IRCForumları - IRC ve mIRC Kullanıcılarının Buluşma Noktası
  Mobil Sohbet, Sohbet ve Sohbet Odaları




Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 06 Kasım 2011, 16:22   #1
Çevrimdışı
Mikrobiyolojinin tarihçesi


sohbet


MİKROBİYOLOJİNİN TARİHÇESİ
İnsanların sağlığını bozan ve ölümlerine sebep olan hastalıkların insanlar tarafından bilinmesi çok eski tarihlere rastlar. Hastalık etkenleri hakkında, doğru veya yanlış, çeşitli görüşler ileri sürülmüş ve bunlardan korunma çareleri araştırılmıştır.

Hipokrat (M.Ö.460-370), çiçek, veba, verem gibi hastalıklar hakkında kitaplar yazmış ve bu hastalıkların topraktan havaya yayılan birtakım zehirli maddelerden, su, yıldız, rüzgar veya mevsimlerin etkilerinden ileri geldiğini savunmuştur. Bu görüşe "miasmatik teori" denilmektedir. Aristo (M.Ö.384-322), verem, veba, lepra, trahom gibi hastalıklar hakkında bilgi vermiştir.
Yıllar geçtikçe bulaşıcı hastalıkların sebepleri, belirtileri, bulaşma tarzları ile ilgili bilgiler artmış ancak, bu gelişmeler yavaş ve geç olmuştur. Nitekim Orta Çağ'da, Avrupa'da çıkan ilk veba salgınları 40 sene gibi uzun bir süre devam etmiş ve 100 milyon kişinin ölümüne sebep olmuştur. Bu hastalıkların kötü ruhların etkisiyle olduğuna inanılmıştır.
Rönesans döneminde (1400-1600) ilmi sahalarda ilerlemeler olmuş ve hastalıkların nedenleri hakkındaki miasmatik görüşlere karşı çıkılmıştır. Francastoro (1478-1553), frengi, veba, tifüs ve şap hastalığı üzerinde çalışmalar yapmış ve hastalıklarda bazı ajanların rol oynayabileceklerine özellikle, bulaşmada canlı varlıkların rollerine dikkati çekmiştir.
Ancak, mikroorganizmaların görülebilmesi, Hollanda'lı Leeuvvenhoek (1632-1723)'un 1674'de kendi yaptığı mikroskopla mümkün olmuştur. Bu araştırmacı, miskoskopla yağmur damlalarını, tatlı sulan, gıda maddelerini, tükürük, diş kiri, dışkı ve daha başka maddeleri inceleyerek bu ortamlarda yaşayan mikroorganizmaları görmüş, şekillerini çizmiş ve bunların hepsine birden küçük hayvancıklar anlamına gelen "animalcules" ismini vermiştir.
Ancak, bu tarihten yaklaşık yedi yüzyıl önce büyük Türk bilgini İbn-i Sina (980-1037), "Her hastalığı yapan bir kurtçuktur, ne yazık ki elimizde onu görecek bir alet yoktur. Temizlik bu gibi kurtçuklardan ileri gelen hastalıkların önünü alır" sözleriyle mikroorganizmalara işaret etmiştir.
Mikroorganizmaların keşfedilmesinden sonra, canlıların orijinlerinin tesbiti ile ilgili çalışmalara hız verilmiştir. Bu tarihlerde, canlıların cansız maddelerin bozulmasıyla (sineklerin hayvan gübresinden, kurtçukların parçalanan organik maddelerden, fare, yılan, kurbağa gibi hayvanların nemli topraklardan) kendiliğinden meydana geldiği fikrine (Abiyogenesis teorisi) yani, "spontan generasyon teorisi" ne karşı "biyogenesis teorisi" (canlılar mutlaka canlı hücrelerden meydana gelir) ileri sürülmeye başlanmıştır. Her iki teorinin taraftarları çeşitli deneylerle kendi tezlerini ispatlamaya çalışmışlardır. Tartışmalar uzun süre devam etmiş, nihayet, 1861 yılında Pasteur (1822-1895), yapmış olduğu deneylerle spontan generasyon teorisini yıkmıştır. Pasteur bu denemeleri yaparken "sterilizasyon" esaslarını buldu. Alkollü içkilerin bozulma sebeplerini araştırırken, meyve suyu gibi meşrubatlarda bulunan şekerlerin, maya ismini verdiği mikroorganizmalar tarafından alkole dönüştürüldüğünü gördü. Böylece "fermantasyon" olayının esasını da ortaya koymuş oldu. Pasteur ayrıca, içecekleri ısı işlemine tabi tutarak daha uzun süre muhafaza edilmesini ve patojen mikroorganizmalardan arındırılmasını sağlamış ve böylece "pastörizasyon" metodunu bulmuştur. İnsanlık için korkunç bir hastalık olan kuduz aşısı ile, tavuk kolerası ve antraks (şarbon) aşılarını bulan da Pasteur olmuştur.
Spontan generasyon teorisine karşı çıkan ve Pasteur ile aynı yıllarda yaşayan Tyndall (1820-1893), sterilizasyon yöntemlerinden biri olan ve kendi ismi ile anılan "tindalizasyon" metodunu bulmuştur.
Lister (1827-1912), antiseptik tekniğinin (istenmeyen mikroorganiz*malardan korunma) cerrahiye girmesini sağlamıştır. Bu bilim adamı, o zamana kadar doktorların ameliyat sonrası, iltihaplanmalardan dolayı, çektikleri sıkıntıları, antiseptik maddeye batırılmış sargılar kullanarak hafifletmiştir.
Koch (1843-1910), bulaşıcı hastalıkların bakteriler tarafından meydana getirildiğini, yaptığı deneylerle göstermiştir. Koch, katı besiyerleri hazırlayarak, mikroorganizmaların saf kültür halinde elde edilmesini başarmıştır. Koch ayrıca, verem hastalığının etkeni olan bakteriyi bulmuş, kolera hastalığının virgül şeklindeki bakteriler tarafından meydana getirildiğini ortaya koymuş ve böylece mikrobiyoloji bilimine büyük katkılarda bulunmuştur.
1884 yılında Christian Gram, kendi ismiyle anılan boyama metodu ile bakterileri boyamış ve bunlan Gram pozitif ve Gram negatif diye ikiye ayırmıştır. Bu yöntem halen bakterilerin tanımlanmasında kullanılmaktadır.
1894'de D. Ivanovvski, bakterilerin geçemediği filtrelerden geçen ve tütünde mozayik hastalığına sebep olan çok küçük canlıları bulmuştur. Böylece virusları bakterilerden ayırmıştır. Tworth ve de Herelle 1915-1917 yıllarında, bakterileri eriten ve özel filtrelerden geçebilen viruslan yani, bakteriyofajları bulmuşlardır.
1929'da A. Fleming tarafından penisilin, 1935'de Waksman tarafından streptomisin ve sonraki yıllarda diğer araştırıcılar tarafından daha birçok antibiyotik madde bulunmuştur. Ruska, 1940 yılında elektron mikroskobu mikrobiyolojiye uygulamıştır. Günümüze kadar isimlerim sayamadığımız daha birçok bilim adamı tarafından mikrobiyoloji ilmine katkıda bulunulmuş ve bu bilim dalı süratle gelişmiştir.
MİKROBİYOLOJİNİN TARİHÇESİ
İnsanların sağlığını bozan ve ölümlerine sebep olan hastalıkların insanlar tarafından bilinmesi çok eski tarihlere rastlar. Hastalık etkenleri hakkında, doğru veya yanlış, çeşitli görüşler ileri sürülmüş ve bunlardan korunma çareleri araştırılmıştır.

Hipokrat (M.Ö.460-370), çiçek, veba, verem gibi hastalıklar hakkında kitaplar yazmış ve bu hastalıkların topraktan havaya yayılan birtakım zehirli maddelerden, su, yıldız, rüzgar veya mevsimlerin etkilerinden ileri geldiğini savunmuştur. Bu görüşe "miasmatik teori" denilmektedir. Aristo (M.Ö.384-322), verem, veba, lepra, trahom gibi hastalıklar hakkında bilgi vermiştir.
Yıllar geçtikçe bulaşıcı hastalıkların sebepleri, belirtileri, bulaşma tarzları ile ilgili bilgiler artmış ancak, bu gelişmeler yavaş ve geç olmuştur. Nitekim Orta Çağ'da, Avrupa'da çıkan ilk veba salgınları 40 sene gibi uzun bir süre devam etmiş ve 100 milyon kişinin ölümüne sebep olmuştur. Bu hastalıkların kötü ruhların etkisiyle olduğuna inanılmıştır.
Rönesans döneminde (1400-1600) ilmi sahalarda ilerlemeler olmuş ve hastalıkların nedenleri hakkındaki miasmatik görüşlere karşı çıkılmıştır. Francastoro (1478-1553), frengi, veba, tifüs ve şap hastalığı üzerinde çalışmalar yapmış ve hastalıklarda bazı ajanların rol oynayabileceklerine özellikle, bulaşmada canlı varlıkların rollerine dikkati çekmiştir.
Ancak, mikroorganizmaların görülebilmesi, Hollanda'lı Leeuvvenhoek (1632-1723)'un 1674'de kendi yaptığı mikroskopla mümkün olmuştur. Bu araştırmacı, miskoskopla yağmur damlalarını, tatlı sulan, gıda maddelerini, tükürük, diş kiri, dışkı ve daha başka maddeleri inceleyerek bu ortamlarda yaşayan mikroorganizmaları görmüş, şekillerini çizmiş ve bunların hepsine birden küçük hayvancıklar anlamına gelen "animalcules" ismini vermiştir.
Ancak, bu tarihten yaklaşık yedi yüzyıl önce büyük Türk bilgini İbn-i Sina (980-1037), "Her hastalığı yapan bir kurtçuktur, ne yazık ki elimizde onu görecek bir alet yoktur. Temizlik bu gibi kurtçuklardan ileri gelen hastalıkların önünü alır" sözleriyle mikroorganizmalara işaret etmiştir.
Mikroorganizmaların keşfedilmesinden sonra, canlıların orijinlerinin tesbiti ile ilgili çalışmalara hız verilmiştir. Bu tarihlerde, canlıların cansız maddelerin bozulmasıyla (sineklerin hayvan gübresinden, kurtçukların parçalanan organik maddelerden, fare, yılan, kurbağa gibi hayvanların nemli topraklardan) kendiliğinden meydana geldiği fikrine (Abiyogenesis teorisi) yani, "spontan generasyon teorisi" ne karşı "biyogenesis teorisi" (canlılar mutlaka canlı hücrelerden meydana gelir) ileri sürülmeye başlanmıştır. Her iki teorinin taraftarları çeşitli deneylerle kendi tezlerini ispatlamaya çalışmışlardır. Tartışmalar uzun süre devam etmiş, nihayet, 1861 yılında Pasteur (1822-1895), yapmış olduğu deneylerle spontan generasyon teorisini yıkmıştır. Pasteur bu denemeleri yaparken "sterilizasyon" esaslarını buldu. Alkollü içkilerin bozulma sebeplerini araştırırken, meyve suyu gibi meşrubatlarda bulunan şekerlerin, maya ismini verdiği mikroorganizmalar tarafından alkole dönüştürüldüğünü gördü. Böylece "fermantasyon" olayının esasını da ortaya koymuş oldu. Pasteur ayrıca, içecekleri ısı işlemine tabi tutarak daha uzun süre muhafaza edilmesini ve patojen mikroorganizmalardan arındırılmasını sağlamış ve böylece "pastörizasyon" metodunu bulmuştur. İnsanlık için korkunç bir hastalık olan kuduz aşısı ile, tavuk kolerası ve antraks (şarbon) aşılarını bulan da Pasteur olmuştur.
Spontan generasyon teorisine karşı çıkan ve Pasteur ile aynı yıllarda yaşayan Tyndall (1820-1893), sterilizasyon yöntemlerinden biri olan ve kendi ismi ile anılan "tindalizasyon" metodunu bulmuştur.
Lister (1827-1912), antiseptik tekniğinin (istenmeyen mikroorganiz*malardan korunma) cerrahiye girmesini sağlamıştır. Bu bilim adamı, o zamana kadar doktorların ameliyat sonrası, iltihaplanmalardan dolayı, çektikleri sıkıntıları, antiseptik maddeye batırılmış sargılar kullanarak hafifletmiştir.
Koch (1843-1910), bulaşıcı hastalıkların bakteriler tarafından meydana getirildiğini, yaptığı deneylerle göstermiştir. Koch, katı besiyerleri hazırlayarak, mikroorganizmaların saf kültür halinde elde edilmesini başarmıştır. Koch ayrıca, verem hastalığının etkeni olan bakteriyi bulmuş, kolera hastalığının virgül şeklindeki bakteriler tarafından meydana getirildiğini ortaya koymuş ve böylece mikrobiyoloji bilimine büyük katkılarda bulunmuştur.
1884 yılında Christian Gram, kendi ismiyle anılan boyama metodu ile bakterileri boyamış ve bunlan Gram pozitif ve Gram negatif diye ikiye ayırmıştır. Bu yöntem halen bakterilerin tanımlanmasında kullanılmaktadır.
1894'de D. Ivanovvski, bakterilerin geçemediği filtrelerden geçen ve tütünde mozayik hastalığına sebep olan çok küçük canlıları bulmuştur. Böylece virusları bakterilerden ayırmıştır. Tworth ve de Herelle 1915-1917 yıllarında, bakterileri eriten ve özel filtrelerden geçebilen viruslan yani, bakteriyofajları bulmuşlardır.
1929'da A. Fleming tarafından penisilin, 1935'de Waksman tarafından streptomisin ve sonraki yıllarda diğer araştırıcılar tarafından daha birçok antibiyotik madde bulunmuştur. Ruska, 1940 yılında elektron mikroskobu mikrobiyolojiye uygulamıştır. Günümüze kadar isimlerim sayamadığımız daha birçok bilim adamı tarafından mikrobiyoloji ilmine katkıda bulunulmuş ve bu bilim dalı süratle gelişmiştir.
  Alıntı ile Cevapla

IRCForumlari.NET Reklamlar
radyo44.com.tr
Cevapla

Etiketler
mikrobiyolojinin, tarihcesi

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
IRC'nin Tarihçesi IF-Global Sunucu Yetki Dağıtımları ve Görev İstekleri 12 15 Aralık 2019 19:19
Mikrobiyolojinin konusu ve bölümleri Ecrin Mikrobiyoloji 0 06 Kasım 2011 16:21
C Tarihçesi xfactor C ve C++ 2 23 Nisan 2010 20:02
Gs'nin Tarihçesi.. ExMorN Spor Haberleri 0 20 Mart 2009 00:22