|
|
| |
| | #1 | |
| Çevrimdışı ~ TeFeCi’nin KıZı ~ ![]() IF Ticaret Sayısı: (0) | Karanlıkları Aydınlatan Hüddam Süleyman – 83. Bölüm Kayıp Zamanın Ardından: Gelen Mutluluk ve Saklı Gerçekler [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] O sabah her şey olağan bir dinginlikle başlamıştı. Ne gökyüzü bir işaret veriyordu, ne de rüzgâr yaklaşan değişimin fısıltısını taşıyordu. Her biri günü sıradan bir gün gibi karşıladı; nasıl bir güne uyanmış olduklarını, kaderin onlara hangi sırrı hazırladığını bilmeden… Zaman sanki bir anlığına nefesini tutmuştu fırtına, sessizliğin kalbinde bekliyordu. Asaf, sabah namazından sonra uzun süre kıpırdamadan oturdu. Duvardaki kandilin ışığı sönmüş, odada ince bir gri aydınlık kalmıştı. Gecenin yorgun sessizliği yerini yeni doğan güne bırakırken, içinde tarif edemediği bir huzursuzluk kabarıyordu. Sabur sessizdi, her zamanki gibi. Çaydanlıktan yükselen buharın içinde yüzü belli belirsiz görünüyordu. Yalnızca gözleri, Asaf’a bir şey söylemek ister gibi parlıyordu; ama kelimeler, dua gibi dudaklarında tutulmuştu. Dışarıda serin bir rüzgâr esiyor, avludaki incir yapraklarını hışırdatıyordu. Gün olağan görünüyordu. Oysa görünmeyen bir şey, ince bir perde gibi üzerlerine sinmişti. Berzah’ın derinliklerinde, aynı sabahın başka bir anında, Hamza gözlerini açtı. Işıksız bir kubbenin altında oturuyordu. Önünde, sonsuzluğa uzanan bir dua çemberi yanıyordu. Karşısında ise Süleyman vardı. Hâlâ sessizdi, ama varlığı her yeri dolduruyordu ne diri, ne ölü… aradaki o ince çizgideydi. “Vakit geldi,” dedi Süleyman, sesi hem uzaklardan hem yakından geliyordu. “Işık saklandığı yerden çıkacak. Artık zamanı.” Hamza başını eğdi, gözleri dolmuştu. “Asaf hazır mı efendim?” diye fısıldadı. Süleyman’ın yüzüne hafif bir gölge düştü. “Hiçbir evlat, babasının yokluğuna tam hazır olamaz Hamza. Ama o kalbini sabırla terbiye etti. Şimdi sabrın karşılığını görecek.” O an Berzah’ın tavanında bir ışık yarığı belirdi. İnce bir çizgi gibi açıldı, sonra dua sesleriyle birlikte genişledi. Rüzgâr döndü, ışık Süleyman’ın bedenine doldu. “Bismillah,” dedi, adımını ileri attı ve dünya tarafına geçti. Asaf o sırada avluda duruyordu. Yüzüne çarpan sabah rüzgârında bir anlık titreşim hissetti. Zaman, bir kalp atımı kadar durdu. Havanın içinden geçen bir ses yankılandı ne tam bir ses, ne tam bir düşünceydi. “Asaf…” Dizlerinin bağı çözüldü. Kalbi delicesine çarpmaya başladı. Sabur hızla yanına geldi, elini Asaf’ın omzuna koydu. “Efendim,” dedi, sesi titrekti, “senin duyduğunu ben de duydum.” O anda evin içi aydınlandı. Işık bir anda her yeri kapladı, ama göz yakmayan, kalbe dokunan bir ışıktı bu. Duvarlar sanki nefes aldı, hava dua koktu. Ve o ışığın içinden Süleyman çıktı. Üzerinde eski cübbesi vardı; gözleri yine o tanıdık sakinlikle doluydu. Ne bir gölge, ne bir iz… sadece ışık ve huzur. Asaf dizlerinin üzerine çöktü, kalbi hem sevinçle hem özlemle hem de hafif bir sarsıntıyla doluydu. Gözlerinden yaşlar süzülürken sesi titredi: “Baba… efendim… siz…” Asaf dizlerinin üzerinde titrerken, elleri istemsizce baba’sının cübbesine uzandı ama bir an durakladı; hem özlem hem de saygı, onu hareket ettirmeye izin vermiyordu. Gözlerinden süzülen yaşlar, yüzünü ıslatıyor ama kalbinde tarifsiz bir huzur dalgası yükseliyordu. Süleyman, diz çökmüş oğluna bakarken dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi. Sessizliği bir nefes kadar sürdü; sonra yavaşça konuştu: “Evlat… üzülme. Ben hep yanındaydım, sadece gözlerin göremedi.” Sabur, dizlerinin üzerinde beklerken derin bir nefes aldı. Sessizliği bozmadan Asaf’ın yanında duruyor, enerjiyi dengelemeye hazır bir bekleyiş içindeydi. İçten içe, Asaf’ın kalbinde yükselen duygusal dalgayı hissediyor ve ona güç vermeye çalışıyordu. Asaf sonunda başını hafifçe kaldırdı, gözlerindeki ıslaklık yerini kararlılığa bıraktı. “Baba… efendim… siz… Neden… neden kendinizi böyle sakladınız? Biz… biz çok üzüldük.” Sesi kırık ama içten geliyordu; hem soruyor hem de suçluluk hissini taşıyordu. Süleyman, derin bir nefes aldı. “Bazen evlat, karanlığın içinden ışıkla yürümek için kendini gizlemek gerekir. Eğer ölümüme inanmamış olsaydınız, Ebru ve ifritlerin oyununa düşerdiniz. Bu yüzden… bunu yapmak zorundaydım. Sizi tehlikeye atamazdım. Eğer sizi üzdüysem, özür dilerim.” Asaf’ın kalbi, hem öfke hem anlayış hem de minnettarlıkla çarpıyordu. Bir anda fark etti ki, baba’sının yokluğu aslında onları daha güçlü kılmıştı; hem Sabur hem Hamza yanında olmuş, ona destek vermişti. Süleyman’ın sözleri bittiğinde, Asaf hafifçe başını salladı, gözlerinde hem hüzün hem de huzur vardı: “Anlıyorum… ve teşekkür ederim. Ama artık yanınızda olmanıza… ihtiyacımız var.” Sabur sessizce gülümsedi, bir adım geri çekildi ve enerjiyi dengelemeye devam etti. Bu sırada Melike, Berzah’ın derinliklerinde ışık dalgalanmasını hissetti. Sadece varlığını değil, kalbinde bir kıpırtı da yükseldi; tıpkı eski bir özlem gibi, sessiz ama güçlü. Süleyman… her zaman olduğu gibi, onun ruhunun en derin köşesinde bir yankı bırakmıştı. Şimdi ise o yankı, gerçek bir varlığa dönüştü; kalbi sanki ilk kez heyecanla atıyordu, ama korku değil, umut ve sevgiyle karışık bir coşkuydu bu. Melike yavaşça adımlarını geri çevirdi; gözleri hafifçe parladı, nefesi derinleşti. İçten içe, kalbinin en sessiz köşesinde hep hissettiği o aşkın, gerçekliğe dönüşmek üzere olduğunu fark etti. Işık, enerjinin dalgalanmasıyla birleşiyor, Süleyman’ın dönüşünü ona fısıldıyordu. Ve o an Melike, sadece varlığı değil, Süleyman’ın kalbinden gelen o sessiz, sıcak sevgiyi de hissetti. Birden gözlerinde hem mutluluk hem korku hem de tarifsiz bir heyecan belirdi; kalbi, mistik bir ahenkle, hem Berzah’ın ritmiyle hem de kendi duygularıyla uyumlu bir şekilde çarpıyordu. Geçmiş, gelecek ve şimdi… hepsi bir bütün hâline gelmişti. Melike, ilk kez hem sevinç hem de aşkın aynı anda getirdiği bir titremeyi hissetti. Ve o titreme, her adımında onu Süleyman’a daha da yaklaştırıyordu. Melike, ışık ve enerji dalgasının rehberliğinde ilerlemeye başladı. Tıpkı bir tünel gibi etrafını saran parıltılar, adımlarını yönlendiriyor, kalbinde yükselen heyecanla birlikte ritmik bir enerjiye dönüşüyordu. Her nefeste Süleyman’ın varlığını hissediyor, onun sevgisi ve huzuruyla adımlarını daha kararlı atıyordu. Tünelin sonunda, Melike yavaşça gözlerini açtı. Artık fiziksel dünyadaydı; evin yakınlarındaki bahçede duruyordu. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı ve enerjiyi bir an için hissetti. Sessizliği, Berzah’da hissettiği o mistik sessizlikle aynı tonda ama artık gerçek ve dokunulabilir bir dünya içindeydi. Melike hafifçe bahçede yürüyerek evin kapısına yöneldi. Her adımı hem sabırsızlık hem de huzur doluydu; kalbi, Süleyman’ın dönüşünün verdiği güven ve aşk ile doluydu. Kapıya geldiğinde, ellerini bir an tokmağa koydu ve sessizce fısıldadı: “Artık buradayım… ve her şey, seninle başlayacak gibi.” İçeriye adım attığında, evin içindeki sessizlik ve gündelik yaşam ona bir kez daha dünyanın gerçekliğini hatırlattı. Ama Melike artık sadece bir gözlemci değildi; kalbinde taşıdığı sevgi, heyecan ve Süleyman’a duyduğu özlem, hem kendi ruhunu hem de evin enerjisini değiştirecek bir kıvılcım gibiydi. Her nefeste, hem geçmişin hem Berzah’ın hem de geleceğin yankılarıyla doluydu; Melike artık hazırdı — hem aşkı yaşamak hem de yaklaşan sınavlarla yüzleşmek için. Melike evin salonuna adım attığında, gözleri birden durdu. Orada, eski cübbesiyle, gözleri sakin ama derin bir huzurla ona bakan Süleyman duruyordu. Kalbi bir an durdu, sonra hızla çarpmaya başladı. “Sen… sen hâlâ yaşıyorsun!” Melike sesi titrek, biraz sitemkar ama şaşkınlıkla karışık çıktı. “İki yıl… iki yıl boyunca… seni kaybettiğimi sandım… kalbim paramparçaydı… ne yapacağımı bilemedim…” Süleyman, hafif bir tebessümle başını eğdi. “Biliyorum, Melike… iki yıl boyunca hep yanınızda olamayışımın acısını çektiniz. Kendimi ölmüş gösterdim çünkü… ifritlerin ve planların ne düşündüğünü öğrenmek zorundaydım. Sizi korumak için… ama şimdi buradayım. Özür dilerim.” Melike gözlerini ona dikti, dudakları kıvrıldı ama hâlâ hafif bir kızgınlık vardı. “Senin yüzünü görememek… kalbimi parçalamıştı… ama şimdi… şimdi işte buradasın.” Süleyman yavaşça bir adım attı, Melike’nin ellerini nazikçe tuttu. “Buradayım… hep yanında olacağım.” Melike gözlerindeki hafif yaşları silerken, küçük bir gülümsemeyle başını salladı. “Bir daha beni korkutma, olur mu?” Süleyman hafifçe kafasını salladı, ardından Melike’yi kucakladı. Sessizlik içinde, sadece kalplerinin ritmi vardı; geçmişin acısı ve bekleyişin yarattığı gerginlik, bu sıcak sarılmada eriyip gitmişti. Süleyman, Melike’yi şefkatle sarmalarlarken tam o anda salonun kapısı açıldı ve Berrak içeri girdi. Gözleri büyüdü; ne annesinin orada olmasını ne de babasının geri dönmesini bekliyordu. “Baba?” Berrak sesi hem şaşkın hem de duygulu çıktı. “Seni… seni görmek…” Süleyman hafifçe gülümsedi ve yavaşça Berrak’ın yanına yürüdü. Ellerini kızının omuzlarına koydu, gözlerinin içine bakarak: “Her şeyi sadece sizi korumak için yaptım, evladım… bunu bilin yeter.” Berrak, babasının sözleriyle hem rahatladı hem de gözyaşlarını tutamadı. Süleyman, Berrak’ı da sıkıca kucakladı; sıcaklığıyla hem güven hem de sevgi dolu bir bağ kurdu. Melike de yanlarından bakarken küçük bir gülümsemeyle başını salladı; artık hem babası hem annesi ve Asaf ile birlikteydiler, geçmişin acısı yavaş yavaş silinip gidiyordu. Ankara’da lüks bir apartman dairesinde, Özlem arkadaşlarıyla içki içerken kendini kaybetmişti. Sarhoşluğu ve kendine güveni, inancının zayıflığıyla birleşince bir an öfkeyle bağırdı: “Allah’a bile inanmıyorum! Eğer gerçekten güçlüyse, bana gücünü göstersin! Cinler… neredesiniz? Gelin ve beni çarpın!” Hadi ama nerdesiniz bekliyorum sizi.. O sözler havada asılı kaldığı anda, dairede ani bir serinlik dolaşmaya başladı. Bardaklar titredi, lambalar hafifçe sallandı. Ve Özlem birden yere kapaklandı. Vücudu titredi, dili kilitlendi; konuşamıyor, sadece gözleriyle korku ve çaresizliği yansıtıyordu. Ellerini havada kıvranarak savuruyor, ne yapacağını bilmeden kıvranıyordu. Arkadaşları panik içinde telefonu kaptı, ama kimin yardım edebileceğini bilmiyorlardı. O panikle Özlem’in arkadaşları ailesini aradılar, sesleri titriyordu; olan biteni tam olarak anlatamıyor, sadece oraya gelmeleri gerektiğini söyleyip kapattılar. Ailesi olay yerine geldiğinde ve kızlarının o hâlini gördüğünde dehşete kapıldılar. Hemen tedavi yolları aramaya başladılar, ama çaresizlikleri öylesine büyüktü ki ne yapacaklarını bilemediler. Güvenilir ve sağlam bir kişiden yardım almaları gerektiğini fark ettiklerinde ise akıllarına Adıyaman’da yaşayan Süleyman geldi. Daha önce Hüddam Süleyman’ın birçok insana yardım ettiğini ve bu yardımlar sayesinde çok insanı musallattan kurtardığını duymuşlardı. Hiç vakit kaybetmeden, apar topar Ankara’dan yola çıkarak Süleyman’ın yaşadığı şehre, Adıyaman’a vardılar. Süleyman’ın evlerine vardıklarında, Özlem hâlâ kontrolden çıkmış, titreyerek yerde oturuyordu. Sarhoşluğun etkisiyle zaten kontrolü zayıf olan bedeni, birden çarpılmayla birlikte sanki başka bir güç tarafından ele geçirilmişti. Dili kilitlenmiş, konuşamıyor, sadece gözleri dehşet ve korku içinde sağa sola kayıyordu. Süleyman ve Asaf, durumu hemen fark ettiler. Süleyman ağır ama kararlı bir sesle konuştu: “Bu musallat güçlü… ama korkacak bir şey yok. Allah’ın izniyle onu yok edeceğiz.” Asaf, babasına bakarken hafifçe titredi ama hazırdı. İkili, enerjilerini dengeleyip Özlem’in etrafında bir koruma çemberi oluşturdular. Süleyman dualarını mırıldanırken, Asaf da ellerini Özlem’in etrafına doğru hareket ettiriyor, musallatın enerjisini sınırlamaya çalışıyordu. Birden, Özlem’in bedeninden çıkan karanlık bir gölge yükseldi. Hızla dönüyor, sinir bozucu bir uğultu yayıyordu. Kızın gözlerinden korku ve acı dolu çığlıklar yükseliyordu; dili hâlâ kilitliydi, tek kelime edemiyordu. Gölge, aniden Süleyman’ı görünce durakladı. Enerjisi bir an için titredi, uğultusu kesildi ve sonra derin, uğursuz bir sesle bağırdı: “Sen… burada… nasıl mümkün olabilir?!” Özlem gözlerini açtı ve korkuyla karışık bir şaşkınlık içinde Süleyman’a baktı. Dili hâlâ kilitliydi ama kalbi derin bir korku ve hayret içinde çarpıyordu. Musallatın bu tepkisi, onun tamamen gerçek bir güce sahip olduğunu ve Süleyman’ın müdahalesinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyordu. Süleyman, gölgeye karşı kararlılıkla durdu: “Git! Allah’ın huzuruna dön! Bu evden uzaklaş!” Asaf hemen babasının yanına geldi, ellerini gölgeyi kavrayacak şekilde uzattı. Birlikte musallatın enerjisini sıkıştırdılar ve karanlık, çığlıklar eşliğinde yok oldu. Özlem, yavaşça kendine geldi; titreyerek gözlerini açtı ve soluğunu düzenlemeye çalıştı. Dili tekrar işlev kazandı. Babasına ve annesine bakarken hâlâ korku vardı, ama aynı zamanda hayatta kalmanın rahatlamasını hissediyordu. Özlem’in babası, panik ve minnettarlık içinde Süleyman’a uzanıp para teklif etti: “Lütfen… bunun için size bir ödül vermek istiyoruz. Adınız duyulmuş biri, bunu ödemeliyiz.” Süleyman, sakin ama kararlı bir şekilde reddetti: “Biz bu işleri para için yapmıyoruz. Biz Allah dostlarıyız; niyetimiz sadece insanları korumak ve huzura kavuşturmak. Kızınız artık güvende, bundan fazlası gerekmez.” Ailesi, hem hayret hem minnetle başlarını salladı. Süleyman kısa bir nasihat verdi: “Özlem, inançsızlık bir oyundur. Ama korkmak yerine, kalbini ve ruhunu temiz tut. Korku, musallatları çağırır. Siz de çocuklarınıza ve birbirinize sahip çıkın; Allah’ı unutmayın.” Bunun ardından aileye yolu gösterildi; evlerinden ayrılırken, hem Özlem hem de ailesi bu olaydan dersler çıkararak, büyük bir rahatlama ve minnet duygusuyla gittiler. Asaf, babasına dönüp hafifçe çekinerek mırıldandı: “Baba… aslında seninle bir şey konuşmak istiyorum ama çekiniyorum.” Süleyman, tebessüm ederek oğluna baktı: “Ne konuşmak istediğini biliyorum, evlat… Konu Berrak, değil mi?” Asaf, başını hafifçe salladı, sesi titrek ama kararlıydı: “Evet, baba… Berrak konusunda… Ben… yani… ciddi niyetim var ama… nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum.” Süleyman, oğlunun omzuna elini koydu ve gülümseyerek yanıtladı: “Evlat… Doğru zaman geldiğinde, duygularını açıkça ifade et. Korkma, hem ben onu sana emanet etmiştim unuttun mu ? Berrak’ın da kalbi doğruyu hissediyor. Şimdi en önemli şey, senin kararlılığın ve sabrın. Her zaman sabırlı olduğun takdirde kazanırsın, unutma evlat.” Asaf, babasının sözlerini içten bir şekilde dinledi; kalbinde hem rahatlama hem de kararlılık dalgası yükseldi. Sessizlik içinde, baba-oğul arasında sessiz ama güçlü bir bağ oluştu. Asaf, derin bir nefes aldı, gözlerini babasına dikti. İçinde bir kararlılık ve heyecan karışımı yükseliyordu. “Baba… Anladım. Artık beklemeye tahammülüm yok. Ona duygularımı açacağım. Korkmuyorum… sadece doğru zamanda, doğru şekilde hislerimi göstermek istiyorum.” Süleyman, oğlunun omzuna bir kez daha dokundu ve gözlerindeki gururu gizleyemedi. “İyi evlat… Kalbinle hareket et, ama daima saygıyla. Berrak da senin içtenliğini hissedecek. Şimdi geri kalan tek şey, sabrın ve adımların… Onları doğru at, her şey yoluna girecek.” Asaf, sessizce başını salladı. İçindeki çekingenlik ve korku azalmış, yerine umut ve kararlılık gelmişti. Baba-oğul odada kısa bir sessizlikle birbirlerine baktı; kelimelerin ötesinde bir anlayış, bir güven vardı aralarında. Asaf’ın aklında Berrak’ın gülümsemesi, birlikte geçen anılar ve gelecekte kurmayı hayal ettiği hayat belirdi. Kalbi, şimdi hem aşkın hem de sorumluluğun ağırlığını hissetse de, ilk kez gerçekten hazır hissetmişti kendini. Tam o esnada kapı çaldı ve Süleyman’ın Asaf‘la olan sohbeti yarıda kaldı. Süleyman tebessüm ederek yine konuşmaya devam ederiz evlat işler beklemez dedi. Kapıya gelen kimdi bilinmez ama bir anda odada Sabur belirdi Süleyman’a yaklaşıp efendim çok acil Asafı da alıp berzah alemine gitmeliyiz. Süleyman Ne bu arada hayır olsun inşallah, Sabur gidince öğreneceğiz efendim diyerek berzah alemine doğru yola çıktılar. Tam o esnada kapı çaldı ve Süleyman ile Asaf’ın sohbeti kısa bir süreliğine kesildi. Süleyman tebessüm ederek, “Evlat, konuşmaya devam ederiz, işler beklemez,” dedi. Kapıya kim geldiği hemen fark edilmedi; bir anda Sabur odada belirdi. Süleyman’a yaklaşarak, “Efendim, çok acil… Asaf’ı da alıp Berzah alemine gitmemiz gerekiyor,” diye haber verdi. Süleyman, hafifçe kaşlarını çatarak, “Ne oldu bu sefer, inşallah hayırlısı,” dedi. Sabur başını salladı, “Efendim, gidişimizin sebebini yolda anlayacağız,” diye cevap verdi. Ardından baba ve oğul, Sabur’un rehberliğinde Berzah alemine doğru yöneldiler.
__________________ ''Zamanın Eli Değdi Bize Artık Aynı Değiliz İkimiz de'' Kullanıcı imzalarındaki bağlantı ve resimleri görebilmek için en az 20 mesaja sahip olmanız gerekir ya da üye girişi yapmanız gerekir. | |
| | |
![]() |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Karanlıkları Aydınlatan Hüddam Süleyman — Bölüm 80: Berzah’ın Ardından; Asaf’ın Olgunluğu ve Gelecek Tehlikelere Karşı Y | Tanem | Tanem | 0 | 28 Ekim 2025 12:06 |
| Karanlıkları Aydınlatan Hüddam Süleyman – 58. Bölüm: Rüzgârın Altında Saklı Fısıltı | Tanem | Tanem | 0 | 19 Ekim 2025 19:05 |
| Karanlıkları Aydınlatan Hüddam Süleyman – 1. Bölüm: Kayıp ve İşaretler | Tanem | Tanem | 5 | 03 Ekim 2025 13:36 |
| Karanlıkları Aydınlatan Hüddam Süleyman — 20. Bölüm: Zaferin Ardından Gelen Huzur | Tanem | Tanem | 0 | 02 Ekim 2025 23:54 |
| Karanlıkları Aydınlatan Hüddam Süleyman — 9. Bölüm : Kâbuslar, Kapı, Savaş ve Kayıp | Tanem | Tanem | 0 | 01 Ekim 2025 20:08 |