IRCForumları - IRC ve mIRC Kullanıcılarının Buluşma Noktası
  kral sohbet




Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 30 Aralık 2012, 14:23   #1
Zen
Guest
Zen - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
III. Vlad Tepeş..


sohbet


III. VLAD TEPEŞ.. (KAZIKLI VOYVODA, DRACULA)

Bu forumdaki linkleri ve resimleri görebilmek için en az 25 mesajınız olması gerekir.




Üç ayrı dönemde toplam 6 yıl 4 ay Eflak ülkesini yöneten III. Vlad Tepeş, fetihleri ve başarılarıyla değil, emsali görülmemiş işkence ve cinayet yöntemleriyle adını dünya tarihine yazdırdı. Bram Stoker’in 1897 yılında kaleme aldığı ünlü romanı “Dracula” ya ilham kaynağı olan III. Vlad Tepeş, birçok kez beyaz perdeye aktarılan bu roman sayesinde, siyaseten parlak bir geçmiş ile değil, karanlık kişiliğiyle, pek çok ünlü devlet adamı ve komutandan daha fazla üne sahip oldu.


“DRACULA” DENİLMESİNİN SEBEBİ NEDİR?


III. Vlad Tepeş’in ataları 14. yüzyılın başlarından itibaren Eflak’ın, yani Güney Romanya’nın etkin yöneticileriydiler. Dedesi Büyük Mircea, haşmetli bir hükümdar olmasına rağmen, Türk saldırılarına fazla dayanamayarak Osmanlı egemenliği altına girmek zorunda kaldı.


Tepeş’in babası Vlad ise 1431 yılında Nürnberg’de Avrupa’nın çeşitli kral ailelerinin mensuplarından 24 kişinin yer aldığı “Ejderha Tarikatı” na katıldı. Bu tarikatın amacı kiliseye karşı gelenlerle ve Türklerle savaşmaktı. Vlad, üyesi olduğu bu tarikat nedeniyle, ülkesinde “Dracul” yani “Ejderha” olarak adlandırıldı. Oğlu Tepeş de bu nedenle “Draculun oğlu” manasına gelen “Dracula” adıyla anıldı. Türk dünyasında ise vahşice işlediği cinayetlerden dolayı “Kazıklı Voyvoda” olarak ün yaptı.


ÇOCUKLUĞU, ESARETİ VE TAHTA GEÇİŞİ


1431 yılında doğan III. Vlad Tepeş, 1442’de küçük kardeşi Radu ile birlikte Osmanlı ülkesinde esaret günlerine başladı. II. Murad, kulluk görevlerini yarım yamalak yerine getirmesinden kuşkulandığı baba Vlad’ı [Drakul] 1441’de huzuruna çağırdı. İki oğlu ile önce Gelibolu’ya giden Drakul, burada esir alındı. Bir yıl boyunca Gelibolu’da tutuklu kaldıktan sonra II. Murad’ın konuğu olarak başkent Edirne’ye götürüldü. Burada hem Kuran hem de İncil üzerine el basarak sultana karşı girişilecek herhangi bir harekâta katılmamaya yemin etmesi üzerine serbest bırakıldı. Gelecekteki bağlılığının bir kanıtı olarak da iki oğlunu rehin bıraktı.


Dönemin Osmanlı tarihçileri Vlad Tepeş ve Radu’nun bir süre Batı Anadolu’da, Karaman eyaleti sınırları içindeki Kütahya’da bulunan Eğrigöz Kalesinde tutuklu kaldıklarını yazmaktadırlar. İki kardeş daha sonra Tokat’a, oradan da Edirne’ye götürüldüler. Vlad Tepeş 1448 yılına kadar Osmanlı topraklarında kalırken, kardeşi Radu ancak 1462’de ülkesine dönebildi.


Başkent Edirne’ye getirilişlerinden sonra iki kardeş diğer rehinelerle birlikte sultanın maiyetinde önce Bursa’ya oradan da Manisa’daki yazlık saraya götürüldüler. Vlad Tepeş ve Radu, Arnavut isyanının kahramanı İskender Bey olarak tanınacak olan Gjergj Kastriyoti ve Şehzade Mehmed [Fatih]’in de bulunduğu seçkin bir topluluk içinde yetiştiler. 15. Yüzyıl Osmanlı eğitim sisteminin en değerli müderrislerinden eğitim gördüler. Bu müderrisler arasında Fatih Sultan Mehmed’in hocası Molla Gürani’nin yanı sıra, Sinan Paşa, Hamidüddin Efendi ve İlyas Efendi bulunmaktaydı.

Kişiliğinin şekillendiği bir yaşta, bu 6 yıllık tutsaklık Vlad Tepeş’in yaşamında önemli bir rol oynamıştır. Radu R. Florescu ve Raymond T. McNally “Dracula ya da Kazıklı Voyvoda-Eflak Prensi III. Vlad Tepeş’in Yaşamı” adlı kitaplarında, Osmanlı Devleti’nde geçirdiği yılların, Vlad Tepeş’in soğuk ve sadist kişiliğini oluşturduğunu iddia etmektedirler.



Bu forumdaki linkleri ve resimleri görebilmek için en az 25 mesajınız olması gerekir.


Genel olarak Vlad Tepeş, alaycı ve kaba bir genç, ani öfkelere kapılabilen inatçı bir öğrenciydi. Onu itaate yöneltmek için başvurulan cezalar arasında kırbaç dahi vardı. Öte yandan kardeşi Radu ise, yakışıklılığı ile çevresinin dikkatini çekiyordu. Bu kişilik, davranış ve görünüş farklılıkları iki kardeş arasında onulmaz bir nefretin gelişmesine neden oldu.

Vlad Tepeş, Osmanlı ülkesinde geçirdiği süre içerisinde, babasının Haçlılara ufak da olsa yardımlarda bulunması yüzünden, sürekli öldürülme ve kör edilme korkusuyla yaşadı. Diğer yandan ise, babası ve abisi Mircea, dönemin ünlü Macar komutanı Hunyadi tarafından, Türklerle işbirliği yapmak ve sahte müttefik olmakla suçlandılar. Bu nedenle, 1447’de Eflak’a girerek, ülkedeki bütün asillerin desteğini alan Hunyadi, Vlad Tepeş’in abisini ve babasını öldürttü.

Vlad Tepeş, Osmanlı ordularının II. Kosova Savaşı’nda Hunyadi komutasındaki Haçlı ordusunu mağlup etmesinin ardından, Osmanlı Devleti’nin desteğiyle 1448’de Eflak Prensi oldu. Ancak ilk hükümdarlığı sadece 2 ay sürdü. Eflak tahtındaki rakibi II. Vladislav’a mağlup olmasının ardından Osmanlı topraklarına kaçtı. Bir süre Osmanlı topraklarında kalan Vlad Tepeş daha sonra Boğdan’a geçti. 1452 yılında, babası ve abisini öldüren Hunyadi ile anlaşan Vlad Tepeş, 1456’da yeniden Eflak tahtına geçti.


6 YILLIK KORKU DEVRİ


III. Vlad Tepeş adıyla tahta geçtikten sonra ilk işi, iktidarını sınırlayan ve abisinin ölümünden sorumlu tuttuğu Eflak soyluları “boyarlar” ile hesaplaşmak oldu. 1457 yılı Paskalya kutlamalarında boyarları tutuklatan III. Vlad, onları zincirlenmiş halde ve yaya olarak başkent Tirgovişte’den Peonari’ye, iki gün süren zorlu bir yolculuğa çıkardı. Boyarlar burada, kırbaçlanarak III. Vlad’ın sarayının inşasında çalıştırıldılar. Pek çok Boyar zorlu çalışma koşullarında ölürken, hayatta kalabilenler de daha sonra öldürüldüler. Boyarları ortadan kaldıran III. Vlad, kendisine bağlı bir soylu sınıfı ve “Sluji” adı verilen özel muhafız birliği oluşturdu. 6 yıllık iktidarında uyguladığı terörle herkese korku saçtı.


III. Vlad, 1459 yılından itibaren Osmanlı Devleti’ne vergi ödemeyi bırakınca, iki ülke arasında üç yıl süren savaşlar başladı. Fatih’in bizzat katıldığı 1462’deki Eflak Seferi, III. Vlad’ın hükümdarlığının sonu oldu. III. Vlad, Macaristan’a kaçmak zorunda kaldı. Burada 12 yıl süren bir tutsaklık döneminin ardından 1476 yılında tahtını geri almayı başardı. Fakat bu hükümdarlığı da uzun sürmedi. Tahta çıkışından 2 ay sonra, Osmanlı askerlerine karşı giriştiği çarpışmanın ardından, III. Vlad’ın başsız ve hırpalanmış vücudu Snagov Manastırının çevresindeki bataklıkta bulundu. Kim tarafından öldürüldüğü bilinmeyen Vlad’ın kesik kafası İstanbul’a götürüldü. Fakat Dracula efsanesi ölümüyle sonra ermedi. 1931 yılında mezarı açıldığında boş olduğu görülünce, III. Vlad’ın vampir olduğu söylentileri yayılmaya başladı.



Bu forumdaki linkleri ve resimleri görebilmek için en az 25 mesajınız olması gerekir.


EN BÜYÜK HOBİSİ: KAZIK İŞKENCESİ


Macarların, Dracul yani “şeytan”, Ulahların Çpelçup yani “cellad”, Türklerin ise “Kazıklı Voyvoda” diye isimlendirdikleri Eflak Voyvodası III. Vlad Tepeş son bin yılın en vahşi isimlerinden biriydi. Vlad Tepeş’in en sevdiği eğlencesi kazık işkencesiydi. Yemek yerken kazıklara oturtulmuş insanların çığlıklar içinde can çekişmesini seyrederdi. Hayvanları dahi kazığa oturttuğu bilinen Vlad’ın en zalimce fiili ise öldürttüğü annelerin etlerini zorla çocuklarına yedirtmesi, bazen de annelerin göğüslerini kestirip yerine çocuklarının başlarını diktirmesiydi.


Onun binlerce insanı nasıl öldürdüğünü Papa’nın elçisi Modrusa şu şekilde nakletmektedir:


“Bazılarını arabaların tekerlekleri altında kemiklerini kırdırtarak öldürttü. Bazılarının bağırsaklarına varıncaya kadar derilerini yüzdürttü. Bazılarını kazıklara geçirtti veya akkor halindeki kömürlerin üzerine yatırttı. Bazılarının ise başlarını, göbeklerini deldirtti, kazıklara oturtarak kazığın ağızlarından çıkmasını sağladı. Annelerin göğüslerine kazıklar saplayıp, bebeklerini bu kazıkların üstlerine attırdı.”


TÜRK NEFRETİ!


Kazıklı Voyvoda’nın en büyük düşmanı ise Türkler’di. Kazıklara vurulmuş ve işkencelere maruz kalarak can vermekte olan Türklerden oluşan bir dairenin etrafında saray halkıyla yemek yemekten haz duyardı. Eline Türk esir geçtiğinde el ve ayak derilerini yüzdürür ve meydana çıkan kırmızı etlerini tuzla ovuşturduktan sonra elem ve azabının daha da artması için keçilere yalattırırdı. Kendisine gönderilen Osmanlı elçileri başları açık olarak kendilerini tanıtmak istemeyince sarıklarını başlarına çiviyle çaktırdığı şu şekilde hikâye edilir:


“Bir gün Türk elçileri geldi. Voyvoda’nın huzuruna çıkınca onu kendi geleneklerine uygun şekilde baş eğerek selamladılar. Sarıklarını çıkarmamışlardı.


Drakula sordu:


-Büyük bir prensin önündesiniz; neden böyle davranıyorsunuz?


Osmanlı elçileri dediler ki:


-Bizim ülkemizde gelenek bu şekildedir.


Bunun üzerine Drakula “Ben de geleneğinizi pekiştireceğim” diyerek elçilerin sarıklarının, bir daha çıkmayacak şekilde, başlarına çakılmasını emretti. Ardından da “Şimdi gidin padişahınıza söyleyin, sizin geleneklerinize boyun eğmem” dedi. Tabi ki bu mesaj yerine ulaşmadı!


Fatih’in tarihçisi Tursun Bey ise, Kazıklı Voyvoda’yı “Keferenin Haccac’ı” diye adlandırmaktadır. Tursun Bey’in “Tarih-i Ebul Feth” inde Kazıklı Voyvoda ile ilgili şu bölüm dikkat çekmektedir:


“Keferenin tahtı, Ağaçhisar’dadır. Karşısındaki altı mil mesafedeki alanı, iki kol dolanan çitle çevirdi ve bahçe yaparım diye, çalı ile kapattı. Bu iki çitin arasını, Engürüs kâfirlerinden, kendi vilayeti kâfirlerinden ve Boğdan vilayeti kâfirlerinden kazığa oturtulmuş insanlarla doldurdu. Bundan gayri, kendi kalesinin bulunduğu yer de, ağaçlı ve çitli bir yerdir. Ağaçların her budağında, ipe geçirilmiş sayısız ceset vardır. Yasağı, her kim asılanlardan birini indirirse, derhal yerine çıkarılması idi.”



Bu forumdaki linkleri ve resimleri görebilmek için en az 25 mesajınız olması gerekir.


KADINLARA KARŞI ACIMASI YOKTU


Kazıklı Voyvoda, kadınlara karşı acımasızdı. Gömleği çok kısa ve pantolonu dar bir köylünün karısını, kocasını bu şekilde giydirdiği için kazığa oturtup, ardından adamı yeni bir kadınla evlendirmiş ve yeni eşine adama iyi bakmazsa düşeceği durumu göstermiştir. Bu durumu gören kadın sanırım kocasına iyi bakmıştır!


Eğer bir kadının evlilik dışı bir ilişkisi olursa, Kazıklı Voyvoda, onun dişilik organının kesilmesini buyururdu. Kadının derisi canlı canlı yüzülür, yüzülmüş bedeni kentin ana meydanında halka teşhir edilir, derisi başka bir direkte sallandırılırdı. Aynı ceza, bekâretlerini korumayan genç kızlara, namuslarına sahip çıkmayan dullara da uygulanırdı. Kazıklı Voyvoda’nın daha küçük suçlar için kadınlara uyguladığı cezalardan birisi de göğüs uçlarından birisinin kesilmesiydi.


DİLENCİLER VE HASTALAR DA HIŞMINDAN KURTULAMADI


Kazıklı Voyvoda’nın ülkeyi dilencilerden, hastalardan ve sakatlardan kurtarmak için kitle halinde imhalarını anlatan öyküler de vardır. Böyle bir vakanın Rumen yorumu şu şekildedir:


“ Drakula, yaşlıların, hastaların, topalların, körlerin, yoksulların ve serserilerin Tirgovişte Sarayı’nın büyük salonunda toplanmasını ve onlar için büyük bir şölen hazırlanmasını buyurur. Belirtilen günde Tirgovişte, şölene katılmak için ülkenin dört bir yanından akın eden dilencilerin ağırlığı altında ezilir. Prensin hizmetkârları herkese bir torba dolusu giyecek dağıtır, dilencileri büyük sofraların kurulduğu malikânelere götürürler. Dilenciler prensin cömertliği karşısında şaşırırlar… Dillere destan bir yemek yerler. Aç gözlülükle yiyeceklere, şaraplara saldırırlar. Çoğu sarhoş olur. Bu sırada çevrelerinin ateş ve dumanla sarılı olduğunu görürler. Prens hizmetkârlarına evi ateşe vermelerini buyurmuştur. … Alevler arasındaki zavallıların dudaklarından iniltiler, haykırışlar, çığlıklar duyulur. … Alevler bazılarını kömüre döndürür, bazılarını da kül eder. Yangın durduğunda, geriye yaşayan hiçbir şey kalmamıştır.”


DİN ADAMLARI DA ONDAN NASİBİNİ ALDI


Kazıklı Voyvoda için işkence edilecek kişinin mensup olduğu grup önemli değildi. Din adamları da onun işkencelerinden nasiplerini aldı. Bir gün, eşek üzerinde rastladığı bir rahibi eşeğiyle birlikte kazığa oturttuğu rivayet edilir. Başkalarının malına el sürülmemesini öğütleyen bir rahip, Kazıklı Voyvoda’nın kendisine ayırdığı ekmek parçasını önünden alınca hemen kazığa vuruldu.


Katliamlarına karşı yapılan hiçbir itirazı kabul etmeyen Kazıklı Voyvoda, yaptığı işlerin yasalara aykırı olduğunu söyleyen çeribaşını kazanda kaynattırdı ve etlerini çingenelere yedirtti.


Kazıklı Voyvoda’nın işlediği cinayetler elbette onun normal bir psikoloji içinde olmadığını göstermektedir. Kazığa geçirme onda adeta takıntı haline gelmişti. Rus elçisi Fyodar Kuritsin ve Erlau Başpiskoposu Gabriele Rangone’nin 1476’da Papa 4. Sixtus’a yazdığı mektupta anlattıklarına göre, Kazıklı Voyvoda Osmanlı ordusuna mağlup olduktan sonra sığındığı Macaristan kralı tarafından tutsak edildiği şatoda fare yakalayarak ve pazardan kuş aldırarak, onları kazığa geçirmiş, bazı kuşların kafalarını kopardığı gibi bazılarının da tüylerini yolup serbest bırakıyordu.



Bu forumdaki linkleri ve resimleri görebilmek için en az 25 mesajınız olması gerekir.


İDAMLARDA BİZZAT BULUNURDU


Kazıklı Voyvoda idam cezasının uygulanmasında çoğu zaman hazır bulunurdu. Anlatılanlara göre kazıkların ucu yuvarlatılır, kurbanların iç organlarının çabuk öldürücü yara almaması için yağa bulanır; kurbanın bacakları, her bacağına bağlanan birer at tarafından gerilir, bu sırada cellatlar kazıkları uygun durumda tutmaya çalışırdı. Kurbanlar, sanılanın aksine, çoğunlukla göbek deliklerinden, karınlarından ya da göğüslerinden kazığa geçirilirlerdi. Kazıklı Voyvoda’nın tek ceza yöntemi de kazığa geçirmek değildi. Kelle uçurmak, burun, kulak, cinsel organ, kol ve bacak kesmek, göz oymak, boğdurmak, kazanda kaynatmak, deri yüzmek, ateşe atmak, “lahana gibi” doğratmak, çarmıha gerdirmek, diri diri gömdürmek diğer vahşi ceza yöntemleriydi.


ROMANYA’DA HALK KAHRAMANI


Kazıklı Voyvoda’nın öldürdüğü insan sayısına ilişkin tahminler 40.000 ile 100.000 arasında değişmektedir. Bütün bu acımasızlığına rağmen o, Romanya’da bir halk kahramanıdır. I. Dünya Savaşı’nın ardından gelişen Rumen milliyetçiliğinin önde gelen karakteri olan Kazıklı Voyvoda, Osmanlılara karşı ülkesi için verdiği mücadeleden dolayı ülkesinde milli bir kahraman kabul edildi. 19. Yüzyılın Rumen tarihçileri Kazıklı Voyvoda’nın ruhunun ölümsüz olduğunu dahi yazdılar. Rumenlere göre o, ölümsüz bir kahraman gibi yaşayacak ve gerektiğinde tekrar ortaya çıkarak Romanya’yı yok olmaktan kurtaracaktır.


Romen halkı arasında, Kazıklı Voyvoda’nın yaşadığını, geceleri karanlıkta dolaştığını, kendisi gibi ölümsüz adamlarıyla toplantılar yaptığına inananlar dahi vardır. Kazıklı Voyvoda, günümüzde Romen turizminin en önde gelen öğelerinden birisi olarak da kullanılır ve “Kazıklı” sıfatı saklanmadan, turistler için eğlendirici bir konu şeklinde anlatılır
III. VLAD TEPEŞ.. (KAZIKLI VOYVODA, DRACULA)

Bu forumdaki linkleri ve resimleri görebilmek için en az 25 mesajınız olması gerekir.




Üç ayrı dönemde toplam 6 yıl 4 ay Eflak ülkesini yöneten III. Vlad Tepeş, fetihleri ve başarılarıyla değil, emsali görülmemiş işkence ve cinayet yöntemleriyle adını dünya tarihine yazdırdı. Bram Stoker’in 1897 yılında kaleme aldığı ünlü romanı “Dracula” ya ilham kaynağı olan III. Vlad Tepeş, birçok kez beyaz perdeye aktarılan bu roman sayesinde, siyaseten parlak bir geçmiş ile değil, karanlık kişiliğiyle, pek çok ünlü devlet adamı ve komutandan daha fazla üne sahip oldu.


“DRACULA” DENİLMESİNİN SEBEBİ NEDİR?


III. Vlad Tepeş’in ataları 14. yüzyılın başlarından itibaren Eflak’ın, yani Güney Romanya’nın etkin yöneticileriydiler. Dedesi Büyük Mircea, haşmetli bir hükümdar olmasına rağmen, Türk saldırılarına fazla dayanamayarak Osmanlı egemenliği altına girmek zorunda kaldı.


Tepeş’in babası Vlad ise 1431 yılında Nürnberg’de Avrupa’nın çeşitli kral ailelerinin mensuplarından 24 kişinin yer aldığı “Ejderha Tarikatı” na katıldı. Bu tarikatın amacı kiliseye karşı gelenlerle ve Türklerle savaşmaktı. Vlad, üyesi olduğu bu tarikat nedeniyle, ülkesinde “Dracul” yani “Ejderha” olarak adlandırıldı. Oğlu Tepeş de bu nedenle “Draculun oğlu” manasına gelen “Dracula” adıyla anıldı. Türk dünyasında ise vahşice işlediği cinayetlerden dolayı “Kazıklı Voyvoda” olarak ün yaptı.


ÇOCUKLUĞU, ESARETİ VE TAHTA GEÇİŞİ


1431 yılında doğan III. Vlad Tepeş, 1442’de küçük kardeşi Radu ile birlikte Osmanlı ülkesinde esaret günlerine başladı. II. Murad, kulluk görevlerini yarım yamalak yerine getirmesinden kuşkulandığı baba Vlad’ı [Drakul] 1441’de huzuruna çağırdı. İki oğlu ile önce Gelibolu’ya giden Drakul, burada esir alındı. Bir yıl boyunca Gelibolu’da tutuklu kaldıktan sonra II. Murad’ın konuğu olarak başkent Edirne’ye götürüldü. Burada hem Kuran hem de İncil üzerine el basarak sultana karşı girişilecek herhangi bir harekâta katılmamaya yemin etmesi üzerine serbest bırakıldı. Gelecekteki bağlılığının bir kanıtı olarak da iki oğlunu rehin bıraktı.


Dönemin Osmanlı tarihçileri Vlad Tepeş ve Radu’nun bir süre Batı Anadolu’da, Karaman eyaleti sınırları içindeki Kütahya’da bulunan Eğrigöz Kalesinde tutuklu kaldıklarını yazmaktadırlar. İki kardeş daha sonra Tokat’a, oradan da Edirne’ye götürüldüler. Vlad Tepeş 1448 yılına kadar Osmanlı topraklarında kalırken, kardeşi Radu ancak 1462’de ülkesine dönebildi.


Başkent Edirne’ye getirilişlerinden sonra iki kardeş diğer rehinelerle birlikte sultanın maiyetinde önce Bursa’ya oradan da Manisa’daki yazlık saraya götürüldüler. Vlad Tepeş ve Radu, Arnavut isyanının kahramanı İskender Bey olarak tanınacak olan Gjergj Kastriyoti ve Şehzade Mehmed [Fatih]’in de bulunduğu seçkin bir topluluk içinde yetiştiler. 15. Yüzyıl Osmanlı eğitim sisteminin en değerli müderrislerinden eğitim gördüler. Bu müderrisler arasında Fatih Sultan Mehmed’in hocası Molla Gürani’nin yanı sıra, Sinan Paşa, Hamidüddin Efendi ve İlyas Efendi bulunmaktaydı.

Kişiliğinin şekillendiği bir yaşta, bu 6 yıllık tutsaklık Vlad Tepeş’in yaşamında önemli bir rol oynamıştır. Radu R. Florescu ve Raymond T. McNally “Dracula ya da Kazıklı Voyvoda-Eflak Prensi III. Vlad Tepeş’in Yaşamı” adlı kitaplarında, Osmanlı Devleti’nde geçirdiği yılların, Vlad Tepeş’in soğuk ve sadist kişiliğini oluşturduğunu iddia etmektedirler.



Bu forumdaki linkleri ve resimleri görebilmek için en az 25 mesajınız olması gerekir.


Genel olarak Vlad Tepeş, alaycı ve kaba bir genç, ani öfkelere kapılabilen inatçı bir öğrenciydi. Onu itaate yöneltmek için başvurulan cezalar arasında kırbaç dahi vardı. Öte yandan kardeşi Radu ise, yakışıklılığı ile çevresinin dikkatini çekiyordu. Bu kişilik, davranış ve görünüş farklılıkları iki kardeş arasında onulmaz bir nefretin gelişmesine neden oldu.

Vlad Tepeş, Osmanlı ülkesinde geçirdiği süre içerisinde, babasının Haçlılara ufak da olsa yardımlarda bulunması yüzünden, sürekli öldürülme ve kör edilme korkusuyla yaşadı. Diğer yandan ise, babası ve abisi Mircea, dönemin ünlü Macar komutanı Hunyadi tarafından, Türklerle işbirliği yapmak ve sahte müttefik olmakla suçlandılar. Bu nedenle, 1447’de Eflak’a girerek, ülkedeki bütün asillerin desteğini alan Hunyadi, Vlad Tepeş’in abisini ve babasını öldürttü.

Vlad Tepeş, Osmanlı ordularının II. Kosova Savaşı’nda Hunyadi komutasındaki Haçlı ordusunu mağlup etmesinin ardından, Osmanlı Devleti’nin desteğiyle 1448’de Eflak Prensi oldu. Ancak ilk hükümdarlığı sadece 2 ay sürdü. Eflak tahtındaki rakibi II. Vladislav’a mağlup olmasının ardından Osmanlı topraklarına kaçtı. Bir süre Osmanlı topraklarında kalan Vlad Tepeş daha sonra Boğdan’a geçti. 1452 yılında, babası ve abisini öldüren Hunyadi ile anlaşan Vlad Tepeş, 1456’da yeniden Eflak tahtına geçti.


6 YILLIK KORKU DEVRİ


III. Vlad Tepeş adıyla tahta geçtikten sonra ilk işi, iktidarını sınırlayan ve abisinin ölümünden sorumlu tuttuğu Eflak soyluları “boyarlar” ile hesaplaşmak oldu. 1457 yılı Paskalya kutlamalarında boyarları tutuklatan III. Vlad, onları zincirlenmiş halde ve yaya olarak başkent Tirgovişte’den Peonari’ye, iki gün süren zorlu bir yolculuğa çıkardı. Boyarlar burada, kırbaçlanarak III. Vlad’ın sarayının inşasında çalıştırıldılar. Pek çok Boyar zorlu çalışma koşullarında ölürken, hayatta kalabilenler de daha sonra öldürüldüler. Boyarları ortadan kaldıran III. Vlad, kendisine bağlı bir soylu sınıfı ve “Sluji” adı verilen özel muhafız birliği oluşturdu. 6 yıllık iktidarında uyguladığı terörle herkese korku saçtı.


III. Vlad, 1459 yılından itibaren Osmanlı Devleti’ne vergi ödemeyi bırakınca, iki ülke arasında üç yıl süren savaşlar başladı. Fatih’in bizzat katıldığı 1462’deki Eflak Seferi, III. Vlad’ın hükümdarlığının sonu oldu. III. Vlad, Macaristan’a kaçmak zorunda kaldı. Burada 12 yıl süren bir tutsaklık döneminin ardından 1476 yılında tahtını geri almayı başardı. Fakat bu hükümdarlığı da uzun sürmedi. Tahta çıkışından 2 ay sonra, Osmanlı askerlerine karşı giriştiği çarpışmanın ardından, III. Vlad’ın başsız ve hırpalanmış vücudu Snagov Manastırının çevresindeki bataklıkta bulundu. Kim tarafından öldürüldüğü bilinmeyen Vlad’ın kesik kafası İstanbul’a götürüldü. Fakat Dracula efsanesi ölümüyle sonra ermedi. 1931 yılında mezarı açıldığında boş olduğu görülünce, III. Vlad’ın vampir olduğu söylentileri yayılmaya başladı.



Bu forumdaki linkleri ve resimleri görebilmek için en az 25 mesajınız olması gerekir.


EN BÜYÜK HOBİSİ: KAZIK İŞKENCESİ


Macarların, Dracul yani “şeytan”, Ulahların Çpelçup yani “cellad”, Türklerin ise “Kazıklı Voyvoda” diye isimlendirdikleri Eflak Voyvodası III. Vlad Tepeş son bin yılın en vahşi isimlerinden biriydi. Vlad Tepeş’in en sevdiği eğlencesi kazık işkencesiydi. Yemek yerken kazıklara oturtulmuş insanların çığlıklar içinde can çekişmesini seyrederdi. Hayvanları dahi kazığa oturttuğu bilinen Vlad’ın en zalimce fiili ise öldürttüğü annelerin etlerini zorla çocuklarına yedirtmesi, bazen de annelerin göğüslerini kestirip yerine çocuklarının başlarını diktirmesiydi.


Onun binlerce insanı nasıl öldürdüğünü Papa’nın elçisi Modrusa şu şekilde nakletmektedir:


“Bazılarını arabaların tekerlekleri altında kemiklerini kırdırtarak öldürttü. Bazılarının bağırsaklarına varıncaya kadar derilerini yüzdürttü. Bazılarını kazıklara geçirtti veya akkor halindeki kömürlerin üzerine yatırttı. Bazılarının ise başlarını, göbeklerini deldirtti, kazıklara oturtarak kazığın ağızlarından çıkmasını sağladı. Annelerin göğüslerine kazıklar saplayıp, bebeklerini bu kazıkların üstlerine attırdı.”


TÜRK NEFRETİ!


Kazıklı Voyvoda’nın en büyük düşmanı ise Türkler’di. Kazıklara vurulmuş ve işkencelere maruz kalarak can vermekte olan Türklerden oluşan bir dairenin etrafında saray halkıyla yemek yemekten haz duyardı. Eline Türk esir geçtiğinde el ve ayak derilerini yüzdürür ve meydana çıkan kırmızı etlerini tuzla ovuşturduktan sonra elem ve azabının daha da artması için keçilere yalattırırdı. Kendisine gönderilen Osmanlı elçileri başları açık olarak kendilerini tanıtmak istemeyince sarıklarını başlarına çiviyle çaktırdığı şu şekilde hikâye edilir:


“Bir gün Türk elçileri geldi. Voyvoda’nın huzuruna çıkınca onu kendi geleneklerine uygun şekilde baş eğerek selamladılar. Sarıklarını çıkarmamışlardı.


Drakula sordu:


-Büyük bir prensin önündesiniz; neden böyle davranıyorsunuz?


Osmanlı elçileri dediler ki:


-Bizim ülkemizde gelenek bu şekildedir.


Bunun üzerine Drakula “Ben de geleneğinizi pekiştireceğim” diyerek elçilerin sarıklarının, bir daha çıkmayacak şekilde, başlarına çakılmasını emretti. Ardından da “Şimdi gidin padişahınıza söyleyin, sizin geleneklerinize boyun eğmem” dedi. Tabi ki bu mesaj yerine ulaşmadı!


Fatih’in tarihçisi Tursun Bey ise, Kazıklı Voyvoda’yı “Keferenin Haccac’ı” diye adlandırmaktadır. Tursun Bey’in “Tarih-i Ebul Feth” inde Kazıklı Voyvoda ile ilgili şu bölüm dikkat çekmektedir:


“Keferenin tahtı, Ağaçhisar’dadır. Karşısındaki altı mil mesafedeki alanı, iki kol dolanan çitle çevirdi ve bahçe yaparım diye, çalı ile kapattı. Bu iki çitin arasını, Engürüs kâfirlerinden, kendi vilayeti kâfirlerinden ve Boğdan vilayeti kâfirlerinden kazığa oturtulmuş insanlarla doldurdu. Bundan gayri, kendi kalesinin bulunduğu yer de, ağaçlı ve çitli bir yerdir. Ağaçların her budağında, ipe geçirilmiş sayısız ceset vardır. Yasağı, her kim asılanlardan birini indirirse, derhal yerine çıkarılması idi.”



Bu forumdaki linkleri ve resimleri görebilmek için en az 25 mesajınız olması gerekir.


KADINLARA KARŞI ACIMASI YOKTU


Kazıklı Voyvoda, kadınlara karşı acımasızdı. Gömleği çok kısa ve pantolonu dar bir köylünün karısını, kocasını bu şekilde giydirdiği için kazığa oturtup, ardından adamı yeni bir kadınla evlendirmiş ve yeni eşine adama iyi bakmazsa düşeceği durumu göstermiştir. Bu durumu gören kadın sanırım kocasına iyi bakmıştır!


Eğer bir kadının evlilik dışı bir ilişkisi olursa, Kazıklı Voyvoda, onun dişilik organının kesilmesini buyururdu. Kadının derisi canlı canlı yüzülür, yüzülmüş bedeni kentin ana meydanında halka teşhir edilir, derisi başka bir direkte sallandırılırdı. Aynı ceza, bekâretlerini korumayan genç kızlara, namuslarına sahip çıkmayan dullara da uygulanırdı. Kazıklı Voyvoda’nın daha küçük suçlar için kadınlara uyguladığı cezalardan birisi de göğüs uçlarından birisinin kesilmesiydi.


DİLENCİLER VE HASTALAR DA HIŞMINDAN KURTULAMADI


Kazıklı Voyvoda’nın ülkeyi dilencilerden, hastalardan ve sakatlardan kurtarmak için kitle halinde imhalarını anlatan öyküler de vardır. Böyle bir vakanın Rumen yorumu şu şekildedir:


“ Drakula, yaşlıların, hastaların, topalların, körlerin, yoksulların ve serserilerin Tirgovişte Sarayı’nın büyük salonunda toplanmasını ve onlar için büyük bir şölen hazırlanmasını buyurur. Belirtilen günde Tirgovişte, şölene katılmak için ülkenin dört bir yanından akın eden dilencilerin ağırlığı altında ezilir. Prensin hizmetkârları herkese bir torba dolusu giyecek dağıtır, dilencileri büyük sofraların kurulduğu malikânelere götürürler. Dilenciler prensin cömertliği karşısında şaşırırlar… Dillere destan bir yemek yerler. Aç gözlülükle yiyeceklere, şaraplara saldırırlar. Çoğu sarhoş olur. Bu sırada çevrelerinin ateş ve dumanla sarılı olduğunu görürler. Prens hizmetkârlarına evi ateşe vermelerini buyurmuştur. … Alevler arasındaki zavallıların dudaklarından iniltiler, haykırışlar, çığlıklar duyulur. … Alevler bazılarını kömüre döndürür, bazılarını da kül eder. Yangın durduğunda, geriye yaşayan hiçbir şey kalmamıştır.”


DİN ADAMLARI DA ONDAN NASİBİNİ ALDI


Kazıklı Voyvoda için işkence edilecek kişinin mensup olduğu grup önemli değildi. Din adamları da onun işkencelerinden nasiplerini aldı. Bir gün, eşek üzerinde rastladığı bir rahibi eşeğiyle birlikte kazığa oturttuğu rivayet edilir. Başkalarının malına el sürülmemesini öğütleyen bir rahip, Kazıklı Voyvoda’nın kendisine ayırdığı ekmek parçasını önünden alınca hemen kazığa vuruldu.


Katliamlarına karşı yapılan hiçbir itirazı kabul etmeyen Kazıklı Voyvoda, yaptığı işlerin yasalara aykırı olduğunu söyleyen çeribaşını kazanda kaynattırdı ve etlerini çingenelere yedirtti.


Kazıklı Voyvoda’nın işlediği cinayetler elbette onun normal bir psikoloji içinde olmadığını göstermektedir. Kazığa geçirme onda adeta takıntı haline gelmişti. Rus elçisi Fyodar Kuritsin ve Erlau Başpiskoposu Gabriele Rangone’nin 1476’da Papa 4. Sixtus’a yazdığı mektupta anlattıklarına göre, Kazıklı Voyvoda Osmanlı ordusuna mağlup olduktan sonra sığındığı Macaristan kralı tarafından tutsak edildiği şatoda fare yakalayarak ve pazardan kuş aldırarak, onları kazığa geçirmiş, bazı kuşların kafalarını kopardığı gibi bazılarının da tüylerini yolup serbest bırakıyordu.



Bu forumdaki linkleri ve resimleri görebilmek için en az 25 mesajınız olması gerekir.


İDAMLARDA BİZZAT BULUNURDU


Kazıklı Voyvoda idam cezasının uygulanmasında çoğu zaman hazır bulunurdu. Anlatılanlara göre kazıkların ucu yuvarlatılır, kurbanların iç organlarının çabuk öldürücü yara almaması için yağa bulanır; kurbanın bacakları, her bacağına bağlanan birer at tarafından gerilir, bu sırada cellatlar kazıkları uygun durumda tutmaya çalışırdı. Kurbanlar, sanılanın aksine, çoğunlukla göbek deliklerinden, karınlarından ya da göğüslerinden kazığa geçirilirlerdi. Kazıklı Voyvoda’nın tek ceza yöntemi de kazığa geçirmek değildi. Kelle uçurmak, burun, kulak, cinsel organ, kol ve bacak kesmek, göz oymak, boğdurmak, kazanda kaynatmak, deri yüzmek, ateşe atmak, “lahana gibi” doğratmak, çarmıha gerdirmek, diri diri gömdürmek diğer vahşi ceza yöntemleriydi.


ROMANYA’DA HALK KAHRAMANI


Kazıklı Voyvoda’nın öldürdüğü insan sayısına ilişkin tahminler 40.000 ile 100.000 arasında değişmektedir. Bütün bu acımasızlığına rağmen o, Romanya’da bir halk kahramanıdır. I. Dünya Savaşı’nın ardından gelişen Rumen milliyetçiliğinin önde gelen karakteri olan Kazıklı Voyvoda, Osmanlılara karşı ülkesi için verdiği mücadeleden dolayı ülkesinde milli bir kahraman kabul edildi. 19. Yüzyılın Rumen tarihçileri Kazıklı Voyvoda’nın ruhunun ölümsüz olduğunu dahi yazdılar. Rumenlere göre o, ölümsüz bir kahraman gibi yaşayacak ve gerektiğinde tekrar ortaya çıkarak Romanya’yı yok olmaktan kurtaracaktır.


Romen halkı arasında, Kazıklı Voyvoda’nın yaşadığını, geceleri karanlıkta dolaştığını, kendisi gibi ölümsüz adamlarıyla toplantılar yaptığına inananlar dahi vardır. Kazıklı Voyvoda, günümüzde Romen turizminin en önde gelen öğelerinden birisi olarak da kullanılır ve “Kazıklı” sıfatı saklanmadan, turistler için eğlendirici bir konu şeklinde anlatılır
  Alıntı ile Cevapla

IRCForumlari.NET Reklamlar
radyo44.com.tr
Cevapla

Etiketler
iii, tepeş, vlad

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık