IRCForumları - IRC ve mIRC Kullanıcılarının Buluşma Noktası
  kral sohbet




Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 29 Mart 2009, 02:32   #1
Çevrimdışı
Yoksulluk Felsefesi ve Felsefenin Yoksulluğu


sohbet


Yoksulluk Felsefesi ve Felsefenin Yoksulluğu

ROBERT BERNASCONI

Çeviren: Zeynep Direk

Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti, yurttaşlarının çoğunluğunun yanı sıra birçok kişiyi, ülkesinin Soğuk Savaş'ta kazandığı zaferi özgürlük ve demokrasi fikirlerinin zaferi olarak görmeye ikna etti.

11 Eylül olaylarını da aynı değerlere bir saldırı olarak sundu. Ancak bu değerler, toplumun maddi koşullarına gönderme yapılmaksızın, ne kadar anlaşılabilirler? Özgürlük ve demokrasi insanın zengin bir ülkede mi yoksa fakir bir ülkede mi yaşadığına bağlı olarak farklı anlam ifade edebilir. Bir ülkenin seçkinleri için farklı, altsınıfları için farklı anlam taşır. Bu nokta, farklı bir okuma yolu açar, Bush yönetiminin başlıca politikasını içeren belge dikkatlice incelenirse bu farklı okuma oradan da çıkarılabilecektir.

2002'nin Eylül'ünde yayınlanan Birleşik Devletlerirı Ulusal Güvenlik Stratejisi (bundan böyle UGS) yoksulluğun ve eşitsizliğin terörün sebepleri arasında bulunduğunu kabul eder: "Afrika'da vaat ve fırsat, hastalık, savaş ve umutsuz yoksullukla yan yanadır. Bu durum, Birleşik Devletler'in hem asli bir değerini (insan haysiyetini korumak), hem de stratejik önceliğimizi (küresel terörle mücadele etmek) tehdit eder" (UGS 10).

Başkan adayı iken George W. Bush'un, Amerika Birleşik Devletleri için stratejik bir öneme sahip olmadığından gözardı ettiği Afrika yeniden harita üstünde görünür olmuştur, çünkü "küresel terör" gerçekten küreseldir, bu açıdan bazı yerleri diğerlerine göre ayrıcalıklı kılan küresel gelişmeye benzemez. Bu şu anlama gelir: küreselleşmeyi gerçekten küresel yapan şey terördür, dünyanın herhangi bir yerindeki "terör"ü bir süper gücün meselesi haline getirenin küreselleşme olması gibi.

Ancak "küreselleş me de demokrasi ve öz ürlük sözcükleri gibi insanın nerede yaşadığına ve şartlarına bağlı olarak çok farklı anlamlara gelen bir sözcüktür. Daha ' yoksul olan ülkeler için "küreselleşme", kendi kaderini tayin etme gücüne ' sahip olmamaktır - tıpkı yabancı yardıma bağımlılık halinde "demokra- '' si"nin anlamının azalması gibi, çünkü bu bağımlılığın sonucunda başlıca ', politikaları halk değil, parayı veren ülkeler ve IMF belirler.


Alıntı.
Yoksulluk Felsefesi ve Felsefenin Yoksulluğu

ROBERT BERNASCONI

Çeviren: Zeynep Direk

Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti, yurttaşlarının çoğunluğunun yanı sıra birçok kişiyi, ülkesinin Soğuk Savaş'ta kazandığı zaferi özgürlük ve demokrasi fikirlerinin zaferi olarak görmeye ikna etti.

11 Eylül olaylarını da aynı değerlere bir saldırı olarak sundu. Ancak bu değerler, toplumun maddi koşullarına gönderme yapılmaksızın, ne kadar anlaşılabilirler? Özgürlük ve demokrasi insanın zengin bir ülkede mi yoksa fakir bir ülkede mi yaşadığına bağlı olarak farklı anlam ifade edebilir. Bir ülkenin seçkinleri için farklı, altsınıfları için farklı anlam taşır. Bu nokta, farklı bir okuma yolu açar, Bush yönetiminin başlıca politikasını içeren belge dikkatlice incelenirse bu farklı okuma oradan da çıkarılabilecektir.

2002'nin Eylül'ünde yayınlanan Birleşik Devletlerirı Ulusal Güvenlik Stratejisi (bundan böyle UGS) yoksulluğun ve eşitsizliğin terörün sebepleri arasında bulunduğunu kabul eder: "Afrika'da vaat ve fırsat, hastalık, savaş ve umutsuz yoksullukla yan yanadır. Bu durum, Birleşik Devletler'in hem asli bir değerini (insan haysiyetini korumak), hem de stratejik önceliğimizi (küresel terörle mücadele etmek) tehdit eder" (UGS 10).

Başkan adayı iken George W. Bush'un, Amerika Birleşik Devletleri için stratejik bir öneme sahip olmadığından gözardı ettiği Afrika yeniden harita üstünde görünür olmuştur, çünkü "küresel terör" gerçekten küreseldir, bu açıdan bazı yerleri diğerlerine göre ayrıcalıklı kılan küresel gelişmeye benzemez. Bu şu anlama gelir: küreselleşmeyi gerçekten küresel yapan şey terördür, dünyanın herhangi bir yerindeki "terör"ü bir süper gücün meselesi haline getirenin küreselleşme olması gibi.

Ancak "küreselleş me de demokrasi ve öz ürlük sözcükleri gibi insanın nerede yaşadığına ve şartlarına bağlı olarak çok farklı anlamlara gelen bir sözcüktür. Daha ' yoksul olan ülkeler için "küreselleşme", kendi kaderini tayin etme gücüne ' sahip olmamaktır - tıpkı yabancı yardıma bağımlılık halinde "demokra- '' si"nin anlamının azalması gibi, çünkü bu bağımlılığın sonucunda başlıca ', politikaları halk değil, parayı veren ülkeler ve IMF belirler.


Alıntı.
  Alıntı ile Cevapla

IRCForumlari.NET Reklamlar
radyo44.com.tr
Alt 29 Mart 2009, 02:33   #2
Çevrimdışı
Cevap: Yoksulluk Felsefesi ve Felsefenin Yoksulluğu




Filozofun görevi, Batı medyasının yapmakta tekil bir biçimde başarısız , olduğu şeyi yapmaktır: Bush yönetiminin "terörizm" terimini tanımlanmamış bıraktığına işaret etmek. Bu terim, sanki terör hiçbir zaman haklı bir davada kullanılmamış gibi, bir yasa ve düzen meselesiyle karşı karşıya olduğumuz yanılsamasını yaratmak için tanımsız bırakılmıştır. Bu görev bir kez tamamlandıktan sonra, dünyadaki başlıca bölünmenin, Bush yönetiminin defalarca savunduğu gibi, onu ve değerlerini destekleyenlerle desteklemeyenler arasında değil, zengin ile yoksul arasında olduğu açık hale gelir.

Terörist örgütler için yoksulluk ve eşitsizlik merkezi meseleler olmadığı halde doğrudur bu. Bununla birlikte, Birleşik Devletler Ulusal Güvenlik Stratejtsi şunu kabul ettiğinde kendi konumunu yapıbozuma uğratır: "Bazılarının konfor ve bolluk içinde yaşadığı, insan türünün yarısının ise günde iki dolardan daha azla yaşadığı bir dünya ne adildir ne de dengelidir. Tüm dünyanın yoksullarını genişleyen bir gelişme -ve fırsat- çemberi içine dahil etmek ahlaki bir buyruktur ve ABD uluslararası politikasının en başta gelen önceliklerinden birisidir (UGS 21 ).

Halihazırdaki dünya düzeninin ne adil ne de sürdürülebilir olduğunu kabul ederek Birleşik Devletler hükümetinin kendisi, statükoyu ayakta tutmak için uğraşan kurumların meşruluğunu sorgulanır hale getirmiştir. Bu kurumların meşruluğu, felsefi bakımdan, dünyanın ' kaynaklarının daha insaflı bir dağıtımını sağlama vaatlerine ve bizi buna götürecek araçlara ve yol haritasına yalnızca onların sahip olduğu kanaatine ,dayanır.

Ulusal Güvenlik Stratejisi "genişleyen bir gelişme çemberi" tasvir ettiğinde ve bunun "girişimcilikle" [entrepreneurship] işleyeceğini öne sürdüğünde böyle bir haklılaştırma sunmaktadır. Gerçekten de, Birleşik Devletler ', hükümeti tek yolun bu olduğuna o denli ikna olmuştur ki yabancı ülkelere yaptığı yardımı yalnızca "girişimciliği mümkün hale getiren" uluslarla sınırlandıracağını ilan etmiştir (UGS 22).

Fakirleşmiş milyonlarca kişinin açlığının açıkça, bir dış politika silahı olarak kullanılacağı anlamına gelir bu. "Girişimciliği" desteklemekte başarısız olduğu için, yabancı bir hükümetin kendi halkının açlığının sorumlusu olduğunu ilan eden retoriği insan şimdiden duyar gibi oluyor. Dünyadaki sermayenin halihazırdaki dağılımı gözönüne alındığında bu ne anlam ifade edebilir ki?

Öyleyse halihazırdaki dünya düzeninin meşruluğu insanın, girişimci küresel kapitalizmin, yoksulluğu ortadan kaldırmanın uygulanabilir bir aracı olduğuna inanıp inanmamasına bağlıdır. Bu meselenin doğurduğu ekonomik soruları şimdi ele alamam, ama ekonomistlerin bize zengin ile yoksul arasındaki uçurumun gittikçe açıldığını söyledikleri kaydedilmeye değer. Girişimci küresel kapitalizmin yoksulluğu ortadan kaldırabileceğini kabul edenlerin umabileceği şey olsa olsa, komünizme uygulandığında çoğunlukla alay edilen, bir çözümün henüz doğru dürüst denenmediğini öne süren argümanın ansızın ikna edici bulunmasıdır. Ele alınması gereken sorun, yalnızca mutlak yoksulluk ya da "umutsuz yoksulluk" mudur yoksa aynı zamanda farklılaşmalar mıdır? Zenginliğin dağılımındaki eşitsizliğin skandal haline geldiği, hayatların tehdit altında olup olmadığına bakılmaksızın, her koşulda ortadan kaldırılması gereken bir yoksulluk biçimi oluşturduğu bir nokta yok mudur?

Bu noktayı çoktan geçtiğimizi düşünüyorum. Yoksulluk skandalı, aynı ulusun içinde, iki farklı ve ayrı dünyanın, zenginin ve yoksulun dünyasının var olmasıydı. Bununla tezat teşkil eden bir biçimde, bugün yoksulluk skandalının bir versiyonu, televizyona ya da Hollywood yapımlarına erişimleri olduğu takdirde, en mahrem ayrıntılarına kadar gösterilmek suretiyle, zenginlerin kaynaklan nasıl tükettiklerinin tüm ulusların yoksullarının yüzüne sürekli olarak çarpılmasıdır. Bu zenginliğin menşei, çoğunlukla, halkların ve yoksulluk içinde bırakılanların kaynaklarının sömürülmesidir.

Yeni bağlamı belirlemeye yönelik olarak kısaca dört noktaya değineceğim. İlkin, yoksulluğun ve insafsızlığın dünyada kendisini ifşa ediş biçimi -görüngübilimi- medya tarafından zenginin ve yoksulun nasıl göründüklerinin en mahrem aynntılarına kadar münasebetsizce sergilenmesiyle radikal bir biçimde değiştirilmektedir.

İkinci olarak, zenginliğin sonuçları -etkililik ve denetim- daha çarpıcı hale gelmiştir. Bu durum, paranın birçok oyu satın alma gücü olduğundan, seçim kampanyalarına maddi katkıların oylardan daha önemli sayılmasından da bellidir.

Üçüncü olarak, yoksulluğun ve oransız zenginliğin sebepleri önceden olduğundan çok daha açık bir biçimde anlaşılmakta ve batıl inançlarla çevrelenmeye eskisi kadar elvermemektedir.

Son olarak, ve en önemlisi, en azından "umutsuz yoksulluk" anlamında küresel yoksulluk bugün ortadan kaldırılabilir bir şey gibi görünmektedir. Müreffeh ülkelerin gelirlerinin ortalama %1-2'sine denk gelen bir meblağı vermeleriyle zenginliğin yeniden dağıtılması, ağır yoksulluğu dünya çapında ortadan kaldıracaktır.


Alıntı.

  Alıntı ile Cevapla

Alt 29 Mart 2009, 02:34   #3
Çevrimdışı
Cevap: Yoksulluk Felsefesi ve Felsefenin Yoksulluğu




Halbuki önceki kuşaklar "yoksulların hep bizimle birlikte olacağına" inanmışlardı.Yoksulluğun, en azından tek bir yerde ortadan kaldırılabileceği fikri; Avrupa'da, Juan Luis Vives'e kadar geri götürülebilir. Juan Luis Vives 1526'da Bruges Kent meclisi ve Senatosu'na hitaben yazdığı De subventione pauperum adlı bir metinde, "yoksulların yoksulluktan kurtarılmasını" savunmuştur. Tüm toplumun yararına olacak bir toplumsal mühendislik uygulaması önerisidir bu. Ortaçağda istemdışı yoksulluğa -bu terimin karşıtı dinsel nizamların istemli yoksulluğudur- ilişkin tartışmalar, yoksulları toplumun vazgeçilmez üyeleri olarak ele almaktadır, zira zenginlerin kendi kurtuluşlarını güvence altına almalarının en iyi yolu onlara yardım etmektir.

Bununla birlikte, Vives'e yoksullar bir sorun, bir hastalık kaynağı, toplumun dengesine karşı potansiyel bir tehdit olarak görünmeye başlamıştır. Onlara daha önce hiç bakılmadığı gibi, yani kendi yoksulluklarından sorumlu, suçlu olarak bakılması için çok zaman geçmesi gerekmeyecektir. Yoksullar, yoksulluğu hak edip etmediklerini görmek için yeni bir biçimde inceleneceklerdir. Bu dönemde yoksulluk kavramının dönüşümünü, en iyi, yoksulluğu ele almanın yeni düzenine ait eleştirmenlerin yorumları gösterecektir. Onaltıncı yüzyılda yaşamış olan Dominiken ilahiyatçı Domingo de Soto bu eleştirmenlerden biridir. Dindar ve dürüst insanlara sadaka vermektense adil olmayanlara sadaka vermenin daha değerli olacağını öne sürmüştür.

Son zamanlarda yoksulluk felsefesinde yoksulluğun yerleşik Batılı etik söylemlerde nasıl ele alınabileceğini gösteren birçok değerli çalışma yapıldı. Bununla birlikte, bu çalışma yoksulluk fıkrinin soykütüğünün araştırılmasıyla birleştirilmelidir ki yerleşik felsefi çerçeve içinde, tam da, önceki kuşakların,' yoksulluğun yüzlerinin bizden talep ettiğine direnme girişiminden türeyenin ne olduğunu daha iyi anlayabilelim. Bu çelişkili miras, yoksulluk sorusuyla ilgili temel görülerimizi bulanıklaştırmakta ve bu görülerin araştırılması gereksinimi doğurmaktadır. Ne zaman sokakta birisi bizden para istese tecrübe ettiğimiz şey fenomenolojik olarak şudur: O kişiye para versek de vermesek de kendimizi suçlu hissederiz. Nietzsche'nin dediği gibi, "Dilenciler ortadan kaldırılmalıdır çünkü onlara vermek de insanın canını sıkar vermemek de."Bu tavırlar, yoksul ülkelere karşı sorumluluğumuz onların politikalarına bağlı olmalı mıdır yoksa olmamalı mıdır gibi sorular ortaya atıldığında, toplumsal politika içinde belirleyici rol oynar. Kendi politikasını ', beyan edişine bakarsak, Bush yönetiminin, bir ülkenin politikasıyla hemfikir olmadığı zaman ona karşı sorumluluğunun da sınırlı olduğuna inandığını görınekteyiz.

Soykütüksel yaklaşımdan ne kastettiğimi açıklamak için yoksulluğa karşı ', çağdaş tavırların soykütüğünde John Locke'un nasıl bir rol oynadığıyla ilgili '' bir iki şey söyleyeceğim. Locke herhangi bir örnek değildir. Bu soykütük ' için merkezi bir önem taşır ve zaten çağdaş etik içinde yapılan yoksullukla '', ilgili tartışmalarda Kant ile birlikte merkezi bir yer tutmaya devam etmektedir. Locke'un Birleşik Devletler'i hâlâ idare eden kavramsal çerçeveyi anlamak için, belki de, en önemli tek filozof olduğu da unutulmamalıdır. O Birleşik Devletler ki, orada mülkiyet hakları karşısında yoksulların yaşam, özgürlük ve mutluluğu arama hakları değersiz kalır. I

Ortaçağda Batı Avrupa'da -gerçi insan başka yerlerde de buna benzer şeyler bulabilir- yoksulların yardım alma hakkına sahip oldukları zaman zaman kabul edilmiştir. Dahası, yoksulların hakkı yalnızca yardım almakla sınırlanmamıştır, yardım karşılıksız olarak verilmediği zaman, hayatta kalmak için, gereksindikleri şeyi almaya da hakları vardır. Bireysel durumlarda bu hakkın nasıl kullanılabileceğine, mekaniğine ilişkin tartışmalar olmuştur:

Önceden piskopostan izin almaya çalışmalı mıdır yoksa çalışmamalı mıdır; eğer piskopos bulunamazsa veya aciliyet sürekli bir hale gelmişse ne yapılmalıdır vb sorular sorulmuştur. Yoksulların haklan Kilise Babalarının bazıları tarafından tanınmış, Aquino'lu Tommaso tarafından yeniden dile getirilmiş ve Hugo Grotius bunun toplum sözleşmesinden.sonra da var olan bir hak olduğunu yinelemiştir. Pufendorf bu iddiaya doğrudan meydan ', okudu,~ fakat Locke'un daha muğlak olan konumu tarihsel olarak daha önemli oldu. Locke'a göre yoksullar ne çalışkan, ne de rasyoneldi. Çalıştırılmalıydılar. Bununla birlikte, yoksul bir kişiyi ölüme terk eden bir bölgenin papazının, görevini yerine getirmekte başarısız olduğu için cezalandırılması gerektiğine de inanıyordu."Fukaraya yardım ilkesi [charity] her insanı, eğer ihtiyaçlarını başka türlü görme imkânı yoksa, bir diğerinin sahip olduğu zenginlik üstünde, onu aşırı derecede zaruret içinde olmaktan kurtaracak ölçüde hak sahibi kılar.
Yorumun sorusu, bu hakkın paranın icadından sonra da, Locke mülkün , birikimini kişinin kullanabileceği kadarıyla sınırlandırmayı tersine çevirdiğinde de var olup olmadığıdır. Birikim üstündeki bu kısıtlamanın kaldırılması, eğer fukaranın yardım alma hakkının iptali ona eşlik etmiyorsa, yoksulların, başkasının serveti üstündeki haklarını kullanmak için daha fazla fırsata sahip olacağı anlamına gelecektir, çünkü umutsuz yoksulluk içinde olanların talebi, başkasının kullanabileceği ile, onu aşırı zaruret içinde kalmaktan kurtaracak olan arasındaki farkla sınırlıdır. Locke'un açıklamasına göre, aradaki bu açık, paranın icat edilmesiyle ve kişiye, ne kadarını tüketebileceğine bakılmaksızın, dilediği kadar yiyecek biriktirme hakkının verilmesiyle genişler. Belki de Locke'un "ötekinin, benim onayım dışında, canı istediği zaman hakkını kullanmak suretiyle benden alabileceği"mülkiyetin olabilirliğini reddetmesinin altında yatan sebep budur; yani , bu ret, umutsuz yoksulluk içinde olanların hakkına karşı bir girişimdir. Bu , mülkiyet tanımı yoksullun yardım alma hakkının açık bir biçimde reddedilmesi olarak anlaşılabilir, sanki ecdadımız, güya paranın icadı üstünde anlaştığında, başka birçok şeyle birlikte bu haktan da feragat edilmiştir. Bu yorum uyarınca, yoksulluğun tanımı, önceki düzenin düzeltilmesi; yeni düzenin uygun saikleri yerli yerinde bulmasına olanak tanımak amacıyla yapılan , zorunlu bir revizyonist tanım olarak anlaşılacaktır.


Alıntı.

  Alıntı ile Cevapla

Alt 29 Mart 2009, 02:35   #4
Çevrimdışı
Cevap: Yoksulluk Felsefesi ve Felsefenin Yoksulluğu




Locke'un söylemek istediği tam olarak ne olursa olsun, Locke'un, doğmasına yardım ettiği dünya görüşünde yoksulun yardım alma hakkı kaybolmuştur. Zorunlu ihtiyaçlarını karşılayabilme hakkı [right to subsistence], şimdi bir insan hakkı olarak yeniden su yüzüne çıkmış bir fikir olduğu halde, halihazırda, yoksulların gereksindikleri şeyleri alma hakkından ayrılmıştır. Burada da kaygıyı doğuran şey, ki bu diğer insan hakları için de geçerlidir, bu hakkın ona başvurma gereksinimi duyan insanların hiçbir işine yaramıyor olmasıdır. Bu bağlamda, bazı Kantçılar, yoksulların hakkının talep edilebileceği özgül failler bulunmadığından odağımızı haklardan ödevlere kaydırmamız gerektiğini savunmaktadırlar.

Kantçılar, bu iddiayı öne sürerken, hayata geçirilemez olsa ' bile bu hakkın kabul edilmesinin, yerleşik düzenlerin meşruluğunu ortadan kaldırmaya hizmet ettiğini unutur gibi görünmektedirler. Şimdiki zamanda , ciddi bir biçimde eksik olan bir tür karşı söyleme olanak tanımaktadır bu.

Elbette, yoksullar, eğer rasyonel olsaydılar (tabü ki Locke'a göre onlar , rasyonel değillerdir çünkü rasyonel olsalardı çalışkan da olurlardı) ancak ihtiyaçlarını karşılayabilme düzeyinde kalma güvencesi karşılığında yardım alma haklarından vazgeçerlerdi. Daha kesin bir dille ifade edersek, Thomas Pogge'nin Dünya Yoksulluğu ve İnsan Hakları'nda işaret ettiği gibi, herkes doğal halinde yaşayan ortalama bir insanın koşullarından -yani ihtiyaçlarını kendi başına karşılayabilme ile kullanabileceği kadarına sahip olma arasında bir yer- daha iyi koşullara sahip olmayacaksa, gözardı peçesi altında [under the veil of ignorance] kimsenin paranın icadına onay vermesi rasyonel değildir

Başka bir deyişle, halihazırdaki dünya düzeni, Lockeçu bir bakış açısından baktığımız zaman bile haksız ve desteklenemezdir. Locke'un başka şartlarının bir kısmının hâlâ karşılanmamış olduğunun altı çizilmeye değer. Örneğin toprak edinilmesi esnasında başkalarına o ölçüde ve o kadar iyi toprak bırakılması şartı burada anılmaya değer. Kuşkusuz, Locke'un savının, her zaman herkes için toprak bulunduğu yönündeki varsayımı, bir zamanlar sahip olduğu kuşkulu meşruiyetini kaybedeli çok oluyor. Elbette, Locke bu koşula odaklanmak suretiyle Kuzey Amerikâ nın sömürgeleştirilmesini meşrulaştırmaya çalışmıştır, ki zaten Shaftesbury ile birlikte bu işe oldukça büyük bir yatırımı vardı. Yeryüzünün çepeçevre bir küre olduğu, tüketilemez bir kaynak olmadığı Avrupa'da Kant'a dek kuramsallaştırılmamıştır. Bununla birlikte, Kant bundan mülkiyet haklarına ilişkin belirleyici sonuçlan çıkarmakta başarısız olmuştur. Bunun sebebi onun kozmopolitanizm fikrinin hâkimiyeti altında olmasıdır ki bu fikrin kendisi gelişme mefhumlarından bağımsız değildir. Gerçekten de, bu kozmopolitanizm kavrayışı o zamandan beri, hem daha iyi hem de daha kötü sonuçlar doğuracak bir biçimde, gelişme fikrini yayan başlıca taşıyıcılardan birisi olmuştur.


Alıntı.

  Alıntı ile Cevapla

Alt 29 Mart 2009, 02:35   #5
Çevrimdışı
Cevap: Yoksulluk Felsefesi ve Felsefenin Yoksulluğu




İçinde bulunduğumuz dünya düzeninin standart savunusu gelişme mefhumuna dayanır. Birleşik Devletler'in ve diğer zengin ve güçlü ülkelerin bir zamanlar revaçta olan, kendi olanaklarıyla gelişme [endogenous development] mefhumunu yaygın bir biçimde reddettiklerini saptamak bu sebeple oldukça anlamlıdır. Bu mefhumu reddederek uzun zamandır eleştirilen Batılı uluslararası gelişme modeline geri dönmüşlerdir ki bu model uyarınca, yoksul ülkelerin görevi, büyük ölçüde endüstrileşmiş ülkelerde başarılı olmuş olan modelleri izlemektir. Bu gelişme fikri ileri toplumlar denen toplumları haklılaştırmaya hizmet eder. Birleşik Devletler in kendisini en yüksek gelişme noktasındaki ülke olarak anlaması, onun kendisini, diğer tüm ülkelerin yargılanacağı kıstasları sunacak kadar güçlü addettiğini ifade eder. Aynı sebeple, kıstasları vücuda getirdiği için Birleşik Devletler kendisini eleştiriden muaf saymaktadır.

Gelişmiş dünya denen dünya, başarısızlıklarına rağmen, dünyanın geri kalanına geleceğinin ne olduğunu söylemeye yetkili olduğunu kabul eder, çünkü bu geleceğin kendisi olduğunu öne sürer. Böyle olduğu ölçüde Batılı felsefi gelişme fikri değişim meydana getirmenin değil, statükoyu güçlendirmenin aracıdır. Birkaç ülkeden daha fazla sayıda ülkenin Avrupa'yı ve Birleşik Devletler'i takip ederek ekonomik gelişme yollunda ilerlemesi olasılığı, Birleşik Devletler'in tüm yurttaşlarının Amerikan rüyasının keyfini sürebileceğini hayal etmekten daha saçma değildir. Her iki mit de vakanın doğası itibarıyla istisnai olması gereken şeyi evrenselleştirmeye çalışmaktadır.

Dahası, olacağı düşünülen bu "gelişme" en yoksul, en az güçlü ülkelerin hiçbir zaman kabul edemeyeceği bir hedeftir. İhtiyaçlarını karşılayabilmenin bedeli Amerikan önderliğini ve Amerikan değerlerini kabul etmektir. Ve bununla birlikte, Batılı filozoflar çoğunlukla bu gelişme kavrayışıyla ilgili sorunları göz önüne sermek için ellerinden geleni yapmamakta ve hatta bu kavrayışı kendi disiplinlerinin anlayışlarına taşımaktadırlar. Refah eşitsizliği sorunu -ve sonuç olarak güçlerin eşitsizliği- öyle büyüktür, öyle aşırıdır ve bu süreci anlamlı bir biçimde tersine çevirme araçları o denli gerçeklikten uzaktır ki, dünyanın temel kurumları ahlaki yetkilerini yitirmişlerdir.

Eğer George W. Bush, bir günde üç bin kişinin ölmesi olasılığının, savaşın haklılığına ilişkin kavrayışımızı önleyici saldırılara izin verecek kadar değiştirmeyi haklı kıldığını söyleyebiliyorsa, her gün beş yaşın altında otuz bin çocuğun önlenebilir sebepler yüzünden ölmesi de dünya kaynaklarının dağılımını değiştirmek için ağır bir gerekçe oluşturmaz mı?

Ölümlerin önlenebilir olması, bu gündelik olayın hiç rahatsız etmediği kavramsal çerçeveyi sorgulamak için yeterli sebep değil midir?

Çoğunlukla, bu meselenin felsefi anlamda tartışılması hâlâ, Locke ve Kant'ın felsefeleri tarafından yerleştirilmiş olan çerçeveye bağlıdır ki bunlar şimdiki dünya düzenini, onu sorguladıkları zaman bile, haklı kılmaya yardım eden felsefelerdir.


Alıntı.

  Alıntı ile Cevapla

Alt 29 Mart 2009, 02:36   #6
Çevrimdışı
Cevap: Yoksulluk Felsefesi ve Felsefenin Yoksulluğu




Yazımı, kullandığım "Yoksulluk Felsefesi ve Felsefenin Yoksulluğu" başlığını açıklayarak bitireceğim. Bu başlık kısmen şu gerçeğe gönderme yapıyor: çağdaş filozoflar, Locke'un özel mülkiyette eşit olmayan payları savunuşunu tartışırken, toprak kapitalizminin [agrarian capitalism], köle taşımacılığının ve sömürgeciliğinin bu şampiyonunun bile, başlamasına yardım ettiği dünya düzenini meşrulaştırmayı başaramadığına işaret edemiyor.

Yoksulun yardım alma hakkının yeniden meydana çıkarılmasının dünya yoksulluğu sorununa bir çözüm getireceğini savunmuyorum. Bununla birlikte, Locke'u okurken ve öğretirken yoksulların hakkını haklılığı olmayan bir biçimde sınırladığına ve bunu yapmasının sebebinin sınırsız özel mülkiyet hakkını yerleştirmek olduğuna işaret etmek yetmez. Zira Locke, sınırlandırılmamış mülkiyeti meşrulaştıracak koruyucuları yerleştirmemiştir.

İnsan bugün Locke'u, modern dünya düzeninin meşruluğu sorusunu sormadan, onun Locke'taki temelinin ne olduğunu araştırmadan okuyamaz. Modern dünya düzeni haklılaştırılamaz olmakla kalmaz, bu düzeni bizzat kendi terimleriyle de haklılaştırmaya imkân yoktur. Şimdiki dünya düzeninin Locke'un terimleriyle haklılaştırılamazlığı, Locke'u, bu dünyanın ırkçılığının bir eleştirisi olarak okumamızın bir parçası olmalıdır. Bununla birlikte, kullandığım başlık, aynı zamanda felsefenin şimdiki haksız dünya düzeniyle suçortaklığı yaptığının altını çizmeyi hedeflemektedir. Proudhon'un Ekonomik Çelişkiler Sistemi ve Yoksulluk Fesefesi'ne yanıt olarak Marx, Felsefenin Yoksulluğu'nda, üretkenlik ve refahta meydana gelmiş olan artışın proletarya tarafından paylaşılmadığını gözlemler. Bu arızi bir şey de değildir: "üretici güçlerin bu gelişmesini ve emeğin bıraktığı bu artı değeri elde etmek için, faydalanan ve çöken sınıflar olmalıdır."

Marx'ın işaret ettiği nokta var olan kaynakların bir şekilde yeniden dağıtılmasını önermenin yeterli olmadığıdır; şimdiki üretim koşullarını değiştirmek zorunludur. Ezilen sınıfların kurtuluşu yeni bir toplum yaratılmaksızın gerçekleşemez . Bu göndermenin hedefi Marksizmi yeniden canlandırmak değildir. Marx da benim sorguladığım gelişme fikrine bağlıdır. Söylemek istediğim şey şudur: Herkes umutsuz yoksulluktan kurtarılsa bile bu, şimdiki dünya düzenini haklı kılmaz. Elbette, bundan daha acil bir şey olamaz, fakat bunun, olsa olsa halihazırdaki dünya düzenini içkin anlamda daha tutarlı kılacağı açıktır. Locke'a ya da Birleşik Devletler Ulusal Güvenlik Stratejisi'ne bakalım, geçerli olan sistemin meşruluğu, kendi kabulleri itibarıyla, yoksulluğun ele alınıp alınmadığına bağlıdır. Bu yüzden, bu sorumluluğun yerine getirilmediğinin apaçık ortada olması halihazırdaki dünya düzenine çok büyük zarar vermektedir.

Yoksulluk ve eşitsizlik sorunu, tüm yeniliğin yolunu önceden tıkayan Batılı felsefi gelişme fikrinden kurtarıldığında, kökten bir biçimde yeni bir toplum biçimi sorusunun sorulduğu yer olarak görülmelidir. Bu sorunla yüzleşmek bugün felsefenin gerçek görevidir, zira felsefe kendine özgü radikal uğraşına en açık bir biçimde burada kavuşur. Tam da, Batı felsefesi geleneği kendisine ödün verme iznini vermiş olduğu ölçüde, böyle bir görev en iyi biçimde burada -ya da yalnızca burada- yani, birçok farklı sesin işitildiği bir Dünya Konferansı'nda yerine getirebilir.


Alıntı.

  Alıntı ile Cevapla

Cevapla

Etiketler
felsefenin, felsefesi, ve, yoksulluğu, yoksullugu, yoksulluk

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Mantık Felsefesi ve Bilim Felsefesi xena Mantık 0 16 Mayıs 2014 22:12
Refah devleti uygulaması Hindistan'da yoksulluğu azalttı PassioN Haber Arşivi 0 22 Mart 2012 22:17
Yoksulluk eğlencelidir(!) Aze Şiir, Hikaye ve Güzel Sözler 2 12 Haziran 2011 13:18
Yoksulluk sınırı 2 bin 336 YTL Lin Haber Arşivi 0 25 Nisan 2008 12:29