IRC ve mIRC Kullanıcılarının Buluşma Noktası
  Mobil Sohbet, Sohbet ve Sohbet Odaları




Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 12 Haziran 2008, 17:06   #1
Kralice
Guest
Kralice - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Murat Saraçoğlu: “Filmdeki Küfürler Hayatın Gerçeği!”




Sinemasinemadir.com sitesinin ‘Sinema Sinemadır Oturumları’nın 5.si geçtiğimiz günlerde düzenlendi.


Bu forumdaki linkleri ve resimleri görebilmek için en az 25 mesajınız olması gerekir.

Oturumun konuğu ‘O… Çocukları’ ve ‘120’ filmlerinin yönetmeni Murat Saraçoğlu’ydu. Saraçoğlu filmleri hakkında merak edilen soruları yanıtladı.

İşte Yönetmen Murat Saraçoğlu ile sinemasinemadır.com sitesi okuyucularını buluşturan söyleşinin tam metni:

Sokak ortasında vurulan bir kadın haberi vardı medyada yer alan. Vurulan kadın komaya girdi. Daha sonra onu vuranlar gelip hastanede öldürdüler. Üstelik bu kadın kaçtığı kişiyle evlenmişti. Bu ve buna benzer konuları anlatan bir filmin çekildiğini duyunca bu tür ayrıntılara değinilmesini bekliyor insanlar. Filminizdeki Hatice karakteri beni de çok etkiledi. Fakat üzülerek söylemeliyim ki klasik Türk filmlerindeki hayat kadınlarının hikâyeleri kadar bile derinlikli gelmedi bana. Konu daha kapsamlı bir şekilde ele alınamaz mıydı?

Çözümlemeye dair bir yorumsa bir şey diyemem, olabilir. Ama çekimle alakalı noktada şunu söyleyebilirim; Uzun bir tirattır Hatice’nin (İpek Tuzcuoğlu) oradaki konuşması. Dona (Özgü Namal) da ona pas atan şeyler sorar. Dolayısıyla Hatice’nin film içinde durduğu bir yer var. O sahne Hatice’yi anlayalım diye düşünülmüş uzun bir sahnedir. Uzun olmasına karşın benim de beğendiğim bir sahne olmuştur o. Bir evin içinde sıkışmış insanlardan bahsediyorsak, bir şekilde Hatice’nin de hikâyesini anlatmalı, anlamalıydık. Bu amaçla örtüşen bir sahne olduğunu düşünüyorum. Filmden bağımsız bir Hatice düşünemezdik zaten. Makul ölçüler içinde hikâyede bir yer alıyor onun hikâyesi.

Teknik açıdan bir film yapmış olmanın yanı sıra, filmde önemli birkaç hikâyeniz de var. Çünkü bir taraftan namus, kadın sorunları, töre v.b konuları gündeme taşımış da oluyorsunuz. Filmdeki bazı yanlış yöntemler bu problemlerin gündeme gelişinde pürüzler oluşturuyor.

Ne gibi yöntemler?

Mesela filmin adı hep spekülasyonlara neden oldu. Bir başka isimle çekilemez miydi bu film? Bu şekilde gündeme daha iyi bir şekilde gelmiş olmaz mıydı? Bir de şunu sormak isterim: Sizin bu meselenin gündeme gelmesi yönünde bir kaygınız var mıydı?

Şüphesiz ki öyle bir kaygım var. Az önceki bir soruya yanıt verirken, filmde Hatice karakteri üzerinde özellikle durduğumu söyledim. İpek hanımla da (Tuzcuoğlu) bu anlamda diyaloglarımız oldu. Yine Hatice karakterinin hikâyesinin gerçek olması gibi bir durum var. Maalesef 1981’de geçmiş bu olay ama henüz çözülmediğinden benzer sorunlar yaşanmaya devam ediyor. Hatta şöyle bir ikircik olmuştu; Altan abinin (Erkekli) sahnesinde ‘Urfa’dan gelmiş’ deniyor. (Hatice’yi öldürmeye gelen oğlu için). Urfa’yı dedirtmemeyi düşündüm önce. Çünkü Urfalılar için bir hassasiyet çıkıyor ortaya. İşin bu ayrıntıları bile düşündük. Konuya verdiğimiz önemden kaynaklanan bir dikkatti bu. Tabi bu hikâye filmin ana tema’sıyla daha formik bir hale getirilebilirdi.

Bu açıdan düşündüğünüzde bir yönetmen ya da yazar olarak bu konu üzerinde çok daha fazla kafa yormak beni şöyle bir duruma götürebilirdi; Benim 6 aylık zamanım olsa yine ortaya çıkan bu filmle aynı sonuca varabilir miydim? Sizin söylediğiniz gibi bir vurgunun yapılabilmesi için, bu filmin içinden bazı hikâyeleri alıp çöpe atmak ve kalan kısımla devam etmek gerekecekti. Belki hikâyeyi oluşturan bloklar arasındaki ilişki noktasında benim ya da senaristin bazı eksiklikleri olabilir.

Filmin ismi konusunda sizin herhangi bir öneriniz oldu mu?

Benim önerilerim oldu tabi. Önce bir kadın hikâyesi olarak Sırrı Süreyya Önder, yapımcıya sunmuş. Yapımcı ile birlikte bu isim oluşturulmuş. İlk ben şunu düşündüm; Afişte benim adım yazılacak. Bu film nasıl algılanır? Çünkü öncesinde 120 gibi bir film çektim. Fakat senaryoyu okuyunca çekinmedim projeye dahil olmaktan. İsminin bir sakıncası olduğunu da düşünmüyorum.

Muhafazakâr kesim gitmedi filme. Bu sizde nasıl bir etki yaptı?

Elbette bir ön yargı oldu, belki herkes gitmedi ama yurt dışında adı çok daha sert olan film isimleri var. Fakat Batman’dan Edirne’ye kadar 172 salonda oynuyor. Bir adli tepki almadık.

Özgü Namal’ın oyunculuğu çok eleştirildi. Neler söylersiniz bu konuda?

Şu ana kadar Özgü Namal’ın oynadığı filmleri düşünürsek burada farklı bir şey vardı. Filmin hazırlığı yeterli değildi. Çünkü Donatella gibi bir karakterin konuşacağı jargon hakkında kafa yoramadık. Ortaya kırık bir Rusça çıktı. Ondan vazgeçtik. Sonra sadece ‘r’leri kıralım dedik. Fakat oturmadı. Ama ben çok da vasat bulmuyorum. Çünkü yarı İtalyan yarı Türk. Belki buradan tolere edilebilir bir tarafı var. Asıl yanlış şey Donatella’yı Mehtap’la birlikte değerlendirmek. Çünkü zaten hikâye Mehtap’ın hikâyesi ve baskın karakter o.

Bazı eleştirmenlere göre Demet Akbağ filmde kurtarıcı bir rol üstlenmiş. Katılıyor musunuz buna?

Bir dezavantaj şuydu; film 20 metre kare içinde bitti. Baya bir analiz ettik nasıl çekeceğiz diye. Bir klostrofobik film. Balat’tan yüz metre aşağı indiğinizde İstanbul’un 80 dönemine ait bir şey bulamıyorsunuz. Biz mekâna sıkıştık kaldık. İki koltuk, ortada bir masa, böyle bir alanda bitti film. Zordu ve zaten Demet’in performansı çok iyiydi. Film onun üzerinden gitti. Biz elimizden geleni yaptık.

Seyirciyi şurada güldürelim, burada ağlatalım diye ayrıca bir çalışma yaptınız mı? Çünkü film bende sıradan bir kurgudan öte, güdümlenmiş bir tarz havası verdi.

Aslına bakarsanız birçok senaryo buna sahip güçte değildir. Hani şurada ağlatalım şurada güldürelim meselesi… Bir takım büyük bloklar vardı filmde. Eğer çok daha detaylı editoryal bir çalışma yapabilseydik farklı bir şey çıkabilirdi ortaya. Ama o büyük blokları (mesela Piyer Loti sahnesi) kısaltsak filmin nüveleri kaçacaktı. Kendimce bir şeyler yapmaya çalıştım. Mesela doğum günü sahnesi çok uzun ve başka türlüydü. Genel problem büyük blokların olması, filmin nüvesi içinde donmuş onu kırıp bir kenara ayırsak eksik olurdu. Bir film tek bir blok olduğu ölçüde bir akışkanlık kazanıyor. Ama ben çok da net olarak tam güldürürken ağlatıyor meselesine katılmıyorum. Ki zaten bu traji komedidir doğal olarak.

BKM tiyatrosu gibi diyenler var filme.

Sırrı Süreyya’nın BKM’yle bir iletişimi olduğu malum. Ben yine de BKM ile bu filmi bir araya getiremiyorum. Ama belki bu büyük oyuncuların yerlerine, popüler olmayan fakat iyi oyuncu olan isimler koysaydık çok daha sahici bir film olarak algılanabilirdi. Performansları bu kadro kadar iyi olmasa bile…
Siz hangi karakterleri daha çok başarılı buldunuz?

Birebir seçtiğim bütün oyuncuları başarılı buldum. Sezin, Mahir İpek, Gökhan Atalay, Barış Özkan, bazı çocuklar. Diğerleri zaten malum... Demet Hanım başta… Filme gelen birçok eleştiri ‘aceleye gelmiş bu film’ şeklinde oldu. Evet, filmi acele çektik. Sıkışık bir zamanda çektik. Genel olarak oyuncuların beni anlamaya çalıştığını söyleyebilirim. Dolayısıyla şu kötüydü, bu iyiydi demek bana çok düşmez. Ama özel olmasına çalıştığım oyunculardan memnun kaldım.

Senarist, yapımcı ve yönetmenler arasında oluşabilecek teknik sorunlarda dramaturglar devreye giriyor. Ülkemizde böyle bir şey mümkün mü?

Evet haklısınız. Ancak maalesef ülkemizde böyle bir mekanizma yok.

Nihal Bengisu Karaca’nın eleştirisinde filmin kötü olmasının suçlusu yönetmen olarak belirtirmiş. Ne diyeceksiniz bu konuda?

Bir filmin iyi ya da kötü olmasının sebebi yönetmendir. Fakat bu projeyi baz alırsak; bu benim tek başıma çektiğim ilk filmdi. Aksayan yönleri olabilir. Fakat yüzde 90 oranında Sırrı Süreyya’nın senaryosunu birebir çektim. Benim müdahalem en fazla sahne içeriklerini değiştirmeye yönelik olabilir. Ana hikâye dokunulmadı. Eleştirilere bir şey demiyorum. Birileri elbette eleştirecek. Fakat ‘senaryo yazılmış, yönetmen bunu çekememiş’ gibi bir ifadeye katılmam mümkün değil. Eleştiriler şablonlardan ibaret kalmış. Bir eleştirmen filme ‘fecaat’ demiş. Onu bile saygıyla okudum. Filmi çekerken anlayamadığınız bazı zorluklar yaşayabiliyorsunuz. Bence bir eleştirmenin bir filmin hangi şartlarda çekildiğini bilmesi gerekiyor. Sadece sonucu eleştirmek çok da doğru bir tavır değil. Film bu anlamda çok da analiz edilmedi diye düşünüyorum. Zaten filmin konusu çocukların hikâyesi. Kimse ‘Murat Saraçoğlu kimdir’ sorusuyla ilgilenmedi.

O… Çocukları filmindeki küfürlü diyaloglarla ilgili yoğun eleştiriler var. Hatta Recep İvedik’te de çok küfür vardı, bu filmin ondan ne farkı kaldı’ şeklinde sitemde bulunanlar var.

Şöyle söyleyeyim; filmde 4 tane çok net küfür vardı. Bu ortamda telaffuz edemeyeceğim türden 4 küfürdü bunlar. Bazı şeyleri doğal olmuyor diye attık. Ama filmin +13 ibaresini taşıyor olmasını önemsiyorum ben. Bunun dışında bir şey söyleyemem. Çünkü o diyaloglar hikâyenin içinde olan şeyler. Hayatta da.

Teklifi ilk olarak Hülya Avşar’a götürdüğünüz ve Avşar’ın annesinin kızına bu filmde oynamaması konusunda uyarıda bulunduğu, Avşar’ın da bunun üzerine teklifi geri çevirdiği söylendi. Bu konuda yazılan ve söylenenler doğru mu?

Ben bu işi aldığımda Hülya hanıma senaryo gitmişti. Bir takım teknik problemler vardı; saçı kısaydı filan gibi. Sonra bir akşam Demet Hanım (Akbağ) bizi evine davet etti ve film üzerine konuştuk. Benim için de yapımcı içinde orda her şey bitti. Demet Hanım biraz zaman istedi sadece, okumak için. Yoksa öyle medyada anıldığı gibi aramızda diyalog yaşanmadı.

“Kıraç’ın Film İçin Yaptığı Müziğin Yarısını Attım”

O… Çocukları’nda Kıraç’ın müzikleri abarttığını söyleyenler oldu. Kıraç’ı dizilerde çok gördüğümüzden mi yoksa onun kendi tarzını sinemaya taşımasından mı kaynaklanıyor?

Bu filmin müziklerini Murat Hasarı yapacaktı. Murat yapsaydı nasıl bir şey çıkardı ortaya onu da bilmiyorum. Son yaptığı iş Asmalı Konak-Hayat filmiydi. Grup Merdiven’de şarkı da söylüyormuş. Çok tanıdığım bir insan değil. Hangi nedenden olduğunu bilmiyorum ama filmin bitmesine birkaç gün kala, filmin müziğini yapmaktan vazgeçti. Ben Kıraç’ı sette gördüm. Orada tanıştırdılar bizi. O da 7-8 gün gibi bir süre içinde teslim etti müziği. Hatta film için yapılan müziklerin yarısını attım. Bu da benim inisiyatifimde olan bir şey. Kimseye hesap verecek de değilim.

Müzik çok mu önemlidir bir film için?

Hiç müzik olmayan filmler de var. Ama bu bütünle ilişkili bir şey. Buna son gün karar vermemeli bir yönetmen. Ben finale geldiğim halde hala emin değildim birçok şeyden. Siz ‘ya durun, ben emin değilim’ filan diyene kadar filmin vizyon takvimi bile belirlenebiliyor. Filmin bazı sahnelerini çekerken, kullanılacak müzikleri de hayal edebilmeli yönetmen. Son dakikada bazı müzikleri çıkarmak, algıyla ilgili bir şey. Bir de yorucu şeyler bunlar. Acaba olur mu olmaz mı diye bağlanmamalı bir film. Sakinlikle yaklaşabilmek lazım filme ve montaja… Demlemek lazım.

120 Filmi MHP’lilere Hitap Eder Hale Geldi’

120’nin hikâyesini bir de sizden dinleyebilir miyiz?

Ben yıllar önce Özhan Eren’e TRT’de yayınlanmak üzere bir dizi çekmiştim. Kendisiyle o vesileyle tanıştım. Özhan abi (Eren) Sarıkamış üzerine bazı çalışmalar yapmış. Önce bir türkü yapmış. Sonra bir albüm çıkarmış. Araştırmalar yapmış ve bir kitap yayınlamış. Daha sonra da 120 çocuğun hikâyesine ulaşmış. Film projesi vardı onların. Daha sonra bana da yönetmenlik teklif edildi koordinatör tarafından. Ben de olur dedim. Filmle diyalogum böyle başladı. Sonra iş tamamen ciddiye dönüşünce benimle de bu konuda diyaloga geçtiler. Özhan abi senaryosunu paylaştı benimle. Senaryoyu okudum. O zaman şehir dışındaydım. Hemen aradım ve bu projede olmak istediğimi söyledim ve bu kadroya dahil oldum.
120 filminin senaryosu çekilen halinden iki kat daha uzundu. Van’ın kurtuluşu vardı, Süleyman’ın Ruslarla bir çatışmaya girişi ve şehit oluşu vardı. Ben senaryonun çekilemeyecek kısımlarını paylaştım Özhan abiyle. Zaman ve bütçeyle çok ilgiliydi çünkü o sahneler. Onunla görüş birliği içinde izlediğiniz duruma getirdik. Safranbolu ve Van’da çekildi. Çekimler 5 hafta sürdü. Eylül sonlarında başlayıp, Aralık ayında bitti.

Filmin tarihi yönleri konusunda kimlerden faydalandınız?

İki noktadan faydalandık. Birincisi; Özhan abi zaten 4-5 yıllını sadece Kafkasya üzerinde çalışarak geçirmişti. Onun araştırma ve gözlemleri önemliydi bizim için. İkinci olarak da çeşitli uzman isimlerden faydalandık. Başta Birgül Sönmez olmak üzere, birçok isimden de görüş alındı. 120 çocuğun hikâyesi yaşanmış gerçek bir olaydı. Tabi hikâyenin tamamı kurmaca. Hatta Hikmet Ilgaz’ın romanından küçük bir alıntı vardır. Jenerikte de yazar zaten.

İçinize sinmeyen noktalar oldu mu 120 filminde?

120’de de oldu, O… Çocukları’nda da. Piyasanın işini yapıyorsanız, onun belli kurallarını da göz önünde bulundurmanız gerekiyor. Yönetmenin elinde dokunduğunu mükemmele dönüştüren sihirli bir değnek yok. 120 filmiyle ilgili bazı temel kaygılarım vardı. Nötr algılanması ile ilgili kaygılardı. (Özhan abi ne düşünür bu konuda bilemiyorum ama) Mesela filmde çok kartpostal sahneler vardı. Bunlar daha sahici olabilirdi. Ama az önce ifade ettiğim gibi sadece benim önerilerimle bazı sahneleri de çıkarmıştı Özhan abi. Filmi eleştirirken kendimi bu süreçten ayırarak konuşmuyorum. Ama belli bazı şeyleri de söylemek gerekiyor. Musa Çavuş’un bayrağı dikerken donmasını benimsemedim mesela. Yine filmin sonunda bayrak dalgalandırılırken ki dış sese karşıydım. Çünkü dış ses olayların gerçekliliğini azaltmıştır. Filmi sadece MHP’lilere hitap eder hale getirmiştir. Aslında bu duygular, bu memleketin gerçeğidir. O… Çocukları da bu memleketin gerçeğidir. Ama o 120 çocuk bu memleket için canlarını vermiş. Biz de bu filmi yaparak, bu hikâyeyi anlatarak üzerimize düşeni yaptık. Ama dediğim gibi, son sahnede yapılan şey yanlıştı. Zaten bununla ilgili çok sayıda eleştiri de geldi.

Filmle ilgili diğer bir eleştiri de bazı tarihi konularla ilgili. Örneğin Van’ın nüfusunun büyük bir bölümü Kürt’lerden oluşuyor. O dönemde büyük mücadeleleri olmuş vatan topraklarını korumak için. Ama filmde bırakın Kürtçe konuşmaları, şive dahi Doğu’dan ziyade Orta Anadolu ya da Ege’yi andırıyor. Bu noktalarla ilgili neler söyleyeceksiniz?

Filmin içinde o gün kullanılmayan, günümüz Türkçesinde kullanılan bazı kelimeler vardı. Mesela bir diyalogda ‘evdeki eşinize’ ifadesi geçiyordu. Bu büyük bir hataydı. Bu ifade ‘evdeki zevcenize’ şeklinde olmalıydı. Senarist yorumu ise şu; “Film bu ülkenin gerçeklerine dair bir iletidir. O zamanın Türkçesi, o dönemin kadınlarına ait giysi ve takıları v.b konularda takip ettiğimiz metotla, başta gençler olmak üzere herkesin anlayabileceği bir şekilde yapmaya çalıştık. Bazı ayrıntılara takılmamalıyız.”

Ama bu durum hikâyenin gerçekliliğine zarar veriyor. Diyarbakır’da Karadeniz şivesinin kullanılması gibi bir şey bu.

Benim kartpostal dediğim de buydu zaten. Çok derin bir kostüm araştırması yapıldı oysa. 1. Dünya Savaşı döneminde askerlerin üniformalarından halkın kıyafetlerine kadar araştırıldı.

“Reklâm Olmaktan Korkuyorum”

Bu pürüzler ekipte yer alan diğer yönetmenin ‘her şeyi ben bilirim, benim dediğim olsun’ tavrından mı kaynaklanıyor?

Bu konuyla ilgili bazı tatsızlıklar yansıdı basına. Dikkat ettiyseniz benim bu konuyla ilgili herhangi bir açıklamam olmadı. Reklâm olmaktan çok korktuğum içindi bu tavrımın nedeni. Bu tartışmanın uzamaması için de çokça konuşmuyorum bu konuda. Film kaldı sadece… Ki önemli olan da bu.

120 filmi çok popüler bir film olan Recep İvedik’le neredeyse aynı günlerde gösterime girdi. Bu durum 120’nin gişesini ve mesajının istenilen kesimlere ulaşmasını olumsuz yönde etkiledi mi sizce?

120 filmini de, Recep İvedik filmini de Özen Film dağıttı. 120 Şubat ayında vizyona girdi. Tam bir hafta sonra da Recep İvedik girdi vizyona. Kendi filmimizi Recep İvedik’le karşılaştırmam. Ancak talebin fazla olması nedeniyle diğer filmleri etkilediği söylendi. Ancak tabi biz işin bu boyutunu düşünmedik. 120 filminin çekilip gösterime konulması gerekiyordu, biz de bunu yaptık. Filminizi çektikten sonra, bir yapımcıya bel bağlamışsanız, müdahale etme şansınız yok. 120 filminin gişesi artarak gitti. Özellikle okullar ve diğer eğitim çevreleri büyük ilgi gösterdiler. Milli Eğitim Bakanlığı tavsiye etti. Tabi bunun yanında işin ticari yönü de var. Dağıtımcılar açısından bu yönü çok önemli. Ben bu dengelerin bir şekilde gözetildiğini düşünüyorum.

“Hayran Olduğum Oyuncu Yok”

Birlikte çalışmak istediğiniz oyuncu var mı?

Türkiye’nin en popüler ve iyi oyuncularından bazılarıyla çalışma imkânım oldu. Başak Köklükaya, Demet Akbağ, Özgü Namal gibi. Benim ‘keşke şu oyuncularla çalışsam’ diye bir isteğim, düşüncem yok. Ama bir hikâyeme çok oturacak, beni çok anlayacak, hikâyeme saygı duyacak biriyle aynı ortamda çalışmak önemli. Çünkü o zaman bu iş bana ait bir iş olabilir. İyi de olsa, kötü de olsa bağımsız bir iş olmuş olur. Bir hayranlığım da yok kimseye, hepsine büyük saygı duyuyorum o kadar. Ben yönetmenim, oyuncuların hayali değildir film. Oyuncu yönetmenin hayaline hizmet eder.

Asla çekmem dediğiniz bir hikâye, ya da sahne var mı?

Her insanın hayata bir bakışı vardır. Hayatı algılayışı vardır. Bir takım değerleri vardır ya da değer vermediği şeyler vardır. Bunlar yaptığımız işi muhakkak etkileyecek şeyler. Ama doğrusu kendime böyle bir soru sormadım. Öyle bir hikâye anlatırsınız ki, aslında o hikâyede sizin garipsediğiniz şeyler de olabilir ama kendi hikâyenizi anlatmak için bir virgül olmuştur bu durum. Fakat somut olarak örneğin ‘ben pavyonda geçen filmi çekmem kardeşim’ gibi bir tutumum yok.

Televizyon dünyasıyla sıkı bağlarınızın olduğunu biliyoruz. Çektiğiniz diziler var. Televizyonun size sanatsal açıdan önemli şeyler katıyor mu?

Hayır, katmıyor bence. Bu konuyla ilgili güzel bir eleştiri yazısı da yazılmıştı benim için. Çok hoşuma gitmişti. Televizyonla sinemayı birbirinden ayırmak gerekiyor. Ben iki film çektim, kimine göre bir buçuk film. (Gülüyor) Ve bu süreçte yaparak öğreniyorum. Özellikle O… Çocukları’nı çekerken buna çok dikkat etmeye çalıştım. Ama yer yer yine kaçırmışım. Bir televizyon dizisinin seyri ya da bir dizinin görsel dili çok standart. Çokça dizi çeken birinin sinema filmi çekerken çok daha fazla dikkat etmesi gerekiyor. Bu üzerine makale yazılması gereken bir konu. Çokça dizi yönetmeni film çekiyor artık. Çokça diziden para kazanan yapımcı filme para koyuyor. Bunlara dönüşüm, hareketlilik filan diyoruz ya, (sinemayla ilgilenenlerin buna kafa yorması lazım) bir taraftan da hızlı bir tüketim anlamına geliyor bu. Televizyon dünyasına ait bazı alışkanlıklar geçiyor çünkü öbür tarafa.

Ne zaman başladı TV ve sinema serüveniniz?

1987 girişliyim üniversiteye. 1991’de mezun oldum. Master yaptım. 1991’de asistan olarak başladım. Drama ağırlıklı çalıştım. 2000 yılından beri yönetmenlik yapıyorum. Bunun son bir yılını sinemada olmak üzere 8 yıldır yönetmenlik yapıyorum.

Neler tavsiye edersiniz sinemaya atılan gençler için?

Kendi maceramdan yola çıkarak ancak şunu söyleyebilirim; çok ama çok çalışmak gerekiyor. Evet, hayatta bir takım tesadüfler var ama dediğim gibi bu işin püf noktası çokça çalışmaktır. Ben çalıştığımı, çaba harcadığımı düşünüyorum. Çok çalışmak, çok okumak ve çokça film seyretmek. Bizim bugün ‘ne kadar güzel’ dediğimiz bir plan 1940’lı yıllara ait bir demode plan olabiliyor artık. Ama bunlardan bile çok şey öğrenmek mümkün.

“Ömer Kavur’u Çok Beğeniyorum”

İzlerken kusursuz dediğiniz filmler hangileridir?

Çok göreceli bir şey bu. Bana kusursuz gelen bir şey bir başkasına sakil gelebilir. Issız, sakin olan filmleri seviyorum. Ben hep merkezinde hikâyesi olan filmleri ve yönetmenleri seviyorum.

Yavuz Turgul’u nasıl buluyorsunuz?

Türkiye’deki bütün yönetmenlere muhabbetle ve saygıyla bakıyorum. Bazılarına asistanlık da yaptım. Birçok isim sayabilirim, ya da film adları verebilirim. Metin Erksan da, Ö. Lütfi Akad da diyebilirim bu noktada. Ama çok özelde beni etkilediği için Ömer Kavur ilk anda aklıma gelen yönetmendir.

Sinema tüketime çok açık hatta tüketimi tetikleyen bir sanat/sektör. Sizce sinemanın korumak istediği ya da korumayı amaçladığı değerler var mı?

Bence sinemanın değerleri aşındıran bir alan olduğunu popüler örnekler vererek söylemek doğru değil. Sinemanın değil, sanatın varlığını sorgularken ne düşünüyorsak, zihnimizde ne varsa, sinemayı da aynı tarzda sorgulamak gerekir. Sanat niçin varsa, sinema da bir anlamda onun için vardır. Bu tartışmayı sinema için de yürütebiliriz. Ben sinemanın değer ürettiğini ve insanlara bazı değerler sunduğuna inanıyorum. Ama bunu 50 yıl sonra geriye dönüp baktığımızda kalan filmlerden anlayabiliriz. Neden bu filmler kalmış geriye sorusu ipuçları verir bize. Yoksa anlık verilerle anlatılacak bir şey olmadığını düşünüyorum. Var olma, tanımlama, insanı anlatma sorunlarının da cevaplandırılmaya çalışıldığı bir mecra bence.

Ama diğer alanlardan ayrılan bir tarafı da var. Sinemada bir endüstriden bahsettiğimiz için, endüstri de para demek olduğu için, siz yeni bir Hamlet yaratsanız bile, o Hamlet’i söz gelimi AFM sinemalarında göstermek zorundasınız. Bu sistemin içinde değer yaratamıyor gibi gözüküyorsa, bu tarafından bakıyorsanız meseleye, sinemanın değer öğüten bir alan olduğunu düşünebilirsiniz. Ama hiç değer yaratmamaktansa, çaba harcamak daha doğru geliyor bana.

Hangi filminizi daha çok beğeniyorsunuz?

Ben 38 yaşındayım ve iki film çektim. Yani arkamda 20 film olsa böyle bir soruya çok net cevap verebilirdim. Fakat yaptığım her işi seviyorum ve sürekli yeni şeyler öğreniyorum. Benim için önemli olan da bu. Uzun bir yolculuğun daha başındayım. (Umarım)


Bu forumdaki linkleri ve resimleri görebilmek için en az 25 mesajınız olması gerekir.


Bu forumdaki linkleri ve resimleri görebilmek için en az 25 mesajınız olması gerekir.


Bu forumdaki linkleri ve resimleri görebilmek için en az 25 mesajınız olması gerekir.

Kaynak: sinemasinemadır.com
Sinemasinemadir.com sitesinin ‘Sinema Sinemadır Oturumları’nın 5.si geçtiğimiz günlerde düzenlendi.


Bu forumdaki linkleri ve resimleri görebilmek için en az 25 mesajınız olması gerekir.

Oturumun konuğu ‘O… Çocukları’ ve ‘120’ filmlerinin yönetmeni Murat Saraçoğlu’ydu. Saraçoğlu filmleri hakkında merak edilen soruları yanıtladı.

İşte Yönetmen Murat Saraçoğlu ile sinemasinemadır.com sitesi okuyucularını buluşturan söyleşinin tam metni:

Sokak ortasında vurulan bir kadın haberi vardı medyada yer alan. Vurulan kadın komaya girdi. Daha sonra onu vuranlar gelip hastanede öldürdüler. Üstelik bu kadın kaçtığı kişiyle evlenmişti. Bu ve buna benzer konuları anlatan bir filmin çekildiğini duyunca bu tür ayrıntılara değinilmesini bekliyor insanlar. Filminizdeki Hatice karakteri beni de çok etkiledi. Fakat üzülerek söylemeliyim ki klasik Türk filmlerindeki hayat kadınlarının hikâyeleri kadar bile derinlikli gelmedi bana. Konu daha kapsamlı bir şekilde ele alınamaz mıydı?

Çözümlemeye dair bir yorumsa bir şey diyemem, olabilir. Ama çekimle alakalı noktada şunu söyleyebilirim; Uzun bir tirattır Hatice’nin (İpek Tuzcuoğlu) oradaki konuşması. Dona (Özgü Namal) da ona pas atan şeyler sorar. Dolayısıyla Hatice’nin film içinde durduğu bir yer var. O sahne Hatice’yi anlayalım diye düşünülmüş uzun bir sahnedir. Uzun olmasına karşın benim de beğendiğim bir sahne olmuştur o. Bir evin içinde sıkışmış insanlardan bahsediyorsak, bir şekilde Hatice’nin de hikâyesini anlatmalı, anlamalıydık. Bu amaçla örtüşen bir sahne olduğunu düşünüyorum. Filmden bağımsız bir Hatice düşünemezdik zaten. Makul ölçüler içinde hikâyede bir yer alıyor onun hikâyesi.

Teknik açıdan bir film yapmış olmanın yanı sıra, filmde önemli birkaç hikâyeniz de var. Çünkü bir taraftan namus, kadın sorunları, töre v.b konuları gündeme taşımış da oluyorsunuz. Filmdeki bazı yanlış yöntemler bu problemlerin gündeme gelişinde pürüzler oluşturuyor.

Ne gibi yöntemler?

Mesela filmin adı hep spekülasyonlara neden oldu. Bir başka isimle çekilemez miydi bu film? Bu şekilde gündeme daha iyi bir şekilde gelmiş olmaz mıydı? Bir de şunu sormak isterim: Sizin bu meselenin gündeme gelmesi yönünde bir kaygınız var mıydı?

Şüphesiz ki öyle bir kaygım var. Az önceki bir soruya yanıt verirken, filmde Hatice karakteri üzerinde özellikle durduğumu söyledim. İpek hanımla da (Tuzcuoğlu) bu anlamda diyaloglarımız oldu. Yine Hatice karakterinin hikâyesinin gerçek olması gibi bir durum var. Maalesef 1981’de geçmiş bu olay ama henüz çözülmediğinden benzer sorunlar yaşanmaya devam ediyor. Hatta şöyle bir ikircik olmuştu; Altan abinin (Erkekli) sahnesinde ‘Urfa’dan gelmiş’ deniyor. (Hatice’yi öldürmeye gelen oğlu için). Urfa’yı dedirtmemeyi düşündüm önce. Çünkü Urfalılar için bir hassasiyet çıkıyor ortaya. İşin bu ayrıntıları bile düşündük. Konuya verdiğimiz önemden kaynaklanan bir dikkatti bu. Tabi bu hikâye filmin ana tema’sıyla daha formik bir hale getirilebilirdi.

Bu açıdan düşündüğünüzde bir yönetmen ya da yazar olarak bu konu üzerinde çok daha fazla kafa yormak beni şöyle bir duruma götürebilirdi; Benim 6 aylık zamanım olsa yine ortaya çıkan bu filmle aynı sonuca varabilir miydim? Sizin söylediğiniz gibi bir vurgunun yapılabilmesi için, bu filmin içinden bazı hikâyeleri alıp çöpe atmak ve kalan kısımla devam etmek gerekecekti. Belki hikâyeyi oluşturan bloklar arasındaki ilişki noktasında benim ya da senaristin bazı eksiklikleri olabilir.

Filmin ismi konusunda sizin herhangi bir öneriniz oldu mu?

Benim önerilerim oldu tabi. Önce bir kadın hikâyesi olarak Sırrı Süreyya Önder, yapımcıya sunmuş. Yapımcı ile birlikte bu isim oluşturulmuş. İlk ben şunu düşündüm; Afişte benim adım yazılacak. Bu film nasıl algılanır? Çünkü öncesinde 120 gibi bir film çektim. Fakat senaryoyu okuyunca çekinmedim projeye dahil olmaktan. İsminin bir sakıncası olduğunu da düşünmüyorum.

Muhafazakâr kesim gitmedi filme. Bu sizde nasıl bir etki yaptı?

Elbette bir ön yargı oldu, belki herkes gitmedi ama yurt dışında adı çok daha sert olan film isimleri var. Fakat Batman’dan Edirne’ye kadar 172 salonda oynuyor. Bir adli tepki almadık.

Özgü Namal’ın oyunculuğu çok eleştirildi. Neler söylersiniz bu konuda?

Şu ana kadar Özgü Namal’ın oynadığı filmleri düşünürsek burada farklı bir şey vardı. Filmin hazırlığı yeterli değildi. Çünkü Donatella gibi bir karakterin konuşacağı jargon hakkında kafa yoramadık. Ortaya kırık bir Rusça çıktı. Ondan vazgeçtik. Sonra sadece ‘r’leri kıralım dedik. Fakat oturmadı. Ama ben çok da vasat bulmuyorum. Çünkü yarı İtalyan yarı Türk. Belki buradan tolere edilebilir bir tarafı var. Asıl yanlış şey Donatella’yı Mehtap’la birlikte değerlendirmek. Çünkü zaten hikâye Mehtap’ın hikâyesi ve baskın karakter o.

Bazı eleştirmenlere göre Demet Akbağ filmde kurtarıcı bir rol üstlenmiş. Katılıyor musunuz buna?

Bir dezavantaj şuydu; film 20 metre kare içinde bitti. Baya bir analiz ettik nasıl çekeceğiz diye. Bir klostrofobik film. Balat’tan yüz metre aşağı indiğinizde İstanbul’un 80 dönemine ait bir şey bulamıyorsunuz. Biz mekâna sıkıştık kaldık. İki koltuk, ortada bir masa, böyle bir alanda bitti film. Zordu ve zaten Demet’in performansı çok iyiydi. Film onun üzerinden gitti. Biz elimizden geleni yaptık.

Seyirciyi şurada güldürelim, burada ağlatalım diye ayrıca bir çalışma yaptınız mı? Çünkü film bende sıradan bir kurgudan öte, güdümlenmiş bir tarz havası verdi.

Aslına bakarsanız birçok senaryo buna sahip güçte değildir. Hani şurada ağlatalım şurada güldürelim meselesi… Bir takım büyük bloklar vardı filmde. Eğer çok daha detaylı editoryal bir çalışma yapabilseydik farklı bir şey çıkabilirdi ortaya. Ama o büyük blokları (mesela Piyer Loti sahnesi) kısaltsak filmin nüveleri kaçacaktı. Kendimce bir şeyler yapmaya çalıştım. Mesela doğum günü sahnesi çok uzun ve başka türlüydü. Genel problem büyük blokların olması, filmin nüvesi içinde donmuş onu kırıp bir kenara ayırsak eksik olurdu. Bir film tek bir blok olduğu ölçüde bir akışkanlık kazanıyor. Ama ben çok da net olarak tam güldürürken ağlatıyor meselesine katılmıyorum. Ki zaten bu traji komedidir doğal olarak.

BKM tiyatrosu gibi diyenler var filme.

Sırrı Süreyya’nın BKM’yle bir iletişimi olduğu malum. Ben yine de BKM ile bu filmi bir araya getiremiyorum. Ama belki bu büyük oyuncuların yerlerine, popüler olmayan fakat iyi oyuncu olan isimler koysaydık çok daha sahici bir film olarak algılanabilirdi. Performansları bu kadro kadar iyi olmasa bile…
Siz hangi karakterleri daha çok başarılı buldunuz?

Birebir seçtiğim bütün oyuncuları başarılı buldum. Sezin, Mahir İpek, Gökhan Atalay, Barış Özkan, bazı çocuklar. Diğerleri zaten malum... Demet Hanım başta… Filme gelen birçok eleştiri ‘aceleye gelmiş bu film’ şeklinde oldu. Evet, filmi acele çektik. Sıkışık bir zamanda çektik. Genel olarak oyuncuların beni anlamaya çalıştığını söyleyebilirim. Dolayısıyla şu kötüydü, bu iyiydi demek bana çok düşmez. Ama özel olmasına çalıştığım oyunculardan memnun kaldım.

Senarist, yapımcı ve yönetmenler arasında oluşabilecek teknik sorunlarda dramaturglar devreye giriyor. Ülkemizde böyle bir şey mümkün mü?

Evet haklısınız. Ancak maalesef ülkemizde böyle bir mekanizma yok.

Nihal Bengisu Karaca’nın eleştirisinde filmin kötü olmasının suçlusu yönetmen olarak belirtirmiş. Ne diyeceksiniz bu konuda?

Bir filmin iyi ya da kötü olmasının sebebi yönetmendir. Fakat bu projeyi baz alırsak; bu benim tek başıma çektiğim ilk filmdi. Aksayan yönleri olabilir. Fakat yüzde 90 oranında Sırrı Süreyya’nın senaryosunu birebir çektim. Benim müdahalem en fazla sahne içeriklerini değiştirmeye yönelik olabilir. Ana hikâye dokunulmadı. Eleştirilere bir şey demiyorum. Birileri elbette eleştirecek. Fakat ‘senaryo yazılmış, yönetmen bunu çekememiş’ gibi bir ifadeye katılmam mümkün değil. Eleştiriler şablonlardan ibaret kalmış. Bir eleştirmen filme ‘fecaat’ demiş. Onu bile saygıyla okudum. Filmi çekerken anlayamadığınız bazı zorluklar yaşayabiliyorsunuz. Bence bir eleştirmenin bir filmin hangi şartlarda çekildiğini bilmesi gerekiyor. Sadece sonucu eleştirmek çok da doğru bir tavır değil. Film bu anlamda çok da analiz edilmedi diye düşünüyorum. Zaten filmin konusu çocukların hikâyesi. Kimse ‘Murat Saraçoğlu kimdir’ sorusuyla ilgilenmedi.

O… Çocukları filmindeki küfürlü diyaloglarla ilgili yoğun eleştiriler var. Hatta Recep İvedik’te de çok küfür vardı, bu filmin ondan ne farkı kaldı’ şeklinde sitemde bulunanlar var.

Şöyle söyleyeyim; filmde 4 tane çok net küfür vardı. Bu ortamda telaffuz edemeyeceğim türden 4 küfürdü bunlar. Bazı şeyleri doğal olmuyor diye attık. Ama filmin +13 ibaresini taşıyor olmasını önemsiyorum ben. Bunun dışında bir şey söyleyemem. Çünkü o diyaloglar hikâyenin içinde olan şeyler. Hayatta da.

Teklifi ilk olarak Hülya Avşar’a götürdüğünüz ve Avşar’ın annesinin kızına bu filmde oynamaması konusunda uyarıda bulunduğu, Avşar’ın da bunun üzerine teklifi geri çevirdiği söylendi. Bu konuda yazılan ve söylenenler doğru mu?

Ben bu işi aldığımda Hülya hanıma senaryo gitmişti. Bir takım teknik problemler vardı; saçı kısaydı filan gibi. Sonra bir akşam Demet Hanım (Akbağ) bizi evine davet etti ve film üzerine konuştuk. Benim için de yapımcı içinde orda her şey bitti. Demet Hanım biraz zaman istedi sadece, okumak için. Yoksa öyle medyada anıldığı gibi aramızda diyalog yaşanmadı.

“Kıraç’ın Film İçin Yaptığı Müziğin Yarısını Attım”

O… Çocukları’nda Kıraç’ın müzikleri abarttığını söyleyenler oldu. Kıraç’ı dizilerde çok gördüğümüzden mi yoksa onun kendi tarzını sinemaya taşımasından mı kaynaklanıyor?

Bu filmin müziklerini Murat Hasarı yapacaktı. Murat yapsaydı nasıl bir şey çıkardı ortaya onu da bilmiyorum. Son yaptığı iş Asmalı Konak-Hayat filmiydi. Grup Merdiven’de şarkı da söylüyormuş. Çok tanıdığım bir insan değil. Hangi nedenden olduğunu bilmiyorum ama filmin bitmesine birkaç gün kala, filmin müziğini yapmaktan vazgeçti. Ben Kıraç’ı sette gördüm. Orada tanıştırdılar bizi. O da 7-8 gün gibi bir süre içinde teslim etti müziği. Hatta film için yapılan müziklerin yarısını attım. Bu da benim inisiyatifimde olan bir şey. Kimseye hesap verecek de değilim.

Müzik çok mu önemlidir bir film için?

Hiç müzik olmayan filmler de var. Ama bu bütünle ilişkili bir şey. Buna son gün karar vermemeli bir yönetmen. Ben finale geldiğim halde hala emin değildim birçok şeyden. Siz ‘ya durun, ben emin değilim’ filan diyene kadar filmin vizyon takvimi bile belirlenebiliyor. Filmin bazı sahnelerini çekerken, kullanılacak müzikleri de hayal edebilmeli yönetmen. Son dakikada bazı müzikleri çıkarmak, algıyla ilgili bir şey. Bir de yorucu şeyler bunlar. Acaba olur mu olmaz mı diye bağlanmamalı bir film. Sakinlikle yaklaşabilmek lazım filme ve montaja… Demlemek lazım.

120 Filmi MHP’lilere Hitap Eder Hale Geldi’

120’nin hikâyesini bir de sizden dinleyebilir miyiz?

Ben yıllar önce Özhan Eren’e TRT’de yayınlanmak üzere bir dizi çekmiştim. Kendisiyle o vesileyle tanıştım. Özhan abi (Eren) Sarıkamış üzerine bazı çalışmalar yapmış. Önce bir türkü yapmış. Sonra bir albüm çıkarmış. Araştırmalar yapmış ve bir kitap yayınlamış. Daha sonra da 120 çocuğun hikâyesine ulaşmış. Film projesi vardı onların. Daha sonra bana da yönetmenlik teklif edildi koordinatör tarafından. Ben de olur dedim. Filmle diyalogum böyle başladı. Sonra iş tamamen ciddiye dönüşünce benimle de bu konuda diyaloga geçtiler. Özhan abi senaryosunu paylaştı benimle. Senaryoyu okudum. O zaman şehir dışındaydım. Hemen aradım ve bu projede olmak istediğimi söyledim ve bu kadroya dahil oldum.
120 filminin senaryosu çekilen halinden iki kat daha uzundu. Van’ın kurtuluşu vardı, Süleyman’ın Ruslarla bir çatışmaya girişi ve şehit oluşu vardı. Ben senaryonun çekilemeyecek kısımlarını paylaştım Özhan abiyle. Zaman ve bütçeyle çok ilgiliydi çünkü o sahneler. Onunla görüş birliği içinde izlediğiniz duruma getirdik. Safranbolu ve Van’da çekildi. Çekimler 5 hafta sürdü. Eylül sonlarında başlayıp, Aralık ayında bitti.

Filmin tarihi yönleri konusunda kimlerden faydalandınız?

İki noktadan faydalandık. Birincisi; Özhan abi zaten 4-5 yıllını sadece Kafkasya üzerinde çalışarak geçirmişti. Onun araştırma ve gözlemleri önemliydi bizim için. İkinci olarak da çeşitli uzman isimlerden faydalandık. Başta Birgül Sönmez olmak üzere, birçok isimden de görüş alındı. 120 çocuğun hikâyesi yaşanmış gerçek bir olaydı. Tabi hikâyenin tamamı kurmaca. Hatta Hikmet Ilgaz’ın romanından küçük bir alıntı vardır. Jenerikte de yazar zaten.

İçinize sinmeyen noktalar oldu mu 120 filminde?

120’de de oldu, O… Çocukları’nda da. Piyasanın işini yapıyorsanız, onun belli kurallarını da göz önünde bulundurmanız gerekiyor. Yönetmenin elinde dokunduğunu mükemmele dönüştüren sihirli bir değnek yok. 120 filmiyle ilgili bazı temel kaygılarım vardı. Nötr algılanması ile ilgili kaygılardı. (Özhan abi ne düşünür bu konuda bilemiyorum ama) Mesela filmde çok kartpostal sahneler vardı. Bunlar daha sahici olabilirdi. Ama az önce ifade ettiğim gibi sadece benim önerilerimle bazı sahneleri de çıkarmıştı Özhan abi. Filmi eleştirirken kendimi bu süreçten ayırarak konuşmuyorum. Ama belli bazı şeyleri de söylemek gerekiyor. Musa Çavuş’un bayrağı dikerken donmasını benimsemedim mesela. Yine filmin sonunda bayrak dalgalandırılırken ki dış sese karşıydım. Çünkü dış ses olayların gerçekliliğini azaltmıştır. Filmi sadece MHP’lilere hitap eder hale getirmiştir. Aslında bu duygular, bu memleketin gerçeğidir. O… Çocukları da bu memleketin gerçeğidir. Ama o 120 çocuk bu memleket için canlarını vermiş. Biz de bu filmi yaparak, bu hikâyeyi anlatarak üzerimize düşeni yaptık. Ama dediğim gibi, son sahnede yapılan şey yanlıştı. Zaten bununla ilgili çok sayıda eleştiri de geldi.

Filmle ilgili diğer bir eleştiri de bazı tarihi konularla ilgili. Örneğin Van’ın nüfusunun büyük bir bölümü Kürt’lerden oluşuyor. O dönemde büyük mücadeleleri olmuş vatan topraklarını korumak için. Ama filmde bırakın Kürtçe konuşmaları, şive dahi Doğu’dan ziyade Orta Anadolu ya da Ege’yi andırıyor. Bu noktalarla ilgili neler söyleyeceksiniz?

Filmin içinde o gün kullanılmayan, günümüz Türkçesinde kullanılan bazı kelimeler vardı. Mesela bir diyalogda ‘evdeki eşinize’ ifadesi geçiyordu. Bu büyük bir hataydı. Bu ifade ‘evdeki zevcenize’ şeklinde olmalıydı. Senarist yorumu ise şu; “Film bu ülkenin gerçeklerine dair bir iletidir. O zamanın Türkçesi, o dönemin kadınlarına ait giysi ve takıları v.b konularda takip ettiğimiz metotla, başta gençler olmak üzere herkesin anlayabileceği bir şekilde yapmaya çalıştık. Bazı ayrıntılara takılmamalıyız.”

Ama bu durum hikâyenin gerçekliliğine zarar veriyor. Diyarbakır’da Karadeniz şivesinin kullanılması gibi bir şey bu.

Benim kartpostal dediğim de buydu zaten. Çok derin bir kostüm araştırması yapıldı oysa. 1. Dünya Savaşı döneminde askerlerin üniformalarından halkın kıyafetlerine kadar araştırıldı.

“Reklâm Olmaktan Korkuyorum”

Bu pürüzler ekipte yer alan diğer yönetmenin ‘her şeyi ben bilirim, benim dediğim olsun’ tavrından mı kaynaklanıyor?

Bu konuyla ilgili bazı tatsızlıklar yansıdı basına. Dikkat ettiyseniz benim bu konuyla ilgili herhangi bir açıklamam olmadı. Reklâm olmaktan çok korktuğum içindi bu tavrımın nedeni. Bu tartışmanın uzamaması için de çokça konuşmuyorum bu konuda. Film kaldı sadece… Ki önemli olan da bu.

120 filmi çok popüler bir film olan Recep İvedik’le neredeyse aynı günlerde gösterime girdi. Bu durum 120’nin gişesini ve mesajının istenilen kesimlere ulaşmasını olumsuz yönde etkiledi mi sizce?

120 filmini de, Recep İvedik filmini de Özen Film dağıttı. 120 Şubat ayında vizyona girdi. Tam bir hafta sonra da Recep İvedik girdi vizyona. Kendi filmimizi Recep İvedik’le karşılaştırmam. Ancak talebin fazla olması nedeniyle diğer filmleri etkilediği söylendi. Ancak tabi biz işin bu boyutunu düşünmedik. 120 filminin çekilip gösterime konulması gerekiyordu, biz de bunu yaptık. Filminizi çektikten sonra, bir yapımcıya bel bağlamışsanız, müdahale etme şansınız yok. 120 filminin gişesi artarak gitti. Özellikle okullar ve diğer eğitim çevreleri büyük ilgi gösterdiler. Milli Eğitim Bakanlığı tavsiye etti. Tabi bunun yanında işin ticari yönü de var. Dağıtımcılar açısından bu yönü çok önemli. Ben bu dengelerin bir şekilde gözetildiğini düşünüyorum.

“Hayran Olduğum Oyuncu Yok”

Birlikte çalışmak istediğiniz oyuncu var mı?

Türkiye’nin en popüler ve iyi oyuncularından bazılarıyla çalışma imkânım oldu. Başak Köklükaya, Demet Akbağ, Özgü Namal gibi. Benim ‘keşke şu oyuncularla çalışsam’ diye bir isteğim, düşüncem yok. Ama bir hikâyeme çok oturacak, beni çok anlayacak, hikâyeme saygı duyacak biriyle aynı ortamda çalışmak önemli. Çünkü o zaman bu iş bana ait bir iş olabilir. İyi de olsa, kötü de olsa bağımsız bir iş olmuş olur. Bir hayranlığım da yok kimseye, hepsine büyük saygı duyuyorum o kadar. Ben yönetmenim, oyuncuların hayali değildir film. Oyuncu yönetmenin hayaline hizmet eder.

Asla çekmem dediğiniz bir hikâye, ya da sahne var mı?

Her insanın hayata bir bakışı vardır. Hayatı algılayışı vardır. Bir takım değerleri vardır ya da değer vermediği şeyler vardır. Bunlar yaptığımız işi muhakkak etkileyecek şeyler. Ama doğrusu kendime böyle bir soru sormadım. Öyle bir hikâye anlatırsınız ki, aslında o hikâyede sizin garipsediğiniz şeyler de olabilir ama kendi hikâyenizi anlatmak için bir virgül olmuştur bu durum. Fakat somut olarak örneğin ‘ben pavyonda geçen filmi çekmem kardeşim’ gibi bir tutumum yok.

Televizyon dünyasıyla sıkı bağlarınızın olduğunu biliyoruz. Çektiğiniz diziler var. Televizyonun size sanatsal açıdan önemli şeyler katıyor mu?

Hayır, katmıyor bence. Bu konuyla ilgili güzel bir eleştiri yazısı da yazılmıştı benim için. Çok hoşuma gitmişti. Televizyonla sinemayı birbirinden ayırmak gerekiyor. Ben iki film çektim, kimine göre bir buçuk film. (Gülüyor) Ve bu süreçte yaparak öğreniyorum. Özellikle O… Çocukları’nı çekerken buna çok dikkat etmeye çalıştım. Ama yer yer yine kaçırmışım. Bir televizyon dizisinin seyri ya da bir dizinin görsel dili çok standart. Çokça dizi çeken birinin sinema filmi çekerken çok daha fazla dikkat etmesi gerekiyor. Bu üzerine makale yazılması gereken bir konu. Çokça dizi yönetmeni film çekiyor artık. Çokça diziden para kazanan yapımcı filme para koyuyor. Bunlara dönüşüm, hareketlilik filan diyoruz ya, (sinemayla ilgilenenlerin buna kafa yorması lazım) bir taraftan da hızlı bir tüketim anlamına geliyor bu. Televizyon dünyasına ait bazı alışkanlıklar geçiyor çünkü öbür tarafa.

Ne zaman başladı TV ve sinema serüveniniz?

1987 girişliyim üniversiteye. 1991’de mezun oldum. Master yaptım. 1991’de asistan olarak başladım. Drama ağırlıklı çalıştım. 2000 yılından beri yönetmenlik yapıyorum. Bunun son bir yılını sinemada olmak üzere 8 yıldır yönetmenlik yapıyorum.

Neler tavsiye edersiniz sinemaya atılan gençler için?

Kendi maceramdan yola çıkarak ancak şunu söyleyebilirim; çok ama çok çalışmak gerekiyor. Evet, hayatta bir takım tesadüfler var ama dediğim gibi bu işin püf noktası çokça çalışmaktır. Ben çalıştığımı, çaba harcadığımı düşünüyorum. Çok çalışmak, çok okumak ve çokça film seyretmek. Bizim bugün ‘ne kadar güzel’ dediğimiz bir plan 1940’lı yıllara ait bir demode plan olabiliyor artık. Ama bunlardan bile çok şey öğrenmek mümkün.

“Ömer Kavur’u Çok Beğeniyorum”

İzlerken kusursuz dediğiniz filmler hangileridir?

Çok göreceli bir şey bu. Bana kusursuz gelen bir şey bir başkasına sakil gelebilir. Issız, sakin olan filmleri seviyorum. Ben hep merkezinde hikâyesi olan filmleri ve yönetmenleri seviyorum.

Yavuz Turgul’u nasıl buluyorsunuz?

Türkiye’deki bütün yönetmenlere muhabbetle ve saygıyla bakıyorum. Bazılarına asistanlık da yaptım. Birçok isim sayabilirim, ya da film adları verebilirim. Metin Erksan da, Ö. Lütfi Akad da diyebilirim bu noktada. Ama çok özelde beni etkilediği için Ömer Kavur ilk anda aklıma gelen yönetmendir.

Sinema tüketime çok açık hatta tüketimi tetikleyen bir sanat/sektör. Sizce sinemanın korumak istediği ya da korumayı amaçladığı değerler var mı?

Bence sinemanın değerleri aşındıran bir alan olduğunu popüler örnekler vererek söylemek doğru değil. Sinemanın değil, sanatın varlığını sorgularken ne düşünüyorsak, zihnimizde ne varsa, sinemayı da aynı tarzda sorgulamak gerekir. Sanat niçin varsa, sinema da bir anlamda onun için vardır. Bu tartışmayı sinema için de yürütebiliriz. Ben sinemanın değer ürettiğini ve insanlara bazı değerler sunduğuna inanıyorum. Ama bunu 50 yıl sonra geriye dönüp baktığımızda kalan filmlerden anlayabiliriz. Neden bu filmler kalmış geriye sorusu ipuçları verir bize. Yoksa anlık verilerle anlatılacak bir şey olmadığını düşünüyorum. Var olma, tanımlama, insanı anlatma sorunlarının da cevaplandırılmaya çalışıldığı bir mecra bence.

Ama diğer alanlardan ayrılan bir tarafı da var. Sinemada bir endüstriden bahsettiğimiz için, endüstri de para demek olduğu için, siz yeni bir Hamlet yaratsanız bile, o Hamlet’i söz gelimi AFM sinemalarında göstermek zorundasınız. Bu sistemin içinde değer yaratamıyor gibi gözüküyorsa, bu tarafından bakıyorsanız meseleye, sinemanın değer öğüten bir alan olduğunu düşünebilirsiniz. Ama hiç değer yaratmamaktansa, çaba harcamak daha doğru geliyor bana.

Hangi filminizi daha çok beğeniyorsunuz?

Ben 38 yaşındayım ve iki film çektim. Yani arkamda 20 film olsa böyle bir soruya çok net cevap verebilirdim. Fakat yaptığım her işi seviyorum ve sürekli yeni şeyler öğreniyorum. Benim için önemli olan da bu. Uzun bir yolculuğun daha başındayım. (Umarım)


Bu forumdaki linkleri ve resimleri görebilmek için en az 25 mesajınız olması gerekir.


Bu forumdaki linkleri ve resimleri görebilmek için en az 25 mesajınız olması gerekir.


Bu forumdaki linkleri ve resimleri görebilmek için en az 25 mesajınız olması gerekir.

Kaynak: sinemasinemadır.com
  Alıntı ile Cevapla

IRCForumlari.NET Reklamlar
radyo44.com.tr
Cevapla

Etiketler
“filmdeki, gerçeği”, hayatın, küfürler, murat, saraçoğlu

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Yeryüzü “portakal”a değil, “patates”e benziyormuş Soul Haber Arşivi 0 07 Nisan 2011 13:28
“ezel”le “sekiz” birbirine girdi!.. basketci Magazin Haberleri 2 06 Ekim 2010 10:46
“Türkiye’de Domuz Gerçeği” AngeLus Serbest Kürsü 0 27 Ekim 2009 11:50
“Issiz Adam” FiLmini “Ti”Ye ALan “Kizsiz Adam” Angel Haber Arşivi 1 12 Mart 2009 16:04
Seninle yaşadığım her saniye “hayalse” eğer, “Gerçeklerine” lanet olsun! AsiPeri Şiir, Hikaye ve Güzel Sözler 0 16 Kasım 2007 17:47