IRCForumları - IRC ve mIRC Kullanıcılarının Buluşma Noktası
  Mobil Sohbet, Sohbet ve Sohbet Odaları




Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 20 Ocak 2016, 11:04   #1
Çevrimiçi
ANTİBİYOTİKLER, AŞILAR VE MİKROORGANİZMALAR


sohbet


Mikrobiyoloji bilimine ufuk açan bilge insanlar sayesinde artık hastalıklar teşhis edilebildiği gibi birçok tedavi yöntemleri geliştirebilmekteyiz. Şöyle ki;
İlk ve orta çağlarda İbni Sina; “Her hastalığı yapan bir kurtcuktur” diyerek ilk defa mikroba işaret etmiş olan bir bilge şahsiyetimizdir.
Hollandalı Antonie Van Leeuwenhoek; ilk defa; mercekleri üst üste koyarak mikroskobu yapması sonucu mikropları görmeye muvaffak olmuş bir başka bilge kişidir.
Fransız doktor ve kimyacısı Lois Pasteur; kuduz mikrobunu bulmakla meşhur olup adını altın harflerle bilim tarihine yazdıran bilim adamı. İlginçtir kuduz mikrobunu bulmuş, hatta köpek ve tavşanlar üzerinde bile denemiş. Fakat insanlar üzerinde denemeye cesaret edememiştir. Neyse ki bir gün bir annenin feryatlarını işitir işitmez yerinden doğrulup dışarıya çıktığında, “yavrumu kurtarın, yavrumu kurtarın!” yalvarışı karşısında dayanamamış ve böylece daha önce hayvanlar üzerinde denediği aşıyı küçük Joseps Meister’e enjekte ederek yavrucağın kurtulmasına vesile olur. İşte o gün bugündür Pastör ve bir anneni feryadı sayesinde kuduz vakaları karşısında kuduz aşısı uygulanmaya devam etmektedir.
Her ne kadar şarbon mikrobunu Lois Pasteur bulsa da, Alman köy doktoru Robert Koch isekoyun ve sığırlarda görülen şarbon hastalığı üzerinde çalışıp şarbon mikrobunu saf olarak elde etmiş bir bilim adamıdır. Dolayısıyla kolera mikrobunu keşfetmek Koch’a kısmet olmuştur.
Behring adında bir bilgin verem hastalığının ağız yoluyla bulaşabileceğini ileri sürmüştü. Bundan hareketle Calmette, Guerin iki Fransız doktor inek yavrularının ağızlarına verem hastalığına yol açan verem basilini verdiklerinde hayvanın bağışıklık kazandığını gözlemlediler. Böylece Basil kelimesinin B’sine, Calmette’nin C’sine ve Guerin’in G’sine izafeten adlandırılan BCG aşısıyla birlikte bir zamanların amansız hastalığına son verilerek insanlık nefes almıştır. Hatırlarsanız çocuk yaşlarda bizleri sağlık ocaklarına götürdüklerinde aşıdan önce kolumuz üzerine sağlık görevlileri tarafından çizik atılarak tüberkülin sürülür, sonra derimizde kızarma olmazsa aşıya gerek duymazlardı, kızartı olduğunda derhal aşı yaparlardı. Oldu ya 6 veya 8 hafta içerisinde aşı tutmadı, bu sefer yeniden çizik atılarak yukarıdaki işlemler tekrar ettirilirdi, ta ki tutana kadar bu işin peşi bırakılmazdı. Derken en nihayet verem hastalığına karşı bağışıklık elde etmiş oluruz.
Frederick Twort ve Harella; bakteriyofajı bulmuşlardır.
Edward Jenner; inek çiçeği virüsünün çiçek hastalığına karşı bağışıklık kazandırdığını bulmuştur.
Alexander Fleming ise penicillum notatum küfünden penisilin antibiyotiği elde etmesiyle birlikte Mikrobiyolojide yeni bir çığır açmış bir başka bilim adamıdır.
Tüm bilim adamlarının çalışmalarından öte bir gerçek daha var ki; o hepimizin yakından bildiği havanın temizleyici özelliğidir. Hava olmasaydı dünyamız pis kokulardan geçilmeyecekti. Zaten veba, kolera gibi salgın hastalıklar pislik ortamların bulunduğu yerlerde yayılabilmektedirler. İşte bu temizleyici hava akımı sayesinde hem yağmur tane tane yeryüzüne inmekte hem de bağ ve bahçeler temiz kalıp insanlara şifa olmaktadır. Bu yüzden ne kadar Allah’a şükretsek o kadar azdır diyebiliriz. Zira Yüce Allah; “ O, Sizin için gökten bir su (yağmur) indirdi. İçilecek (ler) bundandır. İçinde hayvanlarınızı yaymakta olduğunuz ot, (lar) da yine bundandır” (Nahl,10) diye beyan buyurmaktadır.
Antibiyotikler-aşılar
Küfler ve bakterilerin aynı maddelerden beslendiğini görenler sanki onların dost olduklarını sanırlar. Üstelik çoğu zamanda beraber yaşamaktadırlar. Fakat sonradan anlaşıldı ki dost gibi görünen bu kuvvetler değişik türden kimyasal madde salgılayarak birbirlerinin gelişimine mani oluyorlarmış meğer. Yani küfler bilinmesine biliniyordu ama bakteriye karşı mücadele içerisinde bulundukları kimsenin aklına gelmiyordu. Neyse ki yukarda da belirttiğimiz üzere 1929 yılındaAlexander Fleming bir rastlantı sonucunda olsa penicillum notatum mantarının oluşturduğu küfün bakterinin gelişmesine darbe vurduğunu ispatlamasıyla birlikte zihinler bir anda aydınlanıverdi.

Bilindiği üzere antibiyotikler bazı bakteri veya mantarların ürettikleri toksin maddelerin yanısıra diğer mikroorganizmalar için germisit etki gösteren maddelerdir. Hatta bakterilerin belli başlı düşmanları daha çok protozoa ve cıvık mantarlar olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla mantar deyip geçmemeli. Şöyle bir yolunuz nemli bir çayıra veya ormanların kuytu yerlerine düştüğünde şemsiyeli mantarlarla karşı karşıya gelmeniz her an mümkün. Yine eğer iyi bir dalgıçsanız denizin derinlerinde etrafa ışık saçan mantarları görme şansını tatmış olacaksınız demektir. Zaten mantarların ilginç yanları yapılarında kök, sap, yaprak ve klorofilin bulunmamasıdır. Bu yüzden mantarlar klorofil içeren bitkiler gibi havanın karbon anhidritini almak suretiyle besin üretemezler, tam aksine canlı ve ölü organizmalara bağlanarak hayatlarını idame ederler. Bundanda öte mantarlar bir yandan toprağın içerisine dalan miçelyum denilen iplikçikler aracılığıyla beslenirken, bir yandan da etrafa saçtıkları birbirinden güzel rengârenk şemsiyeleri sayesinde yediden yetmişe herkesi kendine cezp etmektedirler. Yine de siz siz olun bu görünüşe aldanmadan mantarların zehirli olup olmadığı konusunda şayet mahir değilseniz rasgele herhangi bir mantarı alıp yemeği denemeyiniz. Çünkü sonunda zehirliyi zehirsizden ayırt edememenin bedelini ölümle ödemekte var. Bu arada şunu belirtmekte fayda var. Şöyle ki; mantar denince sadece şemsiyeli mantarlar akla gelmemelidir. Zira gerek nemli ekmeğin üzerinde, gerek peynirin üzerinde, gerekse birtakım tahıl ve meyvelerin üzerinde küf halde bulunan faydalı mantarların yanı sıra hastalık yapan aspergillus ve mikroskop altında tespit edilebilen bira mayası veya deri üzerine yerleşen değişik tip mantarlar da söz konusudur. Bilindiği üzere küflerin ölmüş organizmaların işe yaramaz olanlarını parçalayıp ayrıştırma yetenekleri vardır. İşte bu yeteneklerinin bilinmesinden dolayı ilaç firmalarınca elde edilen küfler tablet haline getirilip Tıpta antibiyotik tedavisi olarak kullanılır bir yöntem olarak yerini almıştır. Hatta günümüzde kanser hariç bir yandan çiçek hastalığı gibi viral hastalıklara karşı basit aşılarla önceden koruyucu önlemler alınırken, diğer yandan zatürre ve diğer enfeksiyona bağlı olarak nükseden hastalıklar içinde çok değişik türden antibiyotikler üretilerek tedavi yöntemleri uygulanmaktadır. Gerçektende aşı ve antibiyotik tedavisi Tıp dünyasının gözde bebekleri. Bağışıklık sisteminin erken uyarılması mı gerekiyor bu konuda derhal aşı yöntemi çare olabiliyor, ama nasıl? Gayet basit, gelinen nokta itibariyle artık zararlı organizmaların ölü, yarı ölü ve canlı şekilleri veya zayıflatılmış ürünleri cilt altına enjekte edilmesiyle birlikte vücudun derhal içeriye giren bu yabancı maddelere karşı gösterdiği doğal tepkinin sonucu antikor oluşabilmektedir. Artık bu antikorlar kanda bulunduğu sürece hastalık yapan ve aşısı yapılan antikorca teşhisi edilmiş mikroorganizmalar artık o vücuda zarar veremeyecektir. Çünkü söz konusu mikroorganizma mimlenmiştir, dolayısıyla antikorlar onu derhal imha ederler. Yine de unutmamak gerekir ki her aşının 6 aydan 7 seneye kadar değişen bağışıklık süreleri olabileceği gibi ömür boyu koruyan koruyucu aşılarda mevcuttur. Bundan da öte eskilerin değimiyle bir kere bulaşıcı hastalığa yakasını kaptırıp ta bir şekilde kurtulanlar koruyucu aşıya gerek kalmadan o hastalığa artık ömür boyu yakalanmayacak doğal bağışıklık zırhına kavuşmaktadırlar. Mesela kızamık hastalığı bunun en tipik örneği sayılmaktadır. Hakeza çiçek, su çiçeği, kızıl, boğmaca, tifo vs. de öyledir.

İkinci gözbebeğimiz antibiyotik tedavisi ise doğru ve yerinde kullanılırsa mikroorganizmalarla mücadelede en etkili yöntemlerden biri olarak görülecektir elbet. Madem hastalık hak, o halde şifa aramakta hak. Bu yüzden tedavide kullanılan ilaçlara ecza, ilmine de eczacılık denmiştir. Bu ilmi elbette ki Müslüman bilge insanlar buldu. Hakeza Araplar bütün ilaçları derlemekle kalmamışlar, onuncu asırda bile Yunanlılara ait insan anatomisi ve birtakım hastalıkları Arapçaya çevirerek insanlığa hizmet etmişlerdir. Derken 13. asırda ilaç yapımı Endülüs Emevi devleti sayesinde tüm dünyaya hızla yayılmaya başlamıştır. Şu halde şifa maksadıyla hastaların tedavisinde kullanılan antibiyotiklerden bazılarının özelliklerinden kısaca şöyle bahsedebiliriz:

Penisilin, Penicillium notatum ve P-chrysogenum; küf ekstrakları denilen bir takım maddelerin saklanmasında kullanılırlar.

Penisilin G(Benzilpenisilin); Treponemalara ve birçok spiroketlere iyi bir etki gösteren bir antibiyotiktir. Şurası bir gerçek; biyosentetik ve semisentetikler dâhil tüm penisilinler bakteriler üzerinde etki etmesi sonucunda protoplast, devşekiller ve L şekilleri gibi yapısal değişikliklerin meydana gelmesine yol açmaktadırlar.

Streptomisin penisilin; tüberküloz tedavisinde önemli bir antiyotiktir.

Chloramphenicol; suni olarak üretilen antibiyotiklerin ilki olmasıyla meşhur bir antibiyotiktir. Hatta bu penicilinden farklı olarak ağız yoluyla da alınabilmektedir.

Cephalosporium(Acremonium)cinsi; Funguslardan elde edilen antibiyotiklerdir.

Auremisin; Özellikle Tifüs, pnömoni, zührevi hastalıklarından etkili bir antibiyotik olması hasebiyle antibiyotik tedavisi alanında büyük bir değeri vardır.

Sefalosporin gruba giren antibiyotikler:

Bu gruba giren antibiyotikler sefalotin, sefazolin, sefapirin, sefotaksim, sefamandol ve seftriakson diye tasnif edilirler. Şayet sefalosporin grubu antibiyotikler semisentez yolu ile elde edilirse staphylococlar, koliform bakterileri, proteus ve klebsiella cinsi bakteriler üzerine daha çok etki yapmaktadırlar.

Streptomyces’ler; mayaya benzer görünümde olsalar da daha çok antibiyotik kaynaklıdırlar. Bunlar aynı zamanda hücrenin protein sentezine, bazı enzimlerin blokajına ve stoplazma zarının permeabilitisine etki ederler. Ayrıca gram negatif bakterilerin birçoğuna ve Mycobacterium tuberculosis üzerine de etkilidirler. Hatta mikroorganizmaların bazılarında ilaç bağımlılığı denilen bir olayın streptomisin ve sulfamidlere karşı olduğu gözlemlenmiştir. Fakat ortama bağlı olarak gerçekleşen PH değişiklikleri ve besin maddelerin değişmesi birtakım bakterilerin antibiyotiklere karşı direncini değiştirebilmektedir.

Tetracyclin’ler; Streptomyces’lerden elde edilen geniş spektrumlu antibiyotiklerdir.

Kloramfenikol; Salmonella typhi ve diğer salmonellaların enfeksiyonunda etkilidirler.

Lincomycin’ler; Streptomyces lincolnensis’ten elde edilen geniş spektrumlu antibiyotiklerdir.

İnsan hastalandığında herne hiktmetse birtakım alışkanlıklardan olsa gerek daha doktora gitmeden derhal antibiyotik alarak hastalığını gidermeye çalışmaktadır. Oysa antibiyotik almadan önce kültür antibiyogram testinin sonucuna göre kullanılması sağlık açısından daha isabetli yöntem olsa gerektir. Bu maksatla laboratuarlarda kültür antibiyogram denilen hassasiyet testleri (kemoterapik seçim) yapılmakta olup, genelde şu yöntemlerle gerçekleştirilir:

—Sıvı besiyerini sulandırma metodu.

—Katı besiyerini sulandırma metodu.

—Disk besiyerini sulandırma metodu.

Demek ki kültür antibiyogram testinin uygulanabilmesi için öncelikle ideal bir besiyeri ortamı hazırlamak esastır. İşte bu yüzden mikroorganizmaların invitro olarak üretildikleri cansız ortamlara besiyeri denmektedir. Ya da bir başka ifadeyle bakteri ve fungusların beslenme şartları için kullanılan besleyici ortamlara besiyeri veya kültür vasatı adı verilir. Dolayısıyla laboratuarda üretilecek olan mikroorganizmalar için iki türlü besiyeri kullanılıp, bunlar:
—Canlı besiyeri
—Cansız besiyeri diye bilinmektedir. Ayrıca besiyerleri kıvamına göre katı ve sıvı besiyerleri olarakta kategorize edilip, besiyerlerin katılaştırılmasında daha çok agar ve jelâtin kullanıldığı gözlemlenmiştir.
Üretilecek mikroorganizmanın cins ve özelliklerine göre kullanılan canlı besiyerleri ise:
1-Deney hayvanları
2-Doku kültürleri diye tasnif edilirler.
Öyle anlaşılıyor ki besiyeri çalışmalarında deney hayvanı olarak en çok kobay, fare, sıçan, tavşan, hamster ve kümes hayvanları kullanılmaktadır. Bu yüzden hayvanlardan elde edilen dokularla yapılan birinci yetiştirme işlemine primer doku kültürleri, bu kültürlerden alınan hücrelerin yetiştirilmesinden elde edilen kültürlere ise sekonder kültürler denmektedir.
Bilindiği üzere her antimikrobik maddenin tedavi edici dozlarda etkili olabildiği mikroorganizma cinslerin hepsine birden kemoterapötik etki spektrumu denmektedir. Dolayısıyla bazı kemoterapötik maddeler belli sayıda sınırlı mikroorganizma cinslerine etki etmektedir ki bunlara dar spektrumlu kemoterapötik madde denip, bunun tam tersi duruma ise geniş spektrumlu kemoterapötik maddeler adı verilmektedir. Fakat ekilen besiyeri ortamlarında bazı mikroorganizmalar etki spektrumları içerisinde bulundukları halde kemoterapötiklerden etkilenmez hale gelebilir ki, bu duruma direnç kazanma denmektedir. Aslında mikroorganizmalara karşı oluşan direnç olayı daha çok genetik değişikliklere bağlı olarak meydana gelebilmektedir. Dolayısıyla genetiğe bağlı olarak kullanılan ilaca karşı oluşan dirençler genel itibariyle:

“—Kromozomlara bağlı direnç.

—Kromozom dışı elementlere bağlı direnç.

—Çapraz direnç” tarzında karşımıza her an çıkabilmektedir. Hakeza penisile duyarlı olan bakterilerin herhangi bir nedenle hücre çeperlerini kaybederek L şekillerine dönüşmeleri sonucu her an penisilinden etkilenmez duruma gelebilir ki, bu olay genetik olmayıp daha çok modifikatif bir olay gibi gözükmektedir.

Şayet bir kemoterapötik maddeye direnç kazanmış bir mikroorganizma, yine aynı veya benzer mekanizmayla etki eden bir başka kemoterapötiğe karşı da direnç gösteriyorsa buna çapraz direnç kazanma adı verilmektedir. Zira bir mikroorganizmanın penisilin ve streptomisine karşı direnç kazanması kademeli şekilde gerçekleşmektedir. Bu arada Eurobacteriaceae familyasına ait bakteriler arasında konjugasyonla (kavuşma) birlikte üreme sonucu multipl ilaç direncinin diğer hassas bakterilere geçmesini sağlayan genetik yapı ise bir tür direnç nakleden faktör olarak sahne almaktadır.

Bunların dışında bakterilere direnç nakl eden faktörler arasında kolisinojenik faktörler (Col plasmidler) ve birtakım genetik maddeler de bulunur. Nitekim kolisinlerin sentezini bir genetik madde olarak kolisinojenik faktörler (plasmidler) sağlamaktadır. Kolisin aynı zamanda bir bakteri toksin (mesela koli basili) olarak bilinmekle birlikte kolisinojenik faktörler bakteri kromozomlarından ayrı otonom halde çoğalarakta karşımıza çıkabilmektedirler.

Kemoterapötik madde

Çok küçük miktarlarda mikroorganizmalar üzerine öldürücü etki yapıp, ancak organizma üzerinde öldürücü etkisi olmayan ve daha çok tedavi maksadıyla kullanılan maddelere kemoterapötik maddeler diye tarif edilmektedir. Herşeye rağmen bazı bakterilerin sitoplâzmasında plazmid denilen granüllerin kemoterapötik maddelere karşı direnç göstererek hücre içerisinde bazı antijenlerin yapımı ve başka özellikleri yönetme özelliği kazandıkları tespit edilmiştir. Bu arada kemoterapötik maddeler; Sentetik kimyasal maddeler vecanlılardan elde edilen antibiyotikler diye iki grupta incelenmektedirler. Bilindiği üzere kemoterapötik maddeler mikroorganizmalar üzerine üremeyi durdurucu etki veöldürücü etki tarzında etki yapmaktadırlar. Hatta her kemoterapik madde başlangıçta mikrobiyostatik etki göstermekle birlikte biyosentetik, semisentetik penisilinler ve sefalosporinler gibi birçok antibiyotiklerin etkisi daha çok hücre çeperi (duvarı) sentezini önleme şeklinde tezahür etmektedir. Fakat yine de kemoterapötik maddelerin başlıca bilinen etki tarzlarını şöyle sıralayabiliriz:
1-Metabolit (sulfonamid) etki.

2-Antagonistik etki (ters sinerji etki-daha az etkili).

3-Hücre çeperinin sentezini önleme etkisi. Örnek-Sefalosporinler, Semisentetik penisilinler.

4-Hücre zarı üzerine etkisi. Örnek-Polymyxin (polimiksin) ve polyen grubu antibiyotikler.

5-Protein sentezine yönelik etki. Örnek-Kloramfenikol, tetrasiklinler, eritromycinler, natamycin lactose, amino glisin.

6-Nükleik asitlerin metabolizmasına yönelik etki.

Sulfonamidlerin etki spektrumları; Pasteurella pestis ve Shigellalar üzerine iyi derecede etkilidirler. Aynı zamanda Bacillus anthracis (şarbon bakterisi) ve hemofil grubu bakterilere orta derecede etkili olup, Salmonella, Clamadia nocardia, bazı protozoa ve riketsiyalar üzerine ise az etkilidirler. Anlaşılan o ki Sulfonamidlerin etki şekilleri daha çok metabolit ve antagonizma yolu şeklinde kendini göstermektedir.

Sulfonlar özellikle karaciğer üzerine zarar veren toksik bir maddelerdir. Belli başlı sulfonlar; P-aminosalisilik asit (PAS), izonikotinik asit hidrazid (İNH) ve ethambutol olarak tasnif edilirler. Dahası sulfonlar diğer bakterilerden çok Mycobacterium tuberculosis ve Mycobacterium leprae üzerine de etkilidirler.

Bakterilerin üremesi:

Bakteriler besiyerine ekildikten sonra muhtelif zaman aralıklarında gerek sayı bakımdan gerekse bakteri sayısının logaritmesi alınarak üreme dönemleri tespit edilebilmektedir. Şöyle ki; bakterilerin grafiksel olarak tespit edilen üreme dönemleri dört ana başlık altında toplanmaktadır. Bunlar:

1-Latent dönemi

Bu dönemde bakteri çoğalması olmamakla birlikte madde sentezi gerçekleşmektedir.

2-Logaritmik dönemi

Bu dönemde bakteri sayısı hızla maksimuma doğru ulaşma trendi göstermektedir.

3-Durma dönemi

Bu dönemde bakteri sayısı sabit kalmaktadır.

4-Ölüm dönemi

Bu dönem bakteri faaliyetinin sona erdiği, yani ölüm oranının arttığı dönem olarak bilinmektedir. Ölümün benzeri bir başka şekli ise otoliz olayıdır. Yani bazen bakteri hücrelerinin kendi kendine eriyip kendini bitirmesi olayına otoliz denmektedir. . Hatta hayvanların tükürük gözyaşı ve burun salgısı gibi salgılarda bulunan lizozom enzimi bile bakteri hücre çeperinin erimesine neden olabilmektedir.
Genel olarak bakterilerde gözlenen koloni tipleri ise şunlardır:

1-S-kolonileri

Yuvarlak, düz kenarlı, kabarık düz yüzeyli ve nemli haldeki homojen koloniler S koloniler olarak adlandırılmaktadır. Nitekim bunlar Smooth kelimesinin ilk harfine göre isimlendirilirler. Dahası bunlar koloni oluşumlarında en sık görüleni olup, aynı zamanda özel somatik antijenler bile meydana getirirler.

2-R-kolonileri

Koloni yüzeyi buruşuk veya tanecikli, kenarları girintili çıkıntılı ve basık yassı koloniler R koloniler olarak bilinmekteler. Zira ‘R’ simgesi Rought kelimesinin ilk harfine tekabül etmektedir. Ayrıca S tipi kolonilerin bir kenarında R tipinde bir koloni uzantısı gelişerek neşvünema bulabilmektedir. Öyle ki her an patlamaya hazır bomba misali devasa tip olması dolayısıyla bu tip koloniler bombakolonileri olarakta tarif edilmektedir. Hatta bu tip koloniler S ve R kolonilere nispeten hem görünüm hem de başka diğer yönlerden farklılık arzederler. Şöyle ki;

— S kolonileri tuzlu su içerisinde homojen suspansiyon halde bulunup R kolonileri ise tuzlu su içerisinde dibe çöken partiküller halinde bulunmaktadırlar.

— S kolonileri özel serumlarla aglutine oldukları halde R kolonileri hem özel hem de başka serumlarla da aglutine olabilmektedirler.

—S kolonileri ile R kolonileri arasında ki en temel antijenik yapı farklılığın, R kolonilerinde virulans azalmasının en belirgin şekilde meydana gelmiş olmasıdır.

—S şeklindeki bakterinin herhangi bir deney hayvanına şırınga edilmesiyle birlikte hayvan ölmesine rağmen, R şeklinde bakterinin (veya ısı ile öldürülmüş S şeklindeki bakteri) şırınga etmekle hayvan sihhatli kalabilmektedir.

Şayet R ile öldürülmüş S şeklindeki bakteriler beraber şırınga edilirse hayvanın öldüğü, fakat kanında canlı halde S şeklinde bakterilerin ürediği tespit edilmiştir. Bu olay ölü S şeklindeki bakterilerden bir maddenin canlı R bakterilere geçtiğini ve bu bakterilerin S şekline dönüşmesini sağladığını göstermektedir.

3-M-kolonileri

Sümüksü görünüşlü yapışkan ve akıcı koloniler M koloniler diye isimlendirilmektedir.

4-L-kolonileri

Besiyeri içerisine doğru bir çivi gibi uzanan koloniler olması dolayısıyla L-kolonileri diye isimlendirilmiştir. Hatta bu durum ilk önce birtakım mikrobiyolojik analiz çalışmaları sonucunda Streptobacillus moniliformus denilen bir cins bakteride görülmüştür. Bu yüzden Streptobacillus moniliformis kültürlerinde gözlenen kendiliğinden oluşan bu tür çivi tarzı şekillere L kolonileri adı verilmiştir. Dahası L şekilleri katı besiyerinde küçük göbekli koloni halde olup, sıvı besiyerlerinde ise küme şeklinde ürerler. Ayrıca bakterilerde L şekillerine sebep olan etkenlerin başında;
“—Penisilin
—Kloromfenikol

—Tetrasiklinler gibi antibiyotikler ve bazı kimyasal dezenfektanlar” gelmektedir.
Polymyxın ve polyen grubu antibiyotikler; Mantarlar üzerine ve hücrenin stoplazma zarını etkileyerek tesir ederler.

Kloramfenikol, tetrasiklinler, eritromisin velinkomisinler ve amin glisinler; bakterilerde protein sentezini inhibe ederler.

Aktinomisin; Hücre içerisinde DNA ile birleşerek RNA polimeraz enzimini inhibe eder.

Vankomisin, basitrosin, ristosetin ve novobiocin gibi antibiyotikler erken dönemde hem hücre çeperlerini etkilemekte hem de oluşumlarını engellemektedirler.

Mitomycinler; DNA replikasyonunu engellediğinden dolayı toksik etki yaparlar.

Halojenlenmiş pirimidinler; DNA sentezi ve DNA virüslerin replikasyonunu inhibe ederler.

Dezenfektan ve antiseptik maddeler

Rabbül âlemin suyu hem cana can katmak için hem de su ile toprağı karıştırıp ev yapmak, porselen yapımı vs. işlerde kullanmak, hem de elbisemizi, bedenimizi, meyve ve sebzeleri yıkamak veya temizlemek için yarattı. Nasıl ki abdest almakla bedenimiz madden yorgunluğu giderilerek pak eder, ruhumuzu manen temizleyici bir vasıta kılıyorsak, aynen öyle de dezenfektan veya antiseptik maddeler kullanmakla da mikrorganizmalara karşı koruyucu sağlık zırhımızı takmış oluruz. Nitekim kimyasal dezenfektanlar mikroorganizmalar üzerine değişik şekillerde etkili olmaktadır ki, mesela bu durum daha çok hücre zarlarının fonksiyonunu bozmak, hücre proteinlerini denatüre etmek, hücre faaliyetlerinde önemli rol oynayan enzimlerin aktivitelerini bozmak veya nükleik asitleri etkilemek şeklinde cerayan etmektedir. Böylece bu etkiler sonunda mikroorganizmalar ölmüş olurlar.

Kimyasal dezenfektanların seçilmesinde dikkat edilmesi gereken noktalar şunlar olmalıdır:

1-Dezenfektan maddeler mikroorganizmalar için etkili olmalı.

2-Düşük konsantrasyonda hem etki etmeli, hem de suda erimeli.

3-Diğer organik maddelerle bileşik yaparak boya ve leke oluşturmamalı.

4-Oda sıcaklığında etkili olabilmeli.

5-Ekonomik olmalı, aynı zamanda kötü kokulu olmamalıdır.

Dezenfektan ve antiseptiklerin önemli etki yolları vardır. Dolayısıyla bu gerçek verilere göre sınıflandırılmış önemli dezenfektanlar şunlardır:

1-Hücre zarına etki eden dezenfektanlar.

2-Mikroorganizma proteinlerini denatüre ederek etki eden dezenfektanlar.

3-Mikroorganizma enzimlerin fonksiyonlarını bozan dezenfektanlar.

4-Nükleik asitler üzerine etkili olan dezenfektanlar.

Hücre zarına etki eden dezenfektanlar:

1-Deterjanlar

a-Katyonik deterjanlar. Örnek-Amonyum bileşikleri (Benzalkonium klorür, femoral, diafran ve cetavlon)

b-Anyonik deterjanlar.

c-İyonik deterjanlar.

2-Fenol ve fenol bileşikleri.

3-Organik eriticiler (asit ve alkaliler) olarak gruplandırılırlar.

Organik eriticiler ise alkoller, kloroform, eter ve toluen gibi maddeleri kapsamaktadırlar.

Enzim fonksiyonlarını bozarak etki eden dezenfektanlar ise; formol, etilen oksit, β propiolakton, kireç, sönmüş kireç ve kireç sütü, halojenler, tuzlar, oksidanlar, Ag, Hg, Cu ve arsenik gibi bileşikler olarak sahne almaktadırlar. Nükleik asitlere doğrudan etkili olmak bakımdan ise sıkça boyama metotlarından kullanılan malaşit yeşili, brillant yeşili, metilen mavisi ve jansiyen moru gibi boya maddelerini örnek verebiliriz.

Belli başlı dezenfektan uygulamaları:
—El antiseptiği şeklinde,

—Yer, duvar, eşya, çamaşır vs. dezenfektan olarak,

—Laboratuar ortamında daha steril çalışmaya yönelik olarak,

—Suları kirletecek her türlü artıklara karşı ve her türlü mikrobik ortamdan arındırılmasına yönelik uygulamalarda kullanılır.

Bilindiği üzere Osmanlı’nın gerçek manada medeniyet olmasının en önemli etkenlerinden biri de hiç şüphesiz temizliğe önem vermeleridir. Zira; “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” anlayışından hareketle çöpler üzerinden kokuşmayla birlikte her an yayılabilecek enfeksiyon riskine karşı şehrin sokaklarına zaman zaman kireç tozu serpiştirilirmiş. Hatta sırf bu işlerle ilgilenen vakıf bile kurulmuş. Kireç taşları bilindiği üzere kalsiyum karbonattan (CaCO3) meydana gelmişlerdir. Dolayısıyla septik çukur ve kanalizasyon temizliğinde sönmüş kireç, kireç sütü, kireç kaymağı, antiformin, fenol ve fenol türevleri kullanılmaktadır. Formol ise sporlar dâhil tüm mikroorganizmalar üzerinde mikrobisit etki yapan bir dezenfaktandır. Bilindiği gibi içtiğimiz suları dezenfekte etmek içinde genel itibariyle klor ve klor verici maddeler kullanılmaktadır.

Öyle anlaşılıyor ki mikroorganizma deyip geçmemeli. Bakmayın siz onların öyle mikroskobik küçük canlı olmalarına. Yeter ki fırsat bulup bir şekilde vücudun herhangi bir giriş kapısından girmeye dursunlar. İşte bak, sen o zaman kızılca kıyameti. Her an hasta yatak döşek olma an meselesidir diyebiliriz. Bu yüzden canlı dokularda patojen mikroorganizmaların bulunması durumuna apse, cerahat oluşturan mikroorganizmaların (piyojen) vücudun bir kısım bölgelerinde lokalize halde apseler oluşturması veya kanda bulunmaları durumuna piyemi, bakterilerin kanda bulunmama hali de bakteremi diye tarif edilir. Hastalık etkeni mikroorganizmaların canlı dokuda üreyerek yayılmalarına ise sepsis denmektedir. Tanımlardan anlaşıldığı üzere apse, piyemi ve bakteremi deyip geçiştirmemek gerekir, derhal çaresine bakmalıdır. Bu konuda çare nedir derseniz. Gayet basit, madem antiseptik yöntemi dokulara dezenfeksiyon tarzında bir uygulama olayı işlemi, o halde insan vücudunun yüzeysel doku ve lezyonlarına odaklanmış patojen mikroplara yönelik kimyasal maddelerle öldürme işlemi dedikleri bu yönteme başvurmak en doğru yol olsa gerektir. Dezenfektan aynı zamanda dezenfeksiyon yapan etken demektir. Böylece dezenfektan ile antiseptik arasında en temel farkın; dezenfektanın vücutla doğrudan ilgisi olmayan gayeler için kullanılmış olması, antiseptiğin ise tamamen vücuda yönelik kullanılan madde olduğu ortaya çıkmış olur. Dahası vücut veya doku yüzeylerine yönelik antiseptik uygulamaları için kullanılan maddelere antiseptik, mikroorganizmaları öldüren madde veya etkiye ise germisit veya mikrobisit denmekle birlikte bu maddeler kullanıldığı bakteriye görede bakterisit, fungusit virüsit türü madde olarak adlandırılırlar. Bu arada mikropların hızla üremelerinin durdurulmasına yönelik uygulanan yöntemin mikrobiyostatikdiye tarif edildiğini belirtmekte fayda var diye düşünüyorum.

Anlaşılan o ki mikroorganizmalarla baş edebilmek için sadece antibiyotik tedavisi, dezenfaktan ve antiseptik maddeler ile yetinilmemelidir. Hatta A’dan Z’ye her şeyin steril edilmesi için çaba sarfetmenin yanısıra sterilizasyon uygulamalarını da çok iyi bilmek gerekir. Şöyle ki bu tür uygulamaları maddeler halinde şöyle tasnifleyebiliriz:

Sterilizasyon metotları (Sterilize edilecek maddeye göre çeşitli sterilizasyon metotları vardır):

1-)Sıcaklık ile sterilizasyon.

Sıcaklıkla setirilizasyon ise üç kısma ayrılır, bunlar:

a-Nemli sıcaklık ile sterilizasyon.

Bu tür sterilizasyon kendi içeresinde basınçlı-basınçsız buharlı sterilizasyon tarzında iki tip yöntemle gerçekleşmektedir. Şöyle ki;

Buharlı sterilizasyon buharla doymuş ortamda, yani 100 santigrat dereceden daha yüksek sıcaklıklarda yapılan sterilizasyon diye tarif edilmektedir. Dolayısıyla sterilizasyonda en çok kullanılan metot; yaş, ısı ve basınç sistemine dayalı uygulamalar olarak dikkat çekmektedir. Bunun için en uygun alet hiç kuşkusuz otoklavdır.

Basınçsız buharlı sterilizasyon ise ilkel buharla doymuş bir ortamda, yani 100 santigrat dereceden düşük seviyelerde gerçekleştirilen bir yöntemdir. Nitekim bu iş için de Koch kazanı (Arnold kazanı) veya kapağı sıkıca kapatılmış halk dilinde düdüklü tencere denilen otoklavlar kullanılmaktadır.

b-Sıcak suyla sterilizasyon (kaynatma, tindalizasyon).

Bir insanın yüreği dağlandığında; “Ah anacığım başıma kaynar sular indi” der ya, tabii burada bahsedilen kaynar su yüreği dağlamak için değil, mikropları dağlamaya yönelik bir anlam olduğunu anlamışsınızdır. Zira Tindilizasyon’un esası sıvı maddeleri birbiri ardına, belli aralıklarla, belli bir sıcaklıklarda birkaç gün içerisinde steril etmek demektir. Dolayısıyla bu metot daha çok ayarlı ve benmari denilen aletlerle yapılmaktadır.

c-Kuru hava ile sterilizasyon.

Bu iş için ise etüv türü ayarlı pastör fırınları kullanılmaktadır.

Şurası bir gerçek Tüberküloz basili (verem basili) ve stafilokoklar kuruluğa karşı dayanıklı olmalarına karşın kolera vibroyosu ve Neisserialar ise tam aksine hassas özellikler sergilerler. Şu halde bakterilerin kuruluğa karşı dayanıklıkları kuruma anında bulundukları ortam veya atmosferin nem oranına bağlı olarak gerçekleştiğini söyleyebiliriz.

Bir başka ifadeylemikroorganizmalar şu üç faktöre karşı dayanabilme özellikleri gösterirler (direnç gösterir):

1-Kuruluğa karşı.

2-Vakum konsantrasyonuna (liyofilizasyon-dondurarak kurutma) karşı.

3-Soğuğa karşı.

d-Yakma veya alevle sterilizasyondur.

Adı üzerinde ateş, herşeyde olduğu gibi mikroorganizmalar üzerinde de can yakmaktadır. Eski Türkler yabancı ülkelerden gelen misafirleri tıpkı Nevruz ateşinde olduğu gibi ateşle tutuşturulmuş odunlar arasında geçirdikten sonra ancak başbuğlarının huzuruna çıkarırlarmış. Niye acaba? Belli ki, her an yabancı topraklara ait bir mikrobun toprağımıza sıçrayıpta salgın hale gelmesin diye bu dâhiyane tedbiri uygulamışlar. Hakeza suyla felakete yol açan yangınların önüne de geçilmektedir. Çünkü su içerisinde ateş yanmamaktadır.

2 -)Süzme ile sterilizasyon

Sıvı ortamda bulunan mikroorganizmaları süzme veya filtre etmek suretiyle sıvıların steril hale getirilmesi demek olup, bu maksat için bir takım filtreler kullanılmanın yanısıra, süzme işlemi için diyatome toprağı içeren porselen ve camtozunun da kullanıldığı artık bir sır değil. Ayrıca bu gün gelinen nokta itibariyle gerek çevreye yönelik gerekse sıvı mamüllerine yönelik son derece modern değişik tip filtre teknikleri geliştirilmiştir. Neyse ki filtreler sayesinde fabrika veya nükleer santrallerin tahliye bacalarından yayılan gazlardan bir nebze olsun korunabilmekteyiz.

3-)Kimyasal maddelerle sterilizasyon.

Protein koagülasyonu ve çökelmesi en çok görülen sterilizasyon metodu olup, aynı zamanda sıcaklık, ağır metal tuzları, fenol ve formaldehit gibi maddelerin etki tarzları da bu şekilde gerçekleşmektedir. Kimyasal maddelerle yapılan sterilizasyon için en önemli uygulamaların hiç şüphesiz etilen oksitle yapılan sterilizasyon metodu olduğunu belirtebiliriz. Mesela nemli ortamda ısıtılan hücrelerin protein yapılarında SH (sülfidril bağları) grupları açığa çıkarak daha küçük peptit gruplara ayrıldıkları gözlemlenmiştir.Bu aradayapılan çalışmalar sonucundakimyasal maddelerin mikroplar üzerinde etkileri:

“—Yapılarına.

—Yoğunluklarına.

—Mikrop ile kaldıkları zaman süresine bağlı olarak” gerçekleştiği belirlenmiştir.

4-)Işınlama ile sterilizasyon

Bu metot daha çok ultraviyole ışık altında bir takım Tıbbi malzemeler ve laboratuar ortamını steril etmeye yönelik kullanılmaktadır.

Günümüzde ışınlama ile sterilizasyonda ışın olarak en çok kullanılan metotların başında:

“—Ultraviyole ışınları

—X ışınları

—Gama ışınları” yöntemleri olduğu anlaşılmaktadır.

Mesela ultraviyole ışınları daha çok oda atmosferi ve bazı alet yüzeylerin dezenfeksiyonunda kullanılır. Hatta bu ışınlar sistin, trozin ve triptofan oluşumunu engelleyici etkinin yanısıra ortamda oluşan O2, H2 ve ozon gibi maddelere karşı da etki yaparlar.

Ayrıcaiyonize ışınlar; β, gama, alfa ve X ışınları olarakta tasnif edilirler. Başlıca etki mekanizmaları ise:

“ —Hücre maddelerin oksidasyonu,

—Protein metabolizmasının önlenmesi,

—Protein denatürasyonu,

—Serbest amino asitlerin blokajı,

—Zar geçirgenliğinin bozulması,

—Enzimlerin inaktif hale sokulması” tarzında gerçekleşmektedir.

Mikroorganizmalara karşı verilen mücadele için şimdiye kadar antibiyotik dedik, sterilizasyon dedik, ancak bu arada pastorizasyon olayına değinmeden es geçmek doğru olmaz diye düşünüyorum. Bilindiği üzere bir cismin veya maddenin patojen mikroorganizmalardan arındırılma işlemine dezenfeksiyon denmektedir. Aynı zamanda belli sıcaklık derecelerinde yapılan ve daha çok süt ürünlerine uygulanan dezenfeksiyon işlemine ise pastorizasyon denmektedir. Dolayısıyla sütün pastörize edilmesi kaynatma metoduna oranla çok daha birtakım avantajlar sağladığı muhakkak. Şöyle ki;­­­­­­

—Kaynatma metodu ile sütün bir kısım proteinleri koagüle olurken, pastörizasyon işlemiyle sütün yapısında asla değişiklik görülmemektedir.

— Kaynatma yöntemiyle bazı bağışıklık maddeleri bozulurken, pastorizasyon metodunda bu maddeler deforma olmamaktadır.

—Kaynatmayla sütteki organik fosfor, Mg tuzları ve süt şekerinin bileşiminde bazı değişiklikler olmanın yanısıra C, A ve D vitaminlerin bir kısmı bozulabilmektedir. Pastorizasyon da ise bu tür olumsuz oluşumlara asla geçit verilmemektedir.

Mikroorganizmaların kontrole alınması

İnsanları ve hayvanları hem içten hem de dıştan kuşatan binlerce mikroplar ölmediğimiz müddetçe vücudumuzun birtakım koruyucu mekanizmaları sayesinde zarar veremezler. Yine de her şeye rağmen mikroorganizmalar şu gayeler için kontrol altında tutulmak mecburiyetindedirler:

—Çeşitli mikrobik hastalıkların yayılmasının önlenmesi veya tedavi edilmelerine yönelik çalışmalar için.

— Gıda maddelerin bozulmadan uzun zaman saklanması ve bir yerden diğer yere nakledilmeleri için.

—Mikrobiyolojik çalışmalar esnasında kontaminasyonun önüne geçmek adına steril ortamlar oluşturmak içindir.

Peki, bu arada mikroorganizmaların kontrolünde kullanılan fiziksel ve kimyasal faktörler nelerdir derseniz, pekâlâ maddeler halinde şöyle açıklayabiliriz:

1-Sıcaklık.

Bakterilerin sıcaklığa dayanma derecesi sıcaklığın etki süresine, bakterilerin cinsine ve bulundukları üreme dönemine bağlıdır. Ayrıca 30 santigrat derece üzerinde üretilen Chromobacter prodigiosus kırmızı pigment yapabilmektedir. Hakeza 42 santigrat derecede üretilen Bacillus anthracis ise spor yapma yeteneğini kaybetmektedir. Sıcaklık derecesi ile uygulama zamanı arasındaki ilişkileri açıklamak için ise iki tanım kullanılır:

— Bir mikroorganizmayı belli zaman süreci içerisinde öldüren sıcaklık derecesi.

— Bilinen bir mikroorganizmanın belli bir sıcaklık derecede ölmesi için gerekli zaman süresi.

Anlaşılan o ki; normal sıcaklığın uygun olmayan limit etkisi hiç kuşkusuz düşük sıcaklık veya yüksek sıcaklık olsa gerektir.

2-Kuruluk

Nitekim mikroorganizmaların kuruluğa dayanıklıkları bakterinin cinsine, bulunduğu biyolojik duruma ve ortamın su açığı derecesine bağlıdır.

3-Dezenfeksiyon.

4-Antisepsi.

5-Pastorizasyon.

Bakteri sistematiği

Kâinatta hemen hemen herşey bir sistematik düzen içerisinde hayat yoluna devam etmektedir.Bergey bu gerçeği bilmiş olsa gerek ki bakterilerin sistematiğini yapma ihtiyacını hissetmiş ve bu konuda kitap bile yazmış. Yazdığı kitap iyi incelendiğinde bakterilerin tek sınıf olarak Schizomycetes sınıfında toplandığını görürüz. Hatta bu sınıfta 10 ordo (takım) yer almaktadır. Şöyle ki bunlar;

1-Eubacteriales

2-Actinomycetes(Aktinomisetler)

3-Beggiatoales(Renksiz sülfo bakteriler)

4-Caryophanales

5-Chlamydobacteriales

6-Mycoplazmatales

7-Mycobacteriales

8-Spirochaetales

9-Hyphomicrobiales (Tomurcuklanan bakteriler)

10-Pseudomonadales diye sıralanmaktadır.

EUBACTERİALES

13 familyası olup bunlardan bazıları şunlardır:

1.familya: Azot Bacteriaceae; atmosferin azotunu kullanarak organik madde yapar.

Tür: Azotobacter chroccocum- Havanın serbest azotunu bağlar

2.familya: Rhizobiaceae- Patojen, simbiyoz ve saprofittirler.

Tür: Rhizobiaceae; Baklagil bitkisinin kökünü yaptığı nitratları verir, buna karşılık bitkiden karbonhidrat ve mineral maddeleri alır.

Agrobacterium tumefaciens; Meyva ağaçlarının kök ve gövdelerinde şişkinliklere, gal ve kanserlere sebep olur.

3.familya: Enterobacteriaceae; Birçok bağırsaklarda yaşar.

Tür: Escheria Coli; kalın bağırsak (koli) bakterisidir.

Proteus vulgaris; Proteinli maddeleri parçalayarak çürüme ve kokuşmaya neden olur.

Salmonella typhosa; Tifo hastalığının amilidir

Shigella dysenteriae; Dizanteri bakterisidir.

Pasteurella pestis; Veba hastalığının amilidir.

Bordetalla pertussis; Boğmaca hastalığı yapar.

Brucella abortus; Sığırlarda salgın yavru atma hastalığına neden olur.

Haemophilus influenzae; İspanyol nezlesine sebep olur.

4.Familya: Micrococcaceae

Micrococcus luteus
Staphylococcus aureus; Sarı renkli iltihaplara sebep olur.

Gaffkya tetragena; İltihaplanmalara sebep olur.

Sarcina lutea;
5.Familya: Neisseriaceae; İnsan ve hayvanlarda parazit olarak yaşar.

Neisseria meningitidis; Menenjit hastalığına yol açar.

Neisseria gonorrhoeae; Bel soğukluğuna neden olur.

6.Familya: Lactobacillacea

Diplococcus pneumoniae; Akciğer iltihabına (zatürre) sebep olur.

Streptococcus lactis; Laktik asit fermantasyonuna neden olur.

Streptococcus pyogenes; Meme, kemik iliği, orta kulak, karın zarı, beyin, akciğer, çeşitli deri ve yara iltihaplanmalarına neden olur.

Lactobacillus vulgaris; Yoğurt bakterisi olup süt şekerini laktik aside çevirir.

Lactobacillus caucasicus; Kefir adlı içkinin fermantasyonuna sebep olur.

7.Familya: Corynebacteriaceae

Corynebacteriaceae diphtheriae; Difteri hastalığına neden olur.

Corynebacteriaceae michiganense; Domateslerin meyve ve vejetatif kısımlarında yanıklara sebep olur.

8.Familya: Bacillaceae; Endospor meydana getirirler.

Bacillus anthracis(şarbon bakterisi); Sığır ve koyunlarda şarbon (antraks) hastalığı meydana getirir.

Bacillus subtilis; Besinlerin zehirlenmesine neden olur. Subtilin antibiyotiğini üretir

Clostridium tetani; Tetanoz hastalığı meydana getirir.

Clostridium perfringens; Gazlı gangrenlere, barsak iltihabı gangrelere sebep olur.

Clostridium botulinum; Gıda zehirlenmesine neden olan bakteridir.

ACTİNOMYCETES (Aktinomisetler)

Actinomycetes misel ve spor teşkil etmeleri yönünden funguslara, hücre çeperlerinin yapısı bakımdanda bakterilere benzediklerinden bakterilerle funguslar arasında geçit teşkil ederler. Hatta bunlar mantarımsı bakteriler adını alıp, birkaç familyası vardır.

ACTİNOMYCES

Nocardia farcinica; pigment salgılar.

Nocardia gardneri; proactinomycin antibiyotiğini verir.

Actinomyces bovis; sığır ve insanda aktinomikoz hastalığı verir.

BARTONELLACEA FAMİLYASI

Bu familyanın üyeleri insan ve diğer memelilerin eritrositlerinde parazit olarak yaşayıp,

hastalığa neden olurlar.

CARYOPHANALES

Caryophhanales çok hücreli flamenter halindedirler. Bu yüzden bunlara çok hücreli olan flamente ‘Trikom’ denilmektedir.

CHLAMYDOBACTERİALES (kınlı bakteriler)

Chlamydobacteriales 2 familyası vardır:

1-) CHLAMYDİACEAE

Chlamydiaceae klamidya olarak bilinen cins ve türleri kapsarlar. Klamidiler(mikoplazmalar) insanlarda trahom, koyun ve keçilerde konjonktivis, papağanlarda ise papağan humması gibi hastalıklara sebep olmaktadırlar.

Chlamydia trachomatis; İnsan ve maymunda trahom hastalığına yol açar.

Colesiota conjunctivae; Keçi, koyun ve sığırda konjoktivishastalığına neden olur.

Chlamydia psittaci; Papağanlarda psittakoz hastalığına neden olur.

Spha erotilus natans; Fabrika su artıklarında bulunur.

Spa dichotomous
Leptothrix ochracea; Pas kırmızısı renginde demir hidroksit birikmesine sebep olur.

2-) CRENOTRİCHACEAE

Crenothrix polyspora; Su boruların tıkanmasına sebep olur.

Crenothrix putealis; Akarsu ve suyollarında yaşar.

MYCOBACTERİALES
Mycobacteriales’in en göze çarpan özelliği früktifikasyon denen kitleler teşkil etmesidir. Vejetatif hücreler gelişme devrelerinin bir bölümünde normal şartlara dayanıklı sporlar meydana getirirler. Bu sporlar türlere göre mikro veya makrosit (kist) diye tasnif edilirler.

Bu takımın ayrıca 5 familyası vardır:

MYCOBACTERİACEAE FAMİLYALARI

Mycobacterium tuberculosis
Örnek- M.tuberculosis(insan tipi), M. bovinus (sığır tipi), M.avium (kuş tipi) üç ayrı tip olup Tüberküloz (verem) hastalığı yaparlar.

Mycobacterium paratuberculosis - Paratüberküloz hastalığı yapar.

Mycobacterium leprae -Cüzzam hastalığı etkenidir.

MYCOPLASMATALES

Mycoplasma tales takım üyeleri sığır ve koyunlarda pleuro-pneumonia hastalığına sebep olurlar.

Mycoplasma pneumoniae insanda mikoplazma pnömoni amilidir.

STREPTOMYCETACEAE

Streptomyceae bir tür saprofit olup bu familyanın elemanlarından antibiyotik elde edilir.

Streptomyces albus; Actinomycin antibiyotiğini verir.

Streptomyces rimosus; Terramycin antibiyotiğini verir.

Streptomyces aureofaciens; Aureomycin antibiyotiğini verir.

Streptomyces erythreus; Eritromycin antibiyotiğini verir.

Streptomyces fradiae; Neomycin antibiyotiğini verir.

Streptomyces niveus; Novobiocin antibiyotiğini verir.

Streptomyces venezuelae; Kloromycetin antibiyotiğini verir.

Streptomyces griseus; Streptomycin antibiyotiğini verir.

SPİROCHAETALES
Spirochaetales takımının 2 familyası vardır.

1.familya: Spirochaetea. Örnek- Spirochaeta, Saprospira, Cristispira.

2.familya: Treponemataceae üç cinsi vardır. Örnek-Borrelia paraziti. Bu ağız florasında bulunur.

Borrelia buccalis; Diş kirlerinde yaşar.

Borrelia recurrentis; İnsanlarda avrupa raci hummasını yapar.

Treponema pallidum; Frengi (sifilis) hastalığının amilidir.

Treponema paraluis cuniculi; Tavşan frengisi hastalığının amilidir.




HYPHOMİCROBİALES
Hyphomicrobiales de üreme tomurcuklanma ile meydana geldiğinden bunlara tomurcuklanan bakteriler de denir. Hareketli formlarda hareket polar tek flagella ile gerçekleşmektedir.
PSEUDOMONADALES
Pseudomonodalesin 10 familyası vardır:
1.familya: NİTROBACTERİACEAE
Nitrosomonas europaea -Topraktaki amonyağı nitrit haline sokar.
Nitrobacter winogradskyi- Nitritleri nitratlara çevirir.
2.familya: THİOBACTERİACEAE
Thiobacillus denitrificans
Thiobacillus thiooxidans
3.familya: PSEUDOMONADACEAE
Pseudomonas aeruginosa; Mavi irin meydana getirir.
Pseudomonas Tabaci; Tütünlerde vahşi ateş hastalığının amilidir.
Xanthomonas malvacearum; Pamuklarda köşeli yaprak lekesi hastalığı yapar.
Acetobacter aceti; Etil alkolü oksitleyerek sirke haline çevirir.
4.familya: CAULOBACTERİACEAE
Gallionella ferruginea; demir karbonatı oksitleyerek ferrik hidroksiti yaparlar.
SİDEROCAPSACEAE
Siderocapsa demir bileşiği ihtiva eden bir kapsülle çevrilidir.
Ferri Bacterium; jelâtinimsi bir kapsülle çevrilidir.
Sirococcus; kapsülle çevrili değildir.
Ferrobacillus; 2 değerli bileşikleri oksitleyerek 3 değerli Fe (demir) bileşiğine dönüşür.
6.Familya: SPİRİLLACEAE
Vibrio Comma; Kolera hastalağının amilidir.
Vibrio fetus; Sığır ve koyunlarda erken doğuma sebep olur.
Desulfovibrio desulfuricans; Sulfat ve diğer bileşikleri hidrojen sülfüre indirger.
ANAPLASMA FAMİLYASI
Anaplasma familyasının tek cinsi Anaplasmadır.
Tabii ki bakterileri sadece ordo bakımdan sistematize etmek yeterli değildir. Mesela üreme yönünden de kategorize edebiliriz pekâlâ. Mesela üredikleri ortamın optimum sıcaklığına göre bakteriler 3 gruba ayrılmaktadırlar. Hatta bunları tasnif edip, kısaca şöyle açıklayabiliriz:
1-Psikrofil bakteriler
Soğukta yaşamayı seven bakterilerdir. Psikrofiller için optimum sıcaklık 10 santigrat derecede olup, bu bakterilere bazı toprak bakterileri ve deniz bakterilerini de dahil edebiliriz. Bazıları ise 30 santigrat derecede ölürler, bunlara obligat psikrofil denmektedir.
2-Termofil bakteriler
Yüksek sıcaklık ortamda yaşamaya alışmış bakterilerdir.
3-Mezofil bakteriler
Sıcakkanlı canlılarda hastalık meydana getiren bakterilerdir.
Parazitler
Hani ekmeğini taştan çıkarmayıpta asalak asalak gezen tipler vardır ya, maalesef onlar kendilerine zarar verdikleri gibi topluma da zarar vermektedirler. Aynen öyle de mikro âlemde de buna benzer örnekler söz konusudur. Bu yüzden mikroorganizmanın üzerinde yaşadığı canlıya konak adı verilmekte, konakladıkları canlının hücrelerine zarar veren mikroorganizmalara ise patojen mikroorganizmalar denilmektedir. Mesela konukcul yaşadıkları herhangi bir organizma üzerinde parazit olarak yaşayıpta zarar veren kemohetetrof mikroorganizmalar bunun en tipik misalini teşkil etmektedir. Hatta bu tür parazitler:
1-Obligat parazitler
2-Fakültatif parazitler diye iki kategoride tasnif edilirler.
Bilindiği üzere bir kısım mikroplar organizmaların dışına çıktıkları zaman besleyici ortamlarda yaşayamamaktadırlar ki, bu tür mikroorganizmalar obligat parazitler diye bilinmektedir. Bir kısım mikroorganizmalar da organizma dışında bile saprofit olarak hayatlarını devam ettirebilirler ki, bunlara fakültatif parazitler denmektedir. Şurası muhakkak bir mikrorganizma için salt yaşadığı ortam yetmez, beslenme ve üreme faaliyetleri için bulundukları ortama bağlı kalarak birtakım maddelerin bulunması da şart gibi gözükmektedir. Bu yüzden genel olarak bulunması gereken maddeleri şöyle sıralayabiliriz:
—Hidrojen verici ve hidrojen akıcı maddeler,
—Karbon kaynağı,
—Azot kaynağı,
—Mineraller,
—Gelişme faktörleri ve mineraller,
—Oksijen,
—Karbondioksit,
—Su.
Kelimenin tam anlamıyla ototrof mikroorganizmalar karbon ihtiyaçlarını karbondioksit (CO2) veya karbonatlardan, hetetroflar ise çeşitli organik kaynaklardan karşıladıkları anlaşılmaktadır. Ayrıca gelişme için mutlaka gerekli, fakat mikrorganizma tarafından bir türlü sentez edilemeyipte ancak hazır olarak alınabilecek organik maddeler var ki onlar vitamin ve amino asitlerden başkası değildir elbet. O halde önemine binaen bazı vitaminler ve aminoasitleri;
“—Piridoksin (B6 vitamini)
—Tionin klorür
—Nikotinik asit
—Pantotenik asit (vitamin B5)
—Riboflavin(B2 vitamini)
—Biotin” diye sıralayabiliriz. Hatta bu sıraladıklarımızdan başka çeşitli enzimlerin aktivasyonu için eser miktarda olsa Mg++, Ca++, Fe++, K++, Mn++, Co++, Al++, Ra++, Cd++, Cl-, Zn++, Ni++, Cu++ gibi iyonlu elementler ve minerallerin varlığı da söz konusudur. Tabiiki mikroorganizmaların gerekli duyduğu maddeler burada bitmiyor, dahası var. Şöyle ki; mikroorganizmaların gerek duyduğu gelişmesini etkileyecek bir diğer ise nikotin amid (PP vitamini), folik asit, pimelik asit, pürin nükleotitler, pürinler, glutamik asit, glutamin, glutatyon, hematin, betain, kolin, B12 vitamin, β- alanin ve yağ asitleri gibi maddelerdir.
Peki, mikroorganizmalar sadece beslenmeye mi ihtiyaç duyarlar, bunlar hiç şöyle hava alıpta solunuma ihtiyaç hissetmezler mi? İşin şakası bir yana elbette ki onların da soluk almaya hakları var. Yani mikroorganizmalar tıpkı biz insanlar gibi onlar da hayatlarının devamı için solunuma muhtaçtırlar. Bu yüzden solunumla yaşayanlara aerobik bakteriler, oksijensiz yaşayanlara aneorobik bakteriler denmiş. Bir başka ifadeyle mikroorganizmalarda solunum (biyolojik oksidasyon); aerobik oksidasyon ve aneorib oksidasyon (obligat oksidasyon) diye iki ana yoldan gerçekleşmektedir. Ayrıca bunlara ilaveten fakültatif aneorob bakteriler ve mikroaerofil bakteriler diye bilinen iki alt grup daha vardır. Mesela her iki durumda (O2 bulunması veya bulunmaması halinde) solunumlarını sürdürebilecek halde beslenip üreyebilen mikroorganizmalara fakültatif aneorop bakteriler denmiş, Brucella abortus gibi bakteriler gibi sınırlı oksijenin varlığında üreyebilen bakterilere ise mikroaerofil bakteriler olarak tanımlanmıştır. Hatta bazı bakteriler özel şartlara bağlı kalarak vejetatif şekilde direnç gösteren spor denilen oluşumlar meydana getirirler ki; bunlara sırf bu özelliklerinden dolayı endospor denmiş. Bu nedenle spor oluşturma konusunda bu tür mikro organizmalara Bacillaceae familyasından aerop olan Bacillus cinsi veya aneorop olan Clostridium cinsi bakterileri örnek gösterebiliriz. Keza Sporosarcina cinsi bakterilerin de spor yaptığı bilinmektedir. Hatta lateral mezozomların plazmitlerin eşleşmesinin yanısıra spor oluşumunda bile görevleri olduğu sanılmaktadır.
İsterseniz spor oluşturan bakteriler konusuna biraz daha devam edebiliriz. Malumunuz spor bakterinin ucunda olduğu zaman terminal, ortasında olduğu zaman santral ve uca doğru bir tarafta olduğu zaman ise subterminal olarak adlandırıldığını biyoloji dersi alanlar çok iyi bilmektedirler. Hakeza yine her canlının kendine göre dış elbisesi olduğu gerçeği de bir başka bilinen olay olsa gerektir. O halde spor oluşturan bakterinin spor kısmında bile bir dış giysi olmalı, ama nasıl? Şöyle ki; spor zarını bir çeper çevrelemektedir ki, bu çeper hücre çeperine sertlik kazandıran mürein maddesinden başkası değildir. Hatta bu maddeye peptidoglikan veya mukopeptit (murein) isimleri de verilmektedir. Bunların dışında kalsiyum dipikolinat ve mürein iskeleti ihtiva eden kalın bir korteks tabakası daha var ki, bu tabaka sert spor mantosuna dönüşerek korteksin üzerini bile örtebilmektedir. Yani spor mantosunun dışında exosporium denilen lipoprotein ve amino şekerler ihtiva eden gevşek bir örtü olduğu anlaşılmaktadır. Böylece dış şartların uygun hale gelmesi ve akabinde korteksin parçalanması sonucu vejetatif hücrenin dışarıya çıkmasıyla birlikte germinasyon (çimlenme) olayı gerçekleşmektedir. Derken “Her dem yeniden canlar doğar” gerçeğini bir kez daha ruhumuzun derinliklerinde hissetmiş oluruz. Demek ki bakterilerin hücre çeperlerinde bulunan mürein tabakasının dışında diğer tabakalarda lüzumsuz katmanlar değilmiş meğer. Nitekim;
“—Lipoprotein tabakası: Bağlantı katmanı,
—Dış zar tabakası: Çepere seçicilik özelliği kazandırmakta,
—Lipopolisakkarit tabakası: Endotoksinleri oluşturmakla” görevli oldukları ortaya çıkmaktadır.
Bakterilerin bunlara ilaveten manto oluşturma yetenekleri de var. İşte bu yetenekleri sayesinde birçok bakterinin hücre çeperinin dışında oluşan sert mukoid tabakaya kapsül adı verilmektedir. Kapsül genellikle polisakkarit yapıda olmakla beraber bazı bölgeleri polipeptit veya protein içermektedir. Hatta bu arada kapsül oluşumunda bir takım genetik değişme, çevre ve kültür şartlarının etkili olduğunu da gözden kaçırmamak gerekir. Ayrıca protein içeren bakterilerin kapsül oluşturması genellikle virulansla ilgili apayrı bir durum olarak karşımıza çıkabilmektedir. Herşeyden öte bakteriler için kapsül o kadar mühim ki, herhangi bir bakteri kapsülünü kaybettiğinde patojenik etkisinin azalabildiği gözlemlenmiştir.
Mikroorganizmaların beslenmesi ve üretilmesi
Galiba dünyada en kolay iş ekmek yemek o da çiğnemeden geçmiyor maalesef. Yani bu basit gibi görünen yemek eyleminde bile çiğneme enerjisi harcamadan beslenme olayı gerçekleşemiyor. Halk tabiriyle “armut piş ağzıma düş” anlayışı yaratılış gerçeğine aykırı bir durum zaten. Zira bu gerçekler ışığında bütün canlılar nesillerini sürdürebilmek için bir şekilde değişik hammadde kaynaklarından enerji sağlamaktalar ki, bu enerji sağlama olayına metabolizma denmektedir. Bu yüzden metabolizma; anabolizma ve katabolizma diye iki grupta değerlendirilmektedir.
Anabolizma; basit yapılı moleküllerin daha karışık moleküllerin yapısında kullanılmak üzere biyosentez edilmesi, katabolizma ise kompleks moleküllerin parçalanma veya ayrıştırılma işlemi demektir. Ayrıca virüsler dışında mikroorganizmalar elde ettikleri besin maddelerini hücrenin dışında parçalayıp sindirdikten sonra ancak faydalanabilmektedirler ki; bu tip beslenme halofitik beslenme diye bilinmektedir.
Yine bir başka husus ise bakteri metabolizmasında gerek enerji oluşumu gerekse enerji kullanılması olayında çok değişik tipte kimyasal reaksiyonların devreye girdiği gerçeğidir. Şöyle ki; kimyasal ya da ışık enerjisinin biyolojik şekle çeviren enerji oluşum tipleri; aerop solunum, mayalanma ve fotosentez olayı şeklinde sahne aldığı gibi, hemen hemen tüm hücre tiplerinde enerji elde edilirken adenizin trifosfat (ATP) adında ikinci bir enerji oluşumuna daha ihtiyaç duyulduğu apayrı gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır.
Hani insanlar arasında öyleleri var ki bir başkalarının yardımına gerek duymadan tüm işlerini halledebilmekteler. Bu yüzden bu tip kişiler toplum tarafından üretken insanlar olarak değerlendirilirler. Ayrıca üretken insanların tam tersi durumda olanlar var ki, onlar maalesef başkalarının yardımı olmaksızın hayatta tutunamamaktalar. Belli ki sosyal hayatta yaşanan bu olaya benzer bir durumun mikro âlem için de geçerlidir. Çünkü enerji elde etme için organik maddelere ihtiyaç göstermeksizin üretken yaşayabilen mikroorganizmalara ototrof mikroorganizmalar denilmesi bunun teyit ediyor zaten. Hatta ototrof canlıların da kendi aralarında alt gruplara ayrılanları var. Mesela; öyle ototrof organizmalar var ki kendilerine gerekli olan enerjiyi inorganik maddelerin oksidasyonundan elde edip, bu tip mikroorganizmalara kemotrof mikroorganizmalar adı verilmektedir. Öyleleri de var ki enerjilerini daha çok güneşten temin ederler, bu yüzden bunlara da fototrof mikroorganizmalar denmektedir.
Ototrof canlılara üretken demiştik, peki üretken olmayanlar var mı derseniz. Elbette ki var, bunlar hetetrof canlılardan başkası değildir. Nitekim bu tür mikroorganizmalar beslenebilmesi için en az bir çeşit organik maddeye gerek duymaktalar. İşte bu özelliklerinden dolayı olsa gerek hetetrof mikroorganizmalar diye isimlendirilmişler. Dahası söz konusu bu hetetrof canlılar tıpkı ototrof canlıların bir başka versiyonu olarak enerji elde ediş tarzlarına göre kemohetetrof ve fotohetetrof diye sınıflandırılmaktalar. Ayrıca bir kısım kemosentetik hetetrof mikroorganizmalar var ki, bunlara başka canlı organizmaların dışarı atılmış metabolik artık ürünler üzerinde çürükcül yaşamalarına nispeten saprofit mikroorganizmalar denilmekte. Dolayısıyla biz insanlar ölür ölmez çürümemizi saprofit bakteriler sağlamaktadır.
Şurası muhakkak mikroorganizmaların gelişme ve üremeleri için üretkenlik, enerji, hammadde yetmiyor, ayrıca fiziki ve kimyasal faktörlerin optimal düzeylerde olması icap ediyor. Dolayısıyla olması gereken fiziki ve kimyasal faktörleri:
“—Hidrojen iyonu konsantrasyonu (PH),
—Sıcaklık,
—Oksidasyon-redüksiyon potansiyeli,
—Ozmotik basınç” tarzında sıralayabiliriz. Mesela mikroorganizmalar osmotik basınç yoluyla aldıkları K (potasyum) iyonu sayesinde hücre yapıları dengede kalabilmektedir. Dahası hücre içi iyon dengesi pozitif (+) yüklü organik madde olan putressin(çürüklük)’in dışarıya atılmasıyla gerçekleşebilmektedir. Ayrıca mikroorganizmaların büyük çoğunluğu PH 6–8 (ortalama PH 7)’e ayarlı bir denge ortamında üreme yapmakla birlikte asit ortamda iyi gelişme gösteren mikroorganizmalar da var elbet. Bu tür mikroorganizmalar:
“—Mayalar
—Funguslar
—Laktobasiller
—Asetobakteri
—Vibrio cholerae
—Toprak bakterileri” diye bilinmektedir.
Bakterilerin anatomik yapısı
Bilindiği üzere bakteriler prokaryot organizmalar olduklarından ister istemez, bütün bakteri hücrelerin hepsinde ortak olan yapılar;
“—Hücre zarı,
—Stoplazma,
—Nükleus zarı” tarzında biçim almaktalar. Hatta bazı bakteri türlerin stoplazmasında;
“—Volutin
—Lipit
—Glikojen veya nişastadan yapılı inklüzyon granülleri” bile vardır. Tabii bu sıraladıklarımız bakterilerin dış kısmı ile hususlardır. Ayrıca bunların içyapıları söz konusu olup, sanki bakteriler Yunusca; “Bir ben var bir de benden içeru” dercesine nükleus kısım edinmişlerdir. İşte için de içi diyebileceğimiz bu iç bölgeye nükleoplazma denmekte. Hatta bakteri dünyasının bu iç âlemi iyi incelendiğinde; iç kısımda yer alan nükleusun kromozom ipliği içerdiği görülecektir ki; bu durum bakterilerin kromozom ipliğine sahip olmakla genetik bakımdan haploit olabileceklerine işarettir.
Anlaşılan o ki bakterilerin anatomik yapısını sadece hücre zarı, stoplazma ve nükleus zarı belirlememektedir. Gerektiğinde basit sandığınız bir kirpik bile bakteri âlemini oluşturan üyeler arasında ayırd edici özellik katabilmektedir. Şöyle ki; sırf kirpiğin morfolojik yapısından hareketle bakteriler kirpiklerin durumuna göre şöyle adlandırılmışlardır:
1-Antik bakteriler
Yani bunlar kirpikleri bulunmayan bakterilerdir. Örnek: Shigella, Corynebacterium, Diphtheria, Bacillus anthracis.
2-Monotrik bakteriler (Bir tek flagellası olan bakteriler)
Bakterilerin ucunda tek bir kirpik bulunmaktadır. Örnek: Vibrio cholerae.
3-Amfitrik bakteriler
Her iki ucundada birer kirpik bulunan bakterilerdir. Örnek: Vibriolar.
4-Lofotrik bakteriler
Bir ucunda püskül gibi bulunan bakterilerdir. Örnek: Bacterium cyaneum.
5-Peritrik bakteriler (çok kamçılı bakteriler)
Bütün yüzeye yayılmış şekilde kirpikleri bulunan bakterilerdir. Örnek: Eubacteriales ordosuna giren türler böyledir.
Kirpik romantik hikâyelere bile konu olmuş ve seven ve sevilen arasında güçlü bağ oluşturabilmekte. Madem kirpik gerçeği var, bakteri içinde bir anlamı olsa gerektir. Biz en iyisi mi Allah’ın hikmetinden sual olunmaz deyip şimdilik bakteri kirpiğin yapısının protein olduğunu, aynı zamanda flaman, çengel ve bazal cisim olmak üzere üç ayrı kısımdan oluştuğunu bilmek yeterli diye düşünüyorum. Hakeza gram negatif çomakların elektron mikroskobu ile yapılan incelemesinde hücre zarlarında kıl gibi çıkıntıların çıktığı farkedilmiştir ki, bu uzantılara fimbriyalar veya piluslar (latince saç anlamında) adı verilmektedir. Ayrıca fimbriyalar;
—Basit fimbriyalar
—Seks fimbriyalar diye iki ana kategoride incelenmektedir.
Genelde basit piluslara lâteks partükülü, eritrosit ve barsak glikoproteinleri gibi maddelerin yapışması için ihtiyaç var, seks piluslarına ise daha çok bakteri konjugasyonunda verici (donör) hücre ile alıcı (resipient) hücre arasında temas kurmak için gerek duyulmaktadır.
Aslında bakteriler mikrop veya jerm olarak bilinmekle beraber temel ayırd edici olarak daha çok;
“1-Kok (coccus bakteriler)
2-Çomak (basillus bakteriler)
3-Spral (sprillum bakteriler) olmak” üzere üç şekilde adlandırılmaktadırlar. Şöyle ki bulunuş pozisyonlarına göre Coccus’lar bölünme sonunda birbirinden ayrıldıklarında ortamda tek görülürler ki, buna micrococcus veya monococcus denmektedir. Şayet bakteriler eksenleri üzerinde tek yönde bölünerek yapışık koklar şeklinde zincirimsi dizilirseler bu durumda streptococcus adını alırlar. Üzüm salkımı şeklinde küme yapılı kok durumuna geçerlerse staphylococcus diye isimlendirilirler. Hakeza birbirine dik iki yönde bölünerek dörtlü grup oluşturuyorlarsa tetra, şayet bu bölünme sonucunda 8, 12 ve 16 koktan oluşan muntazam kümelere ayrılıyorlasa sarsina (sarsinlar) adı verilir. Bu arada kok bakterilerine örnek verecek olursak; insanda bel soğukluğuna yol açan Neisseria gonorrhoeae, menenjit hastalığı yapan Neisseria meningitidis ve zatürre hastalığı yapan Streptococcus pneumoniae gibi bakterileri pekâlâ verebiliriz.
İkinci tip çomak bakteresinden bahsedecek olursak, bilindiği üzere küçük harfle başlayan basil kelimesi tüm çomaklar için, büyük harf ve italikle yazılan Basillus kelimesi ise bir cinsi ifade etmek için kullanılmaktadır. Mesela bazı çomak bakteriler küçük ve koklara benzer şekillerde bulunur ki bunlara koli basili adı verilmektedir. Bazı çomakların yan kenarları ise Salmonella ve Shigella cinslerde olduğu gibi birbirine paralel ve uçları yuvarlaktır. Bir kısım çomakların yan kenarları da Bacillus anthracis olduğu gibi düz ve köşeli biçimdedir. Hatta bazı çomaklar Bacillus anthracis (şarbon bakterisi) ve Haemophilus ducreyi cinslerde olduğu gibi bölündükten sonra birbirinden ayrılmayacak biçimde bir bütün halde zincir teşkil ederler. Her ne şekilde olurlarsa olsun şimdilik çomak bakterileri için Corynebacterium diphtheriae bakterisini tipik örnek olarak verebiliriz. Nitekim bu tür bakteri difteri hastalığının amili olup genelde kibrit çöpleri ve çin harfleri gibi gruplar halinde görülür.
Diğer üçüncü bakteri tip ise Spral (sprillum bakteriler) bakteriler olup, bunların bir kıvrımlı olanlarına Vibrio, birçok kıvrımları olanları da spirillum diye adlandırılır. Spiral şekilde ve yumuşak vücutlu olanlara ise spiroket adı verilmektedir. Şurası muhakkak ki Spiroketler;
“Borrelia, treponema, leptospira” olmak üzere üç cins olup, bunlardan Treponemalar spral şeklinde, Leptospiralar elbise askısı veya S şeklinde, Borrelialar ise 3 veya 7 kıvrım halde konumlanan bakteri çeşitleridir. Bakteriler genel itibariyle uygun ortamlarda aynı hücre biçimleri oluşturup, ancak çok eski kültürlerde değişik ve düzensiz biçimde bulunurlar. Keza kokların büyük balon veya biçimsi, yuvarlak, çomak olanların uçları şiş yuvarlak ve düzensiz biçimlere dönüştüğü görülür ki; bu tür yapılara involüsyon (envolüsyon) veya yozlaşma şekilleri denmektedir. Zira Yersinia pestis; veba hastalığının amili olup organizma içerisinde involüsyon tarzı düzensiz şekillere girebilmektedirler.
Mikroorganizmalara genel bakış
Mikroorganizmaları topyekün incelemenin mümkün olmadığı anlaşılınca bilim adamları bu alanla ilgili ister istemez branşlaşmaya gitmek zorunda kalmışlardır. Çünkü mikro âlem her ne kadar kelime olarak küçük âlem diye teleffuz edilse de incelendiğinde büyük âlem olduğu görülecektir. İşte bu gerçeklerden hareketle bilim dünyası mikrooganizmaları genel itibariyle protista âlemine mensup canlılar olarak ele alıp, zaman içerisinde Mikrobiyoloji bilim dalını mikroorganizmaların bulundukları yer veya buralarda yaptıkları faaliyetler gözönünde bulundurularak;
“ —Toprak Mikrobiyoloji,
—Endüstriyel Mikrobiyoloji (fermantasyon mikrobiyoloji),
—Gıda Mikrobiyoloji (et, süt, su mikrobiyoliji),
—Tıbbi Mikrobiyoloji,
—Veteriner Mikrobiyoloji” diye değişik isimler altında dallara ayırmışlardır. Bunlardan başka bulundukları ve fonksiyonel oldukları yerlere göre deniz mikrobiyoloji, nehir, kanalizasyon, kaplıca, petrol, çok özel olarak mide ve barsak, rumen (işkembe) mikrobiyoloji gibi birçok mikrobiyoloji dalları da türemiştir.
Mikrobiyolojinin ilgilendiği bir başka Protista diye isimlendirilen bir grup canlı âlemi daha var ki, bu tür canlılar birbirlerinden ancak ökaryot ve prokaryot diye iki hücre tip oluşturması sayesinde ayırd edilebilmekteler. O halde bu durumda protozoanın sınıflandırılmasını genel itibariyle şöyle sıralayabiliriz:
1-Mastıgophora: Kamçılı protozoalardır (Flagella).
2-Rhizopoda: Ameboid protozoa.
3-Sporozoa: Parazit yaşayan tek hücreli protozoadır.
4-Ciliata: Silli protozoalardan olup en gelişmiş sınıfın üyesi olarak bilinmektedirler. Ayrıca ciliataların hücre yapıları sert bir pellikül ile çevrili olup, orjinleri ise stoplazma kaynaklıdır. Tatlı suda yaşayan cinslerin de ise su dengesini korumak için yapılarında kontraktik vakuoller bulunmaktadır.
Anlaşılan o ki basit protistalar grubu bakteriler ve mavi yeşil alglerden oluşup, yüksek protistalar grubuna ise daha çok algler, protozoa, funguslar ve cıvık mantarlar girmektedir. Mesela bunlara arasında mavi-yeşil algler daha çok mavi yeşil bir renge sahip olmalarıyla dikkat çekmektedirler. Belli ki mavi-yeşil alglere bünyelerinde var olan karotenoid, klorofil ve aksessuar pigmentler bu görünümü sağlamaktadır. Ayrıca bazı alglerde kırmızı pigmentlerde bulunmaktadır.
Funguslar ise malum olduğu üzere hepimizin çok yakından tanıdığı;
“—Küfler.
—Mayalar”dan başkası değildir elbet.
Bilindiği üzere mayalarda çoğalma olayı;
“—Seksüel
—Aseksüel” tarzında cerayan etmektedir. Mesela seksüel çoğalmada stoplazma ve çekirdeklerin kaynaşıp bir hücre halini alır ki buna zigospor adı verilmektedir. Hatta bu olay daha çok kendini bir askus şeklinde göstermektedir. Eşeysiz çoğalma ise; bölünerek, tomurcuklanma ve spor oluşturarak meydana gelmektedir.
Yine malum olduğu üzere Lois Pasteur mayalamayı bakterilerin yaptığını keşfetmesiyle birlikte endüstriyel alanında yeni bir sektörün doğmasına vesile olmuştur. Bu yüzden Endüstride kullanılan kültür mayaları;
“-Şarap mayaları
—Bira mayaları
—Hamur mayaları” şeklinde tasnif edilirler. Bunlar aynı zamanda hepsi Saccharomyces cinsinin çeşitli tür ve tipleri olarak bilinmekteler.
Bu arada sırası gelmişken Fungusları sınıflandırıp, haklarında kısa tanımlar yapabiliriz. Şöyle ki;
1-Phycomycetes (sistematik bitki hastalıklarına yol açan funguslar)- Sporangium içerisinde aseksüel sporlar oluşturur.
2-Ascomycetes-Mayalar bu sınıfa girer, hif uçlarında koloniler var.
3- Basidiomycetes (küf mantarları ve şapkalı mantarlar) - Üreme bazidium ile gerçekleşir.
4-Fungi İmperfecti (gelişmemiş mantarlar) - Bu cinsin daha henüz üreme şekilleri bilinmeyen gruplardır.
Tabii funguslar konusu burada bitmiyor. Dahası var. Şöyle ki;
Funguslar miselyum denilen kitleler teşkil eden hiflerin dallanmasıyla üreyen mikroorganizmalardır. Bu arada fungusların bizatihi kendileri değilde ürettikleri birtakım değişik türden toksik maddelerin sebep olduğu hastalıklara mikotoksikozlar denmektedir. Mikotoksinler ise çeşitli patojen funguslar tarafından sentezlenen ve alındıkları zaman insan ve hayvanlarda latent, akut ve kronik karakterde zehirlenmelere sebep olan bir tür toksik maddeler diye tanımlayabiliriz. Nitekim bir defasında veya çok miktarda alınan mikotoksinler genellikle akut mikotoksikozlara sebep olmakla birlikte bazı durumlarda hiçbir klinik tablo görülmeyebilirde. İşte bu yüzden klinik durum arzetmeyen sendroma latent enfeksiyon denmektedir. Yine de şurası bir gerçek mikotoksikozlar (mikotoksinlerin sebep olabileceği hastalıklar) genellikle kroniktirler.
Fungusları insan ve hayvanlarda yerleştikleri yere veya hastalık yaptıkları bölge üzerinde oluşturduğu patojenik etkisine göre; aşağıda üç başlık altında inceleyebiliriz.
“1-Dermatomikozlar.
Genellikle deri, saç, kıl tüy ve tırnakların keratinize kısımlarına yerleşen funguslar dermatomikozlar olup başlıca 3 gruba ayrılırlar. Bunlar:
—Trikofiton cinsi
— Microsporum cinsi
—Epidermofiton cinsi olarak bilinirler.
2-Deri altı mukozlar
Deri altı mukozlar ise insan ve hayvanlarda deri altlarında ve deri altı lenf yollarında yerleşen funguslar olarak bilinmektedirler. Örnek–1 Rhinosporidium cinsi; İnsan ve hayvanlarda burun mukozasında hastalık yapar. Örnek–2 Sporotrichum cinsi; Bacak derisinin veya deri altı lenf yollarının ülserleşmesi şeklinde hastalık yapar.
3-Sistemik mukozlar.
Çeşitli doku ve iç organlara yerleşerek hastalık yapan funguslar sistematik mukozlar olarak bilinmektedir. Zira bunlar canlıların sindirim sisteminde fakültatif patojen olarak bulunurlar. Şöyleki;
a-Actinomyces cinsi; İnsan ve hayvanların sert dokularında ve dilde yerleşerek hastalık yapar. Ayrıca insanın karaciğer, eklem, genital organ, göz vs. yerlerine de yerleşirler.
b-Aspergillus; Solunum yollarında yerleşen ve bütün vücuda yayılan cinstir.
c-Blastomyces; özellikle deri, akciğer, kemik, sinir sistemi diğer organlarda hastalıklar yapar.
d- Histoplasma cinsi; Akciğerde lokalize olup, tipik hastalık etkenidirler.
e-Candida cinsi; Sindirim sistemi mukozasında hastalık yapar.
f-Coccidioides cinsi; İnsan ve hayvanlarda genellikle solunum sistemine yönelik hastalık yapar.
g-Cryptococcus cinsi; Ağız ve burun mukozasına yönelik hastalıklar yapar.
Ayrıca Mikotoksikozların bakteri enfeksiyonlarından ayrılan özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:
— Bulaşıcı değildir.
—Vücuda girdiklerinde immunolojik bir cevap oluşturmazlar.
— Kimyasal ilaçlara karşı duyarsızdırlar.
Şayet Mikotoksinler etkiledikleri organ ve dokulara göre değerlendirecek olursak şöyle sıralanabilir:
1-Hepatotoksinler: Karaciğeri etkileyen ve hücrelerinde bozukluklar meydana getirir.
2-Nörotoksin ve Mikotoksinler: Sinir sisteminde arızalara yol açan toksin maddelerdir. Mesela Sitreoviridin bunlar arasındadır. Ayrıca mikotoksinler önemli kas nekrozları ile zehirlenmenin akabinde miyoglobinemi ve hiperkalemiye de sebep olurlar.
3-Alimenter kanal toksinleri: Mukozoda ülserleşme ve hemorajiye neden olurlar. Mesela Trikotesenler bu gruba dâhil toksinlerdir.
4-Dermato toksinler: Deriyi doğrudan etkileyen toksinlerdir. Bu toksinlere Stakibotriotoksin örnek verilebilir.
5-Nefrotoksinler: Böbreklerde bozukluklar yapar. Örnek-Sitrinin ve okratoksin-A
6-Solunum sistemi toksinleri; Solunum yollarında olumsuz etki yapan toksinlerdir.
7-Genitotoksinler; Genital yollarda birtakım arızalara yol açan maddelerdir.
8- Teratojenik etki; mesela epilepsi ilaçları ve bir takım psikoaktif maddeler bu kapsamda değerlendirilmektedir.
9-Karsinojenik etki; Karaciğer kanserinin oluşmasına neden olur.
RİCKETTSİALES
Ricketsialar Artropodlardan bit, pire ve kenelerin hücreleri içerisinde obligat parazit olarak yaşayıp, viruslarla bakteriler arasında geçit teşkil eden varlıklardır. Ricketsialar ilk defa Amerikalı H.T. Ricketts tarafından Rocky mountain (lekeli humma) ve tifosa yakalanmış hastaların kanlarından elde edilmiştir.
Rickettsia cinsi türleri:
Rickettsia prowazeki - Bitler vasıtasıyla insana geçip epidemik tifüse sebep olurlar.
Rickettsia typhi -Endemik tifusun sebep olup, pireler vasıtasıyla insana geçmektedir.
Rickettsia rickettsi -Kayalık dağı lekeli humması denilen hastalığın sebebidir.
Rickettsia conori -Akdeniz kene tifüsü (Marsilya humma) denen hastalığın sebebidir.
Rickettsiaceae familyası cinsleri Rickettsia, Coxiella, Cowdria, Rickettsiella(Gammaproteobacteria), Neorickettsia, Symbiotes, Wolbachia ve Ehrlichia’dır.
Erhlichia; Cowdria keneleri, koyun, keçi ve sığırlar yoluyla taşınıp hastalık yapar.
Rickettsiella türleri kınkanatlıların hücreleri içerisinde hastalık yapmaktadır. Coxiella burnetii ise insanlarda Q humması hastalığı meydana getirmektedir.




aLinti.
Mikrobiyoloji bilimine ufuk açan bilge insanlar sayesinde artık hastalıklar teşhis edilebildiği gibi birçok tedavi yöntemleri geliştirebilmekteyiz. Şöyle ki;
İlk ve orta çağlarda İbni Sina; “Her hastalığı yapan bir kurtcuktur” diyerek ilk defa mikroba işaret etmiş olan bir bilge şahsiyetimizdir.
Hollandalı Antonie Van Leeuwenhoek; ilk defa; mercekleri üst üste koyarak mikroskobu yapması sonucu mikropları görmeye muvaffak olmuş bir başka bilge kişidir.
Fransız doktor ve kimyacısı Lois Pasteur; kuduz mikrobunu bulmakla meşhur olup adını altın harflerle bilim tarihine yazdıran bilim adamı. İlginçtir kuduz mikrobunu bulmuş, hatta köpek ve tavşanlar üzerinde bile denemiş. Fakat insanlar üzerinde denemeye cesaret edememiştir. Neyse ki bir gün bir annenin feryatlarını işitir işitmez yerinden doğrulup dışarıya çıktığında, “yavrumu kurtarın, yavrumu kurtarın!” yalvarışı karşısında dayanamamış ve böylece daha önce hayvanlar üzerinde denediği aşıyı küçük Joseps Meister’e enjekte ederek yavrucağın kurtulmasına vesile olur. İşte o gün bugündür Pastör ve bir anneni feryadı sayesinde kuduz vakaları karşısında kuduz aşısı uygulanmaya devam etmektedir.
Her ne kadar şarbon mikrobunu Lois Pasteur bulsa da, Alman köy doktoru Robert Koch isekoyun ve sığırlarda görülen şarbon hastalığı üzerinde çalışıp şarbon mikrobunu saf olarak elde etmiş bir bilim adamıdır. Dolayısıyla kolera mikrobunu keşfetmek Koch’a kısmet olmuştur.
Behring adında bir bilgin verem hastalığının ağız yoluyla bulaşabileceğini ileri sürmüştü. Bundan hareketle Calmette, Guerin iki Fransız doktor inek yavrularının ağızlarına verem hastalığına yol açan verem basilini verdiklerinde hayvanın bağışıklık kazandığını gözlemlediler. Böylece Basil kelimesinin B’sine, Calmette’nin C’sine ve Guerin’in G’sine izafeten adlandırılan BCG aşısıyla birlikte bir zamanların amansız hastalığına son verilerek insanlık nefes almıştır. Hatırlarsanız çocuk yaşlarda bizleri sağlık ocaklarına götürdüklerinde aşıdan önce kolumuz üzerine sağlık görevlileri tarafından çizik atılarak tüberkülin sürülür, sonra derimizde kızarma olmazsa aşıya gerek duymazlardı, kızartı olduğunda derhal aşı yaparlardı. Oldu ya 6 veya 8 hafta içerisinde aşı tutmadı, bu sefer yeniden çizik atılarak yukarıdaki işlemler tekrar ettirilirdi, ta ki tutana kadar bu işin peşi bırakılmazdı. Derken en nihayet verem hastalığına karşı bağışıklık elde etmiş oluruz.
Frederick Twort ve Harella; bakteriyofajı bulmuşlardır.
Edward Jenner; inek çiçeği virüsünün çiçek hastalığına karşı bağışıklık kazandırdığını bulmuştur.
Alexander Fleming ise penicillum notatum küfünden penisilin antibiyotiği elde etmesiyle birlikte Mikrobiyolojide yeni bir çığır açmış bir başka bilim adamıdır.
Tüm bilim adamlarının çalışmalarından öte bir gerçek daha var ki; o hepimizin yakından bildiği havanın temizleyici özelliğidir. Hava olmasaydı dünyamız pis kokulardan geçilmeyecekti. Zaten veba, kolera gibi salgın hastalıklar pislik ortamların bulunduğu yerlerde yayılabilmektedirler. İşte bu temizleyici hava akımı sayesinde hem yağmur tane tane yeryüzüne inmekte hem de bağ ve bahçeler temiz kalıp insanlara şifa olmaktadır. Bu yüzden ne kadar Allah’a şükretsek o kadar azdır diyebiliriz. Zira Yüce Allah; “ O, Sizin için gökten bir su (yağmur) indirdi. İçilecek (ler) bundandır. İçinde hayvanlarınızı yaymakta olduğunuz ot, (lar) da yine bundandır” (Nahl,10) diye beyan buyurmaktadır.
Antibiyotikler-aşılar
Küfler ve bakterilerin aynı maddelerden beslendiğini görenler sanki onların dost olduklarını sanırlar. Üstelik çoğu zamanda beraber yaşamaktadırlar. Fakat sonradan anlaşıldı ki dost gibi görünen bu kuvvetler değişik türden kimyasal madde salgılayarak birbirlerinin gelişimine mani oluyorlarmış meğer. Yani küfler bilinmesine biliniyordu ama bakteriye karşı mücadele içerisinde bulundukları kimsenin aklına gelmiyordu. Neyse ki yukarda da belirttiğimiz üzere 1929 yılındaAlexander Fleming bir rastlantı sonucunda olsa penicillum notatum mantarının oluşturduğu küfün bakterinin gelişmesine darbe vurduğunu ispatlamasıyla birlikte zihinler bir anda aydınlanıverdi.

Bilindiği üzere antibiyotikler bazı bakteri veya mantarların ürettikleri toksin maddelerin yanısıra diğer mikroorganizmalar için germisit etki gösteren maddelerdir. Hatta bakterilerin belli başlı düşmanları daha çok protozoa ve cıvık mantarlar olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla mantar deyip geçmemeli. Şöyle bir yolunuz nemli bir çayıra veya ormanların kuytu yerlerine düştüğünde şemsiyeli mantarlarla karşı karşıya gelmeniz her an mümkün. Yine eğer iyi bir dalgıçsanız denizin derinlerinde etrafa ışık saçan mantarları görme şansını tatmış olacaksınız demektir. Zaten mantarların ilginç yanları yapılarında kök, sap, yaprak ve klorofilin bulunmamasıdır. Bu yüzden mantarlar klorofil içeren bitkiler gibi havanın karbon anhidritini almak suretiyle besin üretemezler, tam aksine canlı ve ölü organizmalara bağlanarak hayatlarını idame ederler. Bundanda öte mantarlar bir yandan toprağın içerisine dalan miçelyum denilen iplikçikler aracılığıyla beslenirken, bir yandan da etrafa saçtıkları birbirinden güzel rengârenk şemsiyeleri sayesinde yediden yetmişe herkesi kendine cezp etmektedirler. Yine de siz siz olun bu görünüşe aldanmadan mantarların zehirli olup olmadığı konusunda şayet mahir değilseniz rasgele herhangi bir mantarı alıp yemeği denemeyiniz. Çünkü sonunda zehirliyi zehirsizden ayırt edememenin bedelini ölümle ödemekte var. Bu arada şunu belirtmekte fayda var. Şöyle ki; mantar denince sadece şemsiyeli mantarlar akla gelmemelidir. Zira gerek nemli ekmeğin üzerinde, gerek peynirin üzerinde, gerekse birtakım tahıl ve meyvelerin üzerinde küf halde bulunan faydalı mantarların yanı sıra hastalık yapan aspergillus ve mikroskop altında tespit edilebilen bira mayası veya deri üzerine yerleşen değişik tip mantarlar da söz konusudur. Bilindiği üzere küflerin ölmüş organizmaların işe yaramaz olanlarını parçalayıp ayrıştırma yetenekleri vardır. İşte bu yeteneklerinin bilinmesinden dolayı ilaç firmalarınca elde edilen küfler tablet haline getirilip Tıpta antibiyotik tedavisi olarak kullanılır bir yöntem olarak yerini almıştır. Hatta günümüzde kanser hariç bir yandan çiçek hastalığı gibi viral hastalıklara karşı basit aşılarla önceden koruyucu önlemler alınırken, diğer yandan zatürre ve diğer enfeksiyona bağlı olarak nükseden hastalıklar içinde çok değişik türden antibiyotikler üretilerek tedavi yöntemleri uygulanmaktadır. Gerçektende aşı ve antibiyotik tedavisi Tıp dünyasının gözde bebekleri. Bağışıklık sisteminin erken uyarılması mı gerekiyor bu konuda derhal aşı yöntemi çare olabiliyor, ama nasıl? Gayet basit, gelinen nokta itibariyle artık zararlı organizmaların ölü, yarı ölü ve canlı şekilleri veya zayıflatılmış ürünleri cilt altına enjekte edilmesiyle birlikte vücudun derhal içeriye giren bu yabancı maddelere karşı gösterdiği doğal tepkinin sonucu antikor oluşabilmektedir. Artık bu antikorlar kanda bulunduğu sürece hastalık yapan ve aşısı yapılan antikorca teşhisi edilmiş mikroorganizmalar artık o vücuda zarar veremeyecektir. Çünkü söz konusu mikroorganizma mimlenmiştir, dolayısıyla antikorlar onu derhal imha ederler. Yine de unutmamak gerekir ki her aşının 6 aydan 7 seneye kadar değişen bağışıklık süreleri olabileceği gibi ömür boyu koruyan koruyucu aşılarda mevcuttur. Bundan da öte eskilerin değimiyle bir kere bulaşıcı hastalığa yakasını kaptırıp ta bir şekilde kurtulanlar koruyucu aşıya gerek kalmadan o hastalığa artık ömür boyu yakalanmayacak doğal bağışıklık zırhına kavuşmaktadırlar. Mesela kızamık hastalığı bunun en tipik örneği sayılmaktadır. Hakeza çiçek, su çiçeği, kızıl, boğmaca, tifo vs. de öyledir.

İkinci gözbebeğimiz antibiyotik tedavisi ise doğru ve yerinde kullanılırsa mikroorganizmalarla mücadelede en etkili yöntemlerden biri olarak görülecektir elbet. Madem hastalık hak, o halde şifa aramakta hak. Bu yüzden tedavide kullanılan ilaçlara ecza, ilmine de eczacılık denmiştir. Bu ilmi elbette ki Müslüman bilge insanlar buldu. Hakeza Araplar bütün ilaçları derlemekle kalmamışlar, onuncu asırda bile Yunanlılara ait insan anatomisi ve birtakım hastalıkları Arapçaya çevirerek insanlığa hizmet etmişlerdir. Derken 13. asırda ilaç yapımı Endülüs Emevi devleti sayesinde tüm dünyaya hızla yayılmaya başlamıştır. Şu halde şifa maksadıyla hastaların tedavisinde kullanılan antibiyotiklerden bazılarının özelliklerinden kısaca şöyle bahsedebiliriz:

Penisilin, Penicillium notatum ve P-chrysogenum; küf ekstrakları denilen bir takım maddelerin saklanmasında kullanılırlar.

Penisilin G(Benzilpenisilin); Treponemalara ve birçok spiroketlere iyi bir etki gösteren bir antibiyotiktir. Şurası bir gerçek; biyosentetik ve semisentetikler dâhil tüm penisilinler bakteriler üzerinde etki etmesi sonucunda protoplast, devşekiller ve L şekilleri gibi yapısal değişikliklerin meydana gelmesine yol açmaktadırlar.

Streptomisin penisilin; tüberküloz tedavisinde önemli bir antiyotiktir.

Chloramphenicol; suni olarak üretilen antibiyotiklerin ilki olmasıyla meşhur bir antibiyotiktir. Hatta bu penicilinden farklı olarak ağız yoluyla da alınabilmektedir.

Cephalosporium(Acremonium)cinsi; Funguslardan elde edilen antibiyotiklerdir.

Auremisin; Özellikle Tifüs, pnömoni, zührevi hastalıklarından etkili bir antibiyotik olması hasebiyle antibiyotik tedavisi alanında büyük bir değeri vardır.

Sefalosporin gruba giren antibiyotikler:

Bu gruba giren antibiyotikler sefalotin, sefazolin, sefapirin, sefotaksim, sefamandol ve seftriakson diye tasnif edilirler. Şayet sefalosporin grubu antibiyotikler semisentez yolu ile elde edilirse staphylococlar, koliform bakterileri, proteus ve klebsiella cinsi bakteriler üzerine daha çok etki yapmaktadırlar.

Streptomyces’ler; mayaya benzer görünümde olsalar da daha çok antibiyotik kaynaklıdırlar. Bunlar aynı zamanda hücrenin protein sentezine, bazı enzimlerin blokajına ve stoplazma zarının permeabilitisine etki ederler. Ayrıca gram negatif bakterilerin birçoğuna ve Mycobacterium tuberculosis üzerine de etkilidirler. Hatta mikroorganizmaların bazılarında ilaç bağımlılığı denilen bir olayın streptomisin ve sulfamidlere karşı olduğu gözlemlenmiştir. Fakat ortama bağlı olarak gerçekleşen PH değişiklikleri ve besin maddelerin değişmesi birtakım bakterilerin antibiyotiklere karşı direncini değiştirebilmektedir.

Tetracyclin’ler; Streptomyces’lerden elde edilen geniş spektrumlu antibiyotiklerdir.

Kloramfenikol; Salmonella typhi ve diğer salmonellaların enfeksiyonunda etkilidirler.

Lincomycin’ler; Streptomyces lincolnensis’ten elde edilen geniş spektrumlu antibiyotiklerdir.

İnsan hastalandığında herne hiktmetse birtakım alışkanlıklardan olsa gerek daha doktora gitmeden derhal antibiyotik alarak hastalığını gidermeye çalışmaktadır. Oysa antibiyotik almadan önce kültür antibiyogram testinin sonucuna göre kullanılması sağlık açısından daha isabetli yöntem olsa gerektir. Bu maksatla laboratuarlarda kültür antibiyogram denilen hassasiyet testleri (kemoterapik seçim) yapılmakta olup, genelde şu yöntemlerle gerçekleştirilir:

—Sıvı besiyerini sulandırma metodu.

—Katı besiyerini sulandırma metodu.

—Disk besiyerini sulandırma metodu.

Demek ki kültür antibiyogram testinin uygulanabilmesi için öncelikle ideal bir besiyeri ortamı hazırlamak esastır. İşte bu yüzden mikroorganizmaların invitro olarak üretildikleri cansız ortamlara besiyeri denmektedir. Ya da bir başka ifadeyle bakteri ve fungusların beslenme şartları için kullanılan besleyici ortamlara besiyeri veya kültür vasatı adı verilir. Dolayısıyla laboratuarda üretilecek olan mikroorganizmalar için iki türlü besiyeri kullanılıp, bunlar:
—Canlı besiyeri
—Cansız besiyeri diye bilinmektedir. Ayrıca besiyerleri kıvamına göre katı ve sıvı besiyerleri olarakta kategorize edilip, besiyerlerin katılaştırılmasında daha çok agar ve jelâtin kullanıldığı gözlemlenmiştir.
Üretilecek mikroorganizmanın cins ve özelliklerine göre kullanılan canlı besiyerleri ise:
1-Deney hayvanları
2-Doku kültürleri diye tasnif edilirler.
Öyle anlaşılıyor ki besiyeri çalışmalarında deney hayvanı olarak en çok kobay, fare, sıçan, tavşan, hamster ve kümes hayvanları kullanılmaktadır. Bu yüzden hayvanlardan elde edilen dokularla yapılan birinci yetiştirme işlemine primer doku kültürleri, bu kültürlerden alınan hücrelerin yetiştirilmesinden elde edilen kültürlere ise sekonder kültürler denmektedir.
Bilindiği üzere her antimikrobik maddenin tedavi edici dozlarda etkili olabildiği mikroorganizma cinslerin hepsine birden kemoterapötik etki spektrumu denmektedir. Dolayısıyla bazı kemoterapötik maddeler belli sayıda sınırlı mikroorganizma cinslerine etki etmektedir ki bunlara dar spektrumlu kemoterapötik madde denip, bunun tam tersi duruma ise geniş spektrumlu kemoterapötik maddeler adı verilmektedir. Fakat ekilen besiyeri ortamlarında bazı mikroorganizmalar etki spektrumları içerisinde bulundukları halde kemoterapötiklerden etkilenmez hale gelebilir ki, bu duruma direnç kazanma denmektedir. Aslında mikroorganizmalara karşı oluşan direnç olayı daha çok genetik değişikliklere bağlı olarak meydana gelebilmektedir. Dolayısıyla genetiğe bağlı olarak kullanılan ilaca karşı oluşan dirençler genel itibariyle:

“—Kromozomlara bağlı direnç.

—Kromozom dışı elementlere bağlı direnç.

—Çapraz direnç” tarzında karşımıza her an çıkabilmektedir. Hakeza penisile duyarlı olan bakterilerin herhangi bir nedenle hücre çeperlerini kaybederek L şekillerine dönüşmeleri sonucu her an penisilinden etkilenmez duruma gelebilir ki, bu olay genetik olmayıp daha çok modifikatif bir olay gibi gözükmektedir.

Şayet bir kemoterapötik maddeye direnç kazanmış bir mikroorganizma, yine aynı veya benzer mekanizmayla etki eden bir başka kemoterapötiğe karşı da direnç gösteriyorsa buna çapraz direnç kazanma adı verilmektedir. Zira bir mikroorganizmanın penisilin ve streptomisine karşı direnç kazanması kademeli şekilde gerçekleşmektedir. Bu arada Eurobacteriaceae familyasına ait bakteriler arasında konjugasyonla (kavuşma) birlikte üreme sonucu multipl ilaç direncinin diğer hassas bakterilere geçmesini sağlayan genetik yapı ise bir tür direnç nakleden faktör olarak sahne almaktadır.

Bunların dışında bakterilere direnç nakl eden faktörler arasında kolisinojenik faktörler (Col plasmidler) ve birtakım genetik maddeler de bulunur. Nitekim kolisinlerin sentezini bir genetik madde olarak kolisinojenik faktörler (plasmidler) sağlamaktadır. Kolisin aynı zamanda bir bakteri toksin (mesela koli basili) olarak bilinmekle birlikte kolisinojenik faktörler bakteri kromozomlarından ayrı otonom halde çoğalarakta karşımıza çıkabilmektedirler.

Kemoterapötik madde

Çok küçük miktarlarda mikroorganizmalar üzerine öldürücü etki yapıp, ancak organizma üzerinde öldürücü etkisi olmayan ve daha çok tedavi maksadıyla kullanılan maddelere kemoterapötik maddeler diye tarif edilmektedir. Herşeye rağmen bazı bakterilerin sitoplâzmasında plazmid denilen granüllerin kemoterapötik maddelere karşı direnç göstererek hücre içerisinde bazı antijenlerin yapımı ve başka özellikleri yönetme özelliği kazandıkları tespit edilmiştir. Bu arada kemoterapötik maddeler; Sentetik kimyasal maddeler vecanlılardan elde edilen antibiyotikler diye iki grupta incelenmektedirler. Bilindiği üzere kemoterapötik maddeler mikroorganizmalar üzerine üremeyi durdurucu etki veöldürücü etki tarzında etki yapmaktadırlar. Hatta her kemoterapik madde başlangıçta mikrobiyostatik etki göstermekle birlikte biyosentetik, semisentetik penisilinler ve sefalosporinler gibi birçok antibiyotiklerin etkisi daha çok hücre çeperi (duvarı) sentezini önleme şeklinde tezahür etmektedir. Fakat yine de kemoterapötik maddelerin başlıca bilinen etki tarzlarını şöyle sıralayabiliriz:
1-Metabolit (sulfonamid) etki.

2-Antagonistik etki (ters sinerji etki-daha az etkili).

3-Hücre çeperinin sentezini önleme etkisi. Örnek-Sefalosporinler, Semisentetik penisilinler.

4-Hücre zarı üzerine etkisi. Örnek-Polymyxin (polimiksin) ve polyen grubu antibiyotikler.

5-Protein sentezine yönelik etki. Örnek-Kloramfenikol, tetrasiklinler, eritromycinler, natamycin lactose, amino glisin.

6-Nükleik asitlerin metabolizmasına yönelik etki.

Sulfonamidlerin etki spektrumları; Pasteurella pestis ve Shigellalar üzerine iyi derecede etkilidirler. Aynı zamanda Bacillus anthracis (şarbon bakterisi) ve hemofil grubu bakterilere orta derecede etkili olup, Salmonella, Clamadia nocardia, bazı protozoa ve riketsiyalar üzerine ise az etkilidirler. Anlaşılan o ki Sulfonamidlerin etki şekilleri daha çok metabolit ve antagonizma yolu şeklinde kendini göstermektedir.

Sulfonlar özellikle karaciğer üzerine zarar veren toksik bir maddelerdir. Belli başlı sulfonlar; P-aminosalisilik asit (PAS), izonikotinik asit hidrazid (İNH) ve ethambutol olarak tasnif edilirler. Dahası sulfonlar diğer bakterilerden çok Mycobacterium tuberculosis ve Mycobacterium leprae üzerine de etkilidirler.

Bakterilerin üremesi:

Bakteriler besiyerine ekildikten sonra muhtelif zaman aralıklarında gerek sayı bakımdan gerekse bakteri sayısının logaritmesi alınarak üreme dönemleri tespit edilebilmektedir. Şöyle ki; bakterilerin grafiksel olarak tespit edilen üreme dönemleri dört ana başlık altında toplanmaktadır. Bunlar:

1-Latent dönemi

Bu dönemde bakteri çoğalması olmamakla birlikte madde sentezi gerçekleşmektedir.

2-Logaritmik dönemi

Bu dönemde bakteri sayısı hızla maksimuma doğru ulaşma trendi göstermektedir.

3-Durma dönemi

Bu dönemde bakteri sayısı sabit kalmaktadır.

4-Ölüm dönemi

Bu dönem bakteri faaliyetinin sona erdiği, yani ölüm oranının arttığı dönem olarak bilinmektedir. Ölümün benzeri bir başka şekli ise otoliz olayıdır. Yani bazen bakteri hücrelerinin kendi kendine eriyip kendini bitirmesi olayına otoliz denmektedir. . Hatta hayvanların tükürük gözyaşı ve burun salgısı gibi salgılarda bulunan lizozom enzimi bile bakteri hücre çeperinin erimesine neden olabilmektedir.
Genel olarak bakterilerde gözlenen koloni tipleri ise şunlardır:

1-S-kolonileri

Yuvarlak, düz kenarlı, kabarık düz yüzeyli ve nemli haldeki homojen koloniler S koloniler olarak adlandırılmaktadır. Nitekim bunlar Smooth kelimesinin ilk harfine göre isimlendirilirler. Dahası bunlar koloni oluşumlarında en sık görüleni olup, aynı zamanda özel somatik antijenler bile meydana getirirler.

2-R-kolonileri

Koloni yüzeyi buruşuk veya tanecikli, kenarları girintili çıkıntılı ve basık yassı koloniler R koloniler olarak bilinmekteler. Zira ‘R’ simgesi Rought kelimesinin ilk harfine tekabül etmektedir. Ayrıca S tipi kolonilerin bir kenarında R tipinde bir koloni uzantısı gelişerek neşvünema bulabilmektedir. Öyle ki her an patlamaya hazır bomba misali devasa tip olması dolayısıyla bu tip koloniler bombakolonileri olarakta tarif edilmektedir. Hatta bu tip koloniler S ve R kolonilere nispeten hem görünüm hem de başka diğer yönlerden farklılık arzederler. Şöyle ki;

— S kolonileri tuzlu su içerisinde homojen suspansiyon halde bulunup R kolonileri ise tuzlu su içerisinde dibe çöken partiküller halinde bulunmaktadırlar.

— S kolonileri özel serumlarla aglutine oldukları halde R kolonileri hem özel hem de başka serumlarla da aglutine olabilmektedirler.

—S kolonileri ile R kolonileri arasında ki en temel antijenik yapı farklılığın, R kolonilerinde virulans azalmasının en belirgin şekilde meydana gelmiş olmasıdır.

—S şeklindeki bakterinin herhangi bir deney hayvanına şırınga edilmesiyle birlikte hayvan ölmesine rağmen, R şeklinde bakterinin (veya ısı ile öldürülmüş S şeklindeki bakteri) şırınga etmekle hayvan sihhatli kalabilmektedir.

Şayet R ile öldürülmüş S şeklindeki bakteriler beraber şırınga edilirse hayvanın öldüğü, fakat kanında canlı halde S şeklinde bakterilerin ürediği tespit edilmiştir. Bu olay ölü S şeklindeki bakterilerden bir maddenin canlı R bakterilere geçtiğini ve bu bakterilerin S şekline dönüşmesini sağladığını göstermektedir.

3-M-kolonileri

Sümüksü görünüşlü yapışkan ve akıcı koloniler M koloniler diye isimlendirilmektedir.

4-L-kolonileri

Besiyeri içerisine doğru bir çivi gibi uzanan koloniler olması dolayısıyla L-kolonileri diye isimlendirilmiştir. Hatta bu durum ilk önce birtakım mikrobiyolojik analiz çalışmaları sonucunda Streptobacillus moniliformus denilen bir cins bakteride görülmüştür. Bu yüzden Streptobacillus moniliformis kültürlerinde gözlenen kendiliğinden oluşan bu tür çivi tarzı şekillere L kolonileri adı verilmiştir. Dahası L şekilleri katı besiyerinde küçük göbekli koloni halde olup, sıvı besiyerlerinde ise küme şeklinde ürerler. Ayrıca bakterilerde L şekillerine sebep olan etkenlerin başında;
“—Penisilin
—Kloromfenikol

—Tetrasiklinler gibi antibiyotikler ve bazı kimyasal dezenfektanlar” gelmektedir.
Polymyxın ve polyen grubu antibiyotikler; Mantarlar üzerine ve hücrenin stoplazma zarını etkileyerek tesir ederler.

Kloramfenikol, tetrasiklinler, eritromisin velinkomisinler ve amin glisinler; bakterilerde protein sentezini inhibe ederler.

Aktinomisin; Hücre içerisinde DNA ile birleşerek RNA polimeraz enzimini inhibe eder.

Vankomisin, basitrosin, ristosetin ve novobiocin gibi antibiyotikler erken dönemde hem hücre çeperlerini etkilemekte hem de oluşumlarını engellemektedirler.

Mitomycinler; DNA replikasyonunu engellediğinden dolayı toksik etki yaparlar.

Halojenlenmiş pirimidinler; DNA sentezi ve DNA virüslerin replikasyonunu inhibe ederler.

Dezenfektan ve antiseptik maddeler

Rabbül âlemin suyu hem cana can katmak için hem de su ile toprağı karıştırıp ev yapmak, porselen yapımı vs. işlerde kullanmak, hem de elbisemizi, bedenimizi, meyve ve sebzeleri yıkamak veya temizlemek için yarattı. Nasıl ki abdest almakla bedenimiz madden yorgunluğu giderilerek pak eder, ruhumuzu manen temizleyici bir vasıta kılıyorsak, aynen öyle de dezenfektan veya antiseptik maddeler kullanmakla da mikrorganizmalara karşı koruyucu sağlık zırhımızı takmış oluruz. Nitekim kimyasal dezenfektanlar mikroorganizmalar üzerine değişik şekillerde etkili olmaktadır ki, mesela bu durum daha çok hücre zarlarının fonksiyonunu bozmak, hücre proteinlerini denatüre etmek, hücre faaliyetlerinde önemli rol oynayan enzimlerin aktivitelerini bozmak veya nükleik asitleri etkilemek şeklinde cerayan etmektedir. Böylece bu etkiler sonunda mikroorganizmalar ölmüş olurlar.

Kimyasal dezenfektanların seçilmesinde dikkat edilmesi gereken noktalar şunlar olmalıdır:

1-Dezenfektan maddeler mikroorganizmalar için etkili olmalı.

2-Düşük konsantrasyonda hem etki etmeli, hem de suda erimeli.

3-Diğer organik maddelerle bileşik yaparak boya ve leke oluşturmamalı.

4-Oda sıcaklığında etkili olabilmeli.

5-Ekonomik olmalı, aynı zamanda kötü kokulu olmamalıdır.

Dezenfektan ve antiseptiklerin önemli etki yolları vardır. Dolayısıyla bu gerçek verilere göre sınıflandırılmış önemli dezenfektanlar şunlardır:

1-Hücre zarına etki eden dezenfektanlar.

2-Mikroorganizma proteinlerini denatüre ederek etki eden dezenfektanlar.

3-Mikroorganizma enzimlerin fonksiyonlarını bozan dezenfektanlar.

4-Nükleik asitler üzerine etkili olan dezenfektanlar.

Hücre zarına etki eden dezenfektanlar:

1-Deterjanlar

a-Katyonik deterjanlar. Örnek-Amonyum bileşikleri (Benzalkonium klorür, femoral, diafran ve cetavlon)

b-Anyonik deterjanlar.

c-İyonik deterjanlar.

2-Fenol ve fenol bileşikleri.

3-Organik eriticiler (asit ve alkaliler) olarak gruplandırılırlar.

Organik eriticiler ise alkoller, kloroform, eter ve toluen gibi maddeleri kapsamaktadırlar.

Enzim fonksiyonlarını bozarak etki eden dezenfektanlar ise; formol, etilen oksit, β propiolakton, kireç, sönmüş kireç ve kireç sütü, halojenler, tuzlar, oksidanlar, Ag, Hg, Cu ve arsenik gibi bileşikler olarak sahne almaktadırlar. Nükleik asitlere doğrudan etkili olmak bakımdan ise sıkça boyama metotlarından kullanılan malaşit yeşili, brillant yeşili, metilen mavisi ve jansiyen moru gibi boya maddelerini örnek verebiliriz.

Belli başlı dezenfektan uygulamaları:
—El antiseptiği şeklinde,

—Yer, duvar, eşya, çamaşır vs. dezenfektan olarak,

—Laboratuar ortamında daha steril çalışmaya yönelik olarak,

—Suları kirletecek her türlü artıklara karşı ve her türlü mikrobik ortamdan arındırılmasına yönelik uygulamalarda kullanılır.

Bilindiği üzere Osmanlı’nın gerçek manada medeniyet olmasının en önemli etkenlerinden biri de hiç şüphesiz temizliğe önem vermeleridir. Zira; “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” anlayışından hareketle çöpler üzerinden kokuşmayla birlikte her an yayılabilecek enfeksiyon riskine karşı şehrin sokaklarına zaman zaman kireç tozu serpiştirilirmiş. Hatta sırf bu işlerle ilgilenen vakıf bile kurulmuş. Kireç taşları bilindiği üzere kalsiyum karbonattan (CaCO3) meydana gelmişlerdir. Dolayısıyla septik çukur ve kanalizasyon temizliğinde sönmüş kireç, kireç sütü, kireç kaymağı, antiformin, fenol ve fenol türevleri kullanılmaktadır. Formol ise sporlar dâhil tüm mikroorganizmalar üzerinde mikrobisit etki yapan bir dezenfaktandır. Bilindiği gibi içtiğimiz suları dezenfekte etmek içinde genel itibariyle klor ve klor verici maddeler kullanılmaktadır.

Öyle anlaşılıyor ki mikroorganizma deyip geçmemeli. Bakmayın siz onların öyle mikroskobik küçük canlı olmalarına. Yeter ki fırsat bulup bir şekilde vücudun herhangi bir giriş kapısından girmeye dursunlar. İşte bak, sen o zaman kızılca kıyameti. Her an hasta yatak döşek olma an meselesidir diyebiliriz. Bu yüzden canlı dokularda patojen mikroorganizmaların bulunması durumuna apse, cerahat oluşturan mikroorganizmaların (piyojen) vücudun bir kısım bölgelerinde lokalize halde apseler oluşturması veya kanda bulunmaları durumuna piyemi, bakterilerin kanda bulunmama hali de bakteremi diye tarif edilir. Hastalık etkeni mikroorganizmaların canlı dokuda üreyerek yayılmalarına ise sepsis denmektedir. Tanımlardan anlaşıldığı üzere apse, piyemi ve bakteremi deyip geçiştirmemek gerekir, derhal çaresine bakmalıdır. Bu konuda çare nedir derseniz. Gayet basit, madem antiseptik yöntemi dokulara dezenfeksiyon tarzında bir uygulama olayı işlemi, o halde insan vücudunun yüzeysel doku ve lezyonlarına odaklanmış patojen mikroplara yönelik kimyasal maddelerle öldürme işlemi dedikleri bu yönteme başvurmak en doğru yol olsa gerektir. Dezenfektan aynı zamanda dezenfeksiyon yapan etken demektir. Böylece dezenfektan ile antiseptik arasında en temel farkın; dezenfektanın vücutla doğrudan ilgisi olmayan gayeler için kullanılmış olması, antiseptiğin ise tamamen vücuda yönelik kullanılan madde olduğu ortaya çıkmış olur. Dahası vücut veya doku yüzeylerine yönelik antiseptik uygulamaları için kullanılan maddelere antiseptik, mikroorganizmaları öldüren madde veya etkiye ise germisit veya mikrobisit denmekle birlikte bu maddeler kullanıldığı bakteriye görede bakterisit, fungusit virüsit türü madde olarak adlandırılırlar. Bu arada mikropların hızla üremelerinin durdurulmasına yönelik uygulanan yöntemin mikrobiyostatikdiye tarif edildiğini belirtmekte fayda var diye düşünüyorum.

Anlaşılan o ki mikroorganizmalarla baş edebilmek için sadece antibiyotik tedavisi, dezenfaktan ve antiseptik maddeler ile yetinilmemelidir. Hatta A’dan Z’ye her şeyin steril edilmesi için çaba sarfetmenin yanısıra sterilizasyon uygulamalarını da çok iyi bilmek gerekir. Şöyle ki bu tür uygulamaları maddeler halinde şöyle tasnifleyebiliriz:

Sterilizasyon metotları (Sterilize edilecek maddeye göre çeşitli sterilizasyon metotları vardır):

1-)Sıcaklık ile sterilizasyon.

Sıcaklıkla setirilizasyon ise üç kısma ayrılır, bunlar:

a-Nemli sıcaklık ile sterilizasyon.

Bu tür sterilizasyon kendi içeresinde basınçlı-basınçsız buharlı sterilizasyon tarzında iki tip yöntemle gerçekleşmektedir. Şöyle ki;

Buharlı sterilizasyon buharla doymuş ortamda, yani 100 santigrat dereceden daha yüksek sıcaklıklarda yapılan sterilizasyon diye tarif edilmektedir. Dolayısıyla sterilizasyonda en çok kullanılan metot; yaş, ısı ve basınç sistemine dayalı uygulamalar olarak dikkat çekmektedir. Bunun için en uygun alet hiç kuşkusuz otoklavdır.

Basınçsız buharlı sterilizasyon ise ilkel buharla doymuş bir ortamda, yani 100 santigrat dereceden düşük seviyelerde gerçekleştirilen bir yöntemdir. Nitekim bu iş için de Koch kazanı (Arnold kazanı) veya kapağı sıkıca kapatılmış halk dilinde düdüklü tencere denilen otoklavlar kullanılmaktadır.

b-Sıcak suyla sterilizasyon (kaynatma, tindalizasyon).

Bir insanın yüreği dağlandığında; “Ah anacığım başıma kaynar sular indi” der ya, tabii burada bahsedilen kaynar su yüreği dağlamak için değil, mikropları dağlamaya yönelik bir anlam olduğunu anlamışsınızdır. Zira Tindilizasyon’un esası sıvı maddeleri birbiri ardına, belli aralıklarla, belli bir sıcaklıklarda birkaç gün içerisinde steril etmek demektir. Dolayısıyla bu metot daha çok ayarlı ve benmari denilen aletlerle yapılmaktadır.

c-Kuru hava ile sterilizasyon.

Bu iş için ise etüv türü ayarlı pastör fırınları kullanılmaktadır.

Şurası bir gerçek Tüberküloz basili (verem basili) ve stafilokoklar kuruluğa karşı dayanıklı olmalarına karşın kolera vibroyosu ve Neisserialar ise tam aksine hassas özellikler sergilerler. Şu halde bakterilerin kuruluğa karşı dayanıklıkları kuruma anında bulundukları ortam veya atmosferin nem oranına bağlı olarak gerçekleştiğini söyleyebiliriz.

Bir başka ifadeylemikroorganizmalar şu üç faktöre karşı dayanabilme özellikleri gösterirler (direnç gösterir):

1-Kuruluğa karşı.

2-Vakum konsantrasyonuna (liyofilizasyon-dondurarak kurutma) karşı.

3-Soğuğa karşı.

d-Yakma veya alevle sterilizasyondur.

Adı üzerinde ateş, herşeyde olduğu gibi mikroorganizmalar üzerinde de can yakmaktadır. Eski Türkler yabancı ülkelerden gelen misafirleri tıpkı Nevruz ateşinde olduğu gibi ateşle tutuşturulmuş odunlar arasında geçirdikten sonra ancak başbuğlarının huzuruna çıkarırlarmış. Niye acaba? Belli ki, her an yabancı topraklara ait bir mikrobun toprağımıza sıçrayıpta salgın hale gelmesin diye bu dâhiyane tedbiri uygulamışlar. Hakeza suyla felakete yol açan yangınların önüne de geçilmektedir. Çünkü su içerisinde ateş yanmamaktadır.

2 -)Süzme ile sterilizasyon

Sıvı ortamda bulunan mikroorganizmaları süzme veya filtre etmek suretiyle sıvıların steril hale getirilmesi demek olup, bu maksat için bir takım filtreler kullanılmanın yanısıra, süzme işlemi için diyatome toprağı içeren porselen ve camtozunun da kullanıldığı artık bir sır değil. Ayrıca bu gün gelinen nokta itibariyle gerek çevreye yönelik gerekse sıvı mamüllerine yönelik son derece modern değişik tip filtre teknikleri geliştirilmiştir. Neyse ki filtreler sayesinde fabrika veya nükleer santrallerin tahliye bacalarından yayılan gazlardan bir nebze olsun korunabilmekteyiz.

3-)Kimyasal maddelerle sterilizasyon.

Protein koagülasyonu ve çökelmesi en çok görülen sterilizasyon metodu olup, aynı zamanda sıcaklık, ağır metal tuzları, fenol ve formaldehit gibi maddelerin etki tarzları da bu şekilde gerçekleşmektedir. Kimyasal maddelerle yapılan sterilizasyon için en önemli uygulamaların hiç şüphesiz etilen oksitle yapılan sterilizasyon metodu olduğunu belirtebiliriz. Mesela nemli ortamda ısıtılan hücrelerin protein yapılarında SH (sülfidril bağları) grupları açığa çıkarak daha küçük peptit gruplara ayrıldıkları gözlemlenmiştir.Bu aradayapılan çalışmalar sonucundakimyasal maddelerin mikroplar üzerinde etkileri:

“—Yapılarına.

—Yoğunluklarına.

—Mikrop ile kaldıkları zaman süresine bağlı olarak” gerçekleştiği belirlenmiştir.

4-)Işınlama ile sterilizasyon

Bu metot daha çok ultraviyole ışık altında bir takım Tıbbi malzemeler ve laboratuar ortamını steril etmeye yönelik kullanılmaktadır.

Günümüzde ışınlama ile sterilizasyonda ışın olarak en çok kullanılan metotların başında:

“—Ultraviyole ışınları

—X ışınları

—Gama ışınları” yöntemleri olduğu anlaşılmaktadır.

Mesela ultraviyole ışınları daha çok oda atmosferi ve bazı alet yüzeylerin dezenfeksiyonunda kullanılır. Hatta bu ışınlar sistin, trozin ve triptofan oluşumunu engelleyici etkinin yanısıra ortamda oluşan O2, H2 ve ozon gibi maddelere karşı da etki yaparlar.

Ayrıcaiyonize ışınlar; β, gama, alfa ve X ışınları olarakta tasnif edilirler. Başlıca etki mekanizmaları ise:

“ —Hücre maddelerin oksidasyonu,

—Protein metabolizmasının önlenmesi,

—Protein denatürasyonu,

—Serbest amino asitlerin blokajı,

—Zar geçirgenliğinin bozulması,

—Enzimlerin inaktif hale sokulması” tarzında gerçekleşmektedir.

Mikroorganizmalara karşı verilen mücadele için şimdiye kadar antibiyotik dedik, sterilizasyon dedik, ancak bu arada pastorizasyon olayına değinmeden es geçmek doğru olmaz diye düşünüyorum. Bilindiği üzere bir cismin veya maddenin patojen mikroorganizmalardan arındırılma işlemine dezenfeksiyon denmektedir. Aynı zamanda belli sıcaklık derecelerinde yapılan ve daha çok süt ürünlerine uygulanan dezenfeksiyon işlemine ise pastorizasyon denmektedir. Dolayısıyla sütün pastörize edilmesi kaynatma metoduna oranla çok daha birtakım avantajlar sağladığı muhakkak. Şöyle ki;­­­­­­

—Kaynatma metodu ile sütün bir kısım proteinleri koagüle olurken, pastörizasyon işlemiyle sütün yapısında asla değişiklik görülmemektedir.

— Kaynatma yöntemiyle bazı bağışıklık maddeleri bozulurken, pastorizasyon metodunda bu maddeler deforma olmamaktadır.

—Kaynatmayla sütteki organik fosfor, Mg tuzları ve süt şekerinin bileşiminde bazı değişiklikler olmanın yanısıra C, A ve D vitaminlerin bir kısmı bozulabilmektedir. Pastorizasyon da ise bu tür olumsuz oluşumlara asla geçit verilmemektedir.

Mikroorganizmaların kontrole alınması

İnsanları ve hayvanları hem içten hem de dıştan kuşatan binlerce mikroplar ölmediğimiz müddetçe vücudumuzun birtakım koruyucu mekanizmaları sayesinde zarar veremezler. Yine de her şeye rağmen mikroorganizmalar şu gayeler için kontrol altında tutulmak mecburiyetindedirler:

—Çeşitli mikrobik hastalıkların yayılmasının önlenmesi veya tedavi edilmelerine yönelik çalışmalar için.

— Gıda maddelerin bozulmadan uzun zaman saklanması ve bir yerden diğer yere nakledilmeleri için.

—Mikrobiyolojik çalışmalar esnasında kontaminasyonun önüne geçmek adına steril ortamlar oluşturmak içindir.

Peki, bu arada mikroorganizmaların kontrolünde kullanılan fiziksel ve kimyasal faktörler nelerdir derseniz, pekâlâ maddeler halinde şöyle açıklayabiliriz:

1-Sıcaklık.

Bakterilerin sıcaklığa dayanma derecesi sıcaklığın etki süresine, bakterilerin cinsine ve bulundukları üreme dönemine bağlıdır. Ayrıca 30 santigrat derece üzerinde üretilen Chromobacter prodigiosus kırmızı pigment yapabilmektedir. Hakeza 42 santigrat derecede üretilen Bacillus anthracis ise spor yapma yeteneğini kaybetmektedir. Sıcaklık derecesi ile uygulama zamanı arasındaki ilişkileri açıklamak için ise iki tanım kullanılır:

— Bir mikroorganizmayı belli zaman süreci içerisinde öldüren sıcaklık derecesi.

— Bilinen bir mikroorganizmanın belli bir sıcaklık derecede ölmesi için gerekli zaman süresi.

Anlaşılan o ki; normal sıcaklığın uygun olmayan limit etkisi hiç kuşkusuz düşük sıcaklık veya yüksek sıcaklık olsa gerektir.

2-Kuruluk

Nitekim mikroorganizmaların kuruluğa dayanıklıkları bakterinin cinsine, bulunduğu biyolojik duruma ve ortamın su açığı derecesine bağlıdır.

3-Dezenfeksiyon.

4-Antisepsi.

5-Pastorizasyon.

Bakteri sistematiği

Kâinatta hemen hemen herşey bir sistematik düzen içerisinde hayat yoluna devam etmektedir.Bergey bu gerçeği bilmiş olsa gerek ki bakterilerin sistematiğini yapma ihtiyacını hissetmiş ve bu konuda kitap bile yazmış. Yazdığı kitap iyi incelendiğinde bakterilerin tek sınıf olarak Schizomycetes sınıfında toplandığını görürüz. Hatta bu sınıfta 10 ordo (takım) yer almaktadır. Şöyle ki bunlar;

1-Eubacteriales

2-Actinomycetes(Aktinomisetler)

3-Beggiatoales(Renksiz sülfo bakteriler)

4-Caryophanales

5-Chlamydobacteriales

6-Mycoplazmatales

7-Mycobacteriales

8-Spirochaetales

9-Hyphomicrobiales (Tomurcuklanan bakteriler)

10-Pseudomonadales diye sıralanmaktadır.

EUBACTERİALES

13 familyası olup bunlardan bazıları şunlardır:

1.familya: Azot Bacteriaceae; atmosferin azotunu kullanarak organik madde yapar.

Tür: Azotobacter chroccocum- Havanın serbest azotunu bağlar

2.familya: Rhizobiaceae- Patojen, simbiyoz ve saprofittirler.

Tür: Rhizobiaceae; Baklagil bitkisinin kökünü yaptığı nitratları verir, buna karşılık bitkiden karbonhidrat ve mineral maddeleri alır.

Agrobacterium tumefaciens; Meyva ağaçlarının kök ve gövdelerinde şişkinliklere, gal ve kanserlere sebep olur.

3.familya: Enterobacteriaceae; Birçok bağırsaklarda yaşar.

Tür: Escheria Coli; kalın bağırsak (koli) bakterisidir.

Proteus vulgaris; Proteinli maddeleri parçalayarak çürüme ve kokuşmaya neden olur.

Salmonella typhosa; Tifo hastalığının amilidir

Shigella dysenteriae; Dizanteri bakterisidir.

Pasteurella pestis; Veba hastalığının amilidir.

Bordetalla pertussis; Boğmaca hastalığı yapar.

Brucella abortus; Sığırlarda salgın yavru atma hastalığına neden olur.

Haemophilus influenzae; İspanyol nezlesine sebep olur.

4.Familya: Micrococcaceae

Micrococcus luteus
Staphylococcus aureus; Sarı renkli iltihaplara sebep olur.

Gaffkya tetragena; İltihaplanmalara sebep olur.

Sarcina lutea;
5.Familya: Neisseriaceae; İnsan ve hayvanlarda parazit olarak yaşar.

Neisseria meningitidis; Menenjit hastalığına yol açar.

Neisseria gonorrhoeae; Bel soğukluğuna neden olur.

6.Familya: Lactobacillacea

Diplococcus pneumoniae; Akciğer iltihabına (zatürre) sebep olur.

Streptococcus lactis; Laktik asit fermantasyonuna neden olur.

Streptococcus pyogenes; Meme, kemik iliği, orta kulak, karın zarı, beyin, akciğer, çeşitli deri ve yara iltihaplanmalarına neden olur.

Lactobacillus vulgaris; Yoğurt bakterisi olup süt şekerini laktik aside çevirir.

Lactobacillus caucasicus; Kefir adlı içkinin fermantasyonuna sebep olur.

7.Familya: Corynebacteriaceae

Corynebacteriaceae diphtheriae; Difteri hastalığına neden olur.

Corynebacteriaceae michiganense; Domateslerin meyve ve vejetatif kısımlarında yanıklara sebep olur.

8.Familya: Bacillaceae; Endospor meydana getirirler.

Bacillus anthracis(şarbon bakterisi); Sığır ve koyunlarda şarbon (antraks) hastalığı meydana getirir.

Bacillus subtilis; Besinlerin zehirlenmesine neden olur. Subtilin antibiyotiğini üretir

Clostridium tetani; Tetanoz hastalığı meydana getirir.

Clostridium perfringens; Gazlı gangrenlere, barsak iltihabı gangrelere sebep olur.

Clostridium botulinum; Gıda zehirlenmesine neden olan bakteridir.

ACTİNOMYCETES (Aktinomisetler)

Actinomycetes misel ve spor teşkil etmeleri yönünden funguslara, hücre çeperlerinin yapısı bakımdanda bakterilere benzediklerinden bakterilerle funguslar arasında geçit teşkil ederler. Hatta bunlar mantarımsı bakteriler adını alıp, birkaç familyası vardır.

ACTİNOMYCES

Nocardia farcinica; pigment salgılar.

Nocardia gardneri; proactinomycin antibiyotiğini verir.

Actinomyces bovis; sığır ve insanda aktinomikoz hastalığı verir.

BARTONELLACEA FAMİLYASI

Bu familyanın üyeleri insan ve diğer memelilerin eritrositlerinde parazit olarak yaşayıp,

hastalığa neden olurlar.

CARYOPHANALES

Caryophhanales çok hücreli flamenter halindedirler. Bu yüzden bunlara çok hücreli olan flamente ‘Trikom’ denilmektedir.

CHLAMYDOBACTERİALES (kınlı bakteriler)

Chlamydobacteriales 2 familyası vardır:

1-) CHLAMYDİACEAE

Chlamydiaceae klamidya olarak bilinen cins ve türleri kapsarlar. Klamidiler(mikoplazmalar) insanlarda trahom, koyun ve keçilerde konjonktivis, papağanlarda ise papağan humması gibi hastalıklara sebep olmaktadırlar.

Chlamydia trachomatis; İnsan ve maymunda trahom hastalığına yol açar.

Colesiota conjunctivae; Keçi, koyun ve sığırda konjoktivishastalığına neden olur.

Chlamydia psittaci; Papağanlarda psittakoz hastalığına neden olur.

Spha erotilus natans; Fabrika su artıklarında bulunur.

Spa dichotomous
Leptothrix ochracea; Pas kırmızısı renginde demir hidroksit birikmesine sebep olur.

2-) CRENOTRİCHACEAE

Crenothrix polyspora; Su boruların tıkanmasına sebep olur.

Crenothrix putealis; Akarsu ve suyollarında yaşar.

MYCOBACTERİALES
Mycobacteriales’in en göze çarpan özelliği früktifikasyon denen kitleler teşkil etmesidir. Vejetatif hücreler gelişme devrelerinin bir bölümünde normal şartlara dayanıklı sporlar meydana getirirler. Bu sporlar türlere göre mikro veya makrosit (kist) diye tasnif edilirler.

Bu takımın ayrıca 5 familyası vardır:

MYCOBACTERİACEAE FAMİLYALARI

Mycobacterium tuberculosis
Örnek- M.tuberculosis(insan tipi), M. bovinus (sığır tipi), M.avium (kuş tipi) üç ayrı tip olup Tüberküloz (verem) hastalığı yaparlar.

Mycobacterium paratuberculosis - Paratüberküloz hastalığı yapar.

Mycobacterium leprae -Cüzzam hastalığı etkenidir.

MYCOPLASMATALES

Mycoplasma tales takım üyeleri sığır ve koyunlarda pleuro-pneumonia hastalığına sebep olurlar.

Mycoplasma pneumoniae insanda mikoplazma pnömoni amilidir.

STREPTOMYCETACEAE

Streptomyceae bir tür saprofit olup bu familyanın elemanlarından antibiyotik elde edilir.

Streptomyces albus; Actinomycin antibiyotiğini verir.

Streptomyces rimosus; Terramycin antibiyotiğini verir.

Streptomyces aureofaciens; Aureomycin antibiyotiğini verir.

Streptomyces erythreus; Eritromycin antibiyotiğini verir.

Streptomyces fradiae; Neomycin antibiyotiğini verir.

Streptomyces niveus; Novobiocin antibiyotiğini verir.

Streptomyces venezuelae; Kloromycetin antibiyotiğini verir.

Streptomyces griseus; Streptomycin antibiyotiğini verir.

SPİROCHAETALES
Spirochaetales takımının 2 familyası vardır.

1.familya: Spirochaetea. Örnek- Spirochaeta, Saprospira, Cristispira.

2.familya: Treponemataceae üç cinsi vardır. Örnek-Borrelia paraziti. Bu ağız florasında bulunur.

Borrelia buccalis; Diş kirlerinde yaşar.

Borrelia recurrentis; İnsanlarda avrupa raci hummasını yapar.

Treponema pallidum; Frengi (sifilis) hastalığının amilidir.

Treponema paraluis cuniculi; Tavşan frengisi hastalığının amilidir.




HYPHOMİCROBİALES
Hyphomicrobiales de üreme tomurcuklanma ile meydana geldiğinden bunlara tomurcuklanan bakteriler de denir. Hareketli formlarda hareket polar tek flagella ile gerçekleşmektedir.
PSEUDOMONADALES
Pseudomonodalesin 10 familyası vardır:
1.familya: NİTROBACTERİACEAE
Nitrosomonas europaea -Topraktaki amonyağı nitrit haline sokar.
Nitrobacter winogradskyi- Nitritleri nitratlara çevirir.
2.familya: THİOBACTERİACEAE
Thiobacillus denitrificans
Thiobacillus thiooxidans
3.familya: PSEUDOMONADACEAE
Pseudomonas aeruginosa; Mavi irin meydana getirir.
Pseudomonas Tabaci; Tütünlerde vahşi ateş hastalığının amilidir.
Xanthomonas malvacearum; Pamuklarda köşeli yaprak lekesi hastalığı yapar.
Acetobacter aceti; Etil alkolü oksitleyerek sirke haline çevirir.
4.familya: CAULOBACTERİACEAE
Gallionella ferruginea; demir karbonatı oksitleyerek ferrik hidroksiti yaparlar.
SİDEROCAPSACEAE
Siderocapsa demir bileşiği ihtiva eden bir kapsülle çevrilidir.
Ferri Bacterium; jelâtinimsi bir kapsülle çevrilidir.
Sirococcus; kapsülle çevrili değildir.
Ferrobacillus; 2 değerli bileşikleri oksitleyerek 3 değerli Fe (demir) bileşiğine dönüşür.
6.Familya: SPİRİLLACEAE
Vibrio Comma; Kolera hastalağının amilidir.
Vibrio fetus; Sığır ve koyunlarda erken doğuma sebep olur.
Desulfovibrio desulfuricans; Sulfat ve diğer bileşikleri hidrojen sülfüre indirger.
ANAPLASMA FAMİLYASI
Anaplasma familyasının tek cinsi Anaplasmadır.
Tabii ki bakterileri sadece ordo bakımdan sistematize etmek yeterli değildir. Mesela üreme yönünden de kategorize edebiliriz pekâlâ. Mesela üredikleri ortamın optimum sıcaklığına göre bakteriler 3 gruba ayrılmaktadırlar. Hatta bunları tasnif edip, kısaca şöyle açıklayabiliriz:
1-Psikrofil bakteriler
Soğukta yaşamayı seven bakterilerdir. Psikrofiller için optimum sıcaklık 10 santigrat derecede olup, bu bakterilere bazı toprak bakterileri ve deniz bakterilerini de dahil edebiliriz. Bazıları ise 30 santigrat derecede ölürler, bunlara obligat psikrofil denmektedir.
2-Termofil bakteriler
Yüksek sıcaklık ortamda yaşamaya alışmış bakterilerdir.
3-Mezofil bakteriler
Sıcakkanlı canlılarda hastalık meydana getiren bakterilerdir.
Parazitler
Hani ekmeğini taştan çıkarmayıpta asalak asalak gezen tipler vardır ya, maalesef onlar kendilerine zarar verdikleri gibi topluma da zarar vermektedirler. Aynen öyle de mikro âlemde de buna benzer örnekler söz konusudur. Bu yüzden mikroorganizmanın üzerinde yaşadığı canlıya konak adı verilmekte, konakladıkları canlının hücrelerine zarar veren mikroorganizmalara ise patojen mikroorganizmalar denilmektedir. Mesela konukcul yaşadıkları herhangi bir organizma üzerinde parazit olarak yaşayıpta zarar veren kemohetetrof mikroorganizmalar bunun en tipik misalini teşkil etmektedir. Hatta bu tür parazitler:
1-Obligat parazitler
2-Fakültatif parazitler diye iki kategoride tasnif edilirler.
Bilindiği üzere bir kısım mikroplar organizmaların dışına çıktıkları zaman besleyici ortamlarda yaşayamamaktadırlar ki, bu tür mikroorganizmalar obligat parazitler diye bilinmektedir. Bir kısım mikroorganizmalar da organizma dışında bile saprofit olarak hayatlarını devam ettirebilirler ki, bunlara fakültatif parazitler denmektedir. Şurası muhakkak bir mikrorganizma için salt yaşadığı ortam yetmez, beslenme ve üreme faaliyetleri için bulundukları ortama bağlı kalarak birtakım maddelerin bulunması da şart gibi gözükmektedir. Bu yüzden genel olarak bulunması gereken maddeleri şöyle sıralayabiliriz:
—Hidrojen verici ve hidrojen akıcı maddeler,
—Karbon kaynağı,
—Azot kaynağı,
—Mineraller,
—Gelişme faktörleri ve mineraller,
—Oksijen,
—Karbondioksit,
—Su.
Kelimenin tam anlamıyla ototrof mikroorganizmalar karbon ihtiyaçlarını karbondioksit (CO2) veya karbonatlardan, hetetroflar ise çeşitli organik kaynaklardan karşıladıkları anlaşılmaktadır. Ayrıca gelişme için mutlaka gerekli, fakat mikrorganizma tarafından bir türlü sentez edilemeyipte ancak hazır olarak alınabilecek organik maddeler var ki onlar vitamin ve amino asitlerden başkası değildir elbet. O halde önemine binaen bazı vitaminler ve aminoasitleri;
“—Piridoksin (B6 vitamini)
—Tionin klorür
—Nikotinik asit
—Pantotenik asit (vitamin B5)
—Riboflavin(B2 vitamini)
—Biotin” diye sıralayabiliriz. Hatta bu sıraladıklarımızdan başka çeşitli enzimlerin aktivasyonu için eser miktarda olsa Mg++, Ca++, Fe++, K++, Mn++, Co++, Al++, Ra++, Cd++, Cl-, Zn++, Ni++, Cu++ gibi iyonlu elementler ve minerallerin varlığı da söz konusudur. Tabiiki mikroorganizmaların gerekli duyduğu maddeler burada bitmiyor, dahası var. Şöyle ki; mikroorganizmaların gerek duyduğu gelişmesini etkileyecek bir diğer ise nikotin amid (PP vitamini), folik asit, pimelik asit, pürin nükleotitler, pürinler, glutamik asit, glutamin, glutatyon, hematin, betain, kolin, B12 vitamin, β- alanin ve yağ asitleri gibi maddelerdir.
Peki, mikroorganizmalar sadece beslenmeye mi ihtiyaç duyarlar, bunlar hiç şöyle hava alıpta solunuma ihtiyaç hissetmezler mi? İşin şakası bir yana elbette ki onların da soluk almaya hakları var. Yani mikroorganizmalar tıpkı biz insanlar gibi onlar da hayatlarının devamı için solunuma muhtaçtırlar. Bu yüzden solunumla yaşayanlara aerobik bakteriler, oksijensiz yaşayanlara aneorobik bakteriler denmiş. Bir başka ifadeyle mikroorganizmalarda solunum (biyolojik oksidasyon); aerobik oksidasyon ve aneorib oksidasyon (obligat oksidasyon) diye iki ana yoldan gerçekleşmektedir. Ayrıca bunlara ilaveten fakültatif aneorob bakteriler ve mikroaerofil bakteriler diye bilinen iki alt grup daha vardır. Mesela her iki durumda (O2 bulunması veya bulunmaması halinde) solunumlarını sürdürebilecek halde beslenip üreyebilen mikroorganizmalara fakültatif aneorop bakteriler denmiş, Brucella abortus gibi bakteriler gibi sınırlı oksijenin varlığında üreyebilen bakterilere ise mikroaerofil bakteriler olarak tanımlanmıştır. Hatta bazı bakteriler özel şartlara bağlı kalarak vejetatif şekilde direnç gösteren spor denilen oluşumlar meydana getirirler ki; bunlara sırf bu özelliklerinden dolayı endospor denmiş. Bu nedenle spor oluşturma konusunda bu tür mikro organizmalara Bacillaceae familyasından aerop olan Bacillus cinsi veya aneorop olan Clostridium cinsi bakterileri örnek gösterebiliriz. Keza Sporosarcina cinsi bakterilerin de spor yaptığı bilinmektedir. Hatta lateral mezozomların plazmitlerin eşleşmesinin yanısıra spor oluşumunda bile görevleri olduğu sanılmaktadır.
İsterseniz spor oluşturan bakteriler konusuna biraz daha devam edebiliriz. Malumunuz spor bakterinin ucunda olduğu zaman terminal, ortasında olduğu zaman santral ve uca doğru bir tarafta olduğu zaman ise subterminal olarak adlandırıldığını biyoloji dersi alanlar çok iyi bilmektedirler. Hakeza yine her canlının kendine göre dış elbisesi olduğu gerçeği de bir başka bilinen olay olsa gerektir. O halde spor oluşturan bakterinin spor kısmında bile bir dış giysi olmalı, ama nasıl? Şöyle ki; spor zarını bir çeper çevrelemektedir ki, bu çeper hücre çeperine sertlik kazandıran mürein maddesinden başkası değildir. Hatta bu maddeye peptidoglikan veya mukopeptit (murein) isimleri de verilmektedir. Bunların dışında kalsiyum dipikolinat ve mürein iskeleti ihtiva eden kalın bir korteks tabakası daha var ki, bu tabaka sert spor mantosuna dönüşerek korteksin üzerini bile örtebilmektedir. Yani spor mantosunun dışında exosporium denilen lipoprotein ve amino şekerler ihtiva eden gevşek bir örtü olduğu anlaşılmaktadır. Böylece dış şartların uygun hale gelmesi ve akabinde korteksin parçalanması sonucu vejetatif hücrenin dışarıya çıkmasıyla birlikte germinasyon (çimlenme) olayı gerçekleşmektedir. Derken “Her dem yeniden canlar doğar” gerçeğini bir kez daha ruhumuzun derinliklerinde hissetmiş oluruz. Demek ki bakterilerin hücre çeperlerinde bulunan mürein tabakasının dışında diğer tabakalarda lüzumsuz katmanlar değilmiş meğer. Nitekim;
“—Lipoprotein tabakası: Bağlantı katmanı,
—Dış zar tabakası: Çepere seçicilik özelliği kazandırmakta,
—Lipopolisakkarit tabakası: Endotoksinleri oluşturmakla” görevli oldukları ortaya çıkmaktadır.
Bakterilerin bunlara ilaveten manto oluşturma yetenekleri de var. İşte bu yetenekleri sayesinde birçok bakterinin hücre çeperinin dışında oluşan sert mukoid tabakaya kapsül adı verilmektedir. Kapsül genellikle polisakkarit yapıda olmakla beraber bazı bölgeleri polipeptit veya protein içermektedir. Hatta bu arada kapsül oluşumunda bir takım genetik değişme, çevre ve kültür şartlarının etkili olduğunu da gözden kaçırmamak gerekir. Ayrıca protein içeren bakterilerin kapsül oluşturması genellikle virulansla ilgili apayrı bir durum olarak karşımıza çıkabilmektedir. Herşeyden öte bakteriler için kapsül o kadar mühim ki, herhangi bir bakteri kapsülünü kaybettiğinde patojenik etkisinin azalabildiği gözlemlenmiştir.
Mikroorganizmaların beslenmesi ve üretilmesi
Galiba dünyada en kolay iş ekmek yemek o da çiğnemeden geçmiyor maalesef. Yani bu basit gibi görünen yemek eyleminde bile çiğneme enerjisi harcamadan beslenme olayı gerçekleşemiyor. Halk tabiriyle “armut piş ağzıma düş” anlayışı yaratılış gerçeğine aykırı bir durum zaten. Zira bu gerçekler ışığında bütün canlılar nesillerini sürdürebilmek için bir şekilde değişik hammadde kaynaklarından enerji sağlamaktalar ki, bu enerji sağlama olayına metabolizma denmektedir. Bu yüzden metabolizma; anabolizma ve katabolizma diye iki grupta değerlendirilmektedir.
Anabolizma; basit yapılı moleküllerin daha karışık moleküllerin yapısında kullanılmak üzere biyosentez edilmesi, katabolizma ise kompleks moleküllerin parçalanma veya ayrıştırılma işlemi demektir. Ayrıca virüsler dışında mikroorganizmalar elde ettikleri besin maddelerini hücrenin dışında parçalayıp sindirdikten sonra ancak faydalanabilmektedirler ki; bu tip beslenme halofitik beslenme diye bilinmektedir.
Yine bir başka husus ise bakteri metabolizmasında gerek enerji oluşumu gerekse enerji kullanılması olayında çok değişik tipte kimyasal reaksiyonların devreye girdiği gerçeğidir. Şöyle ki; kimyasal ya da ışık enerjisinin biyolojik şekle çeviren enerji oluşum tipleri; aerop solunum, mayalanma ve fotosentez olayı şeklinde sahne aldığı gibi, hemen hemen tüm hücre tiplerinde enerji elde edilirken adenizin trifosfat (ATP) adında ikinci bir enerji oluşumuna daha ihtiyaç duyulduğu apayrı gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır.
Hani insanlar arasında öyleleri var ki bir başkalarının yardımına gerek duymadan tüm işlerini halledebilmekteler. Bu yüzden bu tip kişiler toplum tarafından üretken insanlar olarak değerlendirilirler. Ayrıca üretken insanların tam tersi durumda olanlar var ki, onlar maalesef başkalarının yardımı olmaksızın hayatta tutunamamaktalar. Belli ki sosyal hayatta yaşanan bu olaya benzer bir durumun mikro âlem için de geçerlidir. Çünkü enerji elde etme için organik maddelere ihtiyaç göstermeksizin üretken yaşayabilen mikroorganizmalara ototrof mikroorganizmalar denilmesi bunun teyit ediyor zaten. Hatta ototrof canlıların da kendi aralarında alt gruplara ayrılanları var. Mesela; öyle ototrof organizmalar var ki kendilerine gerekli olan enerjiyi inorganik maddelerin oksidasyonundan elde edip, bu tip mikroorganizmalara kemotrof mikroorganizmalar adı verilmektedir. Öyleleri de var ki enerjilerini daha çok güneşten temin ederler, bu yüzden bunlara da fototrof mikroorganizmalar denmektedir.
Ototrof canlılara üretken demiştik, peki üretken olmayanlar var mı derseniz. Elbette ki var, bunlar hetetrof canlılardan başkası değildir. Nitekim bu tür mikroorganizmalar beslenebilmesi için en az bir çeşit organik maddeye gerek duymaktalar. İşte bu özelliklerinden dolayı olsa gerek hetetrof mikroorganizmalar diye isimlendirilmişler. Dahası söz konusu bu hetetrof canlılar tıpkı ototrof canlıların bir başka versiyonu olarak enerji elde ediş tarzlarına göre kemohetetrof ve fotohetetrof diye sınıflandırılmaktalar. Ayrıca bir kısım kemosentetik hetetrof mikroorganizmalar var ki, bunlara başka canlı organizmaların dışarı atılmış metabolik artık ürünler üzerinde çürükcül yaşamalarına nispeten saprofit mikroorganizmalar denilmekte. Dolayısıyla biz insanlar ölür ölmez çürümemizi saprofit bakteriler sağlamaktadır.
Şurası muhakkak mikroorganizmaların gelişme ve üremeleri için üretkenlik, enerji, hammadde yetmiyor, ayrıca fiziki ve kimyasal faktörlerin optimal düzeylerde olması icap ediyor. Dolayısıyla olması gereken fiziki ve kimyasal faktörleri:
“—Hidrojen iyonu konsantrasyonu (PH),
—Sıcaklık,
—Oksidasyon-redüksiyon potansiyeli,
—Ozmotik basınç” tarzında sıralayabiliriz. Mesela mikroorganizmalar osmotik basınç yoluyla aldıkları K (potasyum) iyonu sayesinde hücre yapıları dengede kalabilmektedir. Dahası hücre içi iyon dengesi pozitif (+) yüklü organik madde olan putressin(çürüklük)’in dışarıya atılmasıyla gerçekleşebilmektedir. Ayrıca mikroorganizmaların büyük çoğunluğu PH 6–8 (ortalama PH 7)’e ayarlı bir denge ortamında üreme yapmakla birlikte asit ortamda iyi gelişme gösteren mikroorganizmalar da var elbet. Bu tür mikroorganizmalar:
“—Mayalar
—Funguslar
—Laktobasiller
—Asetobakteri
—Vibrio cholerae
—Toprak bakterileri” diye bilinmektedir.
Bakterilerin anatomik yapısı
Bilindiği üzere bakteriler prokaryot organizmalar olduklarından ister istemez, bütün bakteri hücrelerin hepsinde ortak olan yapılar;
“—Hücre zarı,
—Stoplazma,
—Nükleus zarı” tarzında biçim almaktalar. Hatta bazı bakteri türlerin stoplazmasında;
“—Volutin
—Lipit
—Glikojen veya nişastadan yapılı inklüzyon granülleri” bile vardır. Tabii bu sıraladıklarımız bakterilerin dış kısmı ile hususlardır. Ayrıca bunların içyapıları söz konusu olup, sanki bakteriler Yunusca; “Bir ben var bir de benden içeru” dercesine nükleus kısım edinmişlerdir. İşte için de içi diyebileceğimiz bu iç bölgeye nükleoplazma denmekte. Hatta bakteri dünyasının bu iç âlemi iyi incelendiğinde; iç kısımda yer alan nükleusun kromozom ipliği içerdiği görülecektir ki; bu durum bakterilerin kromozom ipliğine sahip olmakla genetik bakımdan haploit olabileceklerine işarettir.
Anlaşılan o ki bakterilerin anatomik yapısını sadece hücre zarı, stoplazma ve nükleus zarı belirlememektedir. Gerektiğinde basit sandığınız bir kirpik bile bakteri âlemini oluşturan üyeler arasında ayırd edici özellik katabilmektedir. Şöyle ki; sırf kirpiğin morfolojik yapısından hareketle bakteriler kirpiklerin durumuna göre şöyle adlandırılmışlardır:
1-Antik bakteriler
Yani bunlar kirpikleri bulunmayan bakterilerdir. Örnek: Shigella, Corynebacterium, Diphtheria, Bacillus anthracis.
2-Monotrik bakteriler (Bir tek flagellası olan bakteriler)
Bakterilerin ucunda tek bir kirpik bulunmaktadır. Örnek: Vibrio cholerae.
3-Amfitrik bakteriler
Her iki ucundada birer kirpik bulunan bakterilerdir. Örnek: Vibriolar.
4-Lofotrik bakteriler
Bir ucunda püskül gibi bulunan bakterilerdir. Örnek: Bacterium cyaneum.
5-Peritrik bakteriler (çok kamçılı bakteriler)
Bütün yüzeye yayılmış şekilde kirpikleri bulunan bakterilerdir. Örnek: Eubacteriales ordosuna giren türler böyledir.
Kirpik romantik hikâyelere bile konu olmuş ve seven ve sevilen arasında güçlü bağ oluşturabilmekte. Madem kirpik gerçeği var, bakteri içinde bir anlamı olsa gerektir. Biz en iyisi mi Allah’ın hikmetinden sual olunmaz deyip şimdilik bakteri kirpiğin yapısının protein olduğunu, aynı zamanda flaman, çengel ve bazal cisim olmak üzere üç ayrı kısımdan oluştuğunu bilmek yeterli diye düşünüyorum. Hakeza gram negatif çomakların elektron mikroskobu ile yapılan incelemesinde hücre zarlarında kıl gibi çıkıntıların çıktığı farkedilmiştir ki, bu uzantılara fimbriyalar veya piluslar (latince saç anlamında) adı verilmektedir. Ayrıca fimbriyalar;
—Basit fimbriyalar
—Seks fimbriyalar diye iki ana kategoride incelenmektedir.
Genelde basit piluslara lâteks partükülü, eritrosit ve barsak glikoproteinleri gibi maddelerin yapışması için ihtiyaç var, seks piluslarına ise daha çok bakteri konjugasyonunda verici (donör) hücre ile alıcı (resipient) hücre arasında temas kurmak için gerek duyulmaktadır.
Aslında bakteriler mikrop veya jerm olarak bilinmekle beraber temel ayırd edici olarak daha çok;
“1-Kok (coccus bakteriler)
2-Çomak (basillus bakteriler)
3-Spral (sprillum bakteriler) olmak” üzere üç şekilde adlandırılmaktadırlar. Şöyle ki bulunuş pozisyonlarına göre Coccus’lar bölünme sonunda birbirinden ayrıldıklarında ortamda tek görülürler ki, buna micrococcus veya monococcus denmektedir. Şayet bakteriler eksenleri üzerinde tek yönde bölünerek yapışık koklar şeklinde zincirimsi dizilirseler bu durumda streptococcus adını alırlar. Üzüm salkımı şeklinde küme yapılı kok durumuna geçerlerse staphylococcus diye isimlendirilirler. Hakeza birbirine dik iki yönde bölünerek dörtlü grup oluşturuyorlarsa tetra, şayet bu bölünme sonucunda 8, 12 ve 16 koktan oluşan muntazam kümelere ayrılıyorlasa sarsina (sarsinlar) adı verilir. Bu arada kok bakterilerine örnek verecek olursak; insanda bel soğukluğuna yol açan Neisseria gonorrhoeae, menenjit hastalığı yapan Neisseria meningitidis ve zatürre hastalığı yapan Streptococcus pneumoniae gibi bakterileri pekâlâ verebiliriz.
İkinci tip çomak bakteresinden bahsedecek olursak, bilindiği üzere küçük harfle başlayan basil kelimesi tüm çomaklar için, büyük harf ve italikle yazılan Basillus kelimesi ise bir cinsi ifade etmek için kullanılmaktadır. Mesela bazı çomak bakteriler küçük ve koklara benzer şekillerde bulunur ki bunlara koli basili adı verilmektedir. Bazı çomakların yan kenarları ise Salmonella ve Shigella cinslerde olduğu gibi birbirine paralel ve uçları yuvarlaktır. Bir kısım çomakların yan kenarları da Bacillus anthracis olduğu gibi düz ve köşeli biçimdedir. Hatta bazı çomaklar Bacillus anthracis (şarbon bakterisi) ve Haemophilus ducreyi cinslerde olduğu gibi bölündükten sonra birbirinden ayrılmayacak biçimde bir bütün halde zincir teşkil ederler. Her ne şekilde olurlarsa olsun şimdilik çomak bakterileri için Corynebacterium diphtheriae bakterisini tipik örnek olarak verebiliriz. Nitekim bu tür bakteri difteri hastalığının amili olup genelde kibrit çöpleri ve çin harfleri gibi gruplar halinde görülür.
Diğer üçüncü bakteri tip ise Spral (sprillum bakteriler) bakteriler olup, bunların bir kıvrımlı olanlarına Vibrio, birçok kıvrımları olanları da spirillum diye adlandırılır. Spiral şekilde ve yumuşak vücutlu olanlara ise spiroket adı verilmektedir. Şurası muhakkak ki Spiroketler;
“Borrelia, treponema, leptospira” olmak üzere üç cins olup, bunlardan Treponemalar spral şeklinde, Leptospiralar elbise askısı veya S şeklinde, Borrelialar ise 3 veya 7 kıvrım halde konumlanan bakteri çeşitleridir. Bakteriler genel itibariyle uygun ortamlarda aynı hücre biçimleri oluşturup, ancak çok eski kültürlerde değişik ve düzensiz biçimde bulunurlar. Keza kokların büyük balon veya biçimsi, yuvarlak, çomak olanların uçları şiş yuvarlak ve düzensiz biçimlere dönüştüğü görülür ki; bu tür yapılara involüsyon (envolüsyon) veya yozlaşma şekilleri denmektedir. Zira Yersinia pestis; veba hastalığının amili olup organizma içerisinde involüsyon tarzı düzensiz şekillere girebilmektedirler.
Mikroorganizmalara genel bakış
Mikroorganizmaları topyekün incelemenin mümkün olmadığı anlaşılınca bilim adamları bu alanla ilgili ister istemez branşlaşmaya gitmek zorunda kalmışlardır. Çünkü mikro âlem her ne kadar kelime olarak küçük âlem diye teleffuz edilse de incelendiğinde büyük âlem olduğu görülecektir. İşte bu gerçeklerden hareketle bilim dünyası mikrooganizmaları genel itibariyle protista âlemine mensup canlılar olarak ele alıp, zaman içerisinde Mikrobiyoloji bilim dalını mikroorganizmaların bulundukları yer veya buralarda yaptıkları faaliyetler gözönünde bulundurularak;
“ —Toprak Mikrobiyoloji,
—Endüstriyel Mikrobiyoloji (fermantasyon mikrobiyoloji),
—Gıda Mikrobiyoloji (et, süt, su mikrobiyoliji),
—Tıbbi Mikrobiyoloji,
—Veteriner Mikrobiyoloji” diye değişik isimler altında dallara ayırmışlardır. Bunlardan başka bulundukları ve fonksiyonel oldukları yerlere göre deniz mikrobiyoloji, nehir, kanalizasyon, kaplıca, petrol, çok özel olarak mide ve barsak, rumen (işkembe) mikrobiyoloji gibi birçok mikrobiyoloji dalları da türemiştir.
Mikrobiyolojinin ilgilendiği bir başka Protista diye isimlendirilen bir grup canlı âlemi daha var ki, bu tür canlılar birbirlerinden ancak ökaryot ve prokaryot diye iki hücre tip oluşturması sayesinde ayırd edilebilmekteler. O halde bu durumda protozoanın sınıflandırılmasını genel itibariyle şöyle sıralayabiliriz:
1-Mastıgophora: Kamçılı protozoalardır (Flagella).
2-Rhizopoda: Ameboid protozoa.
3-Sporozoa: Parazit yaşayan tek hücreli protozoadır.
4-Ciliata: Silli protozoalardan olup en gelişmiş sınıfın üyesi olarak bilinmektedirler. Ayrıca ciliataların hücre yapıları sert bir pellikül ile çevrili olup, orjinleri ise stoplazma kaynaklıdır. Tatlı suda yaşayan cinslerin de ise su dengesini korumak için yapılarında kontraktik vakuoller bulunmaktadır.
Anlaşılan o ki basit protistalar grubu bakteriler ve mavi yeşil alglerden oluşup, yüksek protistalar grubuna ise daha çok algler, protozoa, funguslar ve cıvık mantarlar girmektedir. Mesela bunlara arasında mavi-yeşil algler daha çok mavi yeşil bir renge sahip olmalarıyla dikkat çekmektedirler. Belli ki mavi-yeşil alglere bünyelerinde var olan karotenoid, klorofil ve aksessuar pigmentler bu görünümü sağlamaktadır. Ayrıca bazı alglerde kırmızı pigmentlerde bulunmaktadır.
Funguslar ise malum olduğu üzere hepimizin çok yakından tanıdığı;
“—Küfler.
—Mayalar”dan başkası değildir elbet.
Bilindiği üzere mayalarda çoğalma olayı;
“—Seksüel
—Aseksüel” tarzında cerayan etmektedir. Mesela seksüel çoğalmada stoplazma ve çekirdeklerin kaynaşıp bir hücre halini alır ki buna zigospor adı verilmektedir. Hatta bu olay daha çok kendini bir askus şeklinde göstermektedir. Eşeysiz çoğalma ise; bölünerek, tomurcuklanma ve spor oluşturarak meydana gelmektedir.
Yine malum olduğu üzere Lois Pasteur mayalamayı bakterilerin yaptığını keşfetmesiyle birlikte endüstriyel alanında yeni bir sektörün doğmasına vesile olmuştur. Bu yüzden Endüstride kullanılan kültür mayaları;
“-Şarap mayaları
—Bira mayaları
—Hamur mayaları” şeklinde tasnif edilirler. Bunlar aynı zamanda hepsi Saccharomyces cinsinin çeşitli tür ve tipleri olarak bilinmekteler.
Bu arada sırası gelmişken Fungusları sınıflandırıp, haklarında kısa tanımlar yapabiliriz. Şöyle ki;
1-Phycomycetes (sistematik bitki hastalıklarına yol açan funguslar)- Sporangium içerisinde aseksüel sporlar oluşturur.
2-Ascomycetes-Mayalar bu sınıfa girer, hif uçlarında koloniler var.
3- Basidiomycetes (küf mantarları ve şapkalı mantarlar) - Üreme bazidium ile gerçekleşir.
4-Fungi İmperfecti (gelişmemiş mantarlar) - Bu cinsin daha henüz üreme şekilleri bilinmeyen gruplardır.
Tabii funguslar konusu burada bitmiyor. Dahası var. Şöyle ki;
Funguslar miselyum denilen kitleler teşkil eden hiflerin dallanmasıyla üreyen mikroorganizmalardır. Bu arada fungusların bizatihi kendileri değilde ürettikleri birtakım değişik türden toksik maddelerin sebep olduğu hastalıklara mikotoksikozlar denmektedir. Mikotoksinler ise çeşitli patojen funguslar tarafından sentezlenen ve alındıkları zaman insan ve hayvanlarda latent, akut ve kronik karakterde zehirlenmelere sebep olan bir tür toksik maddeler diye tanımlayabiliriz. Nitekim bir defasında veya çok miktarda alınan mikotoksinler genellikle akut mikotoksikozlara sebep olmakla birlikte bazı durumlarda hiçbir klinik tablo görülmeyebilirde. İşte bu yüzden klinik durum arzetmeyen sendroma latent enfeksiyon denmektedir. Yine de şurası bir gerçek mikotoksikozlar (mikotoksinlerin sebep olabileceği hastalıklar) genellikle kroniktirler.
Fungusları insan ve hayvanlarda yerleştikleri yere veya hastalık yaptıkları bölge üzerinde oluşturduğu patojenik etkisine göre; aşağıda üç başlık altında inceleyebiliriz.
“1-Dermatomikozlar.
Genellikle deri, saç, kıl tüy ve tırnakların keratinize kısımlarına yerleşen funguslar dermatomikozlar olup başlıca 3 gruba ayrılırlar. Bunlar:
—Trikofiton cinsi
— Microsporum cinsi
—Epidermofiton cinsi olarak bilinirler.
2-Deri altı mukozlar
Deri altı mukozlar ise insan ve hayvanlarda deri altlarında ve deri altı lenf yollarında yerleşen funguslar olarak bilinmektedirler. Örnek–1 Rhinosporidium cinsi; İnsan ve hayvanlarda burun mukozasında hastalık yapar. Örnek–2 Sporotrichum cinsi; Bacak derisinin veya deri altı lenf yollarının ülserleşmesi şeklinde hastalık yapar.
3-Sistemik mukozlar.
Çeşitli doku ve iç organlara yerleşerek hastalık yapan funguslar sistematik mukozlar olarak bilinmektedir. Zira bunlar canlıların sindirim sisteminde fakültatif patojen olarak bulunurlar. Şöyleki;
a-Actinomyces cinsi; İnsan ve hayvanların sert dokularında ve dilde yerleşerek hastalık yapar. Ayrıca insanın karaciğer, eklem, genital organ, göz vs. yerlerine de yerleşirler.
b-Aspergillus; Solunum yollarında yerleşen ve bütün vücuda yayılan cinstir.
c-Blastomyces; özellikle deri, akciğer, kemik, sinir sistemi diğer organlarda hastalıklar yapar.
d- Histoplasma cinsi; Akciğerde lokalize olup, tipik hastalık etkenidirler.
e-Candida cinsi; Sindirim sistemi mukozasında hastalık yapar.
f-Coccidioides cinsi; İnsan ve hayvanlarda genellikle solunum sistemine yönelik hastalık yapar.
g-Cryptococcus cinsi; Ağız ve burun mukozasına yönelik hastalıklar yapar.
Ayrıca Mikotoksikozların bakteri enfeksiyonlarından ayrılan özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:
— Bulaşıcı değildir.
—Vücuda girdiklerinde immunolojik bir cevap oluşturmazlar.
— Kimyasal ilaçlara karşı duyarsızdırlar.
Şayet Mikotoksinler etkiledikleri organ ve dokulara göre değerlendirecek olursak şöyle sıralanabilir:
1-Hepatotoksinler: Karaciğeri etkileyen ve hücrelerinde bozukluklar meydana getirir.
2-Nörotoksin ve Mikotoksinler: Sinir sisteminde arızalara yol açan toksin maddelerdir. Mesela Sitreoviridin bunlar arasındadır. Ayrıca mikotoksinler önemli kas nekrozları ile zehirlenmenin akabinde miyoglobinemi ve hiperkalemiye de sebep olurlar.
3-Alimenter kanal toksinleri: Mukozoda ülserleşme ve hemorajiye neden olurlar. Mesela Trikotesenler bu gruba dâhil toksinlerdir.
4-Dermato toksinler: Deriyi doğrudan etkileyen toksinlerdir. Bu toksinlere Stakibotriotoksin örnek verilebilir.
5-Nefrotoksinler: Böbreklerde bozukluklar yapar. Örnek-Sitrinin ve okratoksin-A
6-Solunum sistemi toksinleri; Solunum yollarında olumsuz etki yapan toksinlerdir.
7-Genitotoksinler; Genital yollarda birtakım arızalara yol açan maddelerdir.
8- Teratojenik etki; mesela epilepsi ilaçları ve bir takım psikoaktif maddeler bu kapsamda değerlendirilmektedir.
9-Karsinojenik etki; Karaciğer kanserinin oluşmasına neden olur.
RİCKETTSİALES
Ricketsialar Artropodlardan bit, pire ve kenelerin hücreleri içerisinde obligat parazit olarak yaşayıp, viruslarla bakteriler arasında geçit teşkil eden varlıklardır. Ricketsialar ilk defa Amerikalı H.T. Ricketts tarafından Rocky mountain (lekeli humma) ve tifosa yakalanmış hastaların kanlarından elde edilmiştir.
Rickettsia cinsi türleri:
Rickettsia prowazeki - Bitler vasıtasıyla insana geçip epidemik tifüse sebep olurlar.
Rickettsia typhi -Endemik tifusun sebep olup, pireler vasıtasıyla insana geçmektedir.
Rickettsia rickettsi -Kayalık dağı lekeli humması denilen hastalığın sebebidir.
Rickettsia conori -Akdeniz kene tifüsü (Marsilya humma) denen hastalığın sebebidir.
Rickettsiaceae familyası cinsleri Rickettsia, Coxiella, Cowdria, Rickettsiella(Gammaproteobacteria), Neorickettsia, Symbiotes, Wolbachia ve Ehrlichia’dır.
Erhlichia; Cowdria keneleri, koyun, keçi ve sığırlar yoluyla taşınıp hastalık yapar.
Rickettsiella türleri kınkanatlıların hücreleri içerisinde hastalık yapmaktadır. Coxiella burnetii ise insanlarda Q humması hastalığı meydana getirmektedir.




aLinti.
__________________
#HerSeyCokGuzeℒoℒacak..ღ ❦
  Alıntı ile Cevapla

IRCForumlari.NET Reklamlar
radyo44.com.tr
Cevapla

Etiketler
antİbİyotİkler, aŞilar, mİkroorganİzmalar, ve

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık