IRC ve mIRC Kullanıcılarının Buluşma Noktası
  Mobil Sohbet, Sohbet ve Sohbet Odaları




Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 22 Ocak 2015, 19:26   #1
Çevrimdışı
İnsanın Kabul Görme İhtiyacı ve Marka




[FONT="Franklin Gothic Medium"][COLOR="DarkRed"][SIZE="3"]Kendini Gerçekleştirme İhtiyacı

İlkçağlardan beri her insan; cinsiyeti, yaşı, mesleği, makamı ne olursa olsun her zaman kendini kanıtlama ve değerli hissetme ihtiyacını hisseder. Bu ihtiyaç kısaca kabul görme olarak adlandırılır. Kabul görme, toplumsal ihtiyaçların doğurmuş olduğu ve toplum tarafından onaylanma arzusunu içeren bir duygudur.

Sağlıklı Kişilik
Maslow’un, sağlıklı bir kişiliğin gelişebilmesi için ortaya koyduğu piramit biçimindeki ihtiyaçlar hiyerarşisinin en tepesinde, kendini gerçekleştirme ihtiyacı bulunur. Ancak kişinin kendini gerçekleştirmek için güdülenebilmesi; daha alt basamaklarda yer alan ****olojik, güvenlik, ait olma ve saygınlık sağlama ile ilgili temel ihtiyaçlarının yeterince doyuma ulaşmasına bağlıdır.

Temel ihtiyaçlara doyum sağlayan insan, kendini daha özgür ve iyi hissetmeye başlayacak, sonuçta kendisinde var olan tüm potansiyeli açığa çıkaracaktır. Yani gerçek anlamda “kendisi” olacak, kendisini gerçekleştirecektir. Maslow’a göre birey, bir kategorideki ihtiyaçları tam olarak gideremeden bir üst düzeydeki ihtiyaç kategorisine, dolayısıyla kişilik gelişme düzeyine erişemez.

Kendini Gerçekleştiren İnsanların Özellikleri
Maslow kendini gerçekleştirme ve büyüme ihtiyacına yönelik yaptığı çalışmalarda, kendini gerçekleştirme sürecine giren insanların, sıradan insanlardan daha farklı özellikler taşıdıklarını ifade etmiştir. Bu insanlar psikolojik açıdan sağlıklıdırlar. Yani;
Kendilerini kuvvetli ve zayıf yönleriyle olduğu gibi kabul ederler, kendilerinden hoşnutturlar. Bu insanların kendilerine olduğu kadar, başkalarına da saygıları vardır. Diğer insanların farklı duygu ve düşüncelerini hoşgörüyle karşılayarak, onları da oldukları gibi kabul ederler.
Gerçeği ve içinde bulundukları koşulları önyargısız, oldukları gibi algılarlar. Hatalardan aşırı düzeyde rahatsız olmazlar.
Kişilerarası ilişkileri daha samimi ve sağlıklıdır, herkese büyük bir sevgi ve sempati duyabilirler.
Yaşamdan doyum ve zevk alırlar.
Düşünce ve davranışlarında bağımsızdırlar. Yaşamlarında kendi ayakları üzerinde dururlar.
Demokratik bir kişilik yapısına sahiptirler. Bilgilerinin sınırlı olduğuna her zaman herkesten bir şeyler öğrenebileceklerine inanırlar.
Doğal davranırlar. Yapmacık davranışlarda bulunma ihtiyacı hissetmezler.
Amaçlarla araçların ayrımlarını yapabilirler. Araçları, amaca ulaşmak için kullanırlar.
Kendi kendilerine yetebilen insanlardır.
İnsanlarla birlikte olmaktan ve onlara yardımcı olmaktan zevk alırlar. Ancak toplumsal kalıplara karşı çıkarlar.
Düşmanca olmayan bir mizah anlayışına sahiptirler. En sıkıntılı anlarda bile gülünebilecek bir şeyler bulabilirler.

Kendini gerçekleştirme sürecine girmek, yetişkinlik dönemine ulaşmış olmayı ve daha alt aşamalardaki ihtiyaçların tümünün belli düzeylerde karşılanmış olmasını gerektirmektedir. Çok az sayıda insan, bu özelliklerin tümünü kişiliğinde toplayabilir. Her birey; hayatı boyunca toplumda kabul görme ihtiyacını farklı oranlarda hissetmeye devam eder. Kendini sağlıklı olarak gerçekleştiren birey, toplumda kendini kabul ettirecek, tersi olanlar ise kendini gerçekleştirmek için çok farklı yol ve yöntemler denemeye devam edecektir.

Kabul görme toplumsal bir sorundur. Çünkü toplum, insanı etkileyen gerçek ilişkiler bütünüdür. Yazılı ve sözlü birçok kuralı barındırır. Kabul görme sorunu, kişinin süper egosunun tatminkârlık derecesini belirler. Freud; süper ego, toplumun istek ve sorumluluğunu içerir demektedir. Ona göre süper ego; çocuğa ailesi ve toplum tarafından aktarılan geleneksel değerlerin temsilcisi olup, ödül ve cezalarla pekiştirilir. Bireyin, davranışlarının doğru ve yanlış olduğuna karar verip, toplum tarafından onaylanan değer yargılarına göre davranmasını sağlar ve üç yaşından sonra gelişmeye başlar.

Kabul görme gereksinimi; kişiler farkında olmasa da çoklu kişilik bölünmelerine sebep olmaktadır. Kişi o an hangi çevredeyse, onun kurallarına göre şekillenmek ve her ne olursa olsun kendisini kabul ettirme zorunluluğunu hisseder. Görüldüğü üzere “Kabul Görme” insanın hayatında psikolojik tatmin için hava gibi, ekmek gibi, su gibi temel bir ihtiyaçtır.

Kendini Gerçekleştirmede Modern Çağın Getirdikleri ve Götürdükleri
Son yıllarda kişinin üzerindeki kendini kabul ettirme baskısı iyiden iyiye artmaya başlamıştır. Zira yirminci yüzyılın son çeyreği ve yirmi birinci yüzyıl insanlığa gelişmeyi ve ilerlemeyi getirdiği kadar, yabancılaşmayı, yalnızlaşmayı ve bencilleşmeyi de beraberinde getirmiştir. Özellikle küreselleşme nedeniyle, bir tarafta zenginlik, çeşitlilik, farklı yaşam stilleri varken, madalyonun diğer tarafında ise yoğun bir iletişimsizlik, kopukluk ve yalnızlık yer almaktadır. Bu süreçte kişi köklerinden bilinçli veya bilinçsiz olarak kopmuş, yardımlaşma, birlik beraberlik ve kanaatkâr olma hasletlerinden uzaklaşarak, hedefe giden her yolu mubah gören bir felsefenin esiri olmaya başlamıştır.

Bu yaşam tarzında insan; beşeriyetinde var olan manevi tatminden uzaklaşarak, maddi tatmini hayatının merkezine yerleştirmeye başlamıştır. İnsan benliğinden uzaklaştığı andan itibaren, kendini hep daha fazla kazanmak ve daha iyi mevkilere gelmek sarmalının içinde buluverir. Daha ilköğretim çağından itibaren çocuklarımızı da bu amansız yarışın içine soktuğumuzdan, olgunluk yaşına gelen her insan, artık kendi değerini ve başkalarının değerini sahip olduğu para ve mevki ile ölçmeye başlamaktadır.

Ancak ülkemizin mevcut konjonktürü herkesi istediği düzeyde zenginleştirip, büyük bir hırsla arzu ettiği makama getiremediği için, insanoğlu hayal kırıklığını çok erken yaştan itibaren yaşamaya başlamaktadır.

Denize Düşen Yılana Sarılır
Kendini gerçekleştirme insanoğlunun bitmeyen bir macerasıdır. Kimi insanlar kendini kabul ettirmeyi; güçlü kişilikleri, özgüvenleri, kültürleri ve kendileri ile barışıklıkları sayesinde gerçekleştirir, Eğitim sistemimizdeki çarpıklıklar, gelir dağılımı uçurumu ve ülkemizin diğer gerçeklerinden dolayı istediği tatmini bulamayanlar ise kendini farklı yollardan gerçekleştirme çabasına girmektedir. Bunlar, kişilikleri bu konuda yeterlilik gösteremediği için farklı şekilsel yöntemler kullanırlar. Bunlardan bir tanesi de pahalı markalar giyerek, pahalı aksesuarlar kullanarak kendini değerli olarak görmek ve o şekilde göstermektir. Kaldı ki bizler, “Ye Kürküm Ye” hikâyesinin sahibi Nasrettin Hocanın torunlarıyız.

Kendini Kabul Ettirmede Markanın Önemi ve Marka Bağımlılığı
"Kişinin kendine değer kazandırma çabası" olarak tanımlanan marka tutkusu, herkeste biraz da olsa bulunur. Kısaca, bireylerin tüketim davranışı ve bu esnadaki seçimleri olarak “takıntılı biçimde marka kullanımı” olarak tanımlanabilir. Dünyanın her yerinde marka hastalığı, alışveriş tutkusuyla birlikte anılır. Bazıları için marka, hayati önem taşır, kimileri ise markayı çok önemsemez. Marka bağımlılarının çoğu, aynı zamanda alıveriş bağımlısıdır.

Bir markaya bağlı olmanın üç nedeni olabilir; birincisi o markanın gerçekten kaliteli olması, ikincisi o markayı herkesin sevmesi ya da satın alması, üçüncüsü ise o markayı kullanarak çevremize “ben de prestijliyim” mesajını vermek. Birinci neden masum olsa da, iki ve üçüncü nedenlerin kişinin iç dünyasında yaptığı tahribatlar göz ardı edilemez.

Hayat tarzı mı, bağımlılık mı?
Marka takıntısı zamanla hayat tarzına dönüşebilir. Uzmanlar, marka takıntısını, kişinin kendine ve hayatına değer kazandırma çabası olarak tanımlarlar. Takıntının sebebi, kişinin kendini tanımlayacak sağlıklı değerlere sahip olamamasıdır. Konuyla ilgili Psikolog Dr. Göksu Telmaç; “Bunu kullanan kalitelidir, bu sizin kim olduğunuzu gösterir” gibi sloganların kişide, "beğenilmek istiyorsam, ben de bundan almalıyım" algısını oluşturduğunu söylemektedir.

Oysaki kişinin kullandığı markaların, kendisini yansıtması mümkün değildir. Kendimizi daha iyi hissettiren şey bizim kendimize yönelik 'ben kimim?' sorusuna verdiğimiz cevaplardır. Bazı bireyler aldıkları ürünün kendi yaşam statülerini etkilediğini düşünerek marka ürünleri tercih ederler. Zamanla marka ürünleri satın alma yönelimi bir bağımlılık haline dönüşebilir. Bazı insanlar; kıyafet, aksesuar, cep telefonu, bilgisayar gibi kişisel eşyaları satın alırken, ihtiyacını gidermek için değil de, başka insanlar üzerinde baskı yaratmak, kıskandırmak, statü vurgulamak için pahalı markalı ürünleri tercih ederler. Çoğunlukla aldığı markalı ürünün etiketini kesip atan veya gizlemeye çalışan kimseyi göremez, tam tersine markasını göstermek için oldukça gülünç duruma düşen insanlara rastlarız. Bu, aslında kişinin sıradan biri olmadığının, avam tabakadan farklı olduğunu göstermenin bir yoludur.

Marka bağımlılığının altında bir mantık aramaktansa, kuvvetli bir arzudan bahsetmek daha doğrudur. İnsanlar alışverişlerinin yaklaşık % 15’ini aklını kullanarak, % 85’ini duygularını kullanarak yaparlar. Satın aldığımız şeylerin çoğu arzularımızı gerçekleştirmek için, az bir kısmı da zorunlu ihtiyaçlarımızı akılcı bir şekilde karşılamak içindir. Yani marka bağımlılığının özündeki duygu arzudur. Arzu, insan davranışlarını etkileyen en güçlü duygulardan biridir.

Marka bağımlılığında ihtiyacı karşılama veya kullanma zorunluluğundan ziyade arzu duyulduğu andan itibaren o ürüne sahip olma isteği, sağlıklı düşünmenin önüne geçer. Artık akıl yürütmeden, tavsiye dinlemekten sıkılmış olan kişi, o markaya sahip olduğunda kendini daha iyi hissedeceğine, girdiği ortamlarda dikkat çekeceğine inanır. Marka olmadan kendini eksik hissedecektir.

Aile, çevre ve medya marka bağımlılığı edinme sürecinde kişide arzu uyandırarak, onlara marka ürünleri tercih ettirerek, kendini kanıtlama ihtiyacını gidereceklerini düşünmesinde etkilidirler.

Ailelerin Tutumları
Bireyin kendini gerçekleştirme sürecine girebilmesinde, çocukluktan başlayarak aile gibi çeşitli toplumsal kurumların etkisi büyük olmaktadır. Ailelerin yanlış tutumları, kişilerin küçük yaşta markalı ürünleri arzu etmelerine ortam yaratır. Çocuklarını güven ortamında yetiştiren aileler; onların fikirlerini, deneyimlerini önemseyip, onları dünyayı tanıyan, kendine güvenen ve kendisi ile barışık yetiştirirlerse, çocukları kendilerini gerçekleştirmek için pahalı marka giymeyi akıllarına pek getirmezler. Bu çocukların ergenlik dönemine ulaşıncaya kadar kişilikleri oturur, kendilerine değer verilerek büyütüldükleri için de kendi değerlerinin farkına varırlar, kendi değerlerine katma değer ekleyebilmek için suni bir doping sağlayan markaya ihtiyaç duymazlar.
Bu nosyonların verilmediği, markalı giyinmenin bir prestij olduğu empozesi ile yetiştirilen veya ailenin çocuğa “hayat felsefesi” hakkında hiçbir şey vermediği, çocuklarının dünya görüşünü suyun akışına bırakan ailelerde yetişen çocuklar, rol model olarak çevrelerinde etkilendikleri kişileri alarak, markalı giyinme sonucunda, diğer kişilerin nezdinde kendilerini kabul ettirebileceklerini düşünürler.

Zira çocuklar ergenlik döneminden itibaren kendilerini topluma ve çevreye, kabul ettirme isteğini daha fazla hissetmeye başlarlar. Ailede bu ihtiyaç karşılanamadığı için de, kullanacakları pahalı marka kıyafet, telefon, bilgisayar vb. ürünlerin, kendilerini değerli kılacağını sanırlar.

Çevre Baskısı
Çevre, özellikle okul çağındaki çocuklar için en önemli esin kaynağı ve baskı müessesidir. Bu yaştaki çocukların büyük bir çoğunluğunun henüz kişiliği tam oturmadığından, dış etkenlerden daha fazla etkilenirler. Okul çağındaki çocuklar arkadaşlarına karşı çok acımasızdırlar, arkadaşlarının en küçük bir açığını yakaladıklarında tüm güçleri ile saldırırlar. Çocuklar da bu tür saldırılara karşı koymak veya böyle bir saldırıya maruz kalmamak için de iç dünyasında çareler üretmeye çalışırlar.

Bu tür saldırılara maruz kalan çocuk şayet ailesi tarafından bilinçli ve özgüveni yüksek yetiştirilmeye çalışılmışsa, bu saldırılardan en az etkilenecek, saldırı sahiplerini çok da dikkate değer bulmayacaktır. Ancak çocuğa bu nosyonlar ailesi tarafından kazandırılamamışsa, çocuk toplumda kabul görmek için çok absürt çözümler geliştirecek, markayı bir kalkan olarak kullanacak ve marka kullanması sayesinde çevresindekilerin kendisine yönelecek saldırılarını önleyeceğini, hatta çevrenin kendisini değerli görebileceğini düşünerek, onlar nezdinde kabul göreceğini sanacaktır.

Medyanın Etkileri
Markaları yaratanlar marka bağımlısı yaratmanın da uzmanıdırlar. Marka değeri gerçek değerinin çok üstünde olan firmaların yıllık reklâm harcamaları oldukça astronomik tutarlardadır. Ürün tanıtımına, pazarlamasına milyarlarca lira harcayarak ürünlerini sürekli tüketecek yeni müşteriler ararlar. Aradıklarını bulmakta çok da zorlanmazlar, çünkü toplumun sadece gençleri değil, erişkinleri bile marka bağımlısı olmaya yatkındır. Ülkemizde de özellikle 1980’lerden sonraki nesil reklâm bombardımanı ile büyümüş, markaları tanımış, onlara hayranlık duyarak çocukluk, gençlik dönemlerini geçirmiş bir nesildir.

Markalı ürün almanın gerçekten ciddi bir bedeli vardır. Bu bedel bazen ürünün gerçek değerinden iki üç kat daha fazladır. Fakat ödenen bedele karşılık alınan ürün, çoğu zaman ucuzundan çok da farklı değildir. Çünkü marka olabilmek için reklâma harcanan milyarlarca tutar, tüketiciden çıkarılır. Aradaki fiyat farkı ürünün kalitesini yükseltmekten ziyade, reklâma harcanmıştır. Çoğu zaman bir tüketicinin kalite farkını kıyaslayabilecek bir donanımı da yoktur. Sadece reklâmı yapılan ürünün daha iyi olduğuna dair bir önyargısı vardır.

Yapılan araştırmalar, otuz yıl öncesine nazaran, günümüz insanının kitle iletişim aletleri ile yüzde kırk oranında daha fazla zaman geçirdiğini ortaya koymaktadır. Bu durumda bu araçlar insan alışkanlıklarını değiştirmede çok önemli rol oynamaktadır

Çare;

Markaya sahip olma arzusu akılla dengelenmediğinde, insanın felaketi de olabilir. O nedenle arzularımızın zihnimizdeki hareketini dikkatle izlemeli, onun kölesi olmamaya özen göstermeliyiz. Asıl olan arzumuzu ifrata vardırmadan, bağımlılığa dönüştürmeden, dozunda ve kararınca gerçekleştirmektir. Çözüm biraz da aklımızla arzularımızı dengelemek ve bazen arzularımızı dizginlemektir.

Kendini Bilen Bireyler Yetiştirin
Aile daha çocukluk çağından başlayarak çocuğuna değer verip, saygı göstermeli, çocuğunu belli özelliklerinden (çalışkan olma, terbiyeli olma vb.) dolayı değil, kendisi olduğu için sevmeli, ona koşulsuz bir sevgi vermelidir. Çocuğu ilgilendiren kararlarda, çocuğun da fikri alınarak, karara ortak edilmelidir. Kısacası çocuklar kendine güveni olan bireyler olarak yetiştirilmelidir. Bu şekilde yetişen bir çocuk, değerlilik duygusunu yeterince yaşadığı için, kişiler arası ilişkilerde “kendisi olacak”, yani doğal olacaktır, bu nedenle de kendini kanıtlamak için pahalı markalara ihtiyaç duymayacaktır.

Toplumda yer edinebilmek adına marka ürünleri tercih eden bireyler yetiştirmek yerine, kendini gerçekleştiren bireyler yetiştirin.
[FONT="Franklin Gothic Medium"][COLOR="DarkRed"][SIZE="3"]Kendini Gerçekleştirme İhtiyacı

İlkçağlardan beri her insan; cinsiyeti, yaşı, mesleği, makamı ne olursa olsun her zaman kendini kanıtlama ve değerli hissetme ihtiyacını hisseder. Bu ihtiyaç kısaca kabul görme olarak adlandırılır. Kabul görme, toplumsal ihtiyaçların doğurmuş olduğu ve toplum tarafından onaylanma arzusunu içeren bir duygudur.

Sağlıklı Kişilik
Maslow’un, sağlıklı bir kişiliğin gelişebilmesi için ortaya koyduğu piramit biçimindeki ihtiyaçlar hiyerarşisinin en tepesinde, kendini gerçekleştirme ihtiyacı bulunur. Ancak kişinin kendini gerçekleştirmek için güdülenebilmesi; daha alt basamaklarda yer alan ****olojik, güvenlik, ait olma ve saygınlık sağlama ile ilgili temel ihtiyaçlarının yeterince doyuma ulaşmasına bağlıdır.

Temel ihtiyaçlara doyum sağlayan insan, kendini daha özgür ve iyi hissetmeye başlayacak, sonuçta kendisinde var olan tüm potansiyeli açığa çıkaracaktır. Yani gerçek anlamda “kendisi” olacak, kendisini gerçekleştirecektir. Maslow’a göre birey, bir kategorideki ihtiyaçları tam olarak gideremeden bir üst düzeydeki ihtiyaç kategorisine, dolayısıyla kişilik gelişme düzeyine erişemez.

Kendini Gerçekleştiren İnsanların Özellikleri
Maslow kendini gerçekleştirme ve büyüme ihtiyacına yönelik yaptığı çalışmalarda, kendini gerçekleştirme sürecine giren insanların, sıradan insanlardan daha farklı özellikler taşıdıklarını ifade etmiştir. Bu insanlar psikolojik açıdan sağlıklıdırlar. Yani;
Kendilerini kuvvetli ve zayıf yönleriyle olduğu gibi kabul ederler, kendilerinden hoşnutturlar. Bu insanların kendilerine olduğu kadar, başkalarına da saygıları vardır. Diğer insanların farklı duygu ve düşüncelerini hoşgörüyle karşılayarak, onları da oldukları gibi kabul ederler.
Gerçeği ve içinde bulundukları koşulları önyargısız, oldukları gibi algılarlar. Hatalardan aşırı düzeyde rahatsız olmazlar.
Kişilerarası ilişkileri daha samimi ve sağlıklıdır, herkese büyük bir sevgi ve sempati duyabilirler.
Yaşamdan doyum ve zevk alırlar.
Düşünce ve davranışlarında bağımsızdırlar. Yaşamlarında kendi ayakları üzerinde dururlar.
Demokratik bir kişilik yapısına sahiptirler. Bilgilerinin sınırlı olduğuna her zaman herkesten bir şeyler öğrenebileceklerine inanırlar.
Doğal davranırlar. Yapmacık davranışlarda bulunma ihtiyacı hissetmezler.
Amaçlarla araçların ayrımlarını yapabilirler. Araçları, amaca ulaşmak için kullanırlar.
Kendi kendilerine yetebilen insanlardır.
İnsanlarla birlikte olmaktan ve onlara yardımcı olmaktan zevk alırlar. Ancak toplumsal kalıplara karşı çıkarlar.
Düşmanca olmayan bir mizah anlayışına sahiptirler. En sıkıntılı anlarda bile gülünebilecek bir şeyler bulabilirler.

Kendini gerçekleştirme sürecine girmek, yetişkinlik dönemine ulaşmış olmayı ve daha alt aşamalardaki ihtiyaçların tümünün belli düzeylerde karşılanmış olmasını gerektirmektedir. Çok az sayıda insan, bu özelliklerin tümünü kişiliğinde toplayabilir. Her birey; hayatı boyunca toplumda kabul görme ihtiyacını farklı oranlarda hissetmeye devam eder. Kendini sağlıklı olarak gerçekleştiren birey, toplumda kendini kabul ettirecek, tersi olanlar ise kendini gerçekleştirmek için çok farklı yol ve yöntemler denemeye devam edecektir.

Kabul görme toplumsal bir sorundur. Çünkü toplum, insanı etkileyen gerçek ilişkiler bütünüdür. Yazılı ve sözlü birçok kuralı barındırır. Kabul görme sorunu, kişinin süper egosunun tatminkârlık derecesini belirler. Freud; süper ego, toplumun istek ve sorumluluğunu içerir demektedir. Ona göre süper ego; çocuğa ailesi ve toplum tarafından aktarılan geleneksel değerlerin temsilcisi olup, ödül ve cezalarla pekiştirilir. Bireyin, davranışlarının doğru ve yanlış olduğuna karar verip, toplum tarafından onaylanan değer yargılarına göre davranmasını sağlar ve üç yaşından sonra gelişmeye başlar.

Kabul görme gereksinimi; kişiler farkında olmasa da çoklu kişilik bölünmelerine sebep olmaktadır. Kişi o an hangi çevredeyse, onun kurallarına göre şekillenmek ve her ne olursa olsun kendisini kabul ettirme zorunluluğunu hisseder. Görüldüğü üzere “Kabul Görme” insanın hayatında psikolojik tatmin için hava gibi, ekmek gibi, su gibi temel bir ihtiyaçtır.

Kendini Gerçekleştirmede Modern Çağın Getirdikleri ve Götürdükleri
Son yıllarda kişinin üzerindeki kendini kabul ettirme baskısı iyiden iyiye artmaya başlamıştır. Zira yirminci yüzyılın son çeyreği ve yirmi birinci yüzyıl insanlığa gelişmeyi ve ilerlemeyi getirdiği kadar, yabancılaşmayı, yalnızlaşmayı ve bencilleşmeyi de beraberinde getirmiştir. Özellikle küreselleşme nedeniyle, bir tarafta zenginlik, çeşitlilik, farklı yaşam stilleri varken, madalyonun diğer tarafında ise yoğun bir iletişimsizlik, kopukluk ve yalnızlık yer almaktadır. Bu süreçte kişi köklerinden bilinçli veya bilinçsiz olarak kopmuş, yardımlaşma, birlik beraberlik ve kanaatkâr olma hasletlerinden uzaklaşarak, hedefe giden her yolu mubah gören bir felsefenin esiri olmaya başlamıştır.

Bu yaşam tarzında insan; beşeriyetinde var olan manevi tatminden uzaklaşarak, maddi tatmini hayatının merkezine yerleştirmeye başlamıştır. İnsan benliğinden uzaklaştığı andan itibaren, kendini hep daha fazla kazanmak ve daha iyi mevkilere gelmek sarmalının içinde buluverir. Daha ilköğretim çağından itibaren çocuklarımızı da bu amansız yarışın içine soktuğumuzdan, olgunluk yaşına gelen her insan, artık kendi değerini ve başkalarının değerini sahip olduğu para ve mevki ile ölçmeye başlamaktadır.

Ancak ülkemizin mevcut konjonktürü herkesi istediği düzeyde zenginleştirip, büyük bir hırsla arzu ettiği makama getiremediği için, insanoğlu hayal kırıklığını çok erken yaştan itibaren yaşamaya başlamaktadır.

Denize Düşen Yılana Sarılır
Kendini gerçekleştirme insanoğlunun bitmeyen bir macerasıdır. Kimi insanlar kendini kabul ettirmeyi; güçlü kişilikleri, özgüvenleri, kültürleri ve kendileri ile barışıklıkları sayesinde gerçekleştirir, Eğitim sistemimizdeki çarpıklıklar, gelir dağılımı uçurumu ve ülkemizin diğer gerçeklerinden dolayı istediği tatmini bulamayanlar ise kendini farklı yollardan gerçekleştirme çabasına girmektedir. Bunlar, kişilikleri bu konuda yeterlilik gösteremediği için farklı şekilsel yöntemler kullanırlar. Bunlardan bir tanesi de pahalı markalar giyerek, pahalı aksesuarlar kullanarak kendini değerli olarak görmek ve o şekilde göstermektir. Kaldı ki bizler, “Ye Kürküm Ye” hikâyesinin sahibi Nasrettin Hocanın torunlarıyız.

Kendini Kabul Ettirmede Markanın Önemi ve Marka Bağımlılığı
"Kişinin kendine değer kazandırma çabası" olarak tanımlanan marka tutkusu, herkeste biraz da olsa bulunur. Kısaca, bireylerin tüketim davranışı ve bu esnadaki seçimleri olarak “takıntılı biçimde marka kullanımı” olarak tanımlanabilir. Dünyanın her yerinde marka hastalığı, alışveriş tutkusuyla birlikte anılır. Bazıları için marka, hayati önem taşır, kimileri ise markayı çok önemsemez. Marka bağımlılarının çoğu, aynı zamanda alıveriş bağımlısıdır.

Bir markaya bağlı olmanın üç nedeni olabilir; birincisi o markanın gerçekten kaliteli olması, ikincisi o markayı herkesin sevmesi ya da satın alması, üçüncüsü ise o markayı kullanarak çevremize “ben de prestijliyim” mesajını vermek. Birinci neden masum olsa da, iki ve üçüncü nedenlerin kişinin iç dünyasında yaptığı tahribatlar göz ardı edilemez.

Hayat tarzı mı, bağımlılık mı?
Marka takıntısı zamanla hayat tarzına dönüşebilir. Uzmanlar, marka takıntısını, kişinin kendine ve hayatına değer kazandırma çabası olarak tanımlarlar. Takıntının sebebi, kişinin kendini tanımlayacak sağlıklı değerlere sahip olamamasıdır. Konuyla ilgili Psikolog Dr. Göksu Telmaç; “Bunu kullanan kalitelidir, bu sizin kim olduğunuzu gösterir” gibi sloganların kişide, "beğenilmek istiyorsam, ben de bundan almalıyım" algısını oluşturduğunu söylemektedir.

Oysaki kişinin kullandığı markaların, kendisini yansıtması mümkün değildir. Kendimizi daha iyi hissettiren şey bizim kendimize yönelik 'ben kimim?' sorusuna verdiğimiz cevaplardır. Bazı bireyler aldıkları ürünün kendi yaşam statülerini etkilediğini düşünerek marka ürünleri tercih ederler. Zamanla marka ürünleri satın alma yönelimi bir bağımlılık haline dönüşebilir. Bazı insanlar; kıyafet, aksesuar, cep telefonu, bilgisayar gibi kişisel eşyaları satın alırken, ihtiyacını gidermek için değil de, başka insanlar üzerinde baskı yaratmak, kıskandırmak, statü vurgulamak için pahalı markalı ürünleri tercih ederler. Çoğunlukla aldığı markalı ürünün etiketini kesip atan veya gizlemeye çalışan kimseyi göremez, tam tersine markasını göstermek için oldukça gülünç duruma düşen insanlara rastlarız. Bu, aslında kişinin sıradan biri olmadığının, avam tabakadan farklı olduğunu göstermenin bir yoludur.

Marka bağımlılığının altında bir mantık aramaktansa, kuvvetli bir arzudan bahsetmek daha doğrudur. İnsanlar alışverişlerinin yaklaşık % 15’ini aklını kullanarak, % 85’ini duygularını kullanarak yaparlar. Satın aldığımız şeylerin çoğu arzularımızı gerçekleştirmek için, az bir kısmı da zorunlu ihtiyaçlarımızı akılcı bir şekilde karşılamak içindir. Yani marka bağımlılığının özündeki duygu arzudur. Arzu, insan davranışlarını etkileyen en güçlü duygulardan biridir.

Marka bağımlılığında ihtiyacı karşılama veya kullanma zorunluluğundan ziyade arzu duyulduğu andan itibaren o ürüne sahip olma isteği, sağlıklı düşünmenin önüne geçer. Artık akıl yürütmeden, tavsiye dinlemekten sıkılmış olan kişi, o markaya sahip olduğunda kendini daha iyi hissedeceğine, girdiği ortamlarda dikkat çekeceğine inanır. Marka olmadan kendini eksik hissedecektir.

Aile, çevre ve medya marka bağımlılığı edinme sürecinde kişide arzu uyandırarak, onlara marka ürünleri tercih ettirerek, kendini kanıtlama ihtiyacını gidereceklerini düşünmesinde etkilidirler.

Ailelerin Tutumları
Bireyin kendini gerçekleştirme sürecine girebilmesinde, çocukluktan başlayarak aile gibi çeşitli toplumsal kurumların etkisi büyük olmaktadır. Ailelerin yanlış tutumları, kişilerin küçük yaşta markalı ürünleri arzu etmelerine ortam yaratır. Çocuklarını güven ortamında yetiştiren aileler; onların fikirlerini, deneyimlerini önemseyip, onları dünyayı tanıyan, kendine güvenen ve kendisi ile barışık yetiştirirlerse, çocukları kendilerini gerçekleştirmek için pahalı marka giymeyi akıllarına pek getirmezler. Bu çocukların ergenlik dönemine ulaşıncaya kadar kişilikleri oturur, kendilerine değer verilerek büyütüldükleri için de kendi değerlerinin farkına varırlar, kendi değerlerine katma değer ekleyebilmek için suni bir doping sağlayan markaya ihtiyaç duymazlar.
Bu nosyonların verilmediği, markalı giyinmenin bir prestij olduğu empozesi ile yetiştirilen veya ailenin çocuğa “hayat felsefesi” hakkında hiçbir şey vermediği, çocuklarının dünya görüşünü suyun akışına bırakan ailelerde yetişen çocuklar, rol model olarak çevrelerinde etkilendikleri kişileri alarak, markalı giyinme sonucunda, diğer kişilerin nezdinde kendilerini kabul ettirebileceklerini düşünürler.

Zira çocuklar ergenlik döneminden itibaren kendilerini topluma ve çevreye, kabul ettirme isteğini daha fazla hissetmeye başlarlar. Ailede bu ihtiyaç karşılanamadığı için de, kullanacakları pahalı marka kıyafet, telefon, bilgisayar vb. ürünlerin, kendilerini değerli kılacağını sanırlar.

Çevre Baskısı
Çevre, özellikle okul çağındaki çocuklar için en önemli esin kaynağı ve baskı müessesidir. Bu yaştaki çocukların büyük bir çoğunluğunun henüz kişiliği tam oturmadığından, dış etkenlerden daha fazla etkilenirler. Okul çağındaki çocuklar arkadaşlarına karşı çok acımasızdırlar, arkadaşlarının en küçük bir açığını yakaladıklarında tüm güçleri ile saldırırlar. Çocuklar da bu tür saldırılara karşı koymak veya böyle bir saldırıya maruz kalmamak için de iç dünyasında çareler üretmeye çalışırlar.

Bu tür saldırılara maruz kalan çocuk şayet ailesi tarafından bilinçli ve özgüveni yüksek yetiştirilmeye çalışılmışsa, bu saldırılardan en az etkilenecek, saldırı sahiplerini çok da dikkate değer bulmayacaktır. Ancak çocuğa bu nosyonlar ailesi tarafından kazandırılamamışsa, çocuk toplumda kabul görmek için çok absürt çözümler geliştirecek, markayı bir kalkan olarak kullanacak ve marka kullanması sayesinde çevresindekilerin kendisine yönelecek saldırılarını önleyeceğini, hatta çevrenin kendisini değerli görebileceğini düşünerek, onlar nezdinde kabul göreceğini sanacaktır.

Medyanın Etkileri
Markaları yaratanlar marka bağımlısı yaratmanın da uzmanıdırlar. Marka değeri gerçek değerinin çok üstünde olan firmaların yıllık reklâm harcamaları oldukça astronomik tutarlardadır. Ürün tanıtımına, pazarlamasına milyarlarca lira harcayarak ürünlerini sürekli tüketecek yeni müşteriler ararlar. Aradıklarını bulmakta çok da zorlanmazlar, çünkü toplumun sadece gençleri değil, erişkinleri bile marka bağımlısı olmaya yatkındır. Ülkemizde de özellikle 1980’lerden sonraki nesil reklâm bombardımanı ile büyümüş, markaları tanımış, onlara hayranlık duyarak çocukluk, gençlik dönemlerini geçirmiş bir nesildir.

Markalı ürün almanın gerçekten ciddi bir bedeli vardır. Bu bedel bazen ürünün gerçek değerinden iki üç kat daha fazladır. Fakat ödenen bedele karşılık alınan ürün, çoğu zaman ucuzundan çok da farklı değildir. Çünkü marka olabilmek için reklâma harcanan milyarlarca tutar, tüketiciden çıkarılır. Aradaki fiyat farkı ürünün kalitesini yükseltmekten ziyade, reklâma harcanmıştır. Çoğu zaman bir tüketicinin kalite farkını kıyaslayabilecek bir donanımı da yoktur. Sadece reklâmı yapılan ürünün daha iyi olduğuna dair bir önyargısı vardır.

Yapılan araştırmalar, otuz yıl öncesine nazaran, günümüz insanının kitle iletişim aletleri ile yüzde kırk oranında daha fazla zaman geçirdiğini ortaya koymaktadır. Bu durumda bu araçlar insan alışkanlıklarını değiştirmede çok önemli rol oynamaktadır

Çare;

Markaya sahip olma arzusu akılla dengelenmediğinde, insanın felaketi de olabilir. O nedenle arzularımızın zihnimizdeki hareketini dikkatle izlemeli, onun kölesi olmamaya özen göstermeliyiz. Asıl olan arzumuzu ifrata vardırmadan, bağımlılığa dönüştürmeden, dozunda ve kararınca gerçekleştirmektir. Çözüm biraz da aklımızla arzularımızı dengelemek ve bazen arzularımızı dizginlemektir.

Kendini Bilen Bireyler Yetiştirin
Aile daha çocukluk çağından başlayarak çocuğuna değer verip, saygı göstermeli, çocuğunu belli özelliklerinden (çalışkan olma, terbiyeli olma vb.) dolayı değil, kendisi olduğu için sevmeli, ona koşulsuz bir sevgi vermelidir. Çocuğu ilgilendiren kararlarda, çocuğun da fikri alınarak, karara ortak edilmelidir. Kısacası çocuklar kendine güveni olan bireyler olarak yetiştirilmelidir. Bu şekilde yetişen bir çocuk, değerlilik duygusunu yeterince yaşadığı için, kişiler arası ilişkilerde “kendisi olacak”, yani doğal olacaktır, bu nedenle de kendini kanıtlamak için pahalı markalara ihtiyaç duymayacaktır.

Toplumda yer edinebilmek adına marka ürünleri tercih eden bireyler yetiştirmek yerine, kendini gerçekleştiren bireyler yetiştirin.
  Alıntı ile Cevapla

IRCForumlari.NET Reklamlar
radyo44.com.tr
Cevapla

Etiketler
görme, kabul, marka, ve, İhtiyacı, İnsanın

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Aklın kabul etmediğini kalbin kabul ettiği an xena Aşk Doktoru 3 13 Temmuz 2014 03:14
Görme Keskinliği Ölçümü - Görme Keskinliği Testi Zen Göz Sağlığı 0 21 Şubat 2012 20:45
2012 Prada Marka Spor ve Klasik Erkek Ayakkabı Modası / Prada Marka Spor ve Klasik PauL Ah Erkekler 0 06 Şubat 2012 17:16
Marka Marka Modemlerde Port Açmak Serhat Ağ, Network ve Networking 9 15 Mayıs 2009 18:24