IRCForumları - IRC ve mIRC Kullanıcılarının Buluşma Noktası
  sohbet




Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 18 Nisan 2009, 16:42   #1
Çevrimdışı
Paul'den Konstantin'e


sohbet


Paul'den Konstantin'e

Yeruşalayim’deki İsa mezhebi ufak kalmayı sürdürdü. Yahudiler arasında bir türlü yayılmıyordu. Gerçekten de Yahudilerin gözüne itici görünüyor, İsa’nın takipçileri ise sapkın olarak nitelendiriliyordu. Rabi’lerin tutumu, bu kişiler her ne kadar Yahudi olsa da, Yahudi yolunun dışında bir ideoloji izledikleri ve çarpık inançlarının Yahudi halkını kirleteceği yönünde idi. Bu, Yahudilikte yeri olmayan hizip bir mezheptir, dolayısıyla onları kovmalıyız. Bu kovma işini ciddiye alanlardan biri Şaul adlı, Tarsus kökenli bir Yahudi idi. Ne var ki “mektuplarında” daha sonra yazdığı gibi, İsa’nın mezhebine yapılan zulümlere katıldıktan sonra aniden görüş değiştirdi. İsa’nın hayalinde ona göründüğünü ve takipçilerine zulmetmekten vazgeçmeye ikna ettiğini yazdı. Bu mistik karşılaşmadan sonra Şaul sahneden kayboldu ve 13 yıl kadar sonra (M.S. yaklaşık 47-60 yıllarında) misyoner Paul olarak ortaya çıktı. Dünya sahnesine yeniden çıktığında Paul, en deneyimli İsa takipçilerinde bile başta öfkeye yol açan bazı devrimci fikirler ortaya attı. Yeruşalayim’de İsa’nın mezhebi ile dramatik bir toplantının sonunda görüşleri galip geldi: yeni din Yahudilikten ayrılacaktı. Paul bir dizi misyonerlik gezisine çıktı ve dönmeleri yeni dine çekmekte çok başarılı oldu: Hıristiyanlığa. Paul kuşkusuz tektanrıcılığı vaaz ediyordu ama genellikle Yahudi kanununu inkar ediyordu. Kurtuluş, Tora’nın emirlerine uymakta değil, çok daha basitti: İsa’ya “Tanrı’nın oğluna” inançta. Paul çabaları ve ilk müritlerinin hevesi sayesinde Hıristiyanlık büyük popülerlik kazandı. Baştaki başarıları Yahudi olmayan nüfusun Yahudi fikirlerine önemli derecede maruz kaldığı yerlerde gerçekleşti. ROMA’NIN YAHUDİLİĞE KARŞI DUYDUĞU ÇEKİM Daha önce Greko-Romen aleminde Helenizmi Yahudiliğe karşı kışkırtan gerilimden söz etmiştik. Ancak Romalıların Yahudiliğe karşı büyük bir çekim hissettiğini belirtmeyi ihmal ettik. Bu özellikle Neron’un imparatorluğunda Roma’nın çöküşünün başladığı ve düşünceli, akıllı insanların imparatorluğun kokuşma, şiddet ve topyekun ahlaksızlık uçurumuna düştüğünü gördüğü M.S. 1. yüzyıl için geçerlidir. Bu insanlar istikrar, evrensel manevi bir dünya görüşünü aramaya başladı. Gözlerini resmi devlet dininden daha egzotik tapınma şekillerine çevirdiler. Arayışları Roma’ya birçok yabancı dini mezhebi getirdi, özellikle Yunan güneş tanrısı Helios ve Roma güneş tanrısı Sol ile özdeşleştirilen Pers ışık ve bilgelik tanrısı Mitra’ya tapınmayı. Bu mezhep o kadar popüler oldu ki Romalılar haftanın bir gününü Mitra’nın onuruna “Sunday” diye adlandırdı ve güneş tanrısının doğum gününü, Kış Gündönümü ile bağlantılı olarak Aralık sonlarında kutladılar. Devlet tanrılarına sadakat, Roma’nın fethettiği halkların tanrılarını çalma politikasıyla daha da zayıfladı. “Ele geçirilen tanrılar” Roma’ya “ait” oluyor ve resmi panteona dahil ediliyordu. İmparatorluk büyüdükçe tanrıların sayısı çılgınca arttı. Romalı yazar Varro’ya göre Roma’nın 30.000’den fazla tanrısı ve yılda 157 bayramı vardı. Bu tanrıları kim ciddiye alabilirdi ki? Bir başka önemli faktör sürekli yaşadıkları iç başkaldırı ve dış istila tehdidi idi. Onları acımasız bir akıbetin ve vahşice bir ölümün beklediği düşüncesi endişeli ve korkak kılıyordu. Karanlık atmosferi siyasi entrikalar, genel kokuşma ve belirgin ahlaki çöküş daha da karartıyordu. İnsanlar tıka basa yiyor, sonra daha da fazla yiyebilmek için kusuyordu. Bu arada halka açık banyolarda esirler ve ******lerin de katıldığı bitmek bilmeyen seks partileri yer alıyordu. Tarihçi Michael Grant The World of Rome (Roma Dünyası) adlı kitabında (sh.129) durumu şöyle özetlemektedir: “Roma dönemi yalnızca kana karşı kontrolsüz bir şehvet değil, insanın kendi geleceğini şekillendirme gücü ile ilgili olarak kötümserlik ve sinir bozukluğu zamanıydı. Eski tanrıların desteğini talep eden imparatorluk hükümetinin varlığı ve propagandası, her insanın başıboş, her şeyin de tesadüfi olduğu duygusunu ortadan kaldıramıyordu. Sinir bozukluğunun tanrısı Fortune (talih) idi. “Dünyanın her yerinde” der Büyük Pliny, “her saatte, her ses Fortune’u çağırır ve adını söyler... Talihin merhametine o kadar bağımlıyız ki talih bizim tanrımız.” Böyle bir ortamda kişinin rastlantısal ve düşman bir evrende kaybolmadığı, dünyayı düzenleyen ve yöneten tek, güçlü ve sevecen bir Tanrı tarafından korunduğu Yahudi görüşünün ilgi uyandıracağı olasıydı. Ancak Yahudiliğe geçiş her zaman uzun ve zor bir süreç olmuştur. Din değiştirmek isteyen, Yahudi halkına katılmaya duyduğu samimi arzuyu kanıtlamak zorundadır... Bu da kolay bir şey değildir. Buna rağmen tarihi Roma kayıtları Yahudiliğin tutulduğunu -özellikle de Roma ve İskenderiye gibi önemli kültürel merkezlerde- göstermektedir. Melez Yahudi ideolojisinin en iyi tanınan ihracatçısı M.Ö. 20 ile M.S. 50 yılları arasında yaşadığı sanılan Philo Judeas idi. Helenizm tarafından kuvvetle etkilenmiş, Yunan felsefesi ile Yahudiliği birleştirmeye ve bu karışımı dünyaya ihraç etmeye çalışmıştır. Philo çok takipçisi olan verimli bir yazardı. O sırada din değiştirenlerden biri Neron’un yeğeni olduğu söylenen ve sonradan İbranice Tora’yı Aramice’ye tercüme eden Onkelos idi. Tarihçiler Neron’un karısı Pompeia’nın da Yahudiliği seçtiğini ve Marcus Aurelius’un bunu ciddi olarak düşündüğünü söyler. Tarihçi Howard Sachar History of Israel (İsrail Tarihi) adlı kitabının 111. sayfasında nedenler için şöyle bir öneri getirir: “Koşullar son derece uygundu. Eski paganlık çöküyordu ve duyarlı zihinler bunu itici buluyordu. Düzgün hatlı tektanrıcılık ve İbranilerin rasyonel uygulamaları, Helenleşmiş Yahudi yazarlar tarafından dile getirildiğinde büyük etki bırakıyordu. Çok sayıda din değiştiren vardı. Resmi olarak Yahudiliğe değilse bile, en azından Yahudi uygulamaları ve ideallerine doğru.” İmparatorluğun bazı vatandaşları din değiştirdi, çok daha fazlası da Yahudilere karşı sempati duydu diye Moşe’nin dini Roma’yı kasıp kavurdu anlamına gelmez. Nedeni basittir: Yahudi kanunları, kısıtlamaları ve ritüelleri karmaşık ve zordu. Şabat günleri dinlenmek ve kaşerut kuralları gibi bazı emirler çok popüler ve uygulanmaları nispeten kolay olsa da, Yahudiliğin diğer ritüelleri çok uç ve fazla zor görülüyordu. Örneğin sünnet ve her ayın belirli bir döneminde cinsel perhiz. Buna ilaveten birçoğu Yahudiliği belirli bir halkın ulusal dini olarak görüyordu. Yani Yahudi olmak sadece dini bir inanca sahip olmak değil, ayrıca farklı bir ulusal kimliği benimsemekti. Tabii Roma’da doğmuşsanız, Roma vatandaşlığından vazgeçmeyi arzu etmezdiniz. Yudea’nın imparatorluğun en isyankar ve belalı eyaletlerinden biri olması, Yahudilere de genelde kuşku ve düşmanlıkla bakılması işleri kolaylaştırmıyordu. Kuşkusuz bu, Romalıların Yahudi saflarına katılmadan önce iki kere düşünmesine yol açtı. Paul’un sahneye çıkması bu ana denk gelir. PAUL’UN DEVRİMİ Paul’un başarısı Yahudiliğin en çekici yanlarını ve Tora ile yakın ilişkiyi muhafaza etmesi, buna karşı “itiraza açık” bileşkeleri atmasıydı. Paul, İsa’ya inancın Tora kanunlarının yerine geçtiğini vaaz ediyordu, yani Yahudiliğin çektiği Romalıların pek zahmetli bulduklarının. Hıristiyanlığı seçecek Romalılar sevecen bir Tanrı, Tora’nın manevi barış, adalet ve komşusunu sevme görüşlerini benimseyebilecekti. Bir Romalı bu fikirleri, Yahudilerin olduğu gibi “farklı” olmadan benimseyebilirdi. Böylece Paul bu engelleri kaldırdı ve kapakları açtı. John G. Gager Kingdom and Community: The Social World of Early Christianity (Krallık ve Toplum: İlk Hıristiyanlığın Sosyal Dünyası) adlı eserinde şöyle yazar (sh.140): “... Hıristiyanlık Yahudi mirasının bütün avantajlarını koruyordu ama büyümesini engelleyecek yegane iki unsur dışında: ritüel kanun zorunluluğu ve din ile ulusal kimlik arasındaki yakın ilişki. Helen Hıristiyanlık, İsa’nın “kanunun sonu” olduğunu ilan ederek ve kendisini dünyaya “yeni ruhani Yisrael” olarak tanıtarak, Helen Yahudiliğin üç yüzyıl boyunca ektiği siyasi ve sosyal meyveleri toplamayı başarmıştı.” Dindar Yahudilerin, en kötü cinsten bir sapkın Yahudi olarak gördüğü Paul’e karşı çıktığını söylemeye gerek yok. Gerçekten de ona karşı Yahudilerin şikayetleri nedeniyle Paul Roma yetkilileri tarafından tutuklandı, bir süre bir tutuk evinde kaldı ve sonunda M.S. 67 yılında ya da civarında infaz edildi (Yisrael’de Roma’ya karşı Büyük İsyan’ın başladığı yıl). Hıristiyan geleneğine göre Paul ile İsa’nın baş havarisi Peter, Roma Katolik Kilisesi’nin şimdiki merkezi olan Vatikan Tepesi’nde gömülmüştür. Paul’un ölümünden sonra Hıristiyanlık ilerlemeye ve büyümeye devam etti. Yeni din çekirdek teolojisini geliştirmeye çabalarken birçok tartışma ortaya çıktı. Konumuz Yahudi tarihi olduğu için Teslis (Trinity), bakire doğum, diriliş gibi Hıristiyan dogmalarını tartışmayacağız. İlk Hıristiyan Kilisesi’nin çekirdek dogmasını oluşturmasının 300 yıl aldığını ve Yahudi, Yunan ve diğer pagan fikirlerin bir sentezi olduğunu söylemekle yetineceğiz. Hıristiyanlığın büyümesi resmi Roma tarafından direnişle karşılandı. Yeni din fazlasıyla ilgi görüyor, devlet dinini, dolayısıyla da devletin istikrarını tehdit ediyordu. Hıristiyanlık Roma’da kanun dışıydı, uygularken yakalananlar düzenli olarak çarmıha geriliyor ya da Coliseum’da aslanlara yem ediliyordu. Dalgalar halinde gelen bu zulümler (iktidardaki roma imparatorunun hoşgörü seviyesine göre) Hıristiyanlığın daha da güçlenmesine yol açtı. Bu açıdan Hıristiyanlar Yahudilerin Yunan İmparatorluğu’ndaki davranışlarını izliyordu. O zamana kadar kimse- Yahudiler hariç- dini için ölmemişti. Derken aniden M.S. 312 yılında Hıristiyanlığın kaderini değiştiren olağanüstü bir olay gerçekleşti ve Hıristiyanlık bir düzine yıl içinde Roma İmparatorluğu’nun devlet dini haline geldi. Bu olağanüstü olay, Roma imparatoru olacak olan Konstantin’in din değiştirmesiydi. KONSTANTİN Roma tahtı için rakibi ile savaşın gecesinde Konstantin rüyasında İsa’yı ve güneşin üzerinde duran bir haç gördüğünü söyledi. Konstantin hayallere eğilimliydi. Birkaç yıl öncesinde güneş tanrısı Sol’u Galya’da bir korulukta gördüğünü ileri sürmüştü. Bu ikisinin yan yana gelmesi –haç ve güneş- zafer belirtisiydi, Konstantin savaşı kazanınca başarıyı yeni bulunmuş tanrısına atfetti ve Hıristiyan oldu. Oxford bilgini David L. Edwards, Londra Southwark Katedrali Dekanı ve Christianity:The First Two Thousand Years (Hıristiyanlık: İlk İki Bin Yıl) kitabının yazarı, başka bazı Hıristiyan bilginler gibi Konstantin’in din değiştirmedeki samimiyetinden kuşku duymaktadır. Ama bunlar tarihin cilveleridir. Konstantin kısa zaman sonra imparator oldu, başkentini doğuda, Bizans’ta kurmayı seçti ve adına Konstantinopolis dendi. İmparatorluk ikiye bölünecekti. Batı imparatorluğu 5. yüzyılda yıkılacak ama Doğu imparatorluğu bin yıl kadar daha ayakta kalacaktı. Hıristiyanlık böylece yeni teşkilatın, Bizans İmparatorluğu’nun resmi devlet dini oldu. Konstantin Hıristiyanlığa bakışta benzersiz bir tarz başlatmıştı: pagan ve Hıristiyan simgelerini (güneş ve haç) birleştirerek. Sonraki birkaç yüz yılda bu türden başka sentezler ortaya çıktı. Hıristiyanlar Hıristiyanlığı “sevgi dini” ve Yahudiliği “kanun dini” olarak görmekten hoşlansa da, Konstantin’in siciline bakan bir Yahudi şöyle sorabilir: “Sevginin burada işi ne?” Johnson History of Christianity (Hıristiyanlığın Tarihi) adlı kitabında şöyle yazar (sh.68): “Onun (Konstantin) insan hayatına karşı hiçbir saygısı yoktu. İmparator olarak büyük oğlunu, ikinci karısını, en sevdiği kızkardeşinin kocasını ve birçok kişiyi kuşku götüren suçlamalarla öldürdü... Savaş tutsaklarını Trier ve Comar’da vahşi hayvanlara dövüşmeye mahkum ettiği için ve Kuzey Afrika’daki katliamları yüzünden çok eleştirildi.” Kısa zaman sonra zenginlik ve güç için acı bir mücadelenin başlaması işleri değiştirmedi. Hıristiyan kalabalıklar paganlığı kökünden yok etmek için ülkeyi alt üst etti, putları parçaladı, mabetleri yaktı. Johnson şöyle yazıyor (sh.76): “(Kilise) acı çeken, kurban edilen, hoşgörü dilenen bir varlıktan, baskı uygulayıcı, tekel talep eden bir varlığa dönüştü...” Alaycı kişiler devlet gücü haline geldiğinde Hıristiyan Kilisesi’nin haçı kılıca dönüştürdüğünü ve batı dünyasının dinini değiştirme becerisinin mesajlarda değil, yöntemlerde yattığını ileri sürer. M.S. 4. yüzyılın sonlarına doğru resmi hükümetin kanun ve yönetmeliklerle çekingenlik uyandırma çabaları –kalabalıkların terörünün de yardımıyla- Hıristiyanlığı imparatorluğun çoğunluğuna yaymayı başardı. Paganlığın ortadan kaybolmasıyla Yahudilik göze batmaya başladı. Her zamanki gibi yabancı ve ayrı idi ve boyun eğmiyordu. Daha önce inanç sistemlerine saldıran diğer bütün dinlere karşı yaptıkları gibi, yeni teşkilata karşı da inatla direniyorlardı. Bu, William Nicholls’un Christian Antisemitism: A History of Hate (Hıristiyan Antisemitizmi: Bir Nefret Tarihi) adlı kitabında açıkladığı gibi özel bir sorun oluşturuyordu. (sh.90): “... Tanrı’nın ilksel antlaşmaya sadakatine inanmaya devam eden Yahudi halkının dünyadaki varlığı, Hıristiyanlığın İsa aracılığı ile yapılan yeni antlaşmaya inancın yanına büyük bir soru işareti koyuyor. Çoğunlukla Hıristiyan zihninin derinliklerine gömülmüş olan bu soru işareti büyük bir endişe yaratmazlık edemezdi. Endişe çoğu zaman düşmanlığa yol açar.” Kısa bir zaman içinde imparatorlukla yaşayan Yahudiler medeni haklarından çoğunu kaybetti (örneğin bir Yahudi’nin bir Hıristiyan’la evlenmesi ölümle cezalandırılabilecek bir suçtu). Yahudi Yüce Mahkemesi Sanhedrin’in toplanması yasaklanmıştı. Yahudilere karşı çoğu zaman şiddete yol açan vaazlar düzenli olarak veriliyordu. Yahudileri İsa’nın katilleri olarak tanıtma fikri o zamanlar doğdu ama birkaç yüzyıl sonrasında popülerlik kazandı. 7. yüzyılın başında Bizans sendelemeye başladığında –büyük toprak parçaları, hatta Yeruşalayim’i de ele geçiren Pers saldırıları karşısında- imparatorlukla yaşayan Yahudiler çok istikrarsız bir durumdaydı. Yahudi karşıtı yasalar, ağır vergiler, şiddet gösterileri ve zorla din değiştirmeler halkı bezdirmişti. Bazıları Hıristiyanlardan kurtulmak umuduyla evlerine, güvenceye geri döndü. Ama Bizans İmparatoru Heraklius M.S. 629 yılında Yeruşalayim’i geri alınca zavallı Yahudiler vahşice katledildi. Kurtuluş için dua eden bu Yahudiler, kurtuluşun en beklenmedik yerden, Suudi Arabistan’dan “karma bir lütuf” şeklinde geleceğini hayal bile edemezdi. Orada, Mekke’de –Kâbe’deki ünlü Siyah Taş’ın uzun süredir pagan tapınma merkezi olduğu- Muhammed adlı olağandışı bir adam, olağandışı bir mesaj vaaz ediyordu.

Alıntı.
Paul'den Konstantin'e

Yeruşalayim’deki İsa mezhebi ufak kalmayı sürdürdü. Yahudiler arasında bir türlü yayılmıyordu. Gerçekten de Yahudilerin gözüne itici görünüyor, İsa’nın takipçileri ise sapkın olarak nitelendiriliyordu. Rabi’lerin tutumu, bu kişiler her ne kadar Yahudi olsa da, Yahudi yolunun dışında bir ideoloji izledikleri ve çarpık inançlarının Yahudi halkını kirleteceği yönünde idi. Bu, Yahudilikte yeri olmayan hizip bir mezheptir, dolayısıyla onları kovmalıyız. Bu kovma işini ciddiye alanlardan biri Şaul adlı, Tarsus kökenli bir Yahudi idi. Ne var ki “mektuplarında” daha sonra yazdığı gibi, İsa’nın mezhebine yapılan zulümlere katıldıktan sonra aniden görüş değiştirdi. İsa’nın hayalinde ona göründüğünü ve takipçilerine zulmetmekten vazgeçmeye ikna ettiğini yazdı. Bu mistik karşılaşmadan sonra Şaul sahneden kayboldu ve 13 yıl kadar sonra (M.S. yaklaşık 47-60 yıllarında) misyoner Paul olarak ortaya çıktı. Dünya sahnesine yeniden çıktığında Paul, en deneyimli İsa takipçilerinde bile başta öfkeye yol açan bazı devrimci fikirler ortaya attı. Yeruşalayim’de İsa’nın mezhebi ile dramatik bir toplantının sonunda görüşleri galip geldi: yeni din Yahudilikten ayrılacaktı. Paul bir dizi misyonerlik gezisine çıktı ve dönmeleri yeni dine çekmekte çok başarılı oldu: Hıristiyanlığa. Paul kuşkusuz tektanrıcılığı vaaz ediyordu ama genellikle Yahudi kanununu inkar ediyordu. Kurtuluş, Tora’nın emirlerine uymakta değil, çok daha basitti: İsa’ya “Tanrı’nın oğluna” inançta. Paul çabaları ve ilk müritlerinin hevesi sayesinde Hıristiyanlık büyük popülerlik kazandı. Baştaki başarıları Yahudi olmayan nüfusun Yahudi fikirlerine önemli derecede maruz kaldığı yerlerde gerçekleşti. ROMA’NIN YAHUDİLİĞE KARŞI DUYDUĞU ÇEKİM Daha önce Greko-Romen aleminde Helenizmi Yahudiliğe karşı kışkırtan gerilimden söz etmiştik. Ancak Romalıların Yahudiliğe karşı büyük bir çekim hissettiğini belirtmeyi ihmal ettik. Bu özellikle Neron’un imparatorluğunda Roma’nın çöküşünün başladığı ve düşünceli, akıllı insanların imparatorluğun kokuşma, şiddet ve topyekun ahlaksızlık uçurumuna düştüğünü gördüğü M.S. 1. yüzyıl için geçerlidir. Bu insanlar istikrar, evrensel manevi bir dünya görüşünü aramaya başladı. Gözlerini resmi devlet dininden daha egzotik tapınma şekillerine çevirdiler. Arayışları Roma’ya birçok yabancı dini mezhebi getirdi, özellikle Yunan güneş tanrısı Helios ve Roma güneş tanrısı Sol ile özdeşleştirilen Pers ışık ve bilgelik tanrısı Mitra’ya tapınmayı. Bu mezhep o kadar popüler oldu ki Romalılar haftanın bir gününü Mitra’nın onuruna “Sunday” diye adlandırdı ve güneş tanrısının doğum gününü, Kış Gündönümü ile bağlantılı olarak Aralık sonlarında kutladılar. Devlet tanrılarına sadakat, Roma’nın fethettiği halkların tanrılarını çalma politikasıyla daha da zayıfladı. “Ele geçirilen tanrılar” Roma’ya “ait” oluyor ve resmi panteona dahil ediliyordu. İmparatorluk büyüdükçe tanrıların sayısı çılgınca arttı. Romalı yazar Varro’ya göre Roma’nın 30.000’den fazla tanrısı ve yılda 157 bayramı vardı. Bu tanrıları kim ciddiye alabilirdi ki? Bir başka önemli faktör sürekli yaşadıkları iç başkaldırı ve dış istila tehdidi idi. Onları acımasız bir akıbetin ve vahşice bir ölümün beklediği düşüncesi endişeli ve korkak kılıyordu. Karanlık atmosferi siyasi entrikalar, genel kokuşma ve belirgin ahlaki çöküş daha da karartıyordu. İnsanlar tıka basa yiyor, sonra daha da fazla yiyebilmek için kusuyordu. Bu arada halka açık banyolarda esirler ve ******lerin de katıldığı bitmek bilmeyen seks partileri yer alıyordu. Tarihçi Michael Grant The World of Rome (Roma Dünyası) adlı kitabında (sh.129) durumu şöyle özetlemektedir: “Roma dönemi yalnızca kana karşı kontrolsüz bir şehvet değil, insanın kendi geleceğini şekillendirme gücü ile ilgili olarak kötümserlik ve sinir bozukluğu zamanıydı. Eski tanrıların desteğini talep eden imparatorluk hükümetinin varlığı ve propagandası, her insanın başıboş, her şeyin de tesadüfi olduğu duygusunu ortadan kaldıramıyordu. Sinir bozukluğunun tanrısı Fortune (talih) idi. “Dünyanın her yerinde” der Büyük Pliny, “her saatte, her ses Fortune’u çağırır ve adını söyler... Talihin merhametine o kadar bağımlıyız ki talih bizim tanrımız.” Böyle bir ortamda kişinin rastlantısal ve düşman bir evrende kaybolmadığı, dünyayı düzenleyen ve yöneten tek, güçlü ve sevecen bir Tanrı tarafından korunduğu Yahudi görüşünün ilgi uyandıracağı olasıydı. Ancak Yahudiliğe geçiş her zaman uzun ve zor bir süreç olmuştur. Din değiştirmek isteyen, Yahudi halkına katılmaya duyduğu samimi arzuyu kanıtlamak zorundadır... Bu da kolay bir şey değildir. Buna rağmen tarihi Roma kayıtları Yahudiliğin tutulduğunu -özellikle de Roma ve İskenderiye gibi önemli kültürel merkezlerde- göstermektedir. Melez Yahudi ideolojisinin en iyi tanınan ihracatçısı M.Ö. 20 ile M.S. 50 yılları arasında yaşadığı sanılan Philo Judeas idi. Helenizm tarafından kuvvetle etkilenmiş, Yunan felsefesi ile Yahudiliği birleştirmeye ve bu karışımı dünyaya ihraç etmeye çalışmıştır. Philo çok takipçisi olan verimli bir yazardı. O sırada din değiştirenlerden biri Neron’un yeğeni olduğu söylenen ve sonradan İbranice Tora’yı Aramice’ye tercüme eden Onkelos idi. Tarihçiler Neron’un karısı Pompeia’nın da Yahudiliği seçtiğini ve Marcus Aurelius’un bunu ciddi olarak düşündüğünü söyler. Tarihçi Howard Sachar History of Israel (İsrail Tarihi) adlı kitabının 111. sayfasında nedenler için şöyle bir öneri getirir: “Koşullar son derece uygundu. Eski paganlık çöküyordu ve duyarlı zihinler bunu itici buluyordu. Düzgün hatlı tektanrıcılık ve İbranilerin rasyonel uygulamaları, Helenleşmiş Yahudi yazarlar tarafından dile getirildiğinde büyük etki bırakıyordu. Çok sayıda din değiştiren vardı. Resmi olarak Yahudiliğe değilse bile, en azından Yahudi uygulamaları ve ideallerine doğru.” İmparatorluğun bazı vatandaşları din değiştirdi, çok daha fazlası da Yahudilere karşı sempati duydu diye Moşe’nin dini Roma’yı kasıp kavurdu anlamına gelmez. Nedeni basittir: Yahudi kanunları, kısıtlamaları ve ritüelleri karmaşık ve zordu. Şabat günleri dinlenmek ve kaşerut kuralları gibi bazı emirler çok popüler ve uygulanmaları nispeten kolay olsa da, Yahudiliğin diğer ritüelleri çok uç ve fazla zor görülüyordu. Örneğin sünnet ve her ayın belirli bir döneminde cinsel perhiz. Buna ilaveten birçoğu Yahudiliği belirli bir halkın ulusal dini olarak görüyordu. Yani Yahudi olmak sadece dini bir inanca sahip olmak değil, ayrıca farklı bir ulusal kimliği benimsemekti. Tabii Roma’da doğmuşsanız, Roma vatandaşlığından vazgeçmeyi arzu etmezdiniz. Yudea’nın imparatorluğun en isyankar ve belalı eyaletlerinden biri olması, Yahudilere de genelde kuşku ve düşmanlıkla bakılması işleri kolaylaştırmıyordu. Kuşkusuz bu, Romalıların Yahudi saflarına katılmadan önce iki kere düşünmesine yol açtı. Paul’un sahneye çıkması bu ana denk gelir. PAUL’UN DEVRİMİ Paul’un başarısı Yahudiliğin en çekici yanlarını ve Tora ile yakın ilişkiyi muhafaza etmesi, buna karşı “itiraza açık” bileşkeleri atmasıydı. Paul, İsa’ya inancın Tora kanunlarının yerine geçtiğini vaaz ediyordu, yani Yahudiliğin çektiği Romalıların pek zahmetli bulduklarının. Hıristiyanlığı seçecek Romalılar sevecen bir Tanrı, Tora’nın manevi barış, adalet ve komşusunu sevme görüşlerini benimseyebilecekti. Bir Romalı bu fikirleri, Yahudilerin olduğu gibi “farklı” olmadan benimseyebilirdi. Böylece Paul bu engelleri kaldırdı ve kapakları açtı. John G. Gager Kingdom and Community: The Social World of Early Christianity (Krallık ve Toplum: İlk Hıristiyanlığın Sosyal Dünyası) adlı eserinde şöyle yazar (sh.140): “... Hıristiyanlık Yahudi mirasının bütün avantajlarını koruyordu ama büyümesini engelleyecek yegane iki unsur dışında: ritüel kanun zorunluluğu ve din ile ulusal kimlik arasındaki yakın ilişki. Helen Hıristiyanlık, İsa’nın “kanunun sonu” olduğunu ilan ederek ve kendisini dünyaya “yeni ruhani Yisrael” olarak tanıtarak, Helen Yahudiliğin üç yüzyıl boyunca ektiği siyasi ve sosyal meyveleri toplamayı başarmıştı.” Dindar Yahudilerin, en kötü cinsten bir sapkın Yahudi olarak gördüğü Paul’e karşı çıktığını söylemeye gerek yok. Gerçekten de ona karşı Yahudilerin şikayetleri nedeniyle Paul Roma yetkilileri tarafından tutuklandı, bir süre bir tutuk evinde kaldı ve sonunda M.S. 67 yılında ya da civarında infaz edildi (Yisrael’de Roma’ya karşı Büyük İsyan’ın başladığı yıl). Hıristiyan geleneğine göre Paul ile İsa’nın baş havarisi Peter, Roma Katolik Kilisesi’nin şimdiki merkezi olan Vatikan Tepesi’nde gömülmüştür. Paul’un ölümünden sonra Hıristiyanlık ilerlemeye ve büyümeye devam etti. Yeni din çekirdek teolojisini geliştirmeye çabalarken birçok tartışma ortaya çıktı. Konumuz Yahudi tarihi olduğu için Teslis (Trinity), bakire doğum, diriliş gibi Hıristiyan dogmalarını tartışmayacağız. İlk Hıristiyan Kilisesi’nin çekirdek dogmasını oluşturmasının 300 yıl aldığını ve Yahudi, Yunan ve diğer pagan fikirlerin bir sentezi olduğunu söylemekle yetineceğiz. Hıristiyanlığın büyümesi resmi Roma tarafından direnişle karşılandı. Yeni din fazlasıyla ilgi görüyor, devlet dinini, dolayısıyla da devletin istikrarını tehdit ediyordu. Hıristiyanlık Roma’da kanun dışıydı, uygularken yakalananlar düzenli olarak çarmıha geriliyor ya da Coliseum’da aslanlara yem ediliyordu. Dalgalar halinde gelen bu zulümler (iktidardaki roma imparatorunun hoşgörü seviyesine göre) Hıristiyanlığın daha da güçlenmesine yol açtı. Bu açıdan Hıristiyanlar Yahudilerin Yunan İmparatorluğu’ndaki davranışlarını izliyordu. O zamana kadar kimse- Yahudiler hariç- dini için ölmemişti. Derken aniden M.S. 312 yılında Hıristiyanlığın kaderini değiştiren olağanüstü bir olay gerçekleşti ve Hıristiyanlık bir düzine yıl içinde Roma İmparatorluğu’nun devlet dini haline geldi. Bu olağanüstü olay, Roma imparatoru olacak olan Konstantin’in din değiştirmesiydi. KONSTANTİN Roma tahtı için rakibi ile savaşın gecesinde Konstantin rüyasında İsa’yı ve güneşin üzerinde duran bir haç gördüğünü söyledi. Konstantin hayallere eğilimliydi. Birkaç yıl öncesinde güneş tanrısı Sol’u Galya’da bir korulukta gördüğünü ileri sürmüştü. Bu ikisinin yan yana gelmesi –haç ve güneş- zafer belirtisiydi, Konstantin savaşı kazanınca başarıyı yeni bulunmuş tanrısına atfetti ve Hıristiyan oldu. Oxford bilgini David L. Edwards, Londra Southwark Katedrali Dekanı ve Christianity:The First Two Thousand Years (Hıristiyanlık: İlk İki Bin Yıl) kitabının yazarı, başka bazı Hıristiyan bilginler gibi Konstantin’in din değiştirmedeki samimiyetinden kuşku duymaktadır. Ama bunlar tarihin cilveleridir. Konstantin kısa zaman sonra imparator oldu, başkentini doğuda, Bizans’ta kurmayı seçti ve adına Konstantinopolis dendi. İmparatorluk ikiye bölünecekti. Batı imparatorluğu 5. yüzyılda yıkılacak ama Doğu imparatorluğu bin yıl kadar daha ayakta kalacaktı. Hıristiyanlık böylece yeni teşkilatın, Bizans İmparatorluğu’nun resmi devlet dini oldu. Konstantin Hıristiyanlığa bakışta benzersiz bir tarz başlatmıştı: pagan ve Hıristiyan simgelerini (güneş ve haç) birleştirerek. Sonraki birkaç yüz yılda bu türden başka sentezler ortaya çıktı. Hıristiyanlar Hıristiyanlığı “sevgi dini” ve Yahudiliği “kanun dini” olarak görmekten hoşlansa da, Konstantin’in siciline bakan bir Yahudi şöyle sorabilir: “Sevginin burada işi ne?” Johnson History of Christianity (Hıristiyanlığın Tarihi) adlı kitabında şöyle yazar (sh.68): “Onun (Konstantin) insan hayatına karşı hiçbir saygısı yoktu. İmparator olarak büyük oğlunu, ikinci karısını, en sevdiği kızkardeşinin kocasını ve birçok kişiyi kuşku götüren suçlamalarla öldürdü... Savaş tutsaklarını Trier ve Comar’da vahşi hayvanlara dövüşmeye mahkum ettiği için ve Kuzey Afrika’daki katliamları yüzünden çok eleştirildi.” Kısa zaman sonra zenginlik ve güç için acı bir mücadelenin başlaması işleri değiştirmedi. Hıristiyan kalabalıklar paganlığı kökünden yok etmek için ülkeyi alt üst etti, putları parçaladı, mabetleri yaktı. Johnson şöyle yazıyor (sh.76): “(Kilise) acı çeken, kurban edilen, hoşgörü dilenen bir varlıktan, baskı uygulayıcı, tekel talep eden bir varlığa dönüştü...” Alaycı kişiler devlet gücü haline geldiğinde Hıristiyan Kilisesi’nin haçı kılıca dönüştürdüğünü ve batı dünyasının dinini değiştirme becerisinin mesajlarda değil, yöntemlerde yattığını ileri sürer. M.S. 4. yüzyılın sonlarına doğru resmi hükümetin kanun ve yönetmeliklerle çekingenlik uyandırma çabaları –kalabalıkların terörünün de yardımıyla- Hıristiyanlığı imparatorluğun çoğunluğuna yaymayı başardı. Paganlığın ortadan kaybolmasıyla Yahudilik göze batmaya başladı. Her zamanki gibi yabancı ve ayrı idi ve boyun eğmiyordu. Daha önce inanç sistemlerine saldıran diğer bütün dinlere karşı yaptıkları gibi, yeni teşkilata karşı da inatla direniyorlardı. Bu, William Nicholls’un Christian Antisemitism: A History of Hate (Hıristiyan Antisemitizmi: Bir Nefret Tarihi) adlı kitabında açıkladığı gibi özel bir sorun oluşturuyordu. (sh.90): “... Tanrı’nın ilksel antlaşmaya sadakatine inanmaya devam eden Yahudi halkının dünyadaki varlığı, Hıristiyanlığın İsa aracılığı ile yapılan yeni antlaşmaya inancın yanına büyük bir soru işareti koyuyor. Çoğunlukla Hıristiyan zihninin derinliklerine gömülmüş olan bu soru işareti büyük bir endişe yaratmazlık edemezdi. Endişe çoğu zaman düşmanlığa yol açar.” Kısa bir zaman içinde imparatorlukla yaşayan Yahudiler medeni haklarından çoğunu kaybetti (örneğin bir Yahudi’nin bir Hıristiyan’la evlenmesi ölümle cezalandırılabilecek bir suçtu). Yahudi Yüce Mahkemesi Sanhedrin’in toplanması yasaklanmıştı. Yahudilere karşı çoğu zaman şiddete yol açan vaazlar düzenli olarak veriliyordu. Yahudileri İsa’nın katilleri olarak tanıtma fikri o zamanlar doğdu ama birkaç yüzyıl sonrasında popülerlik kazandı. 7. yüzyılın başında Bizans sendelemeye başladığında –büyük toprak parçaları, hatta Yeruşalayim’i de ele geçiren Pers saldırıları karşısında- imparatorlukla yaşayan Yahudiler çok istikrarsız bir durumdaydı. Yahudi karşıtı yasalar, ağır vergiler, şiddet gösterileri ve zorla din değiştirmeler halkı bezdirmişti. Bazıları Hıristiyanlardan kurtulmak umuduyla evlerine, güvenceye geri döndü. Ama Bizans İmparatoru Heraklius M.S. 629 yılında Yeruşalayim’i geri alınca zavallı Yahudiler vahşice katledildi. Kurtuluş için dua eden bu Yahudiler, kurtuluşun en beklenmedik yerden, Suudi Arabistan’dan “karma bir lütuf” şeklinde geleceğini hayal bile edemezdi. Orada, Mekke’de –Kâbe’deki ünlü Siyah Taş’ın uzun süredir pagan tapınma merkezi olduğu- Muhammed adlı olağandışı bir adam, olağandışı bir mesaj vaaz ediyordu.

Alıntı.
  Alıntı ile Cevapla

IRCForumlari.NET Reklamlar
radyo44.com.tr
Cevapla

Etiketler
konstantine, paulden

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Bekle Beni/Konstantin Mihavloviç Simonov Afrodit Şiir, Hikaye ve Güzel Sözler 0 08 Eylül 2011 23:39
Konstantin Simonov - Bekle Beni... Sevda Şiir, Hikaye ve Güzel Sözler 0 01 Nisan 2011 03:42
Konstantin Simonov - Bekle!.. Sevda Şiir, Hikaye ve Güzel Sözler 0 01 Nisan 2011 03:30
Konstantin’in Oğulları Döneminde Kilise (337-361) YapraK Hristiyanlık 0 18 Nisan 2009 15:35
Konstantin ve Sonrası YapraK Hristiyanlık 0 18 Nisan 2009 15:03