyle oynamaktansa, ben yeşil çuhanın üstüne kapanıp, yüzüstü uyuklamayı tercih ederim. Konçinalar bu bakımdan iskambillerin Paryasıdırlar. Var oluşlarının sebebi sırf öbür kâğıtlara basamak olmak, onların üstün mevkiini sağlamaktır. Alt basamak olmasa üst basamak neye, kime öğünecek?
Konçinaların bu içler acısı durumu Ibana oldum ola­sıya dokunmuştur. Kaldı ki, deste içinde hüküm süren bu derebeylik rejimini bugüne bugün insan Hakları Beyan­namesi ile uzlaştırmağa da imkân yoktur. Nitekim, usta oyuncu geçindiğim sıralarda onları Paryalıktan kurtarıp eşitliğe kavuşturacak, böylece desteyi de iyi kötü çağı­mızın demokrasi gidişine uyduracak yeni oyunlar aradı­ğım oldu. Hattâ, öyle bir oyun bulayım ki, diyorum, ora­da birliler asıl değerlerine indirilsin, beşliler kızları, dört­lüler oğlanları alabilsin, alay bu ya, icabında bir kılkuy­ruk üçlü dört papazı birden sustaya durdurabilsin. Fa­kat olmuyor beyler. Aslarda o küçük dağlan ben yarat­tım diyen heybet, Papazlarda o bütün güvenini sakaldan, asadan, baltadan alan azamet varken, o güdük, o sümsük, c boynu bükük Konçinalar onlara bir türlü el kaldıramı­yorlar. Sinmiş bir kere içlerine. Alışkanlık deyin, çekin­genlik deyin, aşağılık, daha doğrusu Konçinahk komp­leksi deyin, yapamıyorlar işte, ellerinden gelmiyor.
Bunu anladığım günden beri yeni oyunlar aramak­tan, eskilerini de oynamaktan vazgeçtim. Her kâğıda eşit değer tanıyan biricik oyun olduğu için şimdi yalnız Pasyans açıyorum.
12 Mart 1953

BİR MOTORDA DÖRT KİŞİ
Güverteyi aydınlatan loş ışığın altında dört kişi vardır: San saçlı bir kadın, çiğ et kokan bir kasap, kel bir profesör, pipolu bir delikanlı. Hepsinin ortak özelliği, son; vapuru kaçırdıkları için uykulu kaptana beş lira vererek bu bu motora atlamış olmalarıdır.
Motor, karanlık bir denizde giderken, her biri kendi içine kapanmış, farklı şeyler düşünmektedir. Esmer delikanlı az evvel ayrıldığı kız arkadaşını, profesör tramvayda okuduğu bir makaleyi, kasap toptancının yolladığı son faturayı düşünmektedir.
Sarışın kadın, üşümüş olduğu için içeriye girer. İçeriye girince yanık bir benzin kokusundan başı döner. Bir pencerenin önüne oturarak dışarıyı seyretmeye başlar. Çamlıca sırtlarında iki uçaksavarın hareketlerini izlerken arka arkaya hemen yakınından bir ateş böceğine benzeyen ışıltılar görür. Bu ışıltıların ardı arkası kesilmez. Birden duyduğu yanık kokusunu hatırlayınca “Yangın var!” diye bağırmaya başlar.
Her yeri bir duman kaplamıştır. Kasap, şaşkınlıktan minderi kucaklamış, profesör tek can simidini başından geçirmiştir. Sarışın kadın, yüzme bilmediğini söyleyerek gence sokulur, kurtarması için ona yalvarır. Genç de yüzme bilmediğini söyler. Oysa yalnızca kendini kurtarabilecek kadar yüzebileceğine inandığı için yalan söylemektedir. Sarışın kadın, feryat içinde kasaba döner. Kasap onu duymaz bile, kurtulursa üç adak adayacağına dair sözler vermektedir. Profesör, ölüm korkusundan beti benzi atmış bir hâldedir. Oysa bugün bir de derste Sokrates’in hayatı bir çırpıda sildiğini anlatmış, kendisinin de aynı şeyi yapabileceğini söylemiştir. Sarışın kadın, bu sefer su dolduran çımacıya yalvarmaya başlar.
Kaptan, olaya müdahale eder. Hepsine kızar. Motordaki sorun hallolmuştur çünkü. Bir süre sonra her şey yoluna girer ve motor aynı hızla çalışmaya başlar. Güverteyi aydınlatan hüzünlü ampulün altında dört yolcu yine kendi dünyalarına çekilmiş bir hâlde otururlar.
Sarışın kadın, sessizleşmiş, elleri titrediği için sigara içememektedir. Genç delikanlı, daha masum bir şekilde pipo içmektedir. Kasap ise adadığı üç kurbandan vazgeçmeyi vicdanına kabul ettirmeye çalışmaktadır Profesör, esmer delikanlı ve kasap sahile inince hemen motordan atlar. Sarışın kadın, yüksek ökçeleri ile atlamakta zorlanınca biraz önce hayatını kurtarması için yalvardığı çımacı yardım için elini uzatır. Sarışın kadın, bu ter kokulu çımacının elinden tutmamak için kendisi atlayarak oradan uzaklaşır.

İznikli Leylek (Haldun Taner)
Hacı Leyleği, biz kuşların en Müslümam biliriz. Acaba öyle mi?…Biri çıkıp da “Leyleklerin böyle dinle, ideoloji ile pek alışverişleri yoktur. Onlar sadece sanat meraklısı kuşlardır” dese daha akla yatkın laf etmiş olur…
Neyse, ben onu bunu bilmem. Benim hikâyesini anlatacağım İznikli Leylek, hacı falan değildi. Çünkü ramazan günü alenen solucan yiyordu. Zaten duruşundan da bir Müslümandan çok, şüpheci ve kötümser bir filozofu andırıyordu. Bu leyleğin ermiş­lerle değil, herhalde Voltaıre’ler, Schopenhaure’lerle bir akrabalığı olacaktı.
…Biz hanın iç avlusunda, sabah kahvaltısı ediyordu. Leylek biraz ötemizde güneşli bir yer seçip, gagası ile sararmış tüyleri dökülmüş göğsünü kaşıyordu. Kızlar sevmek için yanına yaklaşınca, uçmadı ama hanın her köşesini bildiği için kaçarak ellerin­den kurtuldu. Hemen, niye uçamadığına dair, yüzlerce teori orta­ya atıldı. “Yok anası yuvadan atmışmış da..”..”Yok…bilmem daha neler..”
Meğer, üç senedir uçamadığı için kışlan da buradaymış. Bu arada kendisinden bahsedildiğini anlamış gibi çalımlı çalımlı dolaşıyordu… Yükseklerden, çok yükseklerden bir leylek, moto­runu durdurmuş bir uçak gibi, sessizce aşağıya doğru kayıyor­du… Geldi, bizimkine çapkın bir bakış fırlatıp, tekrar havalandı. Bizimki canlandı, uçacakmış gibi kanatlarını açtı, uçtu da. Ancak, iki metre kadar yükselip tekrar yere yuvarlandı. Sonra kalkıp silkindi, hiçbir şey olmamış gibi onurlu bir şekilde uzaklaştı…
“Bütün çabalar boşuna” dedi, birisi. “İnsanoğlu da ne yaparsa yapsın, istediği kadar havalanacağım diye çırptnsın, sonunda yaralı leylek gibi rezil ve perişan yan üstü toprağa yuvarlanmıyor mu? Kader­lerimiz aynı: Uçamayacağını bilmek, yine de uçmaya yeltenmek…”


Bu forumdaki linkleri ve resimleri görebilmek için en az 25 mesajınız olması gerekir.

ŞEYTAN TÜYÜ ÖZET
Haldun Taner, “Şeytan Tüyü” hikâyesinde Almanya’ya işçi olarak giden Türk gurbetçilerin hayatlarından bir kesit ele almıştır. Hikâye, Almanya’ya daha önce giden ve hayat tecrübesi daha fazla olan Ökkeş Topalmusagil’in amcaoğlu Hidayet Ağa’ya yazdığı mektuptan oluşmaktadır. Ökkeş Topalmusagil, Alman vatandaşların yabancı işçilere kötü davranıp insan yerine koymamasına karşılık ayı postu giyerek geçimini sağlayan ve insanlarla iyi anlaşan bir tiptir. Mektubunda, Almanya’daki zor yaşam şartlarından bunalmış amcaoğlu Hidayet Ağa’ya tecrübelerini aktarır ve Almanya’da hayata ayak uydurup geçimini sağlayan insan tiplerinden örnekler verir. Hikâyede, Ökkeş Topalmusagil’in gözlemlerinden yola çıkılarak işçi sorununun yanında Alman ve Türk kültürü arasındaki farklılıklara ironi ve mizah unsurlarının önplana çıktığı bir anlatımla değinilmiştir. Bu çalışmamızda, hikâyedeki ironi ve mizah unsurları, iki kültür arasındaki farklılıklar, mektup tarzı, mekân, zaman, dil ve anlatıcı üzerinde durulmuştur.[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Haldun Taner (16 Mart 1915, İstanbul – 7 Mayıs 1986 İstanbul)
1915 yılında İstanbul Çemberlitaş’ta dünyaya geldi. Babası, son Osmanlı Meclis-i Mebusanı üyesi Ahmet Selahaddin Bey, İstanbul Darulfununu ( Hukuk Fakültesi ) Devletler Hukuku hocalarından profesörüydü. [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Beş yaşında iken babasını kaybetmiş, şehit çocuklarının alındığı Galatasaray Sultanisi’ni1935 yılında tamamlamıştı. Mezuniyetinden sonra Heidelberg Üniversitesi’nde öğrenim gördü. mek üzere Almanya’ya gönderildi. Heidelberg Üniversitesi’nde Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde 1938’de Heidelberg Üniversitesi’ndeki eğitimini yarıda bırakmak ve ülkeye dönmek zorunda kalmıştı. Döşünde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümüne girdi.
Radyo Tiyatrosu ile Arkası Yarın programları için hikâyeler ve skeçler yamaya başlamıştı. “Töhmet” adlı ilk öyküsü “Haldun Yağcıoğlu” takma ismiyle 1946′da yayınlandı. 1949 yılında Günün Adamı adlı ilk oyunui ve makale türlerinde yazıları gündemdeydi.
İstanbul Üniversitesini 1950 yılında bitirmişti. Mezuniyetinden sonra Sanat Tarihi Bölümünde asistanlık yapmaya başlamıştı. Bu kürsüde 1950-54 yılları arasında asistanlık yaptı. 1953′te İstanbul’da düzenlediği öykü yarışmasında “Şişhaneye Yağmur Yağıyordu” öyküsüyle birinci olmuştu. [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] 1 954 yılında “ Oyun “ adlı bir tiyatro dergisi çıkardı. “”Kaçak” (1955) ile “Dağlar Delisi Ferhat” (Lütfi Akad ve Orhan Kemal’le birlikte, 1957) adlı senaryoları Türk Film Dostları Derneği’nin senaryo ödülünü ve Basın-Yayın Senaryo Armağanı’nı kazanmıştı.
Viyana’ya tiyatro bilimi eğitimi için gitti. 1955-1957’de Max Reinhardt Tiyatro Akademisi’nde iki yıl tiyatro konusunda ihtisas gördü.. 1956′da Varlık Dergisi’nin araştırmasında yılın en beğenilen öykücüsü seçilmişti.
1957′de tekrar Türkiye’ye dönerek İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nde edebiyat ve sanat tarihi, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi ile İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde tiyatro tarihi derslerini emekli oluncaya kadar sürdürdü.
Kısa bir süre Tercüman Gazetesinin başyazarlığını da yaptı. Türk Tiyatrosu’Tiyatrosunun ilk epik tiyatro örneği olan “Keşanlı Ali Destanı” adlı oyunu ile dünya çapında tanındı.
1973’ten itibaren Milliyet Gazetesinde fıkra yazarlığına başladı. “Sancho’nun Sabah Yürüyüşü” (1969) ile Bordighera Uluslararası Mizah Festivali Öykü Ödülü’nü, tiyatro dalında da “Sersem Kocanın Kurnaz Karısı” (1971) oyunuyla 1972 Türk Dil Kurumu Tiyatro Ödülü’nü kazanan yazar . Sedat Simavi Vakfı 1983 Edebiyat Ödülü’nü Pertev Naili Boratav ile paylaşmıştır.
Haldun Taner, Milliyet Gazetesi yazarlığı yaparken 7 Mayıs 1986’da İstanbul’da hayatını yitirmiştir.
1945’ten1983’e kadar 57 hikaye yazan Haldun Taner, mizahi üslubu, yetkin bir edebi üslubu, çarpıcı görüşleri ve anlatımı ile sevildi. 1945-1956 arasında 44 öyküsü yayınlandı. Daha sonra tiyatro ilşe ilgilendi ve bu konuda da başarılı oldu Eserlerinde . İstanbul’un farklı semtlerindeki tiplemeler, küçük, kültürlü, yaşlı, azınlık, kabadayı cahil ve halktan kimselerin öyküleri ile oyunlarını yazdı. Haldun Taner gözlemleri güçlü, mizah ve yergiye önem veren, toplumun ve büyük şehirlerin kenar semtlerinde yaşayan insanların düzensiz ve çelişkilerle dolu hayatını görgüsüzlük ve bilgisizliğini yansıtan öykülerle dikkat çekti. .Eserlerinde kara mizah uygulayarak toplumu, bağnazlığı, cahilliği, adam sendeciliği , adam kayırmacılığını, batıl itikadları zır cahilliği, rüşveti, vb alaya aldı. Ases, Sonsuza Kalmak, Sebati Beyin İstanbul Seferi, Beatris Mavyan. Gibi eserlerinde ise Teknojinin doğayı öldürüşü ve doğanın direnmesini ; “Bir Kavak ve İnsanlar” da, Boğaziçi’ndeki yaşamı anlattı.
Hikayeleri MEB Yüz Temel Eser listesine alınarak okur, öğrenbci ve öğretmenlere tavsiye edilmiştir.

KONÇİNALAR ((Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu)

İskambil destesinin en sevdiğim kâğıtlarından bi­ri, üzerine The Jolly Jodker yazılı, o delişmen, o uçan, o biraz cambaz, biraz sihirbaz, bir miktar da düzenbaz, ama neşe dolu, hayat ve hareket dolu, kanı – sıcak deli­kanlıdır. Ne yazık ki, Joker’lere Kanasta’dan, Kumkan’dan, Rami’den başka oyunlarda pek yer verilmiyor. Ve­rilse, her girdikleri oyuna renk ve hareket, canlılık ve şaklabanlık katarlardı.
Jolly Jockerler bir yana, destenin en itibarlı kâğıt­ları, bilindiği gibi, Beyler, yani Aslar oluyor. Ayıp değil ya, ben Aslardan oldum bittim hoşlanmam. Belki ken­dim hiçbir zaman As olamadığım, As olamıyacağım için. Kabul etmeli ki, onların dördünde de bir Kral havası, bir Padişah cakası vardır. Hele bazı takımlarda bunları da­ha da bir şatafatlı resmederler.
Karamaca Beyinde meşum bir şeyler sezilir. Onun sarayında her halde bir takım karanlık dalavereler dö­nüyor, gece .mahzenlerinde, bir sürü kelleler uçuyor ol­malıdır.
İspati Beyini ben birBizans Prensine benzetirim.
Bunlara kıyasla, Kupa Beyi daha bir bizden gibidir. Kupa Beyi herhalde Osmanlı Hanedanına mensup ol­malı.
Karo Beyine gelince, bakınız, o bir Selçuk Sultanı­dır. Çelebi, zarif, nazik… Aksi gibi, Tekel damgasını da hep onun üstüne vururlar. Buna rağmen öylesine asil ve kibar bir havası vardır ki, bu damga bile onu çirkinleş­ti rmez, inadına daha bir açar, daha bir sevimli yapar. Öyle ki, damgası olmayan bir Karo Beyi görsek, ‘bayağı yadırgar, bir eksiklik duyarız.
Resimli kâğıtlar içinde kanım en çok Kupa Kızına kaynar. Kupa Kızı, etine dolgun, duru-beyaz, hanım – ha­nımcık bir tazedir. Üniversiteyi filân bir kalem geçin, güç hâl ile bitirdiği ortadan sonra, liseyi bile okuyamamıştır. Olsa olsa sanat enstitüsü mezunudur. Herkesin okumağa merak; olmaz a, buncağızın da başka marifetleri var:
Dikişle nakısın her türlüsü, örgü işlerinin daniskası… Eteği belinde, ‘bütün evi o çevirir. Yeni yetişirken mahal­ledeki oğlanlarla mektup alıp verdiği olmuş gerçi. Ca­hillik işte. Hoş görmeli. Ama evlenince eşi bulunmaz bir hayat arkadaşı olacaktır. Buna eminim. Bir kere kocası­na ukalâ ukalâ karşılık vermez. Sonra bu cins kadınlar çocuklarına da düşkün olurlar. Daha ne?
Onunla evlendiğiniz takdirde, kaynınız Kupa Oğlu olacaktır ki, Allah için, uslu akıllı, yumuşak başlı, kendi halinde bir çocuktur.
Babaları Kupa Papazına gelince, sizden iyi olmasın, pek babacan, pek cana yakın bir adamdır. Hoş fıkralar anlatıp göbeğini hoplata hoplata güler. Daha coşarsa, küt küt karşısındakinin sırtına vurur. Evde teklif tekellüf hak getire … Sen de sen, ben de ben. Candan insanlardır vesselam. Öyle bir aileye damat girmek isterim.
İspati kızına gelince, bakın ondan her türlü sinsilik umulur. Siz onun öyle sakin ve masum göründüğüne bak­mayın, o ne hin oğlu hindir o, o ne içinden pazarlıklı aşiftedir o… İskambilin üstünde gördüğünüz onun bay-ramh’k resmi. O, bu masum bakire pozunu, fotoğrafçıda resim çektirirken bir, bir de pazarları kiliseye giderken takılır. Şöyle kulağınızı verin de bir dinleyin mahalleyi. Maçanın Oğlu ile sinema localarında, plaj kabinelerinde yapmadığı kalmamış. Hâl böyle iken, yine de bilmeyen lere karşı kendini dirhem, dirhem satar. İspatinin Oğlu ablasının kirli çamaşırlarını herkesten iyi bilir, bilir ama, gel gör ki, ablası da onun kumar borçlarını öder, evden şunu. bunu götürüp satışını gizler. Babaları da za­ten itin biri. Bu yaşa gelmiş hâlâ sefih, kumarbaz, bir gün olsun ayık gezdiği görülmemiş. Tencere dibin kara hikâyesi, kimin kime ne demeğe hakkı var.
Karolara gelince, onlar kişizade, görmüş geçirmiş bir ailedir. Bakmayın, şimdi biraz düştüklerine, Babala­rı Hariciyeden emekli. Zannedersem şehbendermiş. Eski usul, mukaffa’ ve musanna’ bir İstanbul Türkçesi konu­şur. Kızları, görsler, matmazellerle el bebek, gül bebek büyütüldü. Beş senedir ingiliz Filolojisine gidiyor, bitire­medi. Bitiremez de elbet. Allahın günü kantinde ha ha, hi hi hi, akşamüstü de oğlanlarda altı buçuk matinesi… Erkek kardeşini sorarsanız, al onu, vur ona. Karonun oğ­lu da, hoppala paşam, hoppala beyim, dadılar, tayalarla şımartılmış, kuş sütüyle beslenmiş, beyaz, tüysüz, oğlan­dan çok kıza yakın, tasvir gibi bir civan. En iyi mektep­lere verdiler, okumadı. Günahı boynuna, bir takım uy­gunsuz, meymenetsiz heriflerle geziyormuş. Allah bilir, eroin de çekiyordur. Gözlerinin her daim mahmur bakı­şını, ben pek hayra yoramıyorum. Öyle efendi babanın çocuğu böyle soysuz çıksın, yazık, çok yazık…
Maçalar bir Ermeni âilesidir. Gedikpaşa’da oturu­yorlar. Peder koyu bir Katolik papazı. Bas-bariton, tonj-turaklı bir sesi vardır. Oğlu Mahmutpaşa’da bir tuhafiye mağazası işletiyor, ispati kızı ile maceralarına yukarda az buçuk dokunduk. Ablası Maça Kızı, esmer, kara kaşlı, kara gözlü, bazı yerleri muhakkak ki aşın tüylü, gerçi sı­cak, gerçi güzel, ama neme lâzım, duasında, niyazında, dini bütün bir tazedir. Belli ki, babasına çekmiş, istavro­zunu bir gün göğsünden eksik etmez. Kardeşinin ispati Kızıyla yaptıklarım duysa, utancından yerin dilbine geçer. Öylesine kaba – sofu ki, malûm günlerde erotik rüyalar gördüğü zaman bile, şuuraltısının kendine oynadığı bu oyuna içerler, sabahleyin alelacele banyo yapıp, tövbe istiğfar eder. iyi bir drahoması var. Şimdi genç değil, şöyle, kırkını, kırkbeşini aşmış, efendiden ağırbaşlı bir kısmet bekliyor. Hayırlısı.
Resimli kâğıtlardan sonra, ilk ağızda, Onlularla Do­kuzlular gelir. Onlularla Dokuzlular, resimsiz kâğıtlar içinde, önemli oyunlara katılma imtiyazına sahip, başlıca kâğıtlardır. Bundan ötürü de hallerinde görgüsüzce bir çalım, budalaca bir kurum sezilir. Haydi Onlular, Asların halktan yetişme vezirleridir diyelim. Ya Dokuzlulara ne buyurulur? Bunlar, kendilerini sayıdan bile saymadıkla­rı halde, yine de oyunlarına alan, oyunlarına alıp onlara öbür resimsiz kâğıtlardan üstün bir değer sağlayan aris­tokrat kâğıtlara yaranmaktan, siftinmekten hoşlanırlar. Bu halleriyle Dokuzluları, efendilerinin önünde yerlere kadar eğilen, ama saray parmaklıkları dışındaki halka te­peden bakan, mabeyinciler, veya stile uşaklar makule-sindeıı saymak yanlış olmaz sanırım.
Dokuzlular mabeyinci veya stile uşak olursa, Sekiz­lilerle Yedililere de, el ulaklığı, bahçıvan yamaklığı gibi daha aşağılık işler düşüyor.
Bütün (bunlardan sonra sıra nihayet Konçinalara gelir. Konçina diye, bilindiği gibi, Altılıdan aşağı kâğıtla­ra deniyor. Konçinalar, ismi üstünde işte Konçinadır-lar. Geçin bezik gibi, Poker gibi kibar oyunları, Aşçı is­kambili gibi en pespaye oyunlarda bile hiçbir işe yara­maz, üzgün ve küskün, oyunu dışardan seyrederler. Diye­ceksiniz ki, Pinakl’da, Kanasta’da oyuna alınıyorlar ya … Ben ona oyuna alınmak mı derim. Zavallılar, çıtır kozla­rın at oynattığı meydanlarda ha bire gelir gider, ayak al­tında dolaşıp trafiği tıkar, itilip kakılır, muştalanır du­rurlar. Hasılı aburcuburdurlar. Böyle oynamaktansa, ben yeşil çuhanın üstüne kapanıp, yüzüstü uyuklamayı tercih ederim. Konçinalar bu bakımdan iskambillerin Paryasıdırlar. Var oluşlarının sebebi sırf öbür kâğıtlara basamak olmak, onların üstün mevkiini sağlamaktır. Alt basamak olmasa üst basamak neye, kime öğünecek?
Konçinaların bu içler acısı durumu Ibana oldum ola­sıya dokunmuştur. Kaldı ki, deste içinde hüküm süren bu derebeylik rejimini bugüne bugün insan Hakları Beyan­namesi ile uzlaştırmağa da imkân yoktur. Nitekim, usta oyuncu geçindiğim sıralarda onları Paryalıktan kurtarıp eşitliğe kavuşturacak, böylece desteyi de iyi kötü çağı­mızın demokrasi gidişine uyduracak yeni oyunlar aradı­ğım oldu. Hattâ, öyle bir oyun bulayım ki, diyorum, ora­da birliler asıl değerlerine indirilsin, beşliler kızları, dört­lüler oğlanları alabilsin, alay bu ya, icabında bir kılkuy­ruk üçlü dört papazı birden sustaya durdurabilsin. Fa­kat olmuyor beyler. Aslarda o küçük dağlan ben yarat­tım diyen heybet, Papazlarda o bütün güvenini sakaldan, asadan, baltadan alan azamet varken, o güdük, o sümsük, c boynu bükük Konçinalar onlara bir türlü el kaldıramı­yorlar. Sinmiş bir kere içlerine. Alışkanlık deyin, çekin­genlik deyin, aşağılık, daha doğrusu Konçinahk komp­leksi deyin, yapamıyorlar işte, ellerinden gelmiyor.
Bunu anladığım günden beri yeni oyunlar aramak­tan, eskilerini de oynamaktan vazgeçtim. Her kâğıda eşit değer tanıyan biricik oyun olduğu için şimdi yalnız Pasyans açıyorum.
12 Mart 1953

BİR MOTORDA DÖRT KİŞİ
Güverteyi aydınlatan loş ışığın altında dört kişi vardır: San saçlı bir kadın, çiğ et kokan bir kasap, kel bir profesör, pipolu bir delikanlı. Hepsinin ortak özelliği, son; vapuru kaçırdıkları için uykulu kaptana beş lira vererek bu bu motora atlamış olmalarıdır.
Motor, karanlık bir denizde giderken, her biri kendi içine kapanmış, farklı şeyler düşünmektedir. Esmer delikanlı az evvel ayrıldığı kız arkadaşını, profesör tramvayda okuduğu bir makaleyi, kasap toptancının yolladığı son faturayı düşünmektedir.
Sarışın kadın, üşümüş olduğu için içeriye girer. İçeriye girince yanık bir benzin kokusundan başı döner. Bir pencerenin önüne oturarak dışarıyı seyretmeye başlar. Çamlıca sırtlarında iki uçaksavarın hareketlerini izlerken arka arkaya hemen yakınından bir ateş böceğine benzeyen ışıltılar görür. Bu ışıltıların ardı arkası kesilmez. Birden duyduğu yanık kokusunu hatırlayınca “Yangın var!” diye bağırmaya başlar.
Her yeri bir duman kaplamıştır. Kasap, şaşkınlıktan minderi kucaklamış, profesör tek can simidini başından geçirmiştir. Sarışın kadın, yüzme bilmediğini söyleyerek gence sokulur, kurtarması için ona yalvarır. Genç de yüzme bilmediğini söyler. Oysa yalnızca kendini kurtarabilecek kadar yüzebileceğine inandığı için yalan söylemektedir. Sarışın kadın, feryat içinde kasaba döner. Kasap onu duymaz bile, kurtulursa üç adak adayacağına dair sözler vermektedir. Profesör, ölüm korkusundan beti benzi atmış bir hâldedir. Oysa bugün bir de derste Sokrates’in hayatı bir çırpıda sildiğini anlatmış, kendisinin de aynı şeyi yapabileceğini söylemiştir. Sarışın kadın, bu sefer su dolduran çımacıya yalvarmaya başlar.
Kaptan, olaya müdahale eder. Hepsine kızar. Motordaki sorun hallolmuştur çünkü. Bir süre sonra her şey yoluna girer ve motor aynı hızla çalışmaya başlar. Güverteyi aydınlatan hüzünlü ampulün altında dört yolcu yine kendi dünyalarına çekilmiş bir hâlde otururlar.
Sarışın kadın, sessizleşmiş, elleri titrediği için sigara içememektedir. Genç delikanlı, daha masum bir şekilde pipo içmektedir. Kasap ise adadığı üç kurbandan vazgeçmeyi vicdanına kabul ettirmeye çalışmaktadır Profesör, esmer delikanlı ve kasap sahile inince hemen motordan atlar. Sarışın kadın, yüksek ökçeleri ile atlamakta zorlanınca biraz önce hayatını kurtarması için yalvardığı çımacı yardım için elini uzatır. Sarışın kadın, bu ter kokulu çımacının elinden tutmamak için kendisi atlayarak oradan uzaklaşır.

İznikli Leylek (Haldun Taner)
Hacı Leyleği, biz kuşların en Müslümam biliriz. Acaba öyle mi?…Biri çıkıp da “Leyleklerin böyle dinle, ideoloji ile pek alışverişleri yoktur. Onlar sadece sanat meraklısı kuşlardır” dese daha akla yatkın laf etmiş olur…
Neyse, ben onu bunu bilmem. Benim hikâyesini anlatacağım İznikli Leylek, hacı falan değildi. Çünkü ramazan günü alenen solucan yiyordu. Zaten duruşundan da bir Müslümandan çok, şüpheci ve kötümser bir filozofu andırıyordu. Bu leyleğin ermiş­lerle değil, herhalde Voltaıre’ler, Schopenhaure’lerle bir akrabalığı olacaktı.
…Biz hanın iç avlusunda, sabah kahvaltısı ediyordu. Leylek biraz ötemizde güneşli bir yer seçip, gagası ile sararmış tüyleri dökülmüş göğsünü kaşıyordu. Kızlar sevmek için yanına yaklaşınca, uçmadı ama hanın her köşesini bildiği için kaçarak ellerin­den kurtuldu. Hemen, niye uçamadığına dair, yüzlerce teori orta­ya atıldı. “Yok anası yuvadan atmışmış da..”..”Yok…bilmem daha neler..”
Meğer, üç senedir uçamadığı için kışlan da buradaymış. Bu arada kendisinden bahsedildiğini anlamış gibi çalımlı çalımlı dolaşıyordu… Yükseklerden, çok yükseklerden bir leylek, moto­runu durdurmuş bir uçak gibi, sessizce aşağıya doğru kayıyor­du… Geldi, bizimkine çapkın bir bakış fırlatıp, tekrar havalandı. Bizimki canlandı, uçacakmış gibi kanatlarını açtı, uçtu da. Ancak, iki metre kadar yükselip tekrar yere yuvarlandı. Sonra kalkıp silkindi, hiçbir şey olmamış gibi onurlu bir şekilde uzaklaştı…
“Bütün çabalar boşuna” dedi, birisi. “İnsanoğlu da ne yaparsa yapsın, istediği kadar havalanacağım diye çırptnsın, sonunda yaralı leylek gibi rezil ve perişan yan üstü toprağa yuvarlanmıyor mu? Kader­lerimiz aynı: Uçamayacağını bilmek, yine de uçmaya yeltenmek…”


Bu forumdaki linkleri ve resimleri görebilmek için en az 25 mesajınız olması gerekir.

ŞEYTAN TÜYÜ ÖZET
Haldun Taner, “Şeytan Tüyü” hikâyesinde Almanya’ya işçi olarak giden Türk gurbetçilerin hayatlarından bir kesit ele almıştır. Hikâye, Almanya’ya daha önce giden ve hayat tecrübesi daha fazla olan Ökkeş Topalmusagil’in amcaoğlu Hidayet Ağa’ya yazdığı mektuptan oluşmaktadır. Ökkeş Topalmusagil, Alman vatandaşların yabancı işçilere kötü davranıp insan yerine koymamasına karşılık ayı postu giyerek geçimini sağlayan ve insanlarla iyi anlaşan bir tiptir. Mektubunda, Almanya’daki zor yaşam şartlarından bunalmış amcaoğlu Hidayet Ağa’ya tecrübelerini aktarır ve Almanya’da hayata ayak uydurup geçimini sağlayan insan tiplerinden örnekler verir. Hikâyede, Ökkeş Topalmusagil’in gözlemlerinden yola çıkılarak işçi sorununun yanında Alman ve Türk kültürü arasındaki farklılıklara ironi ve mizah unsurlarının önplana çıktığı bir anlatımla değinilmiştir. Bu çalışmamızda, hikâyedeki ironi ve mizah unsurları, iki kültür arasındaki farklılıklar, mektup tarzı, mekân, zaman, dil ve anlatıcı üzerinde durulmuştur.[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
  Alıntı ile Cevapla

IRCForumlari.NET Reklamlar
radyo44.com.tr
Cevapla

Etiketler
biyografisi, haldun, kimdir, taner

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Haldun Taner AftieL Şairler / Yazarlar 0 09 Mayıs 2014 20:08