IRC ve mIRC Kullanıcılarının Buluşma Noktası
  Mobil Sohbet, Sohbet ve Sohbet Odaları




Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 22 Ocak 2016, 23:51   #1
Çevrimiçi
M. İsa nasıl Allah'ın oglu olabilir?


-- Sponsor Baglantı --


Hıristiyanlara göre M. İsa, Allah'ın Oğludur; bu iddia eski Yunan mitolojisinin tanrılarının serüvenlerini hatırlatmıyor mu? Allah'ın bir oğlu olabilir mi?

Gerçekten Hıristiyanlar, M. İsa'yı Allah'ın oğlu olarak kabul ederler ve kendisine, Allah'a gösterilen hürmet ve saygıyı gösterirler. Hıristiyanlar bu deyimi kullanıyorlarsa, sırf M. İsa'nın kendisi bunu söylediği için kullanmaktadırlar. M. İsa, kendisinden bahsederken, bu deyimi kullanmıştır (Yu. 3,17-18); İsa, Allah'tan bahsederken, hatta O'na seslenirken, "Peder",, veya "Peder'im" deyimlerini kullanmıştır (Mt. 10, 32; 7, 21; 10, 20; Lk. 2,49; Yu. 2,16; 5,43; 8,19; 11,41; 17,1,5,11,21,24,25). Yahudiler de, O'nu bu iddiada bulunduğu için suçlamışlardır: "Sen, insan olduğun halde, Tanrı olduğunu ileri sürüyorsun!" (Yu. 10,33). Nihayet, Yahudilerin Yüksek dinî Meclisi önünde, Başkâhin kendisine resmen: "Diri olan Allah'ın hakkı için sana yemin verdiriyorum, söyle bize: Allah'ın oğlu Mesih sen misin?" diye sorunca, İsa'nın olumlu cevabı üzerine Meclis O'nu idama mahkûm etmiştir (Mt. 26.63-65). Demek ki, bizzat İsa bu gerçeği savunmuştur ve kendi hayatı pahasına bile onda ısrar etmiştir.

Fakat bu deyim bir çok defa, ve bazen da kasten ya da kötü niyetlerle, yanlış bir şekilde açıklanır ve yorumlanır; sanki Allah bir kadınla ilişki kurmuş ve bu ilişkiden İsa isimli bir oğul dünyaya gelmiş ve bu "oğul", Allah'ın oğlu olduğu için, ona ilâhi sıfatlar verilir ve Allah'a gösterilen hürmet ona da gösterilmiş gibi bir yorum yapılır. Bu nevi yorumları ileri sürenler gerçekten eski Yunan mitolojisinin tanrılarının serüvenlerini Allah'a maletmektedirler. Gayet tabii olarak, hiç bir Hıristiyan böyle bir faraziye kabul etmez ve bu nevi hikâyeler hiç bir Hıristiyanın aklına gelmez ya da gelemez.

Bu deyim şunu ifade eder: M. İsa'nın şahsiyeti veya daha doğrusu uknumu, Teslis'in ikinci şahsı, yani ilâhi Kelâmdır; İncil'de bu Kelâm deyimi de kullanılır (Yu. 1,1; 1,14; Apok. 19,13). Bu ilâhi Kelâm ezelden beri mevcuttur ve ebediyete kadar varolacaktır (bk. yukarda, N. III.) Fakat tarihin belli bir noktasında, ya da anında, bu ezelî Kelâm beşer tabiatını kabul ederek, beşeri bir Peder'i olmadan, bir insan vücudu alıp dünyamıza gelmiştir ve O'na, "Allah kurtarır" manasına gelen İsa, ya da İbranice Yeşuha ismini koymuşlardır. Demek ki, M.İsa'ya "Allah'ın Oğlu" diyorsak ta, O'na "Allah'ın Kelâmı" da diyebiliriz, hatta bu son deyim daha uygun ve doğru olacaktı, zira ilâhi Kelâm'ın ezelî olduğunu herkes kolayca kabul eder; böylece onun mevcudiyetinin, İsa'nın doğumu ile başlamadığı daha açık bir şekilde belli olacaktı ve bu deyim, Allah'ın oğlu deyimi gibi yanlış anlamlara yol açmayacaktı. Ay*nı zamanda ilâhi Kelâm ezelden beri varolduğu ve M. İsa ise belli bir tarihte dünyaya geldiği için bu isim, - yani Kelâm is*mi, - gerçeğe daha uygun olacaktı.

Ancak İncil'de bu "Allah'ın Oğlu" deyimi bir kaç defa kullanılmıştır; bunun için bu deyim çok yayılmıştır; aynı zamanda. ilâhi Kelâm Peder Allah'a tıpatıp benzemektedir, tıpkı bir oğlun pederine, babasına, benzemekte olduğu gibi; bu sebepten dolayı da O'na Oğul denilebilir.

M. İsa'nın en derin sırrı bundan ibarettir ki, O'nda beşeri bir kişilik veya, daha doğrusu, beşeri benlik yoktur; O'nun kişiliği, O'nun benliği, Teslis'in ikinci şahsı olan ilâhi Kelâm'ın benliğidir; bu benlik ise ilâhi bir benlik olduğu için, İsa ilâhi bir benliğe, kişiliğe sahiptir ki, aslında bu sebepten dolayı O'na "Allah'ın Oğlu" denilebilir ve denilmektedir.

Bütün bunlarda hiç bir cinsel, hatta hiç bir maddi taraf veya unsur yoktur. Hz. Meryem mucizevi bir şekilde gebe kalmıştır, ve onun oğlunun benliği ilâhi bir benlik, ilâhi bir şahsiyet, ilâhi Kelâm'ın benliği olduğu için, Allah'ın oğludur.

Aynı noktadan hareket ederek, Meryem Ana'yı belirtmek için bir çok defa kullanılan "Allah'ın annesi" deyimini anlayıp izah etmeliyiz.

Bu deyim Hıristiyanlığın ilk asırlarından beri kullanılmaktadır ve M.S. 431 senesinde Efes'te toplanmış olan Konsil tarafından resmen kabul edilmiştir. Bir çok kişi bu deyimi, - bilerek ya da bilmeyerek, cahillikten ya da kötü niyetle, - yanlış bir şekilde anlayıp yorumlamaktadırlar. Sanki, kimine göre, eskiden Allah yokmuş ve Meryem Ana O'nu doğurduktan sonra O varolmuştur; ya da, kimine göre, Allah gerçekten ezelden beri mevcuttur, fakat tarihin belli bir noktasında Meryem isimli bir kadınla ilişki kurmuş ve bu ilişkiden İsa isimli başka bir Tanrı dünyaya gelmişmiş, ve bu Meryem isimli kadının kendisi de, bir Tanrı'yı doğurduğu için bir Tanrıça olma*lıymış ki, böylece üç Allah varmış.

Bu ve buna benzer yorumlar bir çok bakımdan eski mitolojilerin serüvenlerini hatırlatmaktadırlar, fakat Hıristiyan dini ile ve bu deyimin gerçek manası ile alâkası yoktur.

Bu "Allah'ın annesi" deyimi şunu ifade eder ki, biraz evvel izah edildiği gibi, M. İsa ilâhi bir şahsiyete sahiptir, ilâhi Kelâm'ın benliği O'nun beşerî şahsiyetinin yerini tutmuştur; demek ki, Kutsal Üçlü-Birliğin ikinci şahsiyeti gerçekten ve tam manası ile M. İsa'da mevcuttur, yani O, gerçekten Kutsal Üçlü-Birliğin ikinci şahsı, ilâhi Kelâmdır. Böylece, İsa'nın şahsiyeti ilâhi bir şahsiyet ise, O'nun annesi de ilâhi bir şahsın annesidir, bu bakımdan kendisine "Allah'ın annesi" diyebiliriz; her ne kadar bu deyim, ilk bakışta, biraz şaşırtıcı ise de. 431 senesinde Efes'te toplanan Konsil bu "Allah'ın Annesi" deyime o kadar çok önem vermişse, bunu, M. İsa'nın ilahi cevher ve şahsiyetini vurgulamak için yapmıştır.

Her günkü hayatımızda, bir çok defa bir kişinin annesinden bahsederken, marangozun annesi, öğretmenin annesi v.s. gibi deyimler kullanmaktayız. Halbuki, bu kişiler, - yani marangoz, öğretmen, v.s., - dünyaya geldikleri zaman ne marangoz ne öğretmen ne başka bir ünvana sahip idiler, bu sıfatları ancak seneler süresince kazanmışlardır; fakat M. İsa doğduğu anda bile ilâhi sıfatlara donatılmıştı; bu sıfatlar kendisine Meryem Ana tarafından verilmemiştir.

Böylece görürüz ki, Meryem Ana için daha haklı bir şekil*de bu "Allah'ın annesi" deyimini kullanabiliriz, şu şartla ki, bu deyim yanlış bir şekilde anlayıp yorumlanmasın.

İsa, Allah'ın Oğlu ise, nasıl ölebilir?

Bu soru da arasıra sorulmaktadır: bazen daha açık bir şe*kilde "Allah ölebilir mi?" diye sormaktadırlar.

İsa'da hem ilâhi, hem de beşeri tabiat mevcuttur; O, iki tabiata sahiptir; O'nun ilâhi tabiatı, yani ilâhi Kelâm'ı, ezelden beri ve ebediyete kadar varolmaktadır; bu ilâhi Kelâm ölümsüzdür ve ölemez; bu muhakkaktır. Ancak, beşeri tabiatı sayesinde bir insan olarak yaşamaktaydı; İncil'de görebildiğimiz gibi, her insan gibi yerdi, yorulurdu, uyurdu, ve her insan gibi ölebilirdi, ve haç üzerinde gerçekten ölmüştür, daha doğrusu öldürülmüştür, şehit edilmiştir, İncil bunu açık ve ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır. İncil'in her dört metninde İsa'nın ızdıraplarını ve ölümünü anlatan sayfaları en çok ayrıntılarla dolu sayfalardır (Bk. Mt. bap. 26-27; Mk. bap. 14-16; Lk. bap. 22-23; Yu. bap. 18-19). Bir mukayese kullanarak diyebilirz ki, nasıl adî bir insanın ölüm anında vücudu ölür, ruhu ise yaşarsa, İsa'nın ölüm anında vücudu ölmüş, ilahî şahsiyeti, benliği ise ölme*miş, ezelden beri diri olduğu gibi, ebediyete kadar da diri kal*dı ve kalacaktır.

Fakat İsa, niçin bu fanî ve alçak, sefil olan dünyamıza gelip ölmüştür?

İsa "insanları kurtarmak için" bu dünyaya gelmiştir; bu "kurtuluş" ibaresinin tam manası, insanları hem günahlarından hem de cehaletten kurtarmak demektir; yani onlara Allah'ın ne, veya daha doğrusu kim olduğunu, O'nun ne gibi sifatlar ile donatılmış olduğunu, O'na giden yolun ne olduğunu ifşa edip öğretmek için ve Allah'ın insanlara karşı beslediği sevgiyi belirtmek için dünyamıza gelmiştir. Bizzat İsa bunu açık bir şekilde ifade etmiştir. Nikodim isimli bir ferisi ile konuşurken ona şunları da söylemiştir: "Allah dünyayı o kadar sevdi ki, biricik Oğlunu verdi, öyle ki, O'na iman edenlerin hiçbiri mahvolmasın, ama hepsi ebedi yaşama kavuşsun" (Yu. 3, 26). Ve ölümünün arifesinde şakirtlerine de "dünyanın, Peder'i sevdiğimi ve Peder'in bana buyurduğu her şeyi yerine getirdiğimi anlamasını istiyorum." demiştir (Yu.14, 31). Aslın*da her şey Allah'ın sevgisinden kaynaklanmaktadır.

İnsanların kurtuluşu için isa'nın ölümü lâzım mıydı?

İnsanların kurtuluşu için İsa'nın ölümü, ya da öldürülmesi lâzım değildi; insanlar İsa'nın müjdesini ve bilhassa kendisini kabul etmiş olsaydılar, bu cinayet gerçekleşmeyecekti. Ancak insanlar, daha doğrusu Yahudilerin en etkili zümreleri İsa'yı bir müddet dinleyerek kabul ettikten sonra, O'nu reddetmişlerdir; sonunda da O'nu yok etmeye karar vermişlerdir. İsa, Peder'i ve insanları sevdiği için ve bu sevgiyi belirtmek için, kendisine verilmiş olan kurtuluş görevine sadık kalmış, ona ihanet etmek istememiştir ve ölümü pahasına bile onu yerine getirmiştir. Bunun için bu kurtuluş eseri bir itaatten çok bir sevgi eseridir.

Önemli bir noktayı daha belirtmeliyiz; o da şudur ki, bu kurtuluş eserinde M. İsa'nın ızdırapları ve ölümünün önemli bir rol oynamalarına karşın, en esaslı unsur bu ızdıraplı ölüm değildir. Bazı kişiler, - onlar arasında bir kaç ilâhiyatçı bile bulunur. - bu ölümü şu şekilde yorumlamaktadırlar ki, güya Peder Allah, asli günahtan dolayı insanlara öfkelenmiş ve eğer onlar yeteri kadar kefaret ve tarziye ödemezlerse onların hepsini cehenneme mahkum edecekmiş; insanlar için ise böyle bir kefaret vermek tamamen imkânsız imiş; bunun üzerine Kutsal Üçlü-Birliğin ikinci şahsı olan ilâhî Kelâm beşeri tabiatı üzerine almaya ve insan olup, beşeriyetin yerine ve namına ölerek onların hakettiği cezayı çekerek lazım olan tarziye ve kefareti ödeyecekti; böylece adaletin terazisinin kolları yine denkleştirilmiş olacakmış; sanki en önemli unsur İsa'nın ızdıraplı ölümüymüş, çünkü bu ölümü sayesinde Peder Allah'ın öfkesini yatıştırmış olacakmış. Demek ki, Peder Allah, kendi öfkesini yatıştırmak için kendi oğlu olan M.İsa'yı ölüme mahkûm etmiş ve çarmıha göndermiş onlara göre.

Bu nevi yorum ve açıklamaların gerçekten manasız ve abes olduğunu ayrıca belirtmek gerekmez; Allah bu şekilde hareket etseydi, en barbar ve gaddar zâlimden daha kötü bir şekilde davranmış olacaktı. (Zaten İsa'yı ölüme mahküm eden Peder değil, insanlar idi).
Halbuki, M.İsa insanların kurtuluşu için ölmüş ise de, en önemli unsur bu maddi ölüm değildir, ve bu ölümün sebebi, Peder'in O'nu ölüme mahküm etmesi değildir. En önemli ve esaslı taraf, M.İsa'nın zihniyeti ve niyetidir; demek ki, nasıl, niçin ve ne maksatla bu nevi ızdıraplı ölümü üzerine almıştır. Diyebiliriz ki, M. İsa, Peder Allah'ın sevgisini insanlara ifşa etmek ve belirtmek için dünyamıza gelmiştir; onları hem günahlarından hem de Allah'ı bilmemek, tanımamaktan ibaret olan cehaletten kurtaracaktı. Ancak insanlar, - daha doğrusu Musevilerin ileri gelenlerinin bazıları - O'nun öğretisini kabul etmemişlerse de M.İsa vazgeçip çekilmedi, fakat herşeye rağmen hakikate tanıklık etmesini sürdürmüştür, kendi görevini ihmal etmez, kendi şahsiyetini inkâr edemezdi; hem Peder'ini hem de insanları sevdiği için, ne onları kendi kaderiyle başbaşa bırakmak ne de Peder'e beslediği sevgiye vefasız olmak istemezdi. Hem Peder'e hem de insanlara karşı beslediği sevgiyi belirtmek maksadıyla, ona tanıklık etmek için her şeye, ızdıraplarla dolu bir ölüme, hatta çarmıhta ölmeye, katlanacak*tı; her ne pahasına olursa olsun, insanların kurtuluşunun kaynağı olan Peder'in şahsiyetini ve sevgisini belirtecekti.

Bu tutumda en esaslı unsur M. İsa'nın sevgi dolu zihniyeti ve ruhu idi; hayatı boyunca Peder Allah'a bağlı ve kendisini O'na vakfetmiş olarak, O'na bağlı olarak yaşadığı gibi, ölüm saatinde de kendini Peder Allah'a teslim etmiştir; zaten, çarmıhta asılı olarak ölürken son sözlerinin biri de şuydu: "Peder, ruhumu ellerine teslim ediyorum!"(Lk. 23,46); bu ölümün en esaslı unsuru, bedenî, maddî ölüm değil, fakat bu ölüm anındaki manevi davranış, zihniyetin tutumu, haleti ruhiyedir; aksi takdirde maddi unsur manevi unsurdan daha önemli, daha kıymetli olacaktı; aslında bilhassa dini sahalarda, maddi hareket ve davranışların kıymeti manevi durumun, zihniyetin tutumundan gelmektedir, bedeni hareketler ise zihniyetin simgesi ve beyanıdır.

Demek ki, özetle şunu söyleyebiliriz: M. İsa, Peder Allah'ın insanlara karşı olan sevgisini ifşa edip belirtsin diye dünyaya gelmiştir, insanlar kendini reddedince O, ızdıraplı ölümü üzerine alarak yoluna devam etmiştir ve sonunda da, Allah'ın sevgisini ve kendi şahsiyetini, - demek ki, hakikati, - inkâr etmemek için gerçekten öldürülmüştür.

Ayrıca İsa, bu ızdırapları ve ölümü kabul edince, şunu da göstermiştir ki, kendisi için insan herhangi bir varlık, bir yaratık ya da bir nesne veya köle değil, önemli ve kıymetli bir varlık, bir şahıs, hatta bir evlattır; yoksa onu kurtarabilmek için bu nevi ızdırapları üzerine almazdı.

Şunu da unutmamak gerekir ki, aslında her şey M. İsa'nın ölümü ile bitmemiştir; İsa'nın ölümü O'nun eserinin ve hayatının nihaî sonu ve sonucu değildir; ölümünden üç gün sonra dirilmiş ve sonra Göklere yükselip yine Peder Allah'a kavuşmuştur ve ilelebet O'nunla yaşamaktadır. Böylece İsa'nın eseri, görünüşe rağmen, başarısızlık ve felâketle bitmemiştir, ölüm galip gelmemiş ve nihaî zafer ölüme değil, Hayatın kendisi ve hayatın kaynağı olan Allah'a ve ilâhi Kelâm olan M. İsa'ya aittir.

Şunları da eklemeliyiz ki, bazı ilahiyatçılara göre (Bona-ventura ve onu izleyenler) asli günah olmasaydı bile, ilahi Kelam yine insan tabiatını kabul ederek bu fani dünyamıza gelecekti; bu defa ise insanları günahtan değil, sadece onları cehaletten kurtarmak için gelecekti, onlara Allah'ın şahsiyetini, iyiliğini, sevgisini, vs. öğretmek için gelecekti; ve o zaman ızdırap çekip öldürülmeyecekti.






aLinti..
Hıristiyanlara göre M. İsa, Allah'ın Oğludur; bu iddia eski Yunan mitolojisinin tanrılarının serüvenlerini hatırlatmıyor mu? Allah'ın bir oğlu olabilir mi?

Gerçekten Hıristiyanlar, M. İsa'yı Allah'ın oğlu olarak kabul ederler ve kendisine, Allah'a gösterilen hürmet ve saygıyı gösterirler. Hıristiyanlar bu deyimi kullanıyorlarsa, sırf M. İsa'nın kendisi bunu söylediği için kullanmaktadırlar. M. İsa, kendisinden bahsederken, bu deyimi kullanmıştır (Yu. 3,17-18); İsa, Allah'tan bahsederken, hatta O'na seslenirken, "Peder",, veya "Peder'im" deyimlerini kullanmıştır (Mt. 10, 32; 7, 21; 10, 20; Lk. 2,49; Yu. 2,16; 5,43; 8,19; 11,41; 17,1,5,11,21,24,25). Yahudiler de, O'nu bu iddiada bulunduğu için suçlamışlardır: "Sen, insan olduğun halde, Tanrı olduğunu ileri sürüyorsun!" (Yu. 10,33). Nihayet, Yahudilerin Yüksek dinî Meclisi önünde, Başkâhin kendisine resmen: "Diri olan Allah'ın hakkı için sana yemin verdiriyorum, söyle bize: Allah'ın oğlu Mesih sen misin?" diye sorunca, İsa'nın olumlu cevabı üzerine Meclis O'nu idama mahkûm etmiştir (Mt. 26.63-65). Demek ki, bizzat İsa bu gerçeği savunmuştur ve kendi hayatı pahasına bile onda ısrar etmiştir.

Fakat bu deyim bir çok defa, ve bazen da kasten ya da kötü niyetlerle, yanlış bir şekilde açıklanır ve yorumlanır; sanki Allah bir kadınla ilişki kurmuş ve bu ilişkiden İsa isimli bir oğul dünyaya gelmiş ve bu "oğul", Allah'ın oğlu olduğu için, ona ilâhi sıfatlar verilir ve Allah'a gösterilen hürmet ona da gösterilmiş gibi bir yorum yapılır. Bu nevi yorumları ileri sürenler gerçekten eski Yunan mitolojisinin tanrılarının serüvenlerini Allah'a maletmektedirler. Gayet tabii olarak, hiç bir Hıristiyan böyle bir faraziye kabul etmez ve bu nevi hikâyeler hiç bir Hıristiyanın aklına gelmez ya da gelemez.

Bu deyim şunu ifade eder: M. İsa'nın şahsiyeti veya daha doğrusu uknumu, Teslis'in ikinci şahsı, yani ilâhi Kelâmdır; İncil'de bu Kelâm deyimi de kullanılır (Yu. 1,1; 1,14; Apok. 19,13). Bu ilâhi Kelâm ezelden beri mevcuttur ve ebediyete kadar varolacaktır (bk. yukarda, N. III.) Fakat tarihin belli bir noktasında, ya da anında, bu ezelî Kelâm beşer tabiatını kabul ederek, beşeri bir Peder'i olmadan, bir insan vücudu alıp dünyamıza gelmiştir ve O'na, "Allah kurtarır" manasına gelen İsa, ya da İbranice Yeşuha ismini koymuşlardır. Demek ki, M.İsa'ya "Allah'ın Oğlu" diyorsak ta, O'na "Allah'ın Kelâmı" da diyebiliriz, hatta bu son deyim daha uygun ve doğru olacaktı, zira ilâhi Kelâm'ın ezelî olduğunu herkes kolayca kabul eder; böylece onun mevcudiyetinin, İsa'nın doğumu ile başlamadığı daha açık bir şekilde belli olacaktı ve bu deyim, Allah'ın oğlu deyimi gibi yanlış anlamlara yol açmayacaktı. Ay*nı zamanda ilâhi Kelâm ezelden beri varolduğu ve M. İsa ise belli bir tarihte dünyaya geldiği için bu isim, - yani Kelâm is*mi, - gerçeğe daha uygun olacaktı.

Ancak İncil'de bu "Allah'ın Oğlu" deyimi bir kaç defa kullanılmıştır; bunun için bu deyim çok yayılmıştır; aynı zamanda. ilâhi Kelâm Peder Allah'a tıpatıp benzemektedir, tıpkı bir oğlun pederine, babasına, benzemekte olduğu gibi; bu sebepten dolayı da O'na Oğul denilebilir.

M. İsa'nın en derin sırrı bundan ibarettir ki, O'nda beşeri bir kişilik veya, daha doğrusu, beşeri benlik yoktur; O'nun kişiliği, O'nun benliği, Teslis'in ikinci şahsı olan ilâhi Kelâm'ın benliğidir; bu benlik ise ilâhi bir benlik olduğu için, İsa ilâhi bir benliğe, kişiliğe sahiptir ki, aslında bu sebepten dolayı O'na "Allah'ın Oğlu" denilebilir ve denilmektedir.

Bütün bunlarda hiç bir cinsel, hatta hiç bir maddi taraf veya unsur yoktur. Hz. Meryem mucizevi bir şekilde gebe kalmıştır, ve onun oğlunun benliği ilâhi bir benlik, ilâhi bir şahsiyet, ilâhi Kelâm'ın benliği olduğu için, Allah'ın oğludur.

Aynı noktadan hareket ederek, Meryem Ana'yı belirtmek için bir çok defa kullanılan "Allah'ın annesi" deyimini anlayıp izah etmeliyiz.

Bu deyim Hıristiyanlığın ilk asırlarından beri kullanılmaktadır ve M.S. 431 senesinde Efes'te toplanmış olan Konsil tarafından resmen kabul edilmiştir. Bir çok kişi bu deyimi, - bilerek ya da bilmeyerek, cahillikten ya da kötü niyetle, - yanlış bir şekilde anlayıp yorumlamaktadırlar. Sanki, kimine göre, eskiden Allah yokmuş ve Meryem Ana O'nu doğurduktan sonra O varolmuştur; ya da, kimine göre, Allah gerçekten ezelden beri mevcuttur, fakat tarihin belli bir noktasında Meryem isimli bir kadınla ilişki kurmuş ve bu ilişkiden İsa isimli başka bir Tanrı dünyaya gelmişmiş, ve bu Meryem isimli kadının kendisi de, bir Tanrı'yı doğurduğu için bir Tanrıça olma*lıymış ki, böylece üç Allah varmış.

Bu ve buna benzer yorumlar bir çok bakımdan eski mitolojilerin serüvenlerini hatırlatmaktadırlar, fakat Hıristiyan dini ile ve bu deyimin gerçek manası ile alâkası yoktur.

Bu "Allah'ın annesi" deyimi şunu ifade eder ki, biraz evvel izah edildiği gibi, M. İsa ilâhi bir şahsiyete sahiptir, ilâhi Kelâm'ın benliği O'nun beşerî şahsiyetinin yerini tutmuştur; demek ki, Kutsal Üçlü-Birliğin ikinci şahsiyeti gerçekten ve tam manası ile M. İsa'da mevcuttur, yani O, gerçekten Kutsal Üçlü-Birliğin ikinci şahsı, ilâhi Kelâmdır. Böylece, İsa'nın şahsiyeti ilâhi bir şahsiyet ise, O'nun annesi de ilâhi bir şahsın annesidir, bu bakımdan kendisine "Allah'ın annesi" diyebiliriz; her ne kadar bu deyim, ilk bakışta, biraz şaşırtıcı ise de. 431 senesinde Efes'te toplanan Konsil bu "Allah'ın Annesi" deyime o kadar çok önem vermişse, bunu, M. İsa'nın ilahi cevher ve şahsiyetini vurgulamak için yapmıştır.

Her günkü hayatımızda, bir çok defa bir kişinin annesinden bahsederken, marangozun annesi, öğretmenin annesi v.s. gibi deyimler kullanmaktayız. Halbuki, bu kişiler, - yani marangoz, öğretmen, v.s., - dünyaya geldikleri zaman ne marangoz ne öğretmen ne başka bir ünvana sahip idiler, bu sıfatları ancak seneler süresince kazanmışlardır; fakat M. İsa doğduğu anda bile ilâhi sıfatlara donatılmıştı; bu sıfatlar kendisine Meryem Ana tarafından verilmemiştir.

Böylece görürüz ki, Meryem Ana için daha haklı bir şekil*de bu "Allah'ın annesi" deyimini kullanabiliriz, şu şartla ki, bu deyim yanlış bir şekilde anlayıp yorumlanmasın.

İsa, Allah'ın Oğlu ise, nasıl ölebilir?

Bu soru da arasıra sorulmaktadır: bazen daha açık bir şe*kilde "Allah ölebilir mi?" diye sormaktadırlar.

İsa'da hem ilâhi, hem de beşeri tabiat mevcuttur; O, iki tabiata sahiptir; O'nun ilâhi tabiatı, yani ilâhi Kelâm'ı, ezelden beri ve ebediyete kadar varolmaktadır; bu ilâhi Kelâm ölümsüzdür ve ölemez; bu muhakkaktır. Ancak, beşeri tabiatı sayesinde bir insan olarak yaşamaktaydı; İncil'de görebildiğimiz gibi, her insan gibi yerdi, yorulurdu, uyurdu, ve her insan gibi ölebilirdi, ve haç üzerinde gerçekten ölmüştür, daha doğrusu öldürülmüştür, şehit edilmiştir, İncil bunu açık ve ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır. İncil'in her dört metninde İsa'nın ızdıraplarını ve ölümünü anlatan sayfaları en çok ayrıntılarla dolu sayfalardır (Bk. Mt. bap. 26-27; Mk. bap. 14-16; Lk. bap. 22-23; Yu. bap. 18-19). Bir mukayese kullanarak diyebilirz ki, nasıl adî bir insanın ölüm anında vücudu ölür, ruhu ise yaşarsa, İsa'nın ölüm anında vücudu ölmüş, ilahî şahsiyeti, benliği ise ölme*miş, ezelden beri diri olduğu gibi, ebediyete kadar da diri kal*dı ve kalacaktır.

Fakat İsa, niçin bu fanî ve alçak, sefil olan dünyamıza gelip ölmüştür?

İsa "insanları kurtarmak için" bu dünyaya gelmiştir; bu "kurtuluş" ibaresinin tam manası, insanları hem günahlarından hem de cehaletten kurtarmak demektir; yani onlara Allah'ın ne, veya daha doğrusu kim olduğunu, O'nun ne gibi sifatlar ile donatılmış olduğunu, O'na giden yolun ne olduğunu ifşa edip öğretmek için ve Allah'ın insanlara karşı beslediği sevgiyi belirtmek için dünyamıza gelmiştir. Bizzat İsa bunu açık bir şekilde ifade etmiştir. Nikodim isimli bir ferisi ile konuşurken ona şunları da söylemiştir: "Allah dünyayı o kadar sevdi ki, biricik Oğlunu verdi, öyle ki, O'na iman edenlerin hiçbiri mahvolmasın, ama hepsi ebedi yaşama kavuşsun" (Yu. 3, 26). Ve ölümünün arifesinde şakirtlerine de "dünyanın, Peder'i sevdiğimi ve Peder'in bana buyurduğu her şeyi yerine getirdiğimi anlamasını istiyorum." demiştir (Yu.14, 31). Aslın*da her şey Allah'ın sevgisinden kaynaklanmaktadır.

İnsanların kurtuluşu için isa'nın ölümü lâzım mıydı?

İnsanların kurtuluşu için İsa'nın ölümü, ya da öldürülmesi lâzım değildi; insanlar İsa'nın müjdesini ve bilhassa kendisini kabul etmiş olsaydılar, bu cinayet gerçekleşmeyecekti. Ancak insanlar, daha doğrusu Yahudilerin en etkili zümreleri İsa'yı bir müddet dinleyerek kabul ettikten sonra, O'nu reddetmişlerdir; sonunda da O'nu yok etmeye karar vermişlerdir. İsa, Peder'i ve insanları sevdiği için ve bu sevgiyi belirtmek için, kendisine verilmiş olan kurtuluş görevine sadık kalmış, ona ihanet etmek istememiştir ve ölümü pahasına bile onu yerine getirmiştir. Bunun için bu kurtuluş eseri bir itaatten çok bir sevgi eseridir.

Önemli bir noktayı daha belirtmeliyiz; o da şudur ki, bu kurtuluş eserinde M. İsa'nın ızdırapları ve ölümünün önemli bir rol oynamalarına karşın, en esaslı unsur bu ızdıraplı ölüm değildir. Bazı kişiler, - onlar arasında bir kaç ilâhiyatçı bile bulunur. - bu ölümü şu şekilde yorumlamaktadırlar ki, güya Peder Allah, asli günahtan dolayı insanlara öfkelenmiş ve eğer onlar yeteri kadar kefaret ve tarziye ödemezlerse onların hepsini cehenneme mahkum edecekmiş; insanlar için ise böyle bir kefaret vermek tamamen imkânsız imiş; bunun üzerine Kutsal Üçlü-Birliğin ikinci şahsı olan ilâhî Kelâm beşeri tabiatı üzerine almaya ve insan olup, beşeriyetin yerine ve namına ölerek onların hakettiği cezayı çekerek lazım olan tarziye ve kefareti ödeyecekti; böylece adaletin terazisinin kolları yine denkleştirilmiş olacakmış; sanki en önemli unsur İsa'nın ızdıraplı ölümüymüş, çünkü bu ölümü sayesinde Peder Allah'ın öfkesini yatıştırmış olacakmış. Demek ki, Peder Allah, kendi öfkesini yatıştırmak için kendi oğlu olan M.İsa'yı ölüme mahkûm etmiş ve çarmıha göndermiş onlara göre.

Bu nevi yorum ve açıklamaların gerçekten manasız ve abes olduğunu ayrıca belirtmek gerekmez; Allah bu şekilde hareket etseydi, en barbar ve gaddar zâlimden daha kötü bir şekilde davranmış olacaktı. (Zaten İsa'yı ölüme mahküm eden Peder değil, insanlar idi).
Halbuki, M.İsa insanların kurtuluşu için ölmüş ise de, en önemli unsur bu maddi ölüm değildir, ve bu ölümün sebebi, Peder'in O'nu ölüme mahküm etmesi değildir. En önemli ve esaslı taraf, M.İsa'nın zihniyeti ve niyetidir; demek ki, nasıl, niçin ve ne maksatla bu nevi ızdıraplı ölümü üzerine almıştır. Diyebiliriz ki, M. İsa, Peder Allah'ın sevgisini insanlara ifşa etmek ve belirtmek için dünyamıza gelmiştir; onları hem günahlarından hem de Allah'ı bilmemek, tanımamaktan ibaret olan cehaletten kurtaracaktı. Ancak insanlar, - daha doğrusu Musevilerin ileri gelenlerinin bazıları - O'nun öğretisini kabul etmemişlerse de M.İsa vazgeçip çekilmedi, fakat herşeye rağmen hakikate tanıklık etmesini sürdürmüştür, kendi görevini ihmal etmez, kendi şahsiyetini inkâr edemezdi; hem Peder'ini hem de insanları sevdiği için, ne onları kendi kaderiyle başbaşa bırakmak ne de Peder'e beslediği sevgiye vefasız olmak istemezdi. Hem Peder'e hem de insanlara karşı beslediği sevgiyi belirtmek maksadıyla, ona tanıklık etmek için her şeye, ızdıraplarla dolu bir ölüme, hatta çarmıhta ölmeye, katlanacak*tı; her ne pahasına olursa olsun, insanların kurtuluşunun kaynağı olan Peder'in şahsiyetini ve sevgisini belirtecekti.

Bu tutumda en esaslı unsur M. İsa'nın sevgi dolu zihniyeti ve ruhu idi; hayatı boyunca Peder Allah'a bağlı ve kendisini O'na vakfetmiş olarak, O'na bağlı olarak yaşadığı gibi, ölüm saatinde de kendini Peder Allah'a teslim etmiştir; zaten, çarmıhta asılı olarak ölürken son sözlerinin biri de şuydu: "Peder, ruhumu ellerine teslim ediyorum!"(Lk. 23,46); bu ölümün en esaslı unsuru, bedenî, maddî ölüm değil, fakat bu ölüm anındaki manevi davranış, zihniyetin tutumu, haleti ruhiyedir; aksi takdirde maddi unsur manevi unsurdan daha önemli, daha kıymetli olacaktı; aslında bilhassa dini sahalarda, maddi hareket ve davranışların kıymeti manevi durumun, zihniyetin tutumundan gelmektedir, bedeni hareketler ise zihniyetin simgesi ve beyanıdır.

Demek ki, özetle şunu söyleyebiliriz: M. İsa, Peder Allah'ın insanlara karşı olan sevgisini ifşa edip belirtsin diye dünyaya gelmiştir, insanlar kendini reddedince O, ızdıraplı ölümü üzerine alarak yoluna devam etmiştir ve sonunda da, Allah'ın sevgisini ve kendi şahsiyetini, - demek ki, hakikati, - inkâr etmemek için gerçekten öldürülmüştür.

Ayrıca İsa, bu ızdırapları ve ölümü kabul edince, şunu da göstermiştir ki, kendisi için insan herhangi bir varlık, bir yaratık ya da bir nesne veya köle değil, önemli ve kıymetli bir varlık, bir şahıs, hatta bir evlattır; yoksa onu kurtarabilmek için bu nevi ızdırapları üzerine almazdı.

Şunu da unutmamak gerekir ki, aslında her şey M. İsa'nın ölümü ile bitmemiştir; İsa'nın ölümü O'nun eserinin ve hayatının nihaî sonu ve sonucu değildir; ölümünden üç gün sonra dirilmiş ve sonra Göklere yükselip yine Peder Allah'a kavuşmuştur ve ilelebet O'nunla yaşamaktadır. Böylece İsa'nın eseri, görünüşe rağmen, başarısızlık ve felâketle bitmemiştir, ölüm galip gelmemiş ve nihaî zafer ölüme değil, Hayatın kendisi ve hayatın kaynağı olan Allah'a ve ilâhi Kelâm olan M. İsa'ya aittir.

Şunları da eklemeliyiz ki, bazı ilahiyatçılara göre (Bona-ventura ve onu izleyenler) asli günah olmasaydı bile, ilahi Kelam yine insan tabiatını kabul ederek bu fani dünyamıza gelecekti; bu defa ise insanları günahtan değil, sadece onları cehaletten kurtarmak için gelecekti, onlara Allah'ın şahsiyetini, iyiliğini, sevgisini, vs. öğretmek için gelecekti; ve o zaman ızdırap çekip öldürülmeyecekti.






aLinti..
__________________
#HerSeyCokGuzeℒoℒacak..ღ ❦
  Alıntı ile Cevapla

IRCForumlari.NET Reklamlar
radyo44.com.tr
Cevapla

Etiketler
allahın, nasıl, oglu, olabilir, İsa

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Nasıl ve kim Hıristiyan olabilir? PySSyCaT Hristiyanlık 0 22 Ocak 2016 18:14
Allah elçisine, sen olmasaydın Kainatı yaratmazdım demiş olabilir mi? halukgta Genel İslami Konular 0 29 Ekim 2012 12:17
Allah elçisine, sen olmasaydın kainatı yaratmazdım, demiş olabilir mi? halukgta Genel İslami Konular 0 28 Nisan 2012 11:39
Bu nasıl olabilir? Kalemzede İslami Makaleler 0 25 Temmuz 2011 15:56