IRC ve mIRC Kullanıcılarının Buluşma Noktası
  Mobil Sohbet, Sohbet ve Sohbet Odaları




Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 02 Haziran 2014, 14:44   #1
Zen
Guest
Zen - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kopuzda (Bağlamada) Meydana Gelen Değişimler


-- Sponsor Baglantı --


Kopuz ve onun devamı olan bağlama, en önemli değişim ve gelişimini Anadolu'da sağlamıştır. Asya Türk kültürünün köklü bir uzantısı olarak Anadolu'ya getirilen kopuz, çeşitli medeniyetlerin beşiği olan Anadolu topraklarının zengin kültürü içinde yoğrularak, zamanla çok gelişmiş bir yapıya ulaşmıştır. Fiziksel özellikleri, tınısı ve çalış teknikleri ile özgün bir karakteri olan ve sürekli gelişerek, büyüyerek gelen bu sazın ufkunu ve oluşabilecek yeni gelişmelerini kestirebilmek, bu gün bile güçtür. Kopuzda geçmişte meydana gelen köklü değişikliklerden en önemlisi, metal tele geçiştir. Zira, metal tel bu çalgıya tınlayış ve kullanım ( el ile ve mızrapla) bakımından at kılı, bağırsak ve ipek tel gibi birbirine yakın mat tınılardaki, dayanıksız maddelerin çok ötesinde farklılıklar getirmiş, adeta çığır oluşturmuştur.

Madeni tellerin halk sazlarına ilk kez nerede ve ne zaman takıldığı konusu müzik tarihimizin henüz çözülmemiş konularından biridir. Gazİmihal, Groves Müzik Kamusu'nun String (tel) maddesindeki metal tellerin eskiden doğuda bilinmediği ve ilk olarak Miladi 1350 yılında Avrupa'da keşfedilerek klavikord ve harpsikordun icadı üzerine bu aletlerde kullanılıp yayıldığı görüşüne karşılık olarak, 13. yüzyılda Urmiyyeli Safiyfiddİn Abdülmümİn'in icat ettiği ''nüzhe'' adlı yatağan türü, 103 kirişli bir çalgıyı örnek göstermektedir. Gazimihal, bu çalgının kirişlerinden bazılarının pirinçten olduğunu belirterek ''Madeni tellerin sazlara benimsetiliş başlangıcı Şarkta Avrupa'dan biraz daha eskidir, Horasan ötesi Asya kaynağına çıkmaktadır'' demektedir. Tarihçi Von Hammer, kendi Osmanlı Tarihi ciltlerinde madeni saz telini Türklerin İstanbul'a soktuğunu İfade etmektedir.

Madeni tellerin bağlamada ilk kez ne zaman kullanıldığı konusunda ise, kopuz olarak bilindiği yaklaşık 14. yüzyıl Osmanlı Devleti döneminde Anadolu'da madeni tel takıldığı ve buradan Asya'ya yayıldığı yolunda araştırmacılar arasında ortak bir görüş vardır. Evliya Çelebi'nin Seyahatnamemde yer verdiği tel tanburun Kütahya'da icad edildiği bilgisi üzerine araştırmacı Sadık Uzunoğlu şu yorumu yapmaktadır. ''Halen kullanılmayan bu saz, adından da anlaşılacağı üzere tellidir ve ilk madeni telli bağlama bundan doğmuş olmalıdır. Yani, madeni tel ilk olarak Kütahya'da saza tatbik edilmiş diyebiliriz. Ancak, ihtimaller üzerine kurulu olan bu görüşü kanıtlayacak başkaca bir bilgi bulunmamaktadır.

Düşüncemize göre, metal telin kolay ve uzun tınlayış özelliği sonucu doğmuş olan ve yalnızca Güneybatı Anadolu Yörük kültüründe görülen ''parmak vurma'' tekniğine, Asya'da rastlanılmaması da metal tele Anadolu'da geçildiğinin bir başka kanıtı olabilir.

Fiziksel yapısı ve ses rengi daha önceki malzemelerden çok farklı olan madeni tel, kopuzda muhtemelen önceleri-kirişlerle birlikte ve az sayıda kullanılmıştır. Zira, asırlar boyu süregelen bir ses zevkinin içine oldukça farklı yeni bir tınının girebilmesi, hatta bu yeni tınının bütünüyle eski anlayışın yerini alması kanımızca çok uzun bir süreçte gerçekleşmiş olmalıdır. Madeni tellerin zor bulunuşu ve yeni gelişmeleri kolayca kabullenmeyen gelenekçi anlayış da, bu sürecin uzamasının sebepleri arasında düşünülebilir. Tel konusunda bir çok eski, yeni ve yabancı kaynağı inceleyerek kopuz tipli eski sazların takriben 14. yüzyılda Anadolu'da metal tele geçtiği tespitini yapan Gazimihal, 16. yüzyıldan bahisle:

"Tanbura tipli sazlarda mucitlik o çağlar için tel ve düzen yenilikleri yapmaktan ibaretti. Boy boy sazlarda çap ve cins bakımından en kaynaşık tel takımlarını denkleştirip benimsetmeye bakıyorlardı ki işin sonu bütün telleri madeni olan bağlama vasatında XVII. yüzyıl sonlarında karar kıldığı anlaşılıyor. Bu ad eski (orta boy) kopuzun tek ismi kalarak öbür eski sıfatlar ve hatta kopuz kelimesi kamilen tarihe karıştılar" demektedir.

Kopuza yeni bir tını getirmesinin ardından metal telin bu saza en köklü etkilerinden biri de, ağaç göğüse geçilmesidir. Metal tellerin zamanla kirişlerin yerini alması, hatta çift çift takılması sonucu oluşan basınca dayanamaması ve ısıya karşı hassaslığı nedeniyle, deri yerine ağaç göğüs kullanılmaya başlanmış olmalıdır. Gazimihal'in şu görüşü fikrimizi doğrular niteliktedir. ''Kopuzun pek eskiden kısa saplıları da Asya'da vardı. Göğsü deridendi, teller madeni değildi. Tahta göğüs ve madeni teller bir gelişme halinde Anadolu'da kararlaşmış, boylar da çeşitlenmiştir.''

Ağaç göğsün ilk kez hangi tarihte kullanılmaya başlandığı da bu gün bilinememektedir. Gazimihal'in kopuza tümüyle madeni tel takılışının 17. yüzyılın sonlarında başladığı tespiti doğru ise, ağaç göğüs kullanımına da aynı yüzyılda geçildiği düşünülebilir.

Bağırsak veya ipek telden madeni tele geçmek, kopuza (Bağlamaya) icrada köklü değişiklikler getirmiştir. Binlerce yıldır el ile çalınan bu sazda, parmaklar yerine çeşitli maddelerden yapılan bir araç ile tellere vurarak ses çıkarma anlayışı gelişmiş, buna bağlı olarak da el ile çalış tekniğinin terk edilmesi sürecine girilmiştir. Sazlarda, bir araç kullanarak çalma fikrinin ilk kez ne zaman başladığı hususu günümüzde kesinlik kazanmamıştır. Ancak, anlaşılan şudur ki, bu uygulama, madeni telin çalgılarda kullanılmaya başlanması sonrasında (yaklaşık 14. y.y.) yavaş yavaş gelişmiş, yaklaşık 17 .yüzyılda tüm telleri madenİ ( çift çift takılı ) olan kopuz ve kopuz türevi çalgılar döneminde iyice yerleşmiştir. Araştırmacılar arasında bu oluşumun Osmanlı Sarayı ve çevresinde meydana geldiği ve buradan Asya'ya geçtiği görüşü vardır. Saray ve çevresindeki kalabalık fasıl heyetlerinde, el ile çalındığı için sesi az çıkan sazların, sesini duyurabilmesi ihtiyacı bu oluşumun temel nedeni olmalıdır. ''Mızrap'' adı verilen bu araçların özellikle demir, boynuz, kemik, tahta vb. sert maddelerden yapılması da görüşümüzü doğrular niteliktedir. Aslen Farsça olan ve içinde ''darp vurma'' anlamını da taşıyan ''mızrap'' (=mıdrap-d ve z içice) terimi de bu oluşum sonrası özellikle ''çalgı çalmada kullanılan araç'' anlamıyla terminolojiye yerleşmiştir. Madeni tel öncesi kopuzda mızrap kullanıldığı yönünde elimizde bir bilgi yoktur. Zira, bağırsak veya ipek gibi hassas maddelerin böylesi sert bir yapının darplarına dayanabilmesi güçtür. Bu nedenle, kullanım ve tınlayış bakımından bağırsak veya ipek tel ile mızrabı yan yana düşünmek oldukça zordur.

Çalgıların icrasında kuş tüyünün mızrap olarak kullanıldığı hususunda bazı kaynaklarda, minyatürlerde çeşitli bilgiler ve resimler bulunmaktadır .Ancak, bu kullanımın İlk kez hangi yüzyılda görüldüğü konusu açık değildir. Kuş tüyü, el ile çalıştan mızraplı çalışa geçişin ilk maddesi olabilir. Ya da, sert metal tellere sert mızrapla vurularak güzel ses çıkarabilmenin zorluğu nedeni ile, yumuşak mızrap arayışının bir sonucu kullanılmış olabilir. Fakat, özellikle volümünün düşük olması, istenilen tonu verememesi vb. nedenlerle sonraları terkedilmiştir. Yakın zamana kadar ud mızraplarında kartal kanadının ortadan ikiye bölünüp uygun hale getirilmek suretiyle kullanıldığı görülmüşse de, bu kullanım da daha sonra kaybolmuştur.

Mızrap fikrinin sazlarda yerleşmesinin bir başka nedeni de, metal telin çift çift takıldığında da sağlıklı olarak ünison akortlanabilme özelliğidir. Zira, bağırsak veya ipek tel çift olarak uygulandığında akort yönünden sağlıksız sonuç vermekte, bu nedenle sazlara tek tek takılmaktadır. Çift takılışta en iyi sonucu, metal tel vermektedir. Böylece, sazlarda tel sayısının artmasıyla, mızrap kullanımı daha da yerleşmiştir.

Osmanlı Sarayı ve çevresinde meydana gelen bu oluşumun Anadolu halkına ve kültürüne ilk yansımasının bu çevreye yakın şehirlerle, Osmanlı'nın uğrak yeri durumundaki belli merkezlere olduğu kanaatindeyiz. Bu kültürün Anadolu'daki uzantıları ve etkileri konusunda Adnan Ataman şunları ifade etmektedir.

"Anadolu'da genellikle sıra, sohbet geceleri olur. Bunların içinde az çok müziğin mürekkebini yalamış, sanat müziği ile iştigal edenler vardır. Bizim bölgemizde de sanat müziği kültürü çok var. Özellikle Kastamonu tarihinden gelen özellikle münevver müziğine, saray müziğine yatkın kulaktadır. Yorgansız Hakkı, Mümin Meydani filan bunun içinden yetişmiş kişilerdir."

Divan kültürüne yatkın hatta edebiyatıyla, sazlarıyla ve küçük çaplı fasıllarıyla bu kültürün çeşitli öğelerini içinde barındıran Anadolu'nun çeşitli yörelerinde, mızrap gibi gösterişli bir yeni oluşumun süratle benimsenmiş olmasını yadsımamak gerekir. Bu geçişin ilk kez ne zaman olduğu, bu gün için kesin olarak belli değilse de, bir sazın mızrapla çalınabilmesinin, sazın madeni telli oluşuyla doğru orantılı olması ve madeni tel bulabilmenin o devirler için zorluğu, bu çığırın Anadolu'ya epeyce geç ulaştığı fikrini doğurmaktadır. Ancak, her şeye rağmen mızrap kavramı ve terimi Anadolu'nun bir çok şehrinde, zamanla en eski geleneklerden olan el ile çalışı terk ettirecek kadar benimsenmiş ve şehirlinin müziği artık mızrap öğesinin belirleyici güdümüne girmiştir. Muhtemelen bundan sonra, el ile çalıştan kalma tartımların aktarılması, farklı farklı mızrap vuruş şekillerinin keşfedilmesi, ezgilerin ayrıştırılması ve çoğaltılması süreci başlamıştır. Özellikle daha sonraları demir, boynuz, kemik, tahta gibi sert cisimler yerine kiraz ağacı kabuğu vb. daha yumuşak ve esnek bir maddenin kullanılmaya başlanması da, müziği iyice mızrap öğesine kilitlemiştir. Artık ustalık çokça kullanılan ve kıvrakça atılan mızraptadır.

18. yüzyıl şairlerinden Kamil'in aşağıda verilen dizeleri, mızrap kavramını ve o devirde saz çalma sanatına bakış açısını ortaya koymaktadır:

''Bunu ben bir kolay sanat sanırdım
Mızrabım kınldı bozuk çalarken"​

18. yüzyılda yazılmış Fransız Delaborde'un Paris 1780 tarihli "Essai sur Lamusique" adlı kitabında yer alan "bağlama " tanımında (ki, bu bağlamanın yazılı kaynaklardaki bilinen en eski tanımıdır) mızrap kavramı geçmektedir. Dolaborde "bağlama veya tanbura hemen aynen sevuri (=çöğür) şeklindedir, fakat ondan çok daha küçük olup, sadece üç tellidir. Bunlardan ikisi çelik ve biri pirinç teldir. Sapta kiriş teller sanlıdır; seslerin daha keskin çıkması için tellere bir tüy ile dokunulur" demektedir.

Yaklaşık 17. yüzyılda geliştiği ve 18. yüzyılda tam anlamıyla yerleştiği düşünülen mızrap fikrinin, Anadolu halk sanatçılarına ve çeşitli kültür çevrelerine geçişi çok sonraları olmuştur. Geleneğine sıkı sıkıya bağlı ve ondan ödün vermeyen Anadolu köylüsü, bu yeni oluşumu çok geç ve yavaş yavaş kabullenebilmiştir. Örneğin, Seyrani'nİn aşağıda verilen dizelerinde Anadolu'da 19. yüzyılda hala el ile çalma geleneğinin sürdürüldüğü anlaşılmaktadır:

"Kim çalarsa kara düzen bağlama
Kullanır parmağın mızrap yerine" .​

Bunun gibi, günümüzde Anadolu'da mızrap yerine kullanılan ve oldukça değişik söyleyişleri bulunan halk üretisi "tezene" terimine yazılı metinlerde ve eserlerde rastlanılmaması, bu terimin sonradan Türkçe'ye yerleştiği ve mızrap kavramının halk kültürüne çok geç girmiş olmasının bir başka kanıtıdır. "Tez" kökü üzerine kurulu "tezene" gibi çeşitli Türkçe sözcükleri inceleyen Gazimihal'in, "bunların şehir ve yazı dilimize girmeyişleri halk ağzında nispeten geç türeyip yer yer kalıplanışlarındandır. Yazılı metinlerde ve eserlerde olduğu gibi halk şiirinde de hemen hemen hiç rastlanılmayan ''tezene''nin halk mantığına oturuşunu, algılanışındaki duygusal anlayışı ve inançlarla olan bağlantısını Yetik Ozan'ın yakın zamanımızda söylediği ünlü ''Bağlama'' şiirinde şu dizelerde bulmaktayız.

"Aslı saçlarını yönüne sermiş
Altı tel koparıp göğsüne germiş
Kerem yarasından bir kabuk vermiş
Sızlaya sızlaya vurası vardır".​

Mızrabın Alevi-Bektaşi topluluklarında kullanılmaya başlanması ise, hemen hemen 20. yüzyılın ortalarından itibarendir. Kendi içinde kapalı bir yaşam sürdüren ve ibadete dayalı köklü bir müzik kültürü olan bu topluluklarda, icracıların bir çoğu bu gün bile ısrarla el ile çalma geleneğini devam ettirmektedir. Mızrap kavramı ile tanışan ilk bir kaç kuşak ise, önceleri tümüyle el ile çalmakta iken çeşitli etkiler sonucu mızrap kullanmaya başlamış ve zamanla el ile çalışı terk etmişlerdir. 20. yüzyılın ünlü halk aşığı Veysel'in de niceleri gibi aslında yalnızca el ile çaldığı ve mızraba sonradan geçtiği, araştırmalarımız sırasında tespit edilen bilgiler arasındadır.

Alevi kültüründen yetişmiş Erzincanlı sanatçı Ali Ekber Çiçek 1959 yılında on iki yaşındayken, katıldığı Yurttan Sesler'de Pir Sultan'dan bir deyişi yöresinin deyimi ile ''Şelpe'' çalarak söylemiş ve Türkiye radyolarında el ile çalan ilk kişi olmuştur. Ancak anlaşılan odur ki, daha sonraları tarzını ''bozuk düzen'' akordunda kendine has kullandığı tezeneler üzerine kurarak, el ile çalma geleneğini ve bağlama düzenini ilk terk edenlerdendir (bu gün hala radyo sanatçıları ve bazı halk kesimleri arasında üstten sıyırarak atılan tarama tezene ile deyiş icrası için; Ali Ekber düzeni veya Ali Ekber mızrabı denilmektedir). Atalarının, dedelerinin yüzlerce yıldır hep ''şelpe'' ile çalıp söylediğini, tezeneyi şehre geldikten sonra öğrendiğini belirten Ali Ekber Çiçek, ''tezeneler radyo kurulduktan sonra, melodi anlaşılsın diye icat edildi, tezeneden sonra melodiler çoğaldı'' demektedir. Bu konuda Suat Işıklı'nın görüşleri de şöyledir:

"Tezene dediğimiz mevzu sonradan çıktı. Eski ozanların hemen hepsi el ile vururdu. Aşık Veysel çok kere bizzat yanımda çalıp okumuştur. El ile çalardı. Tezene, sazın şehirlere intikalinden sonra olmuştur. Saz asrileşti, ilk otantik çalışla şimdiki arasında çok değişiklik oldu. Saz da değişti, perde de değişti, motif de değişti, müzik de değişti. Bunun sebebi şehirleşmedir"

1967 yılında TRT'nin yurt çapında düzenlediği derleme gezilerinde Burdur başta olmak üzere, Burdur ve civarında on günlük bir araştırma-derleme çalışması yapan Sarper Özsan'ın da bu konuda tespitleri şunlardır:

''O bölgede genellikle büyük boy saz çalınmıyordu. Tezene yok denecek kadar azdı. Yerel sanatçılar genellikle el ile çalıyordu. Tezene ile çalanlarda adeta el ile çalmayı taklit ediyordu. Yurttan seslerin tezene tekniğinden farklı idi. Bana göre en orijinal, en özgün olanı el ile çalış idi. Büyük hayranlıkla. bir konçerto dinler gibi hayret ve şaşkınlıkla izledim.''

Ali Rıza Yalgın, Güneydoğu Anadolu Yörük Türkmenlerinin çağur, bağlama, ırızva ve bulgari gibi sazlarını anlatırken şu tespitleri yapmaktadır:

"Cenubi Anadolu'da şimdiye kadar adı geçen sazların çağur'dan madasında mızrap kullanılmaz. Hepsi de tıpkı KİTERA gibi şahadet Parmağı ile çalınır... Çukurova halk şairleri ve çalgıcıları iki türlüdür.

1. Şehirleşmiş halk şairleri. 2- Gôçebe ve kôylü halk şairleri. Bu iki nevi halk şairinden birincileri, çaldıkları çalgı ve okudukları parçalara eski usul divanlarda yazılı adları sıralayarak o metoddan ayrılmayanlardır. Borlu Aşık Şeydai bu zümredendir. Halbuki saf kôylü ve göçebe halk şairleri, tamamen hürdür. Bunlar yalnız. çalıp okuyacakları parçaların güftelerine bağlıdırlar. Seslerini güftelerdeki vakalara uydururlar. Aynı zamanda, birinci çalgıcılar TEZEYEN dedikleri mızrabi kullandıkları halde, kôylü ve gôçebeler mızrap kullanmazlar."

Bu önemli bilgiler de bizim görüşümüzü doğrular niteliktedir.

Mızrap kavramının, Anadolu halk kültürüne çok geç girdiğinin bir başka kanıtı da, genellikle kiraz ağacından soyulan kabukların bir kaç gün yağda bekletilerek yumuşamasıyla elde edilen tezene malzemesidir. Osmanlı Saray musikisinde bu maddenin mızrap olarak kullanıldığına dair hiç bir bilgi yoktur. Yalnızca, halk sazı bağlamada kullanılması ve mızraba karşın, tezene terimi ile adlandırılması, onun halk dehasının bir ürünü olması ile açıklanabilir. Eğer, tezene kavramı halk kültürüne genel anlamda hemen hemen Cumhuriyetten sonra değilde, bir yüzyıl evvel yansımış ve kiraz kabuğu tezene o zaman keşfedilmiş olsaydı, kanımızca bu gün Türkiye'de kiraz ağacı kalmazdı. Nitekim, dut ağacı için durum böyle olmuştur. "En iyi saz duttan ve oyma tekneden olur" anlayışı sonucu, yaklaşık elli yıl içerisinde Anadolu'daki dut ağaçlarının büyük bölümü yok edilmiştir.

Bağlamada tellere vurularak ses çıkarmaya yarayan yardımcı aracın adı olan "tezene" veya "mızrap" terimlerinin anlamları hakkında çeşitli kaynaklarda şu bilgiler yer almaktadır.

"Tezene -Tazene, tezane, tezyine, tezkere -3, kezkire

Genellikle kiraz ağacı kabuğundan yapılan mızrap"

"Tarzeden : saz çalmak

Tarzen : Saz çalan (Tar)

Tarzene : Enstrüman

Tazene -Tezene : saz çalmaya yarayan araç".

"Mızrap : Mızrap -Mıdrap

Vurmaya mahsus alet, kökü darp vurmak''​

Umumiyetle tezene, nadiren tazene, Burdur, Eğridir gibi seyrek semtlerde tezyine, nice güney köylerimizde tezeyen halk saz mızrabı anlamıyla yalnız memleketimizde geçen bir kelimedir. Asrımız başlarında saz şairi Sümmani'nin bir mısrasında tellere düzene ile vurulduğu yazılıysa da, bu bir istinsak sehvi olmalıdır. Tezenenin en eski Türkçe metinlerde izine düşülememekle beraber, Çağatay lügatında yeri vardır. Asya Türkçesinde anlamdaş olarak çekü vardır. Tezene kelimemiz üzerinde Tarzene gibi herhangi bir yabancı kelimenin zamanla etkisine bile inanmıyorum. Bu tip kelimeler halk dilimizde çoktur: Serpene (mesned), kademe (hûday-ı nabit), Büdene (iğne), Bakana (kademe), Basana (mancınık, manivela), Seymene (Seymenler toplantısı), Kesene (iltizam), Eryine (maden), Erzene (şahika), Eylene (etraf) vesaire... Türkçe'de çabuk anlamına tez kök kelimesinin varlığına Kaşgarlı Mahmut'un verdiği tezmek (=kaçmak) fiilinde şahit oluyoruz... Tezenenin kökü üst fiildeki tez'dir. Nitekim halk dilindeki Tezemcik (çarçabuk), Tezgin (çok kaçan hayvan. kaçak), Tezlemek (acele etmek), Tiziklemek (kaçmak, koşmak) sôzlerini mesela argodan sayabilmek kolay değildir. Tezene de aynı fasileden olarak eşit kuvvette Türkçe'dir... Hiç bir imaleli hecesi bulunmayan Türkçe tezene sözü bu söyleniş ve mızrap anlamıyla hiç bir ferhenkte bulunmayınca, Antepli Asım onu tesadüfen adlandırılışı Farsça tazane ile bir tutmaya kalkıştı!...ferhenklerde Tar-zene diye bir bileşim yoktur. Ş. Sami merhum onun tasavvurunu daha da benimsemiş göründü: Tazene, yahut Tarzene veya Taziyane, tanbur ve laguta mızrabı, zahme. Taziyane [fa.]: Tanbur ve emsali çalgıların tellerine dokunmıya mahsus kemik veya boynuz parçası [Galatı: Tazene] diyor. (K.T., 1901). Asım'm tesirinde kalmıştır. Ferhenklerde taziyanenin mızrab anlamına geldiğine dair hiç bir kayıt yoktur... İran'da uzun zamandır, bizim fasıl musikisinde de olduğu gibi, saz tezenesine umumiyetle Arapça'dan mezrab deniliyor. Fakat bu vasıtanın baş Farsça adı zahme idi; pek nadiren de Nakhun veya Nakhuna derlerdi... Bizde Farsça zahme binde bir de olsa şair ve aşık diline lugat paralama kabilinden kullanılmıştır; köylü sazcı katiyen bilmez. Tezene adı ise kesinlikle Türkçedir, zorlamayla Farsça'ya bağlanamaz ve bağlanamamıştır... Gümüşhane ilimizde Tezene-i Ülya ve Tezene-i süfla adlı iki köy bulunduğu halde yurtta tek zahme köyü dahi yoktur.''

Yukarıda verilen bilgilerden anlaşılmaktadır ki, Anadolu ve Rumeli'de bağlamanın tellerine vurularak ses çıkarmaya yarayan araçlara ''mızrap'' veya ''tezene'' denilmektedir. Arapça'dan gelen mızrap terimi, bu aracın Osmanlı Sarayı ve çevresindeki ilk adı olup, buradan önce Anadolu şehirlerine, oradan da köylü halk müziğine girmiştir. Mızrap kavramı ve terimini kolay benimsemeyen halk sanatçıları, özellikle kiraz kabuğundan yapılan malzemenin adı olarak, mızraba karşılık tezene terimini üretmiştir. Ancak, bu gün her iki terim de kullanılmaktadır (mızrabın da kullanılması hususunda Yurttan Sesler Topluluğu yayınlarının Anadolu halkı üzerindeki etkisi büyüktür).
Kopuz ve onun devamı olan bağlama, en önemli değişim ve gelişimini Anadolu'da sağlamıştır. Asya Türk kültürünün köklü bir uzantısı olarak Anadolu'ya getirilen kopuz, çeşitli medeniyetlerin beşiği olan Anadolu topraklarının zengin kültürü içinde yoğrularak, zamanla çok gelişmiş bir yapıya ulaşmıştır. Fiziksel özellikleri, tınısı ve çalış teknikleri ile özgün bir karakteri olan ve sürekli gelişerek, büyüyerek gelen bu sazın ufkunu ve oluşabilecek yeni gelişmelerini kestirebilmek, bu gün bile güçtür. Kopuzda geçmişte meydana gelen köklü değişikliklerden en önemlisi, metal tele geçiştir. Zira, metal tel bu çalgıya tınlayış ve kullanım ( el ile ve mızrapla) bakımından at kılı, bağırsak ve ipek tel gibi birbirine yakın mat tınılardaki, dayanıksız maddelerin çok ötesinde farklılıklar getirmiş, adeta çığır oluşturmuştur.

Madeni tellerin halk sazlarına ilk kez nerede ve ne zaman takıldığı konusu müzik tarihimizin henüz çözülmemiş konularından biridir. Gazİmihal, Groves Müzik Kamusu'nun String (tel) maddesindeki metal tellerin eskiden doğuda bilinmediği ve ilk olarak Miladi 1350 yılında Avrupa'da keşfedilerek klavikord ve harpsikordun icadı üzerine bu aletlerde kullanılıp yayıldığı görüşüne karşılık olarak, 13. yüzyılda Urmiyyeli Safiyfiddİn Abdülmümİn'in icat ettiği ''nüzhe'' adlı yatağan türü, 103 kirişli bir çalgıyı örnek göstermektedir. Gazimihal, bu çalgının kirişlerinden bazılarının pirinçten olduğunu belirterek ''Madeni tellerin sazlara benimsetiliş başlangıcı Şarkta Avrupa'dan biraz daha eskidir, Horasan ötesi Asya kaynağına çıkmaktadır'' demektedir. Tarihçi Von Hammer, kendi Osmanlı Tarihi ciltlerinde madeni saz telini Türklerin İstanbul'a soktuğunu İfade etmektedir.

Madeni tellerin bağlamada ilk kez ne zaman kullanıldığı konusunda ise, kopuz olarak bilindiği yaklaşık 14. yüzyıl Osmanlı Devleti döneminde Anadolu'da madeni tel takıldığı ve buradan Asya'ya yayıldığı yolunda araştırmacılar arasında ortak bir görüş vardır. Evliya Çelebi'nin Seyahatnamemde yer verdiği tel tanburun Kütahya'da icad edildiği bilgisi üzerine araştırmacı Sadık Uzunoğlu şu yorumu yapmaktadır. ''Halen kullanılmayan bu saz, adından da anlaşılacağı üzere tellidir ve ilk madeni telli bağlama bundan doğmuş olmalıdır. Yani, madeni tel ilk olarak Kütahya'da saza tatbik edilmiş diyebiliriz. Ancak, ihtimaller üzerine kurulu olan bu görüşü kanıtlayacak başkaca bir bilgi bulunmamaktadır.

Düşüncemize göre, metal telin kolay ve uzun tınlayış özelliği sonucu doğmuş olan ve yalnızca Güneybatı Anadolu Yörük kültüründe görülen ''parmak vurma'' tekniğine, Asya'da rastlanılmaması da metal tele Anadolu'da geçildiğinin bir başka kanıtı olabilir.

Fiziksel yapısı ve ses rengi daha önceki malzemelerden çok farklı olan madeni tel, kopuzda muhtemelen önceleri-kirişlerle birlikte ve az sayıda kullanılmıştır. Zira, asırlar boyu süregelen bir ses zevkinin içine oldukça farklı yeni bir tınının girebilmesi, hatta bu yeni tınının bütünüyle eski anlayışın yerini alması kanımızca çok uzun bir süreçte gerçekleşmiş olmalıdır. Madeni tellerin zor bulunuşu ve yeni gelişmeleri kolayca kabullenmeyen gelenekçi anlayış da, bu sürecin uzamasının sebepleri arasında düşünülebilir. Tel konusunda bir çok eski, yeni ve yabancı kaynağı inceleyerek kopuz tipli eski sazların takriben 14. yüzyılda Anadolu'da metal tele geçtiği tespitini yapan Gazimihal, 16. yüzyıldan bahisle:

"Tanbura tipli sazlarda mucitlik o çağlar için tel ve düzen yenilikleri yapmaktan ibaretti. Boy boy sazlarda çap ve cins bakımından en kaynaşık tel takımlarını denkleştirip benimsetmeye bakıyorlardı ki işin sonu bütün telleri madeni olan bağlama vasatında XVII. yüzyıl sonlarında karar kıldığı anlaşılıyor. Bu ad eski (orta boy) kopuzun tek ismi kalarak öbür eski sıfatlar ve hatta kopuz kelimesi kamilen tarihe karıştılar" demektedir.

Kopuza yeni bir tını getirmesinin ardından metal telin bu saza en köklü etkilerinden biri de, ağaç göğüse geçilmesidir. Metal tellerin zamanla kirişlerin yerini alması, hatta çift çift takılması sonucu oluşan basınca dayanamaması ve ısıya karşı hassaslığı nedeniyle, deri yerine ağaç göğüs kullanılmaya başlanmış olmalıdır. Gazimihal'in şu görüşü fikrimizi doğrular niteliktedir. ''Kopuzun pek eskiden kısa saplıları da Asya'da vardı. Göğsü deridendi, teller madeni değildi. Tahta göğüs ve madeni teller bir gelişme halinde Anadolu'da kararlaşmış, boylar da çeşitlenmiştir.''

Ağaç göğsün ilk kez hangi tarihte kullanılmaya başlandığı da bu gün bilinememektedir. Gazimihal'in kopuza tümüyle madeni tel takılışının 17. yüzyılın sonlarında başladığı tespiti doğru ise, ağaç göğüs kullanımına da aynı yüzyılda geçildiği düşünülebilir.

Bağırsak veya ipek telden madeni tele geçmek, kopuza (Bağlamaya) icrada köklü değişiklikler getirmiştir. Binlerce yıldır el ile çalınan bu sazda, parmaklar yerine çeşitli maddelerden yapılan bir araç ile tellere vurarak ses çıkarma anlayışı gelişmiş, buna bağlı olarak da el ile çalış tekniğinin terk edilmesi sürecine girilmiştir. Sazlarda, bir araç kullanarak çalma fikrinin ilk kez ne zaman başladığı hususu günümüzde kesinlik kazanmamıştır. Ancak, anlaşılan şudur ki, bu uygulama, madeni telin çalgılarda kullanılmaya başlanması sonrasında (yaklaşık 14. y.y.) yavaş yavaş gelişmiş, yaklaşık 17 .yüzyılda tüm telleri madenİ ( çift çift takılı ) olan kopuz ve kopuz türevi çalgılar döneminde iyice yerleşmiştir. Araştırmacılar arasında bu oluşumun Osmanlı Sarayı ve çevresinde meydana geldiği ve buradan Asya'ya geçtiği görüşü vardır. Saray ve çevresindeki kalabalık fasıl heyetlerinde, el ile çalındığı için sesi az çıkan sazların, sesini duyurabilmesi ihtiyacı bu oluşumun temel nedeni olmalıdır. ''Mızrap'' adı verilen bu araçların özellikle demir, boynuz, kemik, tahta vb. sert maddelerden yapılması da görüşümüzü doğrular niteliktedir. Aslen Farsça olan ve içinde ''darp vurma'' anlamını da taşıyan ''mızrap'' (=mıdrap-d ve z içice) terimi de bu oluşum sonrası özellikle ''çalgı çalmada kullanılan araç'' anlamıyla terminolojiye yerleşmiştir. Madeni tel öncesi kopuzda mızrap kullanıldığı yönünde elimizde bir bilgi yoktur. Zira, bağırsak veya ipek gibi hassas maddelerin böylesi sert bir yapının darplarına dayanabilmesi güçtür. Bu nedenle, kullanım ve tınlayış bakımından bağırsak veya ipek tel ile mızrabı yan yana düşünmek oldukça zordur.

Çalgıların icrasında kuş tüyünün mızrap olarak kullanıldığı hususunda bazı kaynaklarda, minyatürlerde çeşitli bilgiler ve resimler bulunmaktadır .Ancak, bu kullanımın İlk kez hangi yüzyılda görüldüğü konusu açık değildir. Kuş tüyü, el ile çalıştan mızraplı çalışa geçişin ilk maddesi olabilir. Ya da, sert metal tellere sert mızrapla vurularak güzel ses çıkarabilmenin zorluğu nedeni ile, yumuşak mızrap arayışının bir sonucu kullanılmış olabilir. Fakat, özellikle volümünün düşük olması, istenilen tonu verememesi vb. nedenlerle sonraları terkedilmiştir. Yakın zamana kadar ud mızraplarında kartal kanadının ortadan ikiye bölünüp uygun hale getirilmek suretiyle kullanıldığı görülmüşse de, bu kullanım da daha sonra kaybolmuştur.

Mızrap fikrinin sazlarda yerleşmesinin bir başka nedeni de, metal telin çift çift takıldığında da sağlıklı olarak ünison akortlanabilme özelliğidir. Zira, bağırsak veya ipek tel çift olarak uygulandığında akort yönünden sağlıksız sonuç vermekte, bu nedenle sazlara tek tek takılmaktadır. Çift takılışta en iyi sonucu, metal tel vermektedir. Böylece, sazlarda tel sayısının artmasıyla, mızrap kullanımı daha da yerleşmiştir.

Osmanlı Sarayı ve çevresinde meydana gelen bu oluşumun Anadolu halkına ve kültürüne ilk yansımasının bu çevreye yakın şehirlerle, Osmanlı'nın uğrak yeri durumundaki belli merkezlere olduğu kanaatindeyiz. Bu kültürün Anadolu'daki uzantıları ve etkileri konusunda Adnan Ataman şunları ifade etmektedir.

"Anadolu'da genellikle sıra, sohbet geceleri olur. Bunların içinde az çok müziğin mürekkebini yalamış, sanat müziği ile iştigal edenler vardır. Bizim bölgemizde de sanat müziği kültürü çok var. Özellikle Kastamonu tarihinden gelen özellikle münevver müziğine, saray müziğine yatkın kulaktadır. Yorgansız Hakkı, Mümin Meydani filan bunun içinden yetişmiş kişilerdir."

Divan kültürüne yatkın hatta edebiyatıyla, sazlarıyla ve küçük çaplı fasıllarıyla bu kültürün çeşitli öğelerini içinde barındıran Anadolu'nun çeşitli yörelerinde, mızrap gibi gösterişli bir yeni oluşumun süratle benimsenmiş olmasını yadsımamak gerekir. Bu geçişin ilk kez ne zaman olduğu, bu gün için kesin olarak belli değilse de, bir sazın mızrapla çalınabilmesinin, sazın madeni telli oluşuyla doğru orantılı olması ve madeni tel bulabilmenin o devirler için zorluğu, bu çığırın Anadolu'ya epeyce geç ulaştığı fikrini doğurmaktadır. Ancak, her şeye rağmen mızrap kavramı ve terimi Anadolu'nun bir çok şehrinde, zamanla en eski geleneklerden olan el ile çalışı terk ettirecek kadar benimsenmiş ve şehirlinin müziği artık mızrap öğesinin belirleyici güdümüne girmiştir. Muhtemelen bundan sonra, el ile çalıştan kalma tartımların aktarılması, farklı farklı mızrap vuruş şekillerinin keşfedilmesi, ezgilerin ayrıştırılması ve çoğaltılması süreci başlamıştır. Özellikle daha sonraları demir, boynuz, kemik, tahta gibi sert cisimler yerine kiraz ağacı kabuğu vb. daha yumuşak ve esnek bir maddenin kullanılmaya başlanması da, müziği iyice mızrap öğesine kilitlemiştir. Artık ustalık çokça kullanılan ve kıvrakça atılan mızraptadır.

18. yüzyıl şairlerinden Kamil'in aşağıda verilen dizeleri, mızrap kavramını ve o devirde saz çalma sanatına bakış açısını ortaya koymaktadır:

''Bunu ben bir kolay sanat sanırdım
Mızrabım kınldı bozuk çalarken"​

18. yüzyılda yazılmış Fransız Delaborde'un Paris 1780 tarihli "Essai sur Lamusique" adlı kitabında yer alan "bağlama " tanımında (ki, bu bağlamanın yazılı kaynaklardaki bilinen en eski tanımıdır) mızrap kavramı geçmektedir. Dolaborde "bağlama veya tanbura hemen aynen sevuri (=çöğür) şeklindedir, fakat ondan çok daha küçük olup, sadece üç tellidir. Bunlardan ikisi çelik ve biri pirinç teldir. Sapta kiriş teller sanlıdır; seslerin daha keskin çıkması için tellere bir tüy ile dokunulur" demektedir.

Yaklaşık 17. yüzyılda geliştiği ve 18. yüzyılda tam anlamıyla yerleştiği düşünülen mızrap fikrinin, Anadolu halk sanatçılarına ve çeşitli kültür çevrelerine geçişi çok sonraları olmuştur. Geleneğine sıkı sıkıya bağlı ve ondan ödün vermeyen Anadolu köylüsü, bu yeni oluşumu çok geç ve yavaş yavaş kabullenebilmiştir. Örneğin, Seyrani'nİn aşağıda verilen dizelerinde Anadolu'da 19. yüzyılda hala el ile çalma geleneğinin sürdürüldüğü anlaşılmaktadır:

"Kim çalarsa kara düzen bağlama
Kullanır parmağın mızrap yerine" .​

Bunun gibi, günümüzde Anadolu'da mızrap yerine kullanılan ve oldukça değişik söyleyişleri bulunan halk üretisi "tezene" terimine yazılı metinlerde ve eserlerde rastlanılmaması, bu terimin sonradan Türkçe'ye yerleştiği ve mızrap kavramının halk kültürüne çok geç girmiş olmasının bir başka kanıtıdır. "Tez" kökü üzerine kurulu "tezene" gibi çeşitli Türkçe sözcükleri inceleyen Gazimihal'in, "bunların şehir ve yazı dilimize girmeyişleri halk ağzında nispeten geç türeyip yer yer kalıplanışlarındandır. Yazılı metinlerde ve eserlerde olduğu gibi halk şiirinde de hemen hemen hiç rastlanılmayan ''tezene''nin halk mantığına oturuşunu, algılanışındaki duygusal anlayışı ve inançlarla olan bağlantısını Yetik Ozan'ın yakın zamanımızda söylediği ünlü ''Bağlama'' şiirinde şu dizelerde bulmaktayız.

"Aslı saçlarını yönüne sermiş
Altı tel koparıp göğsüne germiş
Kerem yarasından bir kabuk vermiş
Sızlaya sızlaya vurası vardır".​

Mızrabın Alevi-Bektaşi topluluklarında kullanılmaya başlanması ise, hemen hemen 20. yüzyılın ortalarından itibarendir. Kendi içinde kapalı bir yaşam sürdüren ve ibadete dayalı köklü bir müzik kültürü olan bu topluluklarda, icracıların bir çoğu bu gün bile ısrarla el ile çalma geleneğini devam ettirmektedir. Mızrap kavramı ile tanışan ilk bir kaç kuşak ise, önceleri tümüyle el ile çalmakta iken çeşitli etkiler sonucu mızrap kullanmaya başlamış ve zamanla el ile çalışı terk etmişlerdir. 20. yüzyılın ünlü halk aşığı Veysel'in de niceleri gibi aslında yalnızca el ile çaldığı ve mızraba sonradan geçtiği, araştırmalarımız sırasında tespit edilen bilgiler arasındadır.

Alevi kültüründen yetişmiş Erzincanlı sanatçı Ali Ekber Çiçek 1959 yılında on iki yaşındayken, katıldığı Yurttan Sesler'de Pir Sultan'dan bir deyişi yöresinin deyimi ile ''Şelpe'' çalarak söylemiş ve Türkiye radyolarında el ile çalan ilk kişi olmuştur. Ancak anlaşılan odur ki, daha sonraları tarzını ''bozuk düzen'' akordunda kendine has kullandığı tezeneler üzerine kurarak, el ile çalma geleneğini ve bağlama düzenini ilk terk edenlerdendir (bu gün hala radyo sanatçıları ve bazı halk kesimleri arasında üstten sıyırarak atılan tarama tezene ile deyiş icrası için; Ali Ekber düzeni veya Ali Ekber mızrabı denilmektedir). Atalarının, dedelerinin yüzlerce yıldır hep ''şelpe'' ile çalıp söylediğini, tezeneyi şehre geldikten sonra öğrendiğini belirten Ali Ekber Çiçek, ''tezeneler radyo kurulduktan sonra, melodi anlaşılsın diye icat edildi, tezeneden sonra melodiler çoğaldı'' demektedir. Bu konuda Suat Işıklı'nın görüşleri de şöyledir:

"Tezene dediğimiz mevzu sonradan çıktı. Eski ozanların hemen hepsi el ile vururdu. Aşık Veysel çok kere bizzat yanımda çalıp okumuştur. El ile çalardı. Tezene, sazın şehirlere intikalinden sonra olmuştur. Saz asrileşti, ilk otantik çalışla şimdiki arasında çok değişiklik oldu. Saz da değişti, perde de değişti, motif de değişti, müzik de değişti. Bunun sebebi şehirleşmedir"

1967 yılında TRT'nin yurt çapında düzenlediği derleme gezilerinde Burdur başta olmak üzere, Burdur ve civarında on günlük bir araştırma-derleme çalışması yapan Sarper Özsan'ın da bu konuda tespitleri şunlardır:

''O bölgede genellikle büyük boy saz çalınmıyordu. Tezene yok denecek kadar azdı. Yerel sanatçılar genellikle el ile çalıyordu. Tezene ile çalanlarda adeta el ile çalmayı taklit ediyordu. Yurttan seslerin tezene tekniğinden farklı idi. Bana göre en orijinal, en özgün olanı el ile çalış idi. Büyük hayranlıkla. bir konçerto dinler gibi hayret ve şaşkınlıkla izledim.''

Ali Rıza Yalgın, Güneydoğu Anadolu Yörük Türkmenlerinin çağur, bağlama, ırızva ve bulgari gibi sazlarını anlatırken şu tespitleri yapmaktadır:

"Cenubi Anadolu'da şimdiye kadar adı geçen sazların çağur'dan madasında mızrap kullanılmaz. Hepsi de tıpkı KİTERA gibi şahadet Parmağı ile çalınır... Çukurova halk şairleri ve çalgıcıları iki türlüdür.

1. Şehirleşmiş halk şairleri. 2- Gôçebe ve kôylü halk şairleri. Bu iki nevi halk şairinden birincileri, çaldıkları çalgı ve okudukları parçalara eski usul divanlarda yazılı adları sıralayarak o metoddan ayrılmayanlardır. Borlu Aşık Şeydai bu zümredendir. Halbuki saf kôylü ve göçebe halk şairleri, tamamen hürdür. Bunlar yalnız. çalıp okuyacakları parçaların güftelerine bağlıdırlar. Seslerini güftelerdeki vakalara uydururlar. Aynı zamanda, birinci çalgıcılar TEZEYEN dedikleri mızrabi kullandıkları halde, kôylü ve gôçebeler mızrap kullanmazlar."

Bu önemli bilgiler de bizim görüşümüzü doğrular niteliktedir.

Mızrap kavramının, Anadolu halk kültürüne çok geç girdiğinin bir başka kanıtı da, genellikle kiraz ağacından soyulan kabukların bir kaç gün yağda bekletilerek yumuşamasıyla elde edilen tezene malzemesidir. Osmanlı Saray musikisinde bu maddenin mızrap olarak kullanıldığına dair hiç bir bilgi yoktur. Yalnızca, halk sazı bağlamada kullanılması ve mızraba karşın, tezene terimi ile adlandırılması, onun halk dehasının bir ürünü olması ile açıklanabilir. Eğer, tezene kavramı halk kültürüne genel anlamda hemen hemen Cumhuriyetten sonra değilde, bir yüzyıl evvel yansımış ve kiraz kabuğu tezene o zaman keşfedilmiş olsaydı, kanımızca bu gün Türkiye'de kiraz ağacı kalmazdı. Nitekim, dut ağacı için durum böyle olmuştur. "En iyi saz duttan ve oyma tekneden olur" anlayışı sonucu, yaklaşık elli yıl içerisinde Anadolu'daki dut ağaçlarının büyük bölümü yok edilmiştir.

Bağlamada tellere vurularak ses çıkarmaya yarayan yardımcı aracın adı olan "tezene" veya "mızrap" terimlerinin anlamları hakkında çeşitli kaynaklarda şu bilgiler yer almaktadır.

"Tezene -Tazene, tezane, tezyine, tezkere -3, kezkire

Genellikle kiraz ağacı kabuğundan yapılan mızrap"

"Tarzeden : saz çalmak

Tarzen : Saz çalan (Tar)

Tarzene : Enstrüman

Tazene -Tezene : saz çalmaya yarayan araç".

"Mızrap : Mızrap -Mıdrap

Vurmaya mahsus alet, kökü darp vurmak''​

Umumiyetle tezene, nadiren tazene, Burdur, Eğridir gibi seyrek semtlerde tezyine, nice güney köylerimizde tezeyen halk saz mızrabı anlamıyla yalnız memleketimizde geçen bir kelimedir. Asrımız başlarında saz şairi Sümmani'nin bir mısrasında tellere düzene ile vurulduğu yazılıysa da, bu bir istinsak sehvi olmalıdır. Tezenenin en eski Türkçe metinlerde izine düşülememekle beraber, Çağatay lügatında yeri vardır. Asya Türkçesinde anlamdaş olarak çekü vardır. Tezene kelimemiz üzerinde Tarzene gibi herhangi bir yabancı kelimenin zamanla etkisine bile inanmıyorum. Bu tip kelimeler halk dilimizde çoktur: Serpene (mesned), kademe (hûday-ı nabit), Büdene (iğne), Bakana (kademe), Basana (mancınık, manivela), Seymene (Seymenler toplantısı), Kesene (iltizam), Eryine (maden), Erzene (şahika), Eylene (etraf) vesaire... Türkçe'de çabuk anlamına tez kök kelimesinin varlığına Kaşgarlı Mahmut'un verdiği tezmek (=kaçmak) fiilinde şahit oluyoruz... Tezenenin kökü üst fiildeki tez'dir. Nitekim halk dilindeki Tezemcik (çarçabuk), Tezgin (çok kaçan hayvan. kaçak), Tezlemek (acele etmek), Tiziklemek (kaçmak, koşmak) sôzlerini mesela argodan sayabilmek kolay değildir. Tezene de aynı fasileden olarak eşit kuvvette Türkçe'dir... Hiç bir imaleli hecesi bulunmayan Türkçe tezene sözü bu söyleniş ve mızrap anlamıyla hiç bir ferhenkte bulunmayınca, Antepli Asım onu tesadüfen adlandırılışı Farsça tazane ile bir tutmaya kalkıştı!...ferhenklerde Tar-zene diye bir bileşim yoktur. Ş. Sami merhum onun tasavvurunu daha da benimsemiş göründü: Tazene, yahut Tarzene veya Taziyane, tanbur ve laguta mızrabı, zahme. Taziyane [fa.]: Tanbur ve emsali çalgıların tellerine dokunmıya mahsus kemik veya boynuz parçası [Galatı: Tazene] diyor. (K.T., 1901). Asım'm tesirinde kalmıştır. Ferhenklerde taziyanenin mızrab anlamına geldiğine dair hiç bir kayıt yoktur... İran'da uzun zamandır, bizim fasıl musikisinde de olduğu gibi, saz tezenesine umumiyetle Arapça'dan mezrab deniliyor. Fakat bu vasıtanın baş Farsça adı zahme idi; pek nadiren de Nakhun veya Nakhuna derlerdi... Bizde Farsça zahme binde bir de olsa şair ve aşık diline lugat paralama kabilinden kullanılmıştır; köylü sazcı katiyen bilmez. Tezene adı ise kesinlikle Türkçedir, zorlamayla Farsça'ya bağlanamaz ve bağlanamamıştır... Gümüşhane ilimizde Tezene-i Ülya ve Tezene-i süfla adlı iki köy bulunduğu halde yurtta tek zahme köyü dahi yoktur.''

Yukarıda verilen bilgilerden anlaşılmaktadır ki, Anadolu ve Rumeli'de bağlamanın tellerine vurularak ses çıkarmaya yarayan araçlara ''mızrap'' veya ''tezene'' denilmektedir. Arapça'dan gelen mızrap terimi, bu aracın Osmanlı Sarayı ve çevresindeki ilk adı olup, buradan önce Anadolu şehirlerine, oradan da köylü halk müziğine girmiştir. Mızrap kavramı ve terimini kolay benimsemeyen halk sanatçıları, özellikle kiraz kabuğundan yapılan malzemenin adı olarak, mızraba karşılık tezene terimini üretmiştir. Ancak, bu gün her iki terim de kullanılmaktadır (mızrabın da kullanılması hususunda Yurttan Sesler Topluluğu yayınlarının Anadolu halkı üzerindeki etkisi büyüktür).
  Alıntı ile Cevapla

IRCForumlari.NET Reklamlar
radyo44.com.tr
Cevapla

Etiketler
bağlamada, değişimler, gelen, kopuzda, meydana

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
TEM’de meydana gelen kaza trafiği felç etti MasteR06 Haber Arşivi 0 07 Şubat 2014 10:59
Depremde Meydana gelen ilginç Olaylar cLaS Esrarengiz Olaylar 0 02 Nisan 2012 23:12
Depremde Meydana gelen ilginc Olaylar NefeS Esrarengiz Olaylar 2 06 Haziran 2011 00:48
Hakkari de Meydana Gelen Hain SaldırıLar.. sahte_dusler Haber Arşivi 1 22 Ekim 2007 20:02