![]() |
Yine bir İstanbul gecesi Yine bir İstanbul gecesi... Akşam olmak üzere... Üç ahbap çavuş demlenecek yer arıyor... Tanburacı Osman, Ahmet Rasim ve de Neyzen Tevfik... Bunlar sacayağın üç bacağı! Biri olmazsa olmuyor. Sanki üçüzler. Biri tambura çalıyor, öteki ney üflüyor, Ahmet Rasim de bol bol güfte yazıyor... Her gittikleri yerde meşk var. Sohbet gırla, o eski İstanbul'un asude mekanları bunların ritmiyle coşuyor. Müzik, nükte, zengin sofralarda bol kahkaha ;D Neyzen Tevfik leylvennehar, sabahtan akşama kafa dumanlı... Hatta öylesine ki yakasız pardösünün iki iç cebinde kiloluk iki rakı şişesi var. İki adımda bir şişenin kapağını açıyor, şişeyi cepten çıkarmadan dıştan eliyle yukarı doğru bir hamleyle kaldırıp iki fırt alarak yola devam ediyor. Neyzen Tevfik müzmin bekar. Mekanı dost meclisleri, lokantalar. Bazen sokakta sabahlıyor ama Neyzen bir derya. Neyde üstüne yok. Hayatı yaşamada üstat alkolsüz anı da yok kimseye zararı da. Neyzen'in hicivleri hep argo ama altında yatanlar da hep hayat düsturu. Neyzen'in sözünü ve neyini dinle, yaptığını yapma!... Tanburacı Osman Pehlivan zamanın en iyi tambura çalanı. Hazır cevap bir kıvrak zeka. İşi gücü çalıp söylemek. Türküler onun dilinde yüreğinde. Biraz cinsi latif düşkünü, biraz da hovarda... Yesin içsin, çalsın söylesin gerisi sevda. Tanburacı sevmeyi seviyor. Evdeki hanıma sevgisi saygısı baki ama pek dinlediği de yok! Tanburacı tam bir Osmanlı erkeği; ''heyyt'' dedi mi akan sular duruyor. Sofralar kuruyor kaldırıyor. Kumkapı'da, Fatih'te, Haydarpaşa'da bulunduğu her mecliste sohbet gırla. Osman Pehlivan tezeneyi tamburanın tellerine vurdu mu, aynı anda orta parmak sazın gövdesine indi mi, sapını da salladı mı sazının gümbür gümbür bir ses gelir ardından... O zamanlar daha elektro saz yok ama Tanburacı'nın sazında ekonun kralı var! Ahmet Rasim bir mazbut adam. Efendi mi efendi, beyefendi mi beyefendi ama o da yere bakan yürek yakan bir İstanbullu, bilge bir adam ve eşine sevdalı. Akşam çökerken her daim evinde ama Rasim de bayılıyor Türk müziğine. Güfte onda, beste onda, meşk onda. Eşi hanımefendi bırakmıyor onu her zaman. Rasim de kırmıyor karısını. O zaman da üçlü sohbet, yara alıyor. Sacayak sallanıyor. Ne yapsınlar da Ahmet'i kandırsınlar hep plan yapıyorlar. Aslında Ahmet onlarla meşke dünden razı ama hanımı Ahmet'e sevdalı. Bırakmıyor ki gitsin! Yine bir akşam üçü gidecek, lakin Ahmet Bey'in hanımı izin vermez. Derhal komplo kurulur. Tanburacı Osman Pehlivan Rasim'in kapısını çalar. Her zamanki gibi kapıyı karısı açar. Tanburacı pehlivan meyus bir yüz ifadesiyle ''Neyzen yine çok içti yenge, komaya girdi Haydarpaşa Numune''ye kaldırdık'' der. ''Müsaade etseniz de Rasim''le bir gitsek...'' Kadıncağız yana yakıla Ahmet Rasim''e seslenir; ''Ahmet Bey Ahmet Bey koş!... Neyzen komaya girmiş Tanburacı seni çağırır... Ziyarete gidecekmişsiniz...'' Ahmet Rasim pabuçlarını alel acele sokakta giyer ve Tanburacı''yla gözden kaybolurlarken karısı arkalarından seslenir; ''Ahmet Bey tahammül kalmadı artık, sakın geç kalma erken gel...'' Üç ahbap çavuş doğru Kumkapı''ya giderler sofra kurulur, Tanburacı çalar, Neyzen üfler Ahmet Rasim de mermer masaya diline değdirdiği sabit kalemle başlar yazmaya... BU AKŞAM GÜN BATARKEN GEL Bu akşam gün batarken gel Sakın geç kalma erken gel Tahammül kalmadı artık Sakın geç kalma erken gel Cefa etme bana mahım Sonra tutar seni ahım Üzme beni şivekarım Sakın geç kalma erken gel.. |
Yarim (Ağam ) İstanbul'u Mesken mi Yarim (Ağam ) İstanbul'u Mesken mi Tuttun " adı altında Kayseri türküsü Dinlediğiniz türkünün hikayesi , sözleri şu şekilde. 1930 lar başı tahminen . Çünkü soyadı yok bahsi geçen kadının da adamın da. Görücü usulü de olsa aşk dolu bir evlilik. Kimine göre Nazlı gelin , kimine göre Nebiye gelin . Kimine göre sıvacı Mehmettir , kimine göre çalgıcı Ahmettir , ne fark eder. Acıyla , hasretle yakılmış bir ağıttır , dağlardan yankı yapan bu ezgidir. Anadolu kadınının eseridir. Küçük bir köy düğünü, mutlu bir 7 gün, ardından , ekmek parası için İstanbul gurbetine giden , gidiş o gidiş 7 yıl hiç haber alınamayan bir koca. 7 yıl Zeyrekdeki Tavasli bakkal Abdullaha gönderilen mektuplar ( akıbeti belli değil mektupların ) , 7 yıl namusuna leke sürdürmeyen bir gelin. 7 yıl boyunca bitmeyen dedikodu " gocan İstanbul garılarını gördü seni unuttu , gocan İstanbulun çengi garılarını gördü senimi hatırlar " ve en kötüsü , " sıva yaptığı duvarın altında kaldı gocan öleli 5 yıl oldu " .. Bir de üstüne gördüğü rüya " çengi garıların yatağında Ahmet " .Tak eder canına , vurur kendini Erciyes eteklerine, bağırnın yanığı dilinden bu şekilde dökülür. Ağam İstanbul’u mesken mi tuttun? Gördün güzelleri beni unuttun. Sılaya dönmeye yemin mi ettin Gayri dayanacak özüm kalmadı, Mektuba yazacak sözüm kalmadı. Ağam sen gideli yedi yıl oldu, Diktiğin fidanlar meyveye geldi. Seninle gidenler sılaya döndü. Gayri dayanacak özüm kalmadı, Mektuba yazacak sözüm kalmadı. Ağam sakısını atmış sicime, Feleğin ettiği gitti gücüme, Allah yazmış anaların suçu ne? Gayri dayanacak özüm kalmadı, Mektuba yazacak sözüm kalmadı. Ağamın giydiği ketenden gömlek, Yoğimiş dünyada öksüze gülmek. Bize yakışır mı gurbet beklemek? Gayri dayanacak özüm kalmadı, Mektuba yazacak sözüm kalmadı. Ağam İstanbul’da salkım söğüttü, Şahsını unuttum nasıl yiğitti? Seninle gidenler oğlan büyüttü Tez gel ağam tez gel eğlenmeyesin, Orda güzel çoktur, evlenmeyesin. Verdiğin yazmayı bürünmeyim mi? Çıkıp da damlarda görünmeyim mi? Ellere bakıp da yerinmeyim mi? Gayri dayanacak özüm kalmadı, Mektuba yazacak sözüm kalmadı. Ağam sen gideli dışa çıkmadım, Mor püsküllü yiğitlere bakmadım, Zülfümü sakladım, fese sokmadım. Gayri dayanacak özüm kalmadı, Mektuba yazacak sözüm kalmadı. Verdiğin yazmayı ateşe yaktım, Çürüttüm ömrümü, yoluna baktım, Ya senin tecellin, ya benim bahtım. Gayri dayanacak özüm kalmadı, Mektuba yazacak sözüm kalmadı. (Gençlik elden gitti, gelmene lüzum kalmadı.) Doğruysa bu ezginin hikayesi Nebiye geline bir rahmet , derleyen , gün yüzüne çıkaran Ahmet Gazi Ayhana bir rahmet. Bu türküyü en güzel okuyan kıymetli Yıldız Ayhana da uzun ömürler. Siz değerli okurlara da saygı ve sevgiler Haydi mırıldanın siz de :) Kenan Celikman 2011 |
Erim erim eriyesin ERİM ERİM ERİYESİN TÜRKÜSÜ'NÜN HİKAYESİ 1971 yılında askeri darbe sonucu Süleyman Demirel hükümeti devrilmiş, Nihat Erim başkanlığında bir hükümet kurulmuştu. Bu hükümet sol kesime karşı şiddetli baskı uyguluyordu. Buna Deniz Gezmiş ve Arkadaşlarının asılması da eklenince Mahzuni'yi çok derinden yaralamış olan bu haksız infazları protesto için, "Erim Erim Eriyesin" türküsünü patlatır. Ne demek o zaman başbakana böyle türkü yakmak. Hemen tutuklanır ve 10.5 ay cezaya çarptırılır. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının asılmasını protesto için, "Erim Erim eriyesin" diye bir Türküden yargılanırken, Mahkeme Baskanı, "Erim'in plağının çalınmasını" istedi. Olayın ilginç yanına bak! Bütün heyet, gazeteciler ve dinleyiciler herkes orada. Plağı koydular. Hakim, yargılamayı unutmuş, kalemi almış eline tempo tutuyor! Ben de güldüm tabii bu duruma. Gülünce hakim beni azarladı. Savcı da ona katıldı. "Bak, mahkemeyle alay ediyor, gülüyor" dedi. Siz olsanız nasıl gülmezsiniz? O zaman rahmetli Başbakan Nihat Erim'in ifadesi geldi. - "Bir halk ozanı, Başbakan'ı sevmek mecburiyetinde değildir" gibi bir ifadede bulunuyordu. Erim şikayetçi olsaydı 4 yıl yerdim, şikayetçi olmadığı için 10.5 ay yattım. Aşık Mahsuni Şerif |
Burçak Tarlası Türküsü ve Hikayesi Tokat İlinin Niksar köylerinden birinden bir genç askere çağrılır, İstanbul'a sevkedilir. Niksar'lı genç, sıhhatli,yanık tenli, uzun kirpikli bir anadolu çocuğudur. İstanbul'da hafta iznini geçirdiği sıralarda, genç bir kızla karşılaşır, kızın da ilgisini çeker. Zeki Niksarlı genç, kızın hem kendisini sevdiğini hem de zengin olduğunu hemen anlar. Konuşmalar ilerledikçe kendisinin de zengin olduğunu, çiftliklerinin, sürülerinin, arazilerinin olduğunu mütevazi bir şekilde dile getirir. Gel zaman git zaman, iki gönül birleşir. Kız, zengin babasını ikna ederek delikanlı ile beraber, zengin ümitler ve yaldızlı hülyalarla uzun bir yolculuktan sonra Tokat'a, oradan da Niksar' a varırlar..Yolda delikanlı, yalanlarına devam eder. Ancak zengin kız, duvarı tezekli, iki gözlü, toprak bir evin karanlık odasına gelince gerçeğin sert ve acımasız yüzüyle karşılaşır. Ama gönül vermiştir delikanlıya, sevmiştir.. Evliliğine karşı çıkan babasının, ne de olsa sözünü kırmıştır. Geri dönmek olmaz. Köyde boş durmak olur mu? Toprak kendine gönül veren, üzerine eken insanlara meyvesini verir. Gelin hanımın da çalışması lazımdır. İlk olarak kaynanası ve görümcesi ile birlikte tarlaya gider. Artık onun için yeni bir hayat vardır..Bu hayatı sözlere dökülür ve türkü olup dilden dile dolaşır.. |
Öğrendik Öğrendik ki... Bir tek insanın bize ''iyi ki varsın'' demesi, var olduğumuz için mutlu olmamızı sağlar... Öğrendik ki... Kibar olmak, haklı olmaktan daha önemlidir... Öğrendik ki... Hayat şartları bizi ne kadar ciddi görünmeye zorlasa da hepimiz çılgınlıklarımızı paylaşacak birini arıyoruz... Öğrendik ki... Bazen tek ihtiyacımız olan bir el ve bizi anlayacak bir yürektir... Öğrendik ki... Parayla ''klas insan'' olunmuyor... Öğrendik ki... Gün içinde başımıza gelen küçücük şeyler gün sonunda koca bir mutluluğa dönüşüyor.... Öğrendik ki... İnkar edip içimizde sakladığımız şeyler gerçekliğini kaybetmiyor... Öğrendik ki... Biriyle dalaştığımızda tek başardığımız onun bize daha çok zarar vermesini sağlamaktır... Öğrendik ki... Her yarayı saran zaman değil sevgidir... Öğrendik ki... Çabuk olgunlaşmak için zeki insanlardan çevre edinmek gerekir... Öğrendik ki... Karşılaştığımız herkes bir gülüşümüzü hak eder... Öğrendik ki... Hiç kimse mükemmel değildir... Öğrendik ki... Hayat zorludur ama biz daha zorluyuz... Öğrendik ki... Gülümsemek, daha güzel bir görüntüye kavuşmanın bedava yoludur... Öğrendik ki... Hepimiz zirvede olmak istesek de asıl keyif oraya tırmanırken yaşadıklarımızdır... Öğrendik ki... Zamanımız ne kadar azsa yapacak işler o kadar çoktur... Öğrendik ki... BİRİNİ NE KADAR ÇOK SEVERSEK HAYAT ONU BİZDEN O KADAR ÇABUK ALIYOR... (istambol) CAN YUCEL |
Sana dilsiz dudaksız sözler söyleyeceğim Sana dilsiz dudaksız sözler söyleyeceğim Bütün kulaklardan gizli sulardan bahsedeceğim Bu sözleri sana... herkesin içinde söyleyeceğim Ama senden başka kimse duymayacak Kimse anlamayacak... *Mevlana |
Yanlız Yalnız kalmaktan daha kötü Şeyler de vardır hayatta, Ama genellikle Bir ömür alır bunun Farkına varmak, O zaman da Çok geçtir, Ve çok geçten Daha kötü Bir şey yoktur Hayatta. (bukowski) |
Mağrur bir uçurum oldu kalbim Ezo gelin benim olsan seni vermem feleğe, Güzel *****m başın için salma beni dileğe, Anası huridir de, kendi benzer meleğe Nenneyle de ah bahtı karam nenneyle, neneyle Çık Suriye dağlarına bizim ele eleyle, Gel bahtı karam gel sıladan ayrı yazılalım gel Ezo Gelin çık Suriye dağlarının başına, Güneş vursun da kemerin kaşına kaşına, Bizi kınayanın bu ayrılık gelsin başına başına Nenneyle de ah bahtı karam nenneyle, neneyle Çık Suriye dağlarına bizim ele eleyle, Gel bahtı karam gel sıladan ayrı yazılalım gel Sordum seni yıldızlara ay ışığına Dediler tam bin yıldır görmedik onu Sordum kadim kitaplara tozlu raflara Dediler o bizden önce buralardaydı Mağrur bir uçurum oldu kalbim SEn gittin gideli buralardan Ayrılık ne yaman bir ateşmiş Ne olur dön gel ezo Oy ezo yanlızlık ezim ezo Oy ezo görmüyor gözüm ezo Oy ezo tutmuyor dizim ezo Tükendim dön gel ezo Ceylanları emziren bir peri gibi Kollarında uyut beni iblise inat Hey rüzgarın sevgilisi orman çiçeği Hasretim sensin gurbetim sen günışığım sen Mağrur bir uçurum oldu kalbim Sesin deler içimde kurşun gibi Ayrılık ne yaman bir ateşmiş Ne olur dön gel ezo Oy ezo yanlızlık ezim ezo Oy ezo görmüyor gözüm ezo Oy ezo tutmuyor dizim ezo Tükendim dön gel ezo Asıl adı "Zöhre" olan Ezo Gelin, 1909´da Oğuzeli ilçesinin Uruş köyünde doğdu. Babası, Bozgeyikli oymağından Emir Dede, anası Elif´tir. Nüfus kaydında halen bekar görünen Ezo´nun, üçü erkek, üçü kız altı kardeşi daha vardır. Ezo, erken gençliğinden itibaren, güzelliğiyle dikkatleri üzerinde topluyordu. O kadar ki; düğünlerde gözler, gelinden çok onun üzerinde gezinirdi. Ezo´yu, birçok zenginin yanı sıra, o zamanki Halep ilimizin Carablus ilçesinin Kozbaş köyünde oturan teyzeoğlu Memey (Memet) istiyordu. Taktirde yazılan tedbirde bozulmamış; Ezo´nun ilk evliliği ne bu ağalardan biriyle oldu, ne de teyzeoğluyla |
Dost Dost Diye Nicesine Sarıldım Türküsünün Hikayesi Aşık Veysel hayatını anlattığı bir şiirinde Ücyüz-onda gelmişidim cihana diyor. Yıl 1894 oluyor hesapca. Sivasa bağlı Şarkışla ilçesinin Sivrialan Köyünde dünyaya gelmiş. Anası Gülizar bir yaz günü köy dolaylarındaki Ayıpınar merasına koyun sağmaya gittiğinde; oracıkta bir yol üstünde doğurmus Veyseli. Gobeğini de kendi eliyle kesmiş. Yaman kadınmış Gülizar ana. Bebesini bir çaputa sarıp yürüye yürüye köye dönmüş. Babası Ahmet; bebenin adını Veysel koymuş. Yıllar geçmiş aradan büyümüş konuşmuş yürümüş Veysel çocuk. Böylece yedi yaşına varmış. O yıl bir çicek hastalığı salgını olmuş Sivasta. Küçük Veysel de yakalanmış. Sol gözünde çiceğin beyi çıkmış kendi deyimiyle Göz akıp gitmiş. Sağ gözüne de perde inmiş önceleri. Yalnız ışığı seçebiliyormus bu gözüyle. Babası Çocuğu Akdağ madenine götürür orada bu gözünü açacak bir doktor var. demişler. Sevinmiş Ahmet emmi. Gel gör ki talihsizlik yine yakasını bırakmamıs Veyselin. Bir gün inek sağarken babası yanına gelmiş. Veysel ansızın dönüverince; yakınında bulunan bir değneğin ucu öteki gözüne girivermis. O göz de akıp gitmiş böylece. Veyselin Ali adında bir ağabeyisi ve Elif adında bir kızkardeşi varmış. Hepsi çok üzülmüşler Veyselin kötü kaderine. Babası meraklı adammış. Halk ozanlarından şiirler okuyup ezberleterek avutmaya çalısmış oğlunu. Sivasın köyleri saz şairleriyle dolu. Onlar da ara sıra gelip Ahmet emminin evine uğrarlarmış. Veyseli ilgiyle dinlermiş çalıp söylediklerini. Babası oğlunun ilgisini görünce; bir saz alıp vermiş ona. İlk saz derslerini babasının arkadaşı olan Camşıhlı Ali Ağadan almış. Ve gitgide kendini iyice saza vermiş Veysel. Ünlu Halk ozanlarının şiirlerini çalıp söylemiş bir zaman. Yirmibeş yaşındayken (1919) anası babası Veyseli Esma adında bir kızla evermişler ve kısa süre sonra ikisi de göçüp gitmiş bu dünyadan (1921). Acı üstüne acı gelmiş ama bitmemiş talihin kötü oyunu. İkinci çocugu on günlükken anasının memesi ağzına tkanarak ölmuş ardından da karısı yanaşmalarıyla evden kaçmış. Bu olay çok koymuş Veysele. Daha dertli olmuş ve iyice içine kapanmış. Karısı koyup gittiğinde bir kızı varmış Veyselin. Daha bir yaşını bile bitirmemiş. İki yıl kucağında gezdirmiş ne çare o da yaşamamış. Bu sıralar Veyseli yeniden evermişler. Bu karısı çocuk vermis Aşığa. Biri ölmus iki oğlan dört kız altısı sağ. Onlar da 18 torun vermiş Veysele. Aşık Veysel Cumhuriyetin Onuncu ylldönümüne rastlayan 1933 yılına kadar başka ozanlarm şiirlerini çalıp söylemiş. Kendi deyişlerini söylemekten utanır çekinirmiş. O yıllarda şairlerimizden rahmetli Ahmet Kutsi Tecer tanımış Veyseli. Onun ışık tutuculuğuyla Veyselin şiirleri aydınlığa kavuşmuş. Veyselin şairliğinin gelismesinde Tecerin buyuk yardimlarini gordugunu soylerdi her zaman. Veyselin gun isigina clkan ilk siiri Gazi Mustafa Kemal Pasa icin soyledigi: Turkiyenin ihyasi Hazreti Gazi misrasiyla baslayan siirdir. Bundan sonra butun yazdiklarini calip soyler olmustu. 1933 yilina kadar koyunden disari hemen hemen hic cikmadigi halde; bundan sonra butun yurdu dolasmis yurdunun cesitli sehirleriyle kasabalarini koylerini yakindan tanimistir. Halk ozanlarindan en cok Karacaoğlanı Yunusu Emrahı Dertliyi severdi. Çağımızın ozanlarından Ahmet Kutsi Tecerin ayrı bir yeri vardı Veyselde. Onun aracılığıyla Köy Enstitülerinde bir süre saz öğretmenliği de yapmıştı Veysel. Sırasıyla Arifiye Hasanoğlan Çifteler Kastamonu Yildizeli Akpinar Köy Enstitulerinde bulunmustu. 1952 yılında istanbulda büyük bir jubilesi yapılan Aşık Veysele 1965 yllinda Turkiye Büyük Millet Meclisi Anadilimize ve Milli Birliğimize yaptığı hizmetlerden dolayı ozel bir kanunla vatani hizmet tertibinden aylık bağlamıştı. Veyselin bir başka özelliği daha vardı; köyünde ve çevresinde ondan once bir tek meyve agaci olmadigi halde Sivrialanda ilk meyve bahçesini o yetistirmisti. Hem oyle bir bahce ki icinde elmadan kayısıya kirazdan cevize kadar turlu turlu meyve ve cicek vardı. Veysel kardeslerinin yardimiyla bu bahceyi yapmaya basladigi zaman koyluleri Atalarimiz bunca yil boyle bir iş yapmamışlar su kör adam onlardan iyi mi bilecek ki böyle işe kalkıştı? demisler. Birkac yil sonra agaclar yetismis meyve vermis. Koyluler onceki dediklerini hatirlayip utanmislar ve bu defa O kör degilmis meger kör olan bizmişiz diyerek Aşık Veyseli kutlamışlar. iste boylesine uzağı gören bir insandı O Yetmis yıl karanlık bir dünyada yaşadı (ölümü 21 Mart 1973). Fakat karanlık gözlerindeydi yalnız içi apaydınlıktı şiirleri de öyle Halk şiirimizin bu güclü ozanı yarım yuzyılı aşkın bir süre yazdıklarıyla çalıp söyledikleriyle çevresine ışıklar saçtı. Sanırım şimdi de mezarında son uykusunu ışıklar içinde uyuyordur. Yalnız çagımızda yaşayanlar değil bizden çok sonra yaşayacaklar da Dostlar Beni Hatırlasın şiirini unutmayacaklar ve her zaman rahmetle anacaklardır. Dost Dost Diye Nicesine Sarıldım Benim Sadık Yarim Kara Topraktır Beyhude Dolandım Boşa Yoruldum Benim Sadık Yarim Kara Topraktır Nice Güzellere Bağlandım Kaldım Ne Bir Vefa Gördüm Ne Faydalandım Her Türlü İsteğim Topraktan Aldım Benim Sadık Yarim Kara Topraktır Koyun Verdi Kuzu Verdi Süt Verdi Yemek Verdi Ekmek Verdi Et Verdi Kazma İle Dövmeyince Kıt Verdi Benim Sadık Yarim Kara Topraktır Ademden Bu Deme Neslim Getirdi Bana Türlü Türlü Meyva Yetirdi Her Gün Beni Tepesinde Götürdü Benim Sadık Yarim Kara Topraktır Karnın Yardım Kazma İle Bel İle Yüzün Yırttım Tırnak İle El İle Yine Beni Karşıladı Gül İle Benim Sadık Yarim Kara Topraktır İşkence Yaptıkça Bana Gülerdi Bunda Yalan Yoktur Herkesler Gördü Bir Çekirdek Verdim Dört Bostan Verdi Benim Sadık Yarim Kara Topraktır Havaya Bakarsam Hava Alırım Toprağa Bakarsam Dua Alırım Topraktan Ayrılsam Nerde Kalırım Benim Sadık Yarim Kara Topraktır Dileğin Varsa İste Allahtan Almak İçin Uzak Gitme Topraktan Cömertlik Toprağa Verilmiş Haktan Benim Sadik Yarim Kara Topraktır Hakikat Ararsan Açık Bir Nokta Allah Kula Yakın Kul Da Allaha Hakkın Gizli Hazinesi Kara Toprakta Benim Sadık Yarim Kara Topraktır Bütün Kusurlarımı Toprak Gizliyor Merhem Çalıp Yaralarım Düzlüyor Kolun Açmış Yollarımı Gözlüyor Benim Sadık Yarim Kara Topraktır Her Kim Ki Olursa Bu Sırra Mazhar Dünyaya Bırakır Ölmez Bir Eser Gün Gelir Veyselin Bağrına Basar Benim Sadık Yarim Kara Topraktır Dost Dost Diye Nicesine Sarıldım Sivas/Şarkışla-Aşık Veysel Şatıroğlu |
ÇANAKKALE"Hey Onbeşli Türküsü Ve Hikayesi" Ardı ardına savaşlara giren Osmanlı Devleti, askere alacak insan gücü konusunda sıkıntı yaşıyordu. Çanakkale cephesinde yaşanan ağır zayiat, bu cephede boşlukların olmasına yol açtı. Diğer cephelerden Çanakkale cephesine asker kaydırılamadığı için en yakın çevreden başlayarak 15 yaşın üstündeki eli silah tutan bütün gençlerin dahi, gönüllü olup olmadığına bakılmaksızın Çanakkale'ye sevk edilmeleri kararlaştırıldı. Tokat'ta o dönem 15 yaşında olan 20 genç, cepheye gitti.. O dönem Tokat'ta genç yaşta cepheye koşanların anısına 'Hey On beşli' ağıtı yakıldı. Onlar 15. 16 yaşında askerlerdi polise taş atmaya gitmediler.Vatanı kurtarmaya gittiler hemde bir daha dönmemek üzere ruhları şad olsun. 14-15 yaşında çocukların gülümseyerek öldüklerini gördüğümde savaşı asla kazanamayacağımızı anlamıştım.” demiş bir İngiliz subayı NE SANDIN ? Ecdadımız Çanakkale'de muhteşem bir destan yazdı ! Yazdırana sonsuz hamdolsun.. Şehitlerimizin Aziz Ruhları Şâd olsun ZAFERİMİZ NİCE YÜZYILLARDA MÜBAREK OLA ! ALLAHIM ÇANAKKALE ZAFERİNİ GETİREN RUH VE İMAN İLELEBED DAİM OLSUN ! |
Cevap: ÇANAKKALE"Hey Onbeşli Türküsü Ve Hikayesi" Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker! Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer. Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi Bedr'in arslanları ancak bu kadar şanlı idi. Mehmet Akif Ersoy Onların futbol topları yoktu.Hele sizin gibi topları hiç olmadı.Çaputları birbirine dolayıp bezden bir top yapmışlardı belki.Onunla da kimbilir kaç kez oynama fırsatı bulmuşlardı? Sizce en büyük eğlenceleri neydi? Gökyüzünde salınan bir uçurtmaları olmuşmuydu? Gece yattıklarımda neyin hayali ile uyumuşlardı? Hayal kurmak için hiç fırsatları olmuşmuydu acaba? Bugünkü rahatlığımızı borçlu olduğumuz onlar: babaları cephede olduğu için birşeyler istemek şansına sahip değillerdi....Ve birgün hepsinin üstüne görev düştü: "VATAN İÇİN ÖLMEK..." Tereddüt etmeden gittiler. Öyle güzel, öyle güzeldi ki gittikleri yerler. Gittiler ve bir daha geri dönmediler. |
Çanakkale İçinde Türküsü Ve Hikayesi Anadolu halkının kahramanlığını destanlaştırdığı savaşlardan biri de Çanakkale cephelerinde olur. Büyük imkansızlık içinde verdiği bu çetin mücadelede, bağımsızlığı için gerektiğinde çok şeyler yaratabileceğini bütün Dünyaya bir kez daha anlatmıştır. Birinci Dünya Savaşı İtilaf Devletleri dediğimiz İngiltere, Fransa ve Rusya ile, İttifak Devletleri dediğimiz Almanya, Avusturya ve İtalya´nın birbirleriyle savaşmasıyla başlar. Almanya´ya saldırabilmesi için Rusya´nın silah ve cephane ihtiyacı vardı. Bunun için Boğazlar yoluyla Rusya´nın İngiliz ve Fransız kuvvetleriyle birleşmesi gerekiyordu. Oysa ki Osmanlı Devletinin harbe girmesi üzerine Çanakkale boğazını geçmek için Osmanlı Devletine Çanakkale´de cephe açmaları gerekti. İtilaf Devletlerine ait bir donanma 18 Mart 1915´te Çanakkale Boğazı´nı geçmeye kalkıştı. Burada kahramanca çarpışan Türk kuvvetleri karşısında büyük kayıplar vererek geri çekildi. Bu sefer Gelibolu yarımadası´nın çeşitli yerlerine kuvvetler çıkararak karadan İstanbul´a yürümeyi denediler. Ne yazık ki yapılan sayısız hücumlar Türk süngüsü karşısında eriyip gidiyordu. Son olarak büyük bir taarruzla Gelibolu yarımadası üzerinden Marmara´ya ulaşmayı denediler. Ansızın yaptıkları bu taarruz da Anafartalar ve Arıburnu, bölgelerinde benzeri görülmemiş bir müdafaa ile durduruldu. Türkleri bu cephelerde yenemeyeceklerini anlayan düşman buraları terk ederek çekilmek mecburiyetinde kaldı. Yüzbinlerce şehit verdiğimiz bu savaşın bütün Anadolu´da heyecan uyandırması, bu savaşa doğudan, batıdan, kuzeyden, güneyden hasılı yurdun dört bucağından gönüllü asker gitmesindendir. Çanakkale İçinde Çanakkale İçinde Aynalı Çarsı, Ana Ben Gidiyom Düşmana Karsı. Of Gençliğim Eyvah. Çanakkale İçinde Bir Uzun Selvi, Kimimiz Nişanlı Kimimiz Evli. Of Gençliğim Eyvah. Çanakkale Üstünü Duman Bürüdü, On Üçüncü Fırka Yürüdü. Of Gençliğim Eyvah. Çanakkale İçinde Bir Dolu Testi, Analar Babalar Mektubu Kesti. Of Gençliğim Eyvah. |
Cevap: Dost Dost Diye Nicesine Sarıldım Türküsünün Hikayesi Âşık Veysel'in Sözleri Yüreğinin Taa Derinlerinden Gelmiş. Benim Sadık Yarim Kara Topraktır. Ölüm Bizim Kaçınılmaz Sonumuz İken Ölmeyecek Gibi Yaşamamız Kaderin Bir Cilvesi Olsa Gerek. |
Cevap: Burçak Tarlası Türküsü ve Hikayesi Çok hoş bir Türkü ortaya çıkmasının sebebini ilk kez okudum. Anadolu'nun her yanı bir şiir hr yanı bir türkü. |
Ahirim Sensin (Neşet Ertaş) Büyük usta Neşet Ertaş'ın çok sevilen türkülerinden biri olan Ahirim Sensin'in duygulu da bir yazılma öyküsü varmış. Neşet Ertaş, Ankara'da pavyonlarda çalıştığı sırada, yine kendisi gibi pavyonda şarkı söyleyen Leyla adında bir kadına aşık olur. Neşet Ertaş'ın kendisi gibi sanatçı olan babası muharrem ertaş, Ankara'ya radyoda bozlak okumaya geldiğinde bu aşktan haberdar olur, Neşet Ertaş'ın Leyla ile evlenme isteğine karşı çıkar ve şu türküyü yazar. "temiz ruhlu, saf kalplisin şöhretsin hakkın vardır evlenmeye evladım mevlam sana yapanları kahretsin aslı bozuk alma dedim evladım. dokunsalar nazif tene kir gelir bizden önce ceddimize ar gelir köle olmak şanımıza zor gelir aslı bozuk alma dedim evladım" Neşet Ertaş, babasının Leyla'ya "aslı bozuk" demesine çok üzülür ve o da bir türküyle karşılık verir; "ulu arıyorsan analar ulu sevmişiz biz onu olmuşuz kulu analar insandır biz insanoğlu aslı bozuk deme gel şu insana, aşkı kimden aldın sevgiyi kimden aslı bozuk deme gel şu insana soracak olursan eğer ki benden aslı bozuk deme gel şu insana, yazımızı felek yazdı mevlâdan değil senin dediklerin evladan değil her hata suç bende Leylâ’dan değil aslı bozuk deme gel şu insana" babasının gönlü olmamasına rağmen Neşet Ertaş, Leyla ile evlenir ve babasından sitem dolu bir cevap gelir; "küsmedim neşedim kahrettim sana baban değil miydim sormadın bana olan olmuş yavrum ne deyim sana sen aklını yitirmişin evladım" Neşet Ertaş babasına darıldığı bu dönemde, iki büyük nimetim var türküsünü yazar. Bu türküde anasını ve yarini över. "iki büyük nimetim var biri anam biri yarim ikisine de hörmetim var biri anam biri yarim, ana deyip de geçilmez o yar anadan seçilmez ikisine de kıymet biçilmez biri anam biri yarim, birisi var etti beni birisi yar etti beni ikisinin de birdir yari biri anam biri yarim" Neşet Ertaş ile Leyla 10 yıl evli kalırlar. bu süreçte Leyla da şarkılar söyler, ünlenir, kaset yapar ama mutlu olamaz. Neşet Ertaş askere gider ve döndüğünde boşanırlar. Neşet Ertaş kesinlikle Leyla'ya toz kondurmaz ve bunu türkülerinde dile getirir. amanın Leyla Leyla "merhamet eyle yarim eyle yarim eyle suçum nedir bilmiyom da amanın leyla... ne ise söyle yarim söyle söyle yarim söyle" hata benim "bilemedim kıymetini kadrini hata benim günah benim suç benim eliminen içtim derdin zehrini hata benim günah benim suç benim, bir günden bir güne sormadım seni körümüş gözlerim görmedim seni boşa mecnun eylemişim ben beni hata benim günah benim suç benim" kendim ettim kendim buldum "kendim ettim kendim buldum gül gibi sarardım soldum eyvah bilmez yar halımdan bilmez akan gözyaşlarım silmez bir kere yüzüme gülmez eyvah" ve en sonunda o inanılmaz türkü evvelim sen oldun ahirim sensin gelir. "cahildim dünyanın rengine kandım hayale aldandım boşuna yandım seni ilelebet benimsin sandım ölürüm sevdiğim zehirim sensin evvelim sen oldun ahirim sensin sözüm yok şu benden kırıldığına gidip başka dala sarıldığıma gönülüm inanmıyor ayrıldığına gözyaşım sen oldun kahirim sensin evvelim sen oldun ahirim sensin, garibim can yıkıp gönül kırmadım senden ayrı ben bir mekan kurmadım daha bir gönüle ikrar vermedim batınım sen oldun zahirim sensin evvelim sen oldun ahirim sensin" neşet ertaş şu dizelerle leylasına "mezarıma gelme" dese de leyla ertaş, ustanın mezarını ziyaret etmiş, dua okumuş ve gözyaşı dökmüştür. niye çattın kaşlarını "niye çattın kaşlarını bilmiyom yar suçlarımı ben ölürsem saçlarını yolma gayrı yolma leyli leyli, ben yandım aşkın narına meyletmem dünya malına ölürsem de mezarıma gelme gayrı gelme leyli leyli" vasiyeti üzerine babasının ayağının ucuna gömülen neşet ertaş'ın mezar taşında şunlar yazar; sakın ola ha insanoğlu, incitme canı incitme. her can bir kalp hakka bağlı, incitme canı incitme. "saygı, sevgi,hoşgörü..." "garip" Neşet Ertaş canımız, "insan" babamız. Alıntı |
Mihriban Türküsünün Gerçek Hikayesi Sözleri Mihriban Türküsünün Gerçek Hikayesi Sözleri Merhum yazar, şair Abdurrahim Karakoç’un yaşamış olduğu bir aşk neticesinde mahlas olarak kullandığı bu unutulmaz eser, sevdiği kız için yapılmış türküsüdür Mihriban. Aslında Türküye adını verdiği kızın ne saçları sarı, ne de adı gerçekten Mihriban’dır. İnce ruhlu yazarımız Abdurrahim Karakoç’un insana verdiği değerden dolayı sevdiği kişinin gerçek adını telaffuz etmemesi elbette büyük bir inceliktir. Merhum yazar, şair Abdurrahim Karakoç’un yaşamış olduğu bir aşk neticesinde mahlas olarak kullandığı bu unutulmaz eser, sevdiği kız için yapılmış türküsüdür Mihriban. Aslında Türküye adını verdiği kızın ne saçları sarı, ne de adı gerçekten Mihriban’dır. İnce ruhlu yazarımız Abdurrahim Karakoç’un insana verdiği değerden dolayı sevdiği kişinin gerçek adını telaffuz etmemesi elbette büyük bir inceliktir. Yazar Abdurrahim Karakoç sevdiği kişinin gerçek adını vermez ama hayat tadında bir aşk hikayesini şiire döker, sonra da bu şiiri usta eller türküye dönüştürür. Musa Eroğlu ile bütünleşmiş eseri Mahsun Kırmızıgül söylerken adeta o dönemi yansıtıyor. Böylece de her görüşten insanın ortak noktada buluştuğu güzel bir eser ölümsüzleşir ve geniş kitlelerin ortak değeri haline gelir. Bütün film, konser ve dinletilerde biraz romantizm estirmek için ayrılığın ve özlemin sembolü olur adeta. Abdurrahim Karakoç yaşadığı aşkı, yaşadığı döneme göre kaleme alır. Yaşadığı dönemde elektrik olmadığı için gaz lambası ışığı altında yazar sevdiğine. Bu şiir dizelerini oluşturmaya başladığında mevsim kış, hava soğuk, lambadaki alevler de üşürmüş. Şair ve yazar yaşadığı dönemde insanların özellikle de erkeklerin karşı cinse olan ilgisini açık bir şekilde ifade etmesi, herkese duyurması doğru bir davranış olarak kabul görmediği için gizli gizli mektup yazmış, ancak mektubunu da dizeler şeklinde yazmış yazar. Sevdiği kız da aynı şekilde dizelerle cevap vermiş, hatta türkünün bazı bölümlerinde ‘unutursun, unutursun’a vurgu yapılmış, ancak sevdiği kız da unutmayacağını söylemiş ısrarla. Şair, yazar Abdurrahim Karakoç insanların daha önce yaşadıklarını hep unuttuğunu örneklerle dize dize yazarak dile getirmiş, gerçek bir aşk hikayesinin türkü haline dönüşmüş güzel bir Anadolu sevdasıdır Mihriban. Mihriban Türküsünün Sözleri Sarı saçlarını deli gönlüme Bağlamışım çözülmüyor mihriban mihriban Ayrılıktan zor belleme ölümü Görmeyince sezilmıyor mihriban Sevdiğim mihriban Yar değince kalem elden düşüyor Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor Lambada titreyen alev üşüyor Aşk kağıda yazılmıyor mihriban Sevdiğim mihriban Tabiblerde ilaç yoktur yarama Aşk değince ötesini arama Her nesnenin bir bitimi var ama Aşka hudut çizilmiyor mihriban Sevdiğim mihriban. |
Karadır Kaşların Ferman Yazdırır / Hikayesi Bilinen öyküye göre bu türkü Malatyalı Fahri ‘ye ait. Yaşar Özürküt, bu türkünün sahibinin Eskişehir’in Seyitgazi ilçesinden Mustafa Tuna olduğunu söylüyor. Türkünün öyküsünü dinlemek üzere Mustafa Tuna’yı Seyitgazi’de bulup onunla söyleşi yapıyor. Mustafa Tuna, sevdiği kadına yazdığı bu türküyü gizliyor. Çünkü bu aşk, bu türkü bilinmesin istiyor. Kadın başkasıyla, Mustafa Tuna başkasıyla evleniyor. İkisinin de çocukları oluyor. Öyküyü Mustafa Tuna’nın anlatımından aktarıyorum: ”Kızın babası Rum’dan dönme idi. Babam, ‘Ben soyuma Rum kanı katmam’ diye itiraz etti… Belki de isabetliydi. Gönül ferman dinlemediği için biz kızı kaçırmaya karar verdik… Benim aracı kadınlarım vardı. Haber getirip götüren. Onlardan kızın ertesi gün çeşmeye geleceğini öğrendim. Bir yandan da kızın kına hazırlığı var. Bu iŞ bitiyor, biz bunu önleyelim dedik.” ”Kızın eviyle, Kuruçeşme arasında dar bir sokak var. Arabayı sokağın başına çektik. Bir gün önceden de atları nallatmışız. Kız testileri su doldurup omzuna almış. Sokak dar kaçacak göçecek yer yok. Sabahın da körü. Kızı yakaladım. Duvara çarptım. Omzundaki su testileri kırıldı. Kucaklayıp arabaya attım. Atları kırbaçladık. Yola koyulduk… Arabacı yolu şaşırdı. Eskişehir yoluna saptı. Zaten arabacı Raşit saralıydı. Nöbeti tuttu, titriyor. Bir elimle kızın ağzını kapatıyor, ötekiyle Raşit’i tutuyorum. Yuları kavrayıp, atların sırtına bineceğim, ama bu defa ötekiler arabadan düşecekler. Atlar başıboş koşuyorlar. Aniden bir de karşıdan kamyon çıktı. Kamyonu gören atlar ürktü, anayoldan çıkıp orman yoluna saptı araba… Kızıltepe Ormanı diyoruz, Şu karşıdaki orman. O arada millet de peşimize düşmüş. Jandarma süvarisi bir yandan çevirdi; kızın nişanlısının akrabaları öte yandan üstümüze geldiler… Teslim olmak zorunda kaldık.” ”Götürdüler tevkif ettiler. Bir seneye mahkûm edildim. Yıl 1944 tek parti dönemi… Ben Seyitgazi’de ilk yirmi yedi günlük hapisliğimde sazla türküyü söylemeye başlamıştım. Hapishaneden dışarıya taştı türkü. Öyle meşhur oldu ki türkü, Eskişehir yıkılıyor… Ben günümü tamamlayıp çıkacağım sırada, Hakkı Efendi, yani kızın babası haber gönderiyor, ‘tahliye olduğunda doğruca bize gelsin görüşelim’ diyor. Ama babam kabul etmiyor. Ben babamı karşıma alıp da onlara gitmedim.” ”Ben kızla görüşüyorum, ama babasına gitmedim. Hatta hiç unutmuyorum, aracılar vasıtasıyla kız bana bir çevre göndermişti. Baktım olmayacak, babam reddediyor, 1948’de terk-i diyar eyleyip Ankara’ya gittim.” Mustafa Tuna evleniyor. Sevdiği kız da evleniyor. Uzun yıllar sonra Seyitgazi’ye dönmüş. Sevdiği kadının adını söylemek istemiyor. Çünkü o da orada yaşıyormuş. İşte ünlü türküden bazı bölümler: ”Karadır kaşların ferman yazdırır,/Bu aşk beni diyar gezdirir,/Lokman Hekim gelse yaram azdırır,/Yaramı sarmaya yar kendi gelsin” |
Zahidem Türküsünün Hikayesi Kırşehir Çiçekdağı’ndan Aşık Arap Mustafa, Hacı Büro’lardan Mehmet Ağa’nın kızı Zahide’ye aşık olur. Aşıkda ne kelime yanar tutuşur. Ama gönül bu işte, Aşık Arap Mustafa çok fakir, bir o kadar da garip bir kişi. Zahide ise Hacı Bürolar’ın zengin ve güzel kızı, üstelik ağa kızı, üstelik çok güzel, yaşı ise Aşık Arap Mustafa’dan büyük. Dolayısıyle nereden bakarsanız bakın birbirlerine hiç ama hiç denk değiller. Üstelik Zahide’yi isteyen çok zenginler var. Hem zenginler hemde yaşıtları Zahide’nin peşinde. Bu kadar kişinin arasında Zahide bir fakire hele hele bir garibe verilirmi..? Aşık Arap Mustafa bütün bu olumsuzluklara rağmen istetir Zahide’yi ama sonuç malum: Zahide’yi Aşık Arap Mustafa’ya vermezler. Aşık Arap Mustafa sonunda askere gider. Zahide’yi ise başka biri ile evlendirirler. Zahide’nin başkası ile evlenmesini Aşık Arap Mustafa’ya duyurmak istemezler ama o bir yolunu bulur ve öğrenir. Yıkılır, dünyası kararır ve İşte Zahidem Türküsü Aşık Arap Mustafa’nın sesinden sazından bizlere kazandırılır. 1965 yılında Zahide vefat eder. 1966 yılında’da Aşık Arap Mustafa vefat eder. Dip Not: Türkünün sözleri Aşık Arap Mustafa’ya aittir. Beste ise:Nuh Akgün’e aittir. Derleyici sıfatı ile bu türküyü Neşet Ertaş derlemiştir ve TRT repertuvarına kazandırmıştır. |
Ormancı Türküsünün Hikayesi Ormancı Türküsünün Hikayes ORMANCI”NIN ÖYKÜSÜ Gevenes Köyü’nde 1922 yılında dünyaya gelen Mustafa Şahbudak, ağa çocuğudur. Köy Muhtarı Tevfik Cezayirli, Mustafa’nın en yakın arkadaşıdır. Bu ikili her akşam köy kahvesinde ”dama” maçı düzenler, iddialı ve dostça yapılan bu karşılaşmalar, kahvehanedekiler tarafından ilgi ile izlenir. 1946 yılının bir Temmuz gününde, Mustafa Şahbudak ve Muhtar Tevfik Cezayirli, yine dama tahtasının başına otururlar. Oyunun yarısında ”Sarı Memet” lakaplı Orman Memuru Mehmet İn, çıkagelir. Mehmet, sarhoştur. Bir gün önce, komşu olan Çiftlik Köyü’nde yangın çıkmıştır. 1946 seçimlerinin evrakı Yatağan’a gönderilecektir. Seçim evrakını Yatağan’a, köy bekçisinin götürmesi zorunludur. Ormancı ise, yangın evrakının bir an önce ilçeye götürülmesi için bekçiyi muhtardan ister. Muhtar Cezayirli, ”Olmaz, daha acil olan seçim sonuçlarının ulaştırılması gerekiyor. Bekçiyi gönderemem” diye cevap verir. Bunun üzerine ormancı ile muhtar arasında tartışma başlar. Muhtar Tevfik Cezayirli, ”Ayıp ediyorsun Mehmet, bize müsaade et” der. Ormancı kahveye geri döner, dama masasını bir yumruk atar. Mustafa Şahbudak, bu davranışa tahammül edemez ve ormancıyı tokatlar. Olayın büyüyeceğini anlayan köylüler, ormancıyı sakinleşmesi için kahvenin arka tarafına götürürler. Ormancı bağırarak küfürler savurmaktadır. Küfürler Mustafa Şahbudak’ın tahammül sınırını daha da zorlar. Şahbudak, yerinden kalkar, ormancının üzerine yürür. Ormancı Mehmet, kamasını çıkarıp Mustafa Şahbudak’ı kolundan yaralar. O zaman, Mustafa Şahbudak ormancıyı korkutmak için, belindeki tabancayı çıkarır, yere doğru ateş eder. Muhtar, ormancının ikinci kez kama vurmaması için elini tutar. Fakat, Mustafa tetiği çoktan çekmiştir… Ormancı Mehmet İn, bunun üzerine kaçmaya başlar. Mustafa Şahbudak kaçmasın diye, bir el daha ateş eder. Bu ateş de öldürmek için değil, kaçmasına engel olmak içindir. İkinci atışta Mehmet İn, yere düşer. Arka cebinde tabaka olduğu için, ona bir şey olmaz. Ama, Mustafa Şahbudak, kaza kurşunu ile dostu Tevfik’i vurmuştur. O günlerin imkansızlıkları içerisinde Tevfik’i, tahta bir sal üzerinde köyden 23 kilometre uzaklıktaki Muğla Devlet Hastanesi’ne götürürler. Tevfik, çok kan kaybetmektedir. Mustafa, Doktor Veli Bey’e, ”Babamın selamı var, bu adamı iyileştir” diye yalvarır. Doktor Veli Bey, ”O ölecek, önce senin kolunu saralım” diye yanıt verir. O sırada Tevfik eliyle işaret edip Mustafa’yı yanına çağırarak, ”Ben ölüyorum, hakkını helal et” dedikten sonra can verir. Yıllardır her şeyi unutmaya çalışan Mustafa’ya bir gün arkadaşları, Tahir Usta adında bir değirmenciden bahsederler. Bu değirmenci, annesinin akrabasıdır. Değirmenci Tahir Usta aynı zamanda türkü de bestelemektedir. Gevenes Köyü’nde yaşanan bu acı olay, Tahir Usta tarafından bestelenmiştir. Düğünlerde okunan, herkesin diline düşen türkü, ORMANCI’dır… |
Merdo Hikayesi Bu türkü için 2 farklı hikaye anlatılır. Hangisi gerçek bilmiyoruz. Birinci hikaye daha mantıklı geliyor. Merdo türküsü Aşık Mahsuni tarafından 1980 yılında teröristler tarafından öldürülen Kahramanmaraş elbistan belediye başkanı Mert Genç'e hitaben yazılmıştır. İkinci hikaye ise ; Merdo yıllar önce memleketin birinde yaşamış bir delikanlıdır. pınar başında gördüğü bir kıza aşık olur kız da ona tabiki. amma velakin merdo fakirdir, fukaradır ve de öksüzdür. bunlar gizli gizli buluşurlar. gel zaman git zaman komşu köyde yaşlı ve zengin bir adamın karısı ölmüştür ve merdo'nun aşık olduğu kızın güzelliğini duyar ve kızı babasından istetir. aslında yaşlı adam iyi birisidir amacı kendisine yardım edecek yemeğini vs. yapacak bir eş aramaktır. neyse kızı istetir ve babası kızı bu yaşlı adama verir. merdo çok üzülmüştür. merdo gizli gizli hergün kızın olduğu köye gider ve uzaktan aşkını umutsuzca izler. köye gidip gelirken iki köyün arasında bir köprü vardır, köprünün başında ise bir deli vardır. her gidip gelişinde bu deli merdo'yu görür niçin gittiğini de bilir. neyse bir vakit sonra yaşlı adam kızın davranışından bi şekilde olayı anlar. kıza der ki eğer sizin birbirinizi sevdiğinizi bilseydim asla seni almazdım bu yüzden kimsenin görmeyeceği bir yerde merdo ile görüşebilirsin ve ben öldükten sonra evlenebilirsiniz.ama sakın beni utandıracak bişey yapmayın der. belli bir zaman kızla merdo kimseye görünmeden buluşurlar. ama bir zaman sonra köylüler durumdan kıllanır ve yaşlı adamın aklına fitneyi sokarlar adam inanmak istemez ama içine kurt düşmüştür. baskıya dayanamayan adam yanına adamlarını ve silahını alıp merdo'nun hergün geçtiği köprünün başına pusuyu kurarlar. merdo kızın yanına gitmek için köprüye doğru giderken deli, merdo'ya karşıya geçmemesini söyler ama merdo inanmaz inansa bile öleceğini bile bile geçer karşıya. karşıya geçtiğinde pusunun ortasına düşer nitekim merdo'yu öldürürler |
Cemalin Hikayesi Türkü, öldürülen Cemal´e, karısı Şerife tarafından yakılmıştır. Şerife, 90 yıldan fazla yaşamış, 30 Kasım 1993 günü vefat etmiştir. 14-15 yaşlarında Cemal´le evlenmiş, mutlu geçen birkaç yılı Cemal´in öldürülmesiyle sona ermiş, bu hadiseden sonra bir oğlu ile ortada kalmıştır. Bu hadisenin oluş şekli ve ona yakılan ağıtı/türküyü bana, Şerife´nin daha sonra evlendiği Hayrullah´tan olan oğlu İsmet Aksoy göndermiştir. Cemal´in öldürülme hadisesi ve türkünün tam metni şöyledir: Ürgüp´ün Karlık köyünün eşrafından ve varlıklı bir ailesinden olan Cemal, kalleşlikle öldürülür. Herkesçe sevip sayılan Cemal´in ölümüne yanmayan kalmaz. Eşi Şerife acılarını yaktığı ağıtla hafifletmeye çalışır. Yetim kalan oğlu Mustafa da, birkaç yıl sonra hasat zamanı bir atın tepmesi sonucu ölmüştür. Ağıt, Şerife´nin ikinci kocası Hayrullah´ın sonraki yıllar Refik Başaran´a “Herkese bir türkü okudun ama, bana okumadın.” diye sitem etmesi üzerine Cemal türküsünü plağa okur. Cemal Hayrullah´ın aynı zamanda amcasıdır. Onun öldürülüşü Şerife kadar Hayrullah´ı da etkiler. Şerife´nin türkünün her çalınışında gözünden iplik iplik yaşlar akıtmasını, Cemal´i bir türlü unutamamasını daima anlayışla karşılamıştır. Yöre: Ürgüp Derleyen: Mustan Aktürk Kaynak: REFİK BAŞARAN Şen olasın Ürgüp dumanın gitmez Kıratın acemi konağı tutmaz Oğlun da çok küçük yerini tumaz Cemal’ım Cemal’ım algın Cemal’ım Al kanlar içinde kaldın Cemal’ım Ürgüp’ten de çıktığını görmüşlür Kıratının sekisinden bilmişler Seni öldürmeye karar vermişler Cemal’ım Cemal’ım algın Cemal’ım Al kanlar içinde kaldın Cemal’ım Cemal’ın giydiği ketenden yilek Al kana boyanmış don ile göynek Sana nasip oldu ecelsiz ölmek Cemal’ım Cemal’ım algın Cemal’ım Al kanlar içinde kaldın Cemal’ım Ürgüp’ten de çıktın kırat kişnedi Üzengiler ayağını boşladı Yağlı kurşun iliğine işledi Cemal’ım Cemal’ım algın Cemal’ım Al kanlar içinde kaldın Cemal’ım Karlık ile başkadın pınar arası Çok mu imiş Cemal’ımın yarası Ağlayıp geliyor garip anası Cemal’ım Cemal’ım algın Cemal’ım Al kanlar içinde kaldın Cemal’ım Cemal’ın giydiği kadife şalvar Dükkânın kilidi cebinde parlar Oğlun da çok küçük beşikte ağlar Cemal’ım Cemal’ım algın Cemal’ım Al kanlar içinde kaldın Cemal’ım Kıratın üstünde bir uzun yayla Ne desem ağlasam kaderim böyle Gidersen Ürgüp’e sen selâm söyle Cemal’ım Cemal’ım algın Cemal’ım Al kanlar içinde kaldın Cemal’ım Kıratım başımda oturmuş ağlar Cemal’a dayanmaz şu karlı dağlar Üzüm vermez oldu Karlık’ta bağlar Cemal’ım Cemal’ım algın Cemal’ım Al kanlar içinde kaldın Cemal’ım Giden Cemal gelir mi de yerine İçerimde yaram indi derine Cemal düşta kahpelerin şerine Cemal’ım Cemal’ım algın Cemal’ım Al kanlar içinde kaldın Cemal’ım |
Sevdiğime Varamadım (Abum Abum Gız Abum) Yöre: Tokat/Reşadiye Vaktiyle, Niksar´ın bir köyünde genç bir ilkokul öğretmeni varmış. Güzel bir köylü kızı sevdalanmış bu öğretmene.. Hem kendine sevdalanmış, hem de öğretmen ya;o zamanda mühim bir meslek, herkesin hayallerini süslermiş öğretmenlik. Öğretmen bey de boş değilmiş bizim sevdalı kıza.. Bunlar konuşmaya başlamışlar, yani sevdalarını,yüreklerini açmışlar birbirlerine.. Bir süre sonra, öğretmenin tayini Niksar´ın içine çıkmış. Kızı almış bir dert, anasıyla (abusu) konuşmuş, “gidecem öğretmenle,seviyorum onu),lakin anası izin vermemiş.. “Onunla bir olamazsın, O koskoca öğretmen bey, sen bir köylüsün, denk değilsiniz” demiş. Öğretmen gitmiş, hem de öyle bir gitmiş ki ne aramış kızı me sormuş, ne de mektup yazmış. Bizim sevdalı kızı köyden bir çobana vermişler sonra.. İşte bu türküyü derleyen ve kaynaş kişi olan Ali KAYA ve Çakır USTA´dır bu düğünün mehterleri (Zurna çalanlar). Kız, “kız başı yıkama” (Reşadiye´de bir düğün geleneği) sırasında ağlayarak, mani yakmış boyle: sensin sebebim abum” beni yaktın sen abum” diye.. Çakır usta ve Ali KAYA da bu sözlerden esinlenerek, bu türküyü yöremiz kültürüne ve türküler hazinemize kazandırmışlardır |
Çanakkale İçinde Anadolu halkının kahramanlığını destanlaştırdığı savaşlardan biri de Çanakkale cephelerinde olur. Büyük imkansızlık içinde verdiği bu çetin mücadelede, bağımsızlığı için gerektiğinde çok şeyler yaratabileceğini bütün Dünyaya bir kez daha anlatmıştır. Birinci Dünya Savaşı İtilaf Devletleri dediğimiz İngiltere, Fransa ve Rusya ile, İttifak Devletleri dediğimiz Almanya, Avusturya ve İtalya´nın birbirleriyle savaşmasıyla başlar. Almanya´ya saldırabilmesi için Rusya´nın silah ve cephane ihtiyacı vardı. Bunun için Boğazlar yoluyla Rusya´nın İngiliz ve Fransız kuvvetleriyle birleşmesi gerekiyordu. Oysa ki Osmanlı Devletinin harbe girmesi üzerine Çanakkale boğazını geçmek için Osmanlı Devletine Çanakkale´de cephe açmaları gerekti. İtilaf Devletlerine ait bir donanma 18 Mart 1915´te Çanakkale Boğazı´nı geçmeye kalkıştı. Burada kahramanca çarpışan Türk kuvvetleri karşısında büyük kayıplar vererek geri çekildi. Bu sefer Gelibolu yarımadası´nın çeşitli yerlerine kuvvetler çıkararak karadan İstanbul´a yürümeyi denediler. Ne yazık ki yapılan sayısız hücumlar Türk süngüsü karşısında eriyip gidiyordu. Son olarak büyük bir taarruzla Gelibolu yarımadası üzerinden Marmara´ya ulaşmayı denediler. Ansızın yaptıkları bu taarruz da Anafartalar ve Arıburnu, bölgelerinde benzeri görülmemiş bir müdafaa ile durduruldu. Türkleri bu cephelerde yenemeyeceklerini anlayan düşman buraları terk ederek çekilmek mecburiyetinde kaldı. Yüz binlerce şehit verdiğimiz bu savaşın bütün Anadolu´da heyecan uyandırması, bu savaşa doğudan, batıdan, kuzeyden, güneyden hasılı yurdun dört bucağından gönüllü asker gitmesindendir. |
Kırmızı Gül Demet Demet Kırmızı gül demet demet, Sevda değil bir alamet, Balam nenni, yavrum nenni Gitti gelmez ol muhannet Şol revanda balam kaldı, Yavrum kaldı, balam nenni… Nenni ya! Nenni ki nenni!. Yavrum nenni! Bir demet kırmızı gülle gelen nenni!. Nasıl oluyor derseniz, türkünün dilini açmak gerek… Varıp sormak gerek türküye : ”Ey türkü nedir bu demet demet kırmızı gül ve de nenni!. Yavrum nenni… Balam, nenni”. Bu demet demet gül hem de kırmızısından, sevgiliye duygu mu taşıyor? Neden kırmızı gül de kır papatyaları değil? Şöyle sarılı beyazlı, düz sarılı, öküz gözü gibi, kırdan toplanmış papatyalar değil de, demet demet kırmızı gül? Onların sevgi dili yok mu?. Onlar duygu simgesi gül kat… Ama bir tek!. Benim tek gülümsün, gönlümdeki yerin kır çiçekleri kadar engin, kır çiçekleri kadar zengin ve doğal, demiş olmazmısın? Ama senden iyisini bilecek değiliz ya!. Kırmızı gülü seçmişsin sen. Hem de demet demet… Ha bir de ‘balam’ meselesi var! Yavrum diyorsun… ‘Nenni’ diyorsun ‘Gitti gelmez’ diyorsun. Yoksa bir ananın balasına, yavrusuna çağrısı mı bu? Şol Revan’da kalan balası üstüne mi söylenmiş?. REVAN, bugünkü adıyla ERİVAN, yani günümüzde Ermenistan’ın başkenti… Türkümüze konu olan olayın geçtiği zaman ise, büyük olasılıkla 17. yüzyıl sonrası… Neden derseniz, REVAN Osmanlının önemli bir ticaret merkezi o zamanlar. Ama bir ara elden çıkmış, Safeviler işgal etmiş. Yıl 1635. Dördüncü Murat ikiyüzellibin kişilik bir orduyla REVAN seferini düzenlemiş. Sekiz ay, yirmi dokuz günlük kuşatma sonunda, REVAN yeniden Osmanlı topraklarına katılmış. Eskisi gibi kervanlar gider gelir olmuş. Mal götürüp, mal getirmişler… Memet de gidip gelen kervancılardan birisi… Anasının da tek ‘balası’… Tek oğlu!. Erzurum yöresinde üç beş dönümlük tarlalarını ekip dikiyorlar… Yetiştirdikleri ürünü de kervana katıp, REVAN’da satıyor Memet… Memet de Memet hani… Karayağız bir delikanlı… Taşı tutsa, suyunu çıkaracak kadar güçlü. Bir de alışkanlığı var Memet’in. Her akşam tarla dönüşü, bahçelerden derlediği demet demet gülleri getiriyor anasına.. Anayla oğul arasında bir simge gibi kırmızı gül demeti… Sevgi saygı simgesi. Gülleri evinin duvarına asıp kurutuyor ana… Onlara baktıkça oğlunu görür gibi oluyor… Hele Memet kervandaysa. Gözü gönlü kırmızı gülün kurumuş, gazelleşmiş demetinde ananın. Rüyaları hep Memet üstüne… REVAN yollarını düşlüyor hep. Kimi zaman kara saplanmış görüyor kervanı. Kanter içinde uyanıyor. hayra yormaya çalışıyor. Kimi geceler de toza dumana katılmış kervanın, atının eşeğinin devesinin bir toz bulutu içinde kayboluşunu düşlüyor. Bir hortum, yutuyor kervanı. Koca kervan döne döne göğe çekiliyor. Geride ne bir at, ne de bir deve, ne de insan kalıyor. Memet’i arıyor gözleri. Kara yağız, kaytan bıyık Memet, ellerini uzatıyor anasına. ‘Tut ellerimi’ diyor. Ama ne gezer. Anasının elleri boşlukta kalıyor. Sözün kısası günü gelip de kervan REVAN’dan dönene kadar bu böyle sürüp gidiyor. Kervanın dönüşünü dört gözle bekliyor. Bazen kışın yola saldığı oğlu yazın dönüyor .Bazen de tersi oluyor . Kervanın dönüşü, bayram gibi! Kimi kocasını, kimi yavuklusunu karşılıyor. Kimi analar da oğlunu. Sarılıp, ağlayanlar, sevinç gözyaşı dökenler. Yemen seferinden döner gibi. Gerçi savaş dönüşü değil ama; hastalığı sağlığı var… Karı var, ayazı var!. Bir de salgın hastalık söylentisi yayılmış. Veba hastalığı kırıp geçiriyor ortalığı. İlkin bir ateş sarıyor bünyeyi. Kusma, iltihap, baş dönmesi. En sonunda da sayıklama. Artık kurtuluşu yok. Sayıklaya sayıklaya götürüyor insanı. En erken üç gün. En geç yedi gün içinde başlıyor sayıklama… Kurduğu tüm dünya yok oluyor bir anda insanın. Sevgiliye özlem, alınan armağanlar. Söylenecek güzel sözler. ”Sensiz olamam. Sen benim her şeyimsin. Güne seninle başlıyorum. Seninle bitiyor gecem. Zaman yitirmemek gerek demiştin. Oysa günler su gibi geçti. Ne bir ses; ne bir nefes. Düşlerdeki yerin hariç. Oysa seninle her şeye yeniden başlayacaktık. Öyle demiştik. ”Yaşam o kadar kısa ki; hiç zaman yitirmek istemiyorum seninle olmak için”. Bunları sen söylemiştin. Sıcaklığın avuçlarımdaydı. Kuytu bir sokak arası mıydı?. Yoksa aşıklar yoluna girişte miydi? Bir tek gözlerin kalmış belleğimde. Bir de kuşların bitmeyen şakımaları. Ne de güzel batmıştı güneş. Alaca ışığın, alaca karanlığa dönüştüğü an. Akşam güneşinin, yavaş yavaş yok oluşu muydu güzel olan?. Yoksa alaca ışığın, alaca mutluluğa dönüştüğü an mıydı en güzeli. Bahar mı kokuyordu saçların. Yoksa gerçekten bahar günleri miydi? İşte böyle sevgili. Ben şimdi senden uzak. Seni sayıklıyorum. Ellerini tutabilsem yeniden. Yüzüme dokunsa saç tellerin. Ama ne gezer!. Kuytulardan kaybolmayı severim demiştin. Aniden yok oluyorsun düşlerimden. Ellerim boşta kalıyor. Hem anamın hıçkırığı niye. Uzattığım ellerimi tutsa ya! Ateşler içindeyim. Bildiğim türküleri mırıldanıyorum; yokluğunuzda. Gurbet elde baş yastığa gelende, Gayet yaman olur işi garibin, Gelen olmaz giden olmaz yanına, Bir çalıdır mezar taşı garibin. Bir çalının dibine gömüyorlar Memet’i. Söylenecek sözleri, sevgiliye, anasına özlemiyle birlikte örtüyorlar üstünü. Kara toprak alıyor bağrına. Gençmiş… Sevenleri varmış… Anası yavuklusu yol gözlüyormuş. Ecel bu! Kimini sele, kimini yele verir. Memet’i de Revan’da vebayla yakalıyor. Sayıklaya sayıklaya gidiyor Memet. Kucak dolusu kırmızı güller elinde kalıyor. Sevgiliye özlemi de dilinde!. Artık bir çalıdır mezar taşı Memet’in!. Bir tek Memet değil vebaya teslim olan. Kervanın çoğu kırılıyor. Sahipsiz mezar oluyor Revan ‘ da. Kalanlar perişan. Utangaç. Yaşıyor olmaktan utanıyorlar sanki… Sanki ölenlerin sorumlusu ölmeyenlermiş gibi… Ağır ağır Erzurum’a giriyor kervan. Analar, bacılar, sevgililer, oğullar, eşler… Meraklı gözlerle karşılıyor kervanı. Aradığını bulan sarmaş dolaş. Gözyaşları hıçkırıklara karışıyor. Aradığını bulamayanlar, ilk rastladığına soruyor. ”Oğlum Memet’im nerede. Birlikte çıktınız kervana. Nerede kaldı”. Sen sen ol da gel yanıtla. “İlkin kusma başladı. Sonra da bir ateş. En son sayıklama başladı. Tüm sevdiklerini bir bir sıraladı. Titreye titreye sayıkladı. Yedi gün dayandı Memet. Sonra… Sonra bir çalının dibine gömdük onu”. Gel de söyle bunu. Söyleyebil!. Hem de anasına… O ana deli olup dağlara düşmez mi?. Avuçlarını göğe açıp ol tabipten medet dilemez mi?. Kırmızı gülden merhemlik istemez mi?. Karayağızın güzeli oğlunu, canından parçayı alıp götüren ölüme, ilenmez mi? Ölümün hepsi kötü. Ana, baba, anneanne, dede. Hepsi kötü. Dün var olan… Soluyan, nefes alan; nefes veren. Bir anda yok artık. Yerinde yeller esiyor. Şekli şemali, son sözleri, yavaş yavaş yok oluyor. Belleklerden siliniyor. Yaşlı ölümü neyse ne! ”Öldü de kurtuldu” diyor insan. Ya gencecik ölümler. Muradı gözünde gidenler. Anadır, alıyor veriyor. veriyor alıyor. Oluru yok. Diline kırmızı gülleri doluyor. Ol tabipten medet diliyor. Olmuyor. Ver elini dağ yolları. Dilinde türküsü. Gönlünde oğlunun hayali. Deli olup dağlara düşüyor. O’nu son görenler elinde bir demet kırmızı gül, dilinde ”Kırmızı gül demet demet. Sevda değil bir alamet Şol Revan’da balam kaldı. Yavrum kaldı”… diye diye haykırdığını söylediler. Kırmızı gül demet demet Sevda değil, bir alamet Balam nenni, yavrum nenni, Gitti gelmez ol muhannet, Şol Revan’da balam kaldı, Yavrum kaldı, Balam nenni, Kırmızı gül her dem olmaz, Yaralara merhem olmaz Balam nenni, Yavrum nenni, Ol tabipten derman gelmez Şol Revan ‘ da balam kaldı, Yavrum kaldı, Balam nenni. Kırmızı gülün hazanı, Ağaçlar döker gazalı, Karayağızın güzeli Şol Revan ‘ da balam kaldı, Yavrum kaldı, |
Hayat Nedir Anne ? [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] HAYAT NEDİR ANNE ? Benim hiç sapanım olmadı anne Ne kuşları vurdum Ne kimsenin camını kırdım Çok uslu bir çocuk değildim ama Seni hiç kırmadım hep boynumu kırdım Ben hayatım boyunca bir tek kendimi vurdum Suskun görünsem de Fırtınalı ve mağrurdum anne Bir mızrak gibi Aynada hep dik durdum anne Ben sana hiç bir gün laf getirmedim Leke sürmedim Ama göğsümü çok hırpaladım Kalbimi çok yordum Ben hayatım boyunca, en çok kendimi sordum Benim hiç sevgilim olmadı anne Ne bir yuva kurdum Ne bir gün şansım güldü Öpemeden bir bebeğin gıdısını Tükendi gitti çağım Kimi yürekten sevdiysem Yüreğini başkasına böldü Bir muhabbet kuşum vardı O da yalnızlıktan öldü Sen beni göğsünde hep Acılarla mı soğurdun anne Yoksa evlat diye Koca bir taş mı doğurdun anne Eziyet degilim, zahmet değilim Musibet hiç değilim; Bir senin mi balına sinek kondu söylesene Doğurdun da beni Ne ile yoğurdun anne Benim hiç hayalim olmadı anne Ne seni rahat ettirdim Ne kendim ettim rahat Bir mutluluk fotoğrafı bile çektirmedi bu hayat Kaybolmuş bir anahtar kadar Anlamsızım anne Ne omuzumda bir dost eli Ne saçımda bir şefkat Say ki yollardan akan Şu faydasız çamurdum anne Say ki ıslanmaktım, üşümektim Say ki yağmurdum anne Bunca yıldır gözyaşlarını Hangi denizlere sakladın Oy ben öleyim Sen beni ne diye doğurdun anne YUSUF HAYALOĞLU |
Az Gelir Az Gelir İlaç ahlâk-töre, hastalık illet, Özünü bulurdu onda bir millet, Çıkar kafanı kumdan, bitsin bu zillet, Bize böyle “kutlu hazan” az gelir. Şuurlu kul olmak en büyük ziynet, Ondan sonrasi da hâlis bir niyet, Yetmiyorsa gücün bâri duâ et, It’e böyle “mezar kazan” az gelir. Okyanuslar ona küçük bir havuz, Bir cuma Alparslan, bir cuma Yavuz, İşte sana rehber, işte kılavuz, Yolu böyle “doğru çizen” az gelir. Denmiş; “Anlayana sivrisinek saz” Sahip çık, oku, öğren, beynine yaz, Ozanlar ne dese, ne söylese az, Türk’e böyle “destan yazan” az gelir. Mümtaz Beğen |
Azgin Deniz Azgin Deniz Hangi hissin parmagi dokundu ki, derine, Düstü bir gizli alev salkimi icerine? Hangi kabus basti ki, seni uykularinda, Birdenbire cehennem kaynadi sularinda? Örtüldü bastan basa tenin beyaz bir terle, Duman duman yayilan incecik köpüklerle. Hangi dert kaldi, söyle, bagrina üsüsmeyen, Hangi ölüm sarkisi, bu dilinden düsmeyen? Hangi öfkeyle yüzün, böyle karisti yer yer, Sana yan mi baktilar, bir sey mi söylediler? Bir sey dinleme artik, artik birsey dinleme! Cagir, bütün günahkar ruhlari cehenneme! Karsina, sahil, kaya, insan kim cikarsa vur! Vur basina, alemde, kör, sagir, ne varsa vur! Sal her taraftan, dagdan, gökten, pencereden sal! Nihayet kala kala dünyada tek kisi kal! Necip Fazıl Kısakürek |
Babadan Oğula Babadan Oğula Eve dönmez bir akşam; Ve gün yüzlü çocuğu, Sorar: Nerede babam? Bakarlar, oldu, bitti; Gelir, derler çocuğa, Baban attaya gitti. Uzar gider bu atta; Ve neler neler olmaz Ve kim bilir ve hatta; Bir mahşer gerisinde; Babası döner bir gün, Oğlunun derisinde... Necip Fazıl Kısakürek |
Bahçedeki İhtiyar Bahçedeki İhtiyar Yıllar bir gözyaşı olup da kaymış Nurlu ihtiyarin yanaklarında. Yapraktan saçını yerlere yaymış, Sonbahar ağlıyor ayaklarında. Süzüyor ufukta bir kızıl yeri, İçi karanlıkla dolu gözleri; Alnında akşamın ince kederi, Sessizliğin sırrı, dudaklarında. Yanan bir kağıtta küçük bir satir Yazı gibi aksam onu karartır; Artık o, silinen bir hatıradır, Bu issiz bahçenin uzaklarında... Necip Fazıl Kısakürek |
Başsağlığı Başsağlığı Ben uzaklarda olmalıyım, çok uzaklarda Acılar unutulduktan sonra Dönmeliyim. Ölümlerin karşısında şaşırıyorum Ne desem ki Düşünüyorum. Kalanları ağlıyor gidenin Benim gözlerim kuru Herkes bana bakıyor, biliyorum İçlerinden geçenleri. Başsağlığı dilemek Garibime gidiyor Ölen öldü, sen yaşa Küçültmeye benziyor. Beni böyle kitaplar mı yaptı ne Kağıtlarda gidenlere içlenip ağlayan ben Hayattaki ölümlerde put gibi duruyorum. Ben canavar ruhlu muyum Bir ölü evinde tek söz söylenmeden Put gibi duruyorum kimse anlamaz derdimi Ben uzaklarda olmalıyım, çok uzaklarda Bir yakınım öldümü. Behçet Necatigil |
Bayrak Bayrak Ey bir muharebe meydanında Avuçları kanımla dolu Kafası gövdemin altında Bacağı kolumun üstünde Cansız uyuyan insan kardeşim Ne adını biliyorum Ne günahını. İhtimal aynı ordunun neferleriyiz, ihtimal düşman. Belki de tanırsın beni Ben İstanbul'da şarkı söyleyen Tayyareyle Hamburg'a düşen, Majino'da yaralanan, Atina'da açlıktan ölen, Singapur'da esir edilenim. Alınyazımı kendim yazmadım. Bununla beraber biliyorum, O yazıyı yazanlar kadar olsun, Çilekli dondurmanın tadını Cazbant sesindeki sevinci, Meşhur olmanın azametini. Sen ne nimetler tanırsın biliyorum; Çaydan, simitten , Kalınca bir paltodan gayrı Zeytinyağlı enginar, kremalı keklik Bir kadeh Black And White viski, Kıl pranga kızıl çengi bir esvap. Yirmi yıllık çalışmanın Bir kurşunluk hükmü varmış Hayata Harkof bölgesinde atılmakmış nasip Aldırma Biz bir bayrak getirdik buraya kadar Onu daha da ileriye götürürler; Şu dünyada topu topu iki milyar kişiyiz Birbirimizi biliriz. Orhan Veli Kanık |
Kıl Beni Ey Namaz Kıl Beni Ey Namaz! Kıl Beni Ey Namaz Çöllerden Topla Hücrelerimi Rahmetinin Vahasında Ağırla Bu Yitik Kalbi Kıl Beni Ey Namaz Secdede Ruhumu Yeniden Fısılda Bana Şahdamarı Yakınlığından Emzir Bu Puslu Bedeni Senai DEMİRCİ |
Ben De Şu Dünyaya Geldim Giderim Ben De Şu Dünyaya Geldim Giderim Ben de şu dünyaya geldim giderim Kalsın benim davam divana kalsın Muhammed Ali'dir benim vekilim Kalsın benim davam divana kalsın Yorulan yorulsun ben yorulmazam Derviş makamından ben ayrılmazam Dünya kadısından ben sorulmazam Kalsın benim davam divana kalsın Ben de vekil ettim Bari Hüda'mı O da kulu gibi zulüm ede mi Orda söyletirler bir bir adamı Kalsın benim davam divana kalsın Mümin müslim düşürür de cem olur Anda sınık yaralara em olur Kara taş erir de safi mum olur Kalsın benim davam divana kalsın Pir Sultan Abdal'ım dünya kovandır Gitti adil beyler kalan avamdır Muhammed divanı ulu divandır Kalsın benim davam divana kalsın Pir Sultan Abdal |
Bizim İllerin Beyleri Bizim İllerin Beyleri Bizim illerin beyleri Yakar kandili kandili İçip arslana dönerler Kadeh döndürü döndürü Hem içerler hem kanarlar Düşmana meydan ararlar Arap atlara binerler Boyun sündürü sündürü Çürüdü gönlüm çürüdü İçerde yürek eridi Beylerin kolu yoruldu Kılıç döndürü döndürü Beyler n'eyleyip n'idelim Güzellerle göç edelim Meydanda at oynatalım Boynun döndürü döndürü Köroğlu der ki karıdım İhtiyar oldum çürüdüm At yoruldu ben yoruldum Güzel bindiri bindiri Köroğlu |
Rabbül alemin Rabbül alemin Demir parmaklıklardan kuş uçar, ben uçamam, Kilitli kapıları zorlasam da açamam. Hak uğrunda zindana girmem mukadder imiş, Takdir-i İlahiden gafil gibi kaçamam! Değil mi ki müminim, baş eğemem zalime, Zalimin zulmü vardır, Hak yolunda aleme Zindanda olsam dahi görünür bana Cennet, Şeref duyun kardeşler, acımayın halime! Üzerime vurulsa kat kat iri kilitler, Çekilse duvarlara cereyanlı telden çitler, Hapsedemezler asla bendeki gür imanı. İsterse öldürsünler... Ölmezler ki şehitler! İlk İslam şehidesi Hazret-i Sümeyye'nin İzinden gideceğim o kahraman ninemin, Ebu Cehil birdi dün, bu günse binlercedir, Hepsiyle savaşım var, zafere ettim yemin! Şule Yüksel Şenler |
Huzur ~ [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] |
Cevap: Huzur ~ [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] |
Cevap: Huzur ~ [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] |
Cevap: Huzur ~ [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] |
Cevap: Huzur ~ [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] |
| Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 12:10. |
Powered by vBulletin® Version 3.8.11
Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO
Copyright ©2004 - 2025 IRCForumlari.Net Sparhawk