IRCForumları - IRC ve mIRC Kullanıcılarının Buluşma Noktası
  odeaweb

>
+
Etiketlenen Kullanıcılar

Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 06 Kasım 2025, 22:57   #1
Çevrimdışı
~ TeFeCi’nin KıZı ~
Kullanıcıların profil bilgileri misafirlere kapatılmıştır.
IF Ticaret Sayısı: (0)
IF Ticaret Yüzdesi:(%)
Karanlıkları Aydınlatan Hüddâm Süleyman – 90. Bölüm: Bir Ruhun Uyanışıyla Küllerinden Doğan Işığın Parıltısı




[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]





Köyün sabahı, ince bir sisin içinden doğan ışık gibi ağır ağır yükseliyordu. Dağların eteklerinden süzülen serin rüzgâr, dut ağaçlarının yapraklarını hışırdatıyor, uzaklardan bir horoz sesi yankılanıyordu. Süleyman, her sabah yaptığı gibi avlunun taş döşeli zemininde durup derin bir nefes aldı. Gözleri gökyüzüne çevrilmişti, dudaklarında ise her zamanki o dingin dua mırıltısı vardı. Artık yaşını göstermeye başlamıştı; 55 yıllık hayatında hem dünyanın hem de Berzah’ın ağırlığını omuzlarında taşımış bir adamın yorgun ama huzurlu bakışı vardı yüzünde.

Avlunun öte yanında Asaf, sabah rüzgârına rağmen terlemişti. Üzerinde sade bir gömlek, elinde ise eski bir tespih vardı. Berrak, her zamanki zarif haliyle bir köşede oturmuş, not defterine Süleyman’ın söylediği kelimeleri yazıyordu. Artık o da yalnızca bir öğrenciden öteydi; bir Hüddâm’ın eşi olarak, Asaf’la birlikte karanlığa karşı duran bir ışık olmuştu.

Süleyman sessizliği bozdu.
“Bugün içime bir hareketlilik doğdu evlatlar,” dedi, derin bir anlamla. “Bazı sabahlar vardır; hava, dua gibi kokar. Ama bazen dua, fırtına öncesi bir sessizlik gibidir.”

Berrak, başını kaldırıp endişeyle baktı.
“Bir musallat mı hissediyorsunuz hocam?”

Süleyman bir süre sessiz kaldı. Sonra bakışlarını avlunun kapısına çevirdi, sanki uzaktan gelen bir misafiri sezmiş gibi.
“Henüz bilmiyorum kızım. Ama biri gelecek… içimde öyle bir his var.”

Sözleri bitmeden, dışarıdan telaşlı adımlar duyuldu. Kapı, ağır bir gıcırtıyla aralandı. Eşiğin hemen ardında otuz yaşlarında bir adam belirdi; yüzü solgun, göz altları morluktan kararmış, sanki günlerdir uykusuzdu. Üzerindeki giysiler toz içindeydi.

“Ben Hüddâm Süleyman’a gelmiştim…” dedi sesi titreyerek, gözleri endişeyle etrafı tararken.

Süleyman, yavaş adımlarla yaklaştı, bakışları derin bir sükûnet taşıyordu.
“Benim, evladım,” dedi kararlı ama yumuşak bir tonda. “Buyur, otur bakalım. Anlat şimdi, seni buraya getiren nedir?”

Adam, derin bir nefes aldı, sanki o anda yıllardır taşıdığı yük biraz hafiflemişti.
“Hocam…” dedi titreyen sesiyle. “Ben… Semih. Adıyaman’ın öte yakasındaki köyden geldim. Ne yaptığımı, ne gördüğümü bilmiyorum artık. Biri beni çağırıyor… ama kim olduğunu göremiyorum.”

Süleyman, Semih’in titreyen ellerine baktı. O eller, hem korkunun hem de çaresizliğin aynası gibiydi.
“Evladım, anlat bakalım,” dedi. “Ne zamandır bu hâl üzerindesin?”

Semih başını öne eğdi.
“Yaklaşık bir ay oldu hocam. Başta sadece rüyalarla başladı. Bir kadın sesi duyuyordum, çok uzaktan ama tanıdık gibi… Sanki biri ismimi fısıldıyor, sonra kahkahalar… Bazen ağlama sesi de geliyor. Sonra bir sabah uyandığımda elimde taş vardı, üzeri siyah iplerle sarılmış bir taş.”

Asaf, sessizce Süleyman’a baktı. Süleyman’ın kaşları hafifçe çatıldı, ama sesini yükseltmedi.
“Sonra ne oldu?” diye sordu.

“Rüyalar daha sık geldi. Geceleri birinin yatağımın ucunda oturduğunu hissediyorum. Nefesini duymuyorum ama varlığını biliyorum. Bir gece aynaya baktım…” Semih’in sesi titredi, kelimeleri yutkunarak tamamladı. “Ben değildim aynadaki. Gözlerim simsiyah olmuştu. Gülüyordu o yüz ama ben ağlıyordum.”

O an, odadaki hava fark edilir biçimde ağırlaştı. Pencerenin önündeki tül hafifçe hareket etti, rüzgâr yoktu. Sabur ve Hamza, görünmeyen âlemde birbirlerine baktılar; karanlığın ince bir izi ortamı sarmaya başlamıştı.

Süleyman başını kaldırdı, gözlerini kapadı ve kalbinden geçen bir dua mırıldandı.
“Bu, cinlerin oyunudur,” dedi ardından. “Ama senin üzerindeki iz farklı, evladım. Bu sıradan bir musallat değil… taş dedin, onu kimden aldın?”

Semih bir an sustu. “Bir yabancı getirdi hocam. Köyümüze bir hoca geldi, dua edeceğini söyledi. Taşı bana verdi, ‘evinde sakla, seni korur’ dedi. Ben de inandım.”

Asaf dişlerini sıktı.
“Yine o sahte hocalardan biri…” diye fısıldadı. “Koruma diye şeytanı çağırmış belli ki.”

Süleyman başını eğdi. “Evladım, o taş senin üzerine mühür olmuş. Onu bulmamız gerekiyor. Ondan gelen enerjiyi hissediyorum, karanlık bir bağ kurulmuş. Allah’ın izniyle, o bağı çözeceğiz.”

Semih başını kaldırdı, gözlerinde korku kadar umut da vardı. “Hocam, kurtulabilecek miyim?”

Süleyman hafifçe tebessüm etti.
“Her karanlığın bir vakti vardır evladım, ama sabah mutlaka doğar. Sen sabahın eşiğindesin. Allah izin verirse, bu gece karanlığı çözmeye başlayacağız.”

Süleyman, Semih’in bileklerinde ince yanık izleri fark etti. Dikkatle baktı, izler sanki kendi kendine şekil oluşturmuştu.
“Asaf,” dedi sessizce, “bak şuna.”

Asaf eğilip baktı.
“Bunlar… yazı gibi. Ama insan eliyle yapılmamış.”

Süleyman yaklaşarak Semih’in bileğini tuttu. Soğuk bir enerji parmak uçlarından içeri sızdı.
“Bu bir mühür değil,” dedi ağır bir tonda. “Bu, çağrının yankısı. O sahte hoca sadece kapıyı aralamış. Ama içeri giren bambaşka bir şey.”

Rüzgâr bir anda sertleşti, kandilin alevi titredi. Süleyman’ın sesi bu titreşimin arasında kararlı bir yankı gibi duyuldu:
“Sabur, Hamza, hazır olun. Bu gece gölge kendini gösterecek.”

Sabur’un sesi görünmeyen âlemden geldi, güçlü ama derin bir yankıyla:
“Emrinle efendim. Koku değişti… karanlık yaklaşmakta.”

Süleyman gözlerini kapadı, başını hafifçe eğdi.
“Bu gece kolay geçmeyecek,” dedi içinden. “Ama her karanlık kendi ışığını doğurur.”

Gecenin çöküşüyle birlikte evin içi sessizliğe bürünmüştü. Kandillerin ışığı duvarlara titrek yansımalar düşürüyor, her kıvılcım sanki nefes alan bir gölgeye dönüşüyordu. Süleyman, odanın ortasına yerleştirilmiş eski seccadenin önünde diz çökmüştü. Yanında Asaf, gözlerini yere dikmiş, elinde küçük bir tespihi sımsıkı tutuyordu.

Semih, Süleyman’ın karşısındaki minderin üzerine oturmuştu; yüzü ter içinde, dudakları morarmış gibiydi. Odanın içi soğumaya başlamış, duvarlarda belli belirsiz çatlama sesleri duyulmuştu.

Süleyman sessizliği bozdu.
“Asaf, o taşı getirin. Ne kadar karanlık olursa olsun, geldiği yere dönmek zorunda.”

Asaf başını salladı ve Semih’in getirdiği, siyah iplerle sarılmış taşı önlerine koydu. Taş küçüktü ama etrafındaki hava titriyordu; sanki o taş nefes alıyor, içinden yankılar yükseliyordu.

Süleyman ellerini taşın üzerine uzattı, parmak uçları havada titredi.
“Bismillahirrahmanirrahim…” diye fısıldadı. “Kimin adıyla çağrıldıysan, o isimle yok ol.”

O anda odanın içinden ince bir tıslama sesi duyuldu. Kandilin ışığı sönmedi ama karardı; alevin içinde siyah bir gölge kıvrıldı. Semih bir an yerinde sıçradı, yüzünü elleriyle kapattı.

“Hocam!” diye bağırdı. “Burada, hissediyorum! Nefes alıyor sanki yanımda!”

Asaf hemen Semih’in arkasına geçti, omzuna elini koydu.
“Korkma kardeşim, hocam yanındayken hiçbir şey sana dokunamaz.”

Sabur’un sesi, görünmeyen âlemden yankılandı.
“Efendim, gölgenin kokusu ağırlaştı. Bu bir musallat değil… bir çağrıya cevap veren varlık. Onu geri çekecek bir güç var arkada.”

Süleyman’ın yüzü karardı.
“Ezhael…” diye mırıldandı kendi kendine. “Demek hâlâ pes etmedin.”

Hamza, görünmeyen âlemde bir an parladı, kılıcı ışık gibi yansıdı.
“Emrinizle, efendim?”

“Hayır,” dedi Süleyman, kararlı bir tonla. “Bu gece savaş günü değil. Bu bağ çözülecek, ama sabırla.”

Süleyman taşın üzerine eğildi, nefesini yavaşça verdi. Dua okumaya başladı; kelimeler dudaklarından döküldükçe taşın üzerindeki ipler kendi kendine çözülmeye başladı. Her düğüm açıldığında ince bir fısıltı duyuluyor, ardından hava biraz daha ağırlaşıyordu.

Semih’in bedeni titremeye başladı.
“Hocam… biri kulağıma fısıldıyor…” dedi kısık sesle. “Diyor ki… ‘Ona inanma… seni o getirdi…’”

Asaf hemen eğildi. “Ne diyor?”

Semih gözlerini kapattı, sesi neredeyse ağlamaklıydı.
“‘Süleyman seni kandırıyor… seni o çağırdı…’ diyor.”

Süleyman gözlerini kapadı, başını hafifçe yana çevirdi.
“Bu, korkunun dilidir evladım,” dedi sakin bir sesle. “Karanlık, güveni yıkmadan ele geçiremez. Kulak verme.”

Sonra sesini yükseltti:
“Sabur, Hamza! Halka daraltılsın. Hiçbir gölge bu mekânın sınırını aşmayacak.”

Görünmeyen âlemde gümüşî bir ışık yayıldı. Hamza’nın duası gökyüzünde yankılandı, Sabur’un kanatlarından kıvılcımlar döküldü. O an taşın içinden çığlık gibi bir ses yükseldi — ne insan ne hayvan, derin ve boğuk bir iniltiydi.

Asaf, ilk defa bir adım geriye çekildi ama Süleyman’ın sesiyle yeniden sabit kaldı.
“Bu sadece yankı,” dedi Süleyman. “Gerçek olan sabırdır.”

Son düğüm çözüldüğünde taş ikiye ayrıldı. İçinden ince bir duman yükseldi, ardından bir anlık sessizlik… ve sonra tüm odada bir huzur yayıldı. Kandil yeniden normal bir ışıkla yanmaya başladı.

Semih başını kaldırdı, gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
“Hocam… geçti mi?”

Süleyman derin bir nefes aldı.
“Bu gece için geçti,” dedi. “Ama kökeni başka. Bu bağ çözülmedi, sadece gevşetildi. O varlık geri çekildi ama izini bırakmadan gitmedi. Gerçek yüzünü görmeden huzura kavuşamayacağız.”

Asaf başını eğdi. “Hocam… o zaman sabah olmadan tekrar dönebilir mi?”

Süleyman’ın gözleri uzaklara daldı.
“Evet, Asaf. Karanlık kolay pes etmez. Ama biz de pes etmeyeceğiz. Bu sadece başlangıç.”

Görünmeyen âlemde Sabur sessizce mırıldandı:
“Gece bitti sanılır bazen, ama bazı karanlıklar gün ışığında da yaşar…”

Sabahın ilk ışıkları köyün taş duvarlarına vurduğunda, gece boyunca susmayan rüzgâr nihayet dinginleşmişti. Süleyman, seccadesini toplayıp derin bir nefes aldı. Yorgun ama huzurluydu. Odanın köşesinde hâlâ oturan Asaf, sabaha kadar gözüne uyku girmemiş bir halde hocasına baktı.

“Hocam,” dedi sessizce, “Semih şimdi nasıl?”

Süleyman pencereye doğru yürüdü, dışarıda serin sabah buğusu arasında köyün yavaş yavaş canlandığını izledi.
“Şimdilik güvende,” dedi kararlı bir tonda. “Ama içindeki iz tamamen silinmedi. Musallat geri çekildi, fakat o bağı kuran irade hâlâ gölgelerde. Kökü derin, Asaf. Bu daha başlangıç.”

Asaf başını eğdi. “Bu işin içinde Ezhael olabilir mi hocam?”

Süleyman kısa bir duraksamadan sonra başını salladı.
“Onun dokunuşu olmasa bile, yöntemini tanıyorum. İnsan zaafıyla beslenen bir karanlık bu. Aynı dili konuşuyor.”

Tam o sırada kapı hafifçe vuruldu. Köyün gençlerinden biri, elinde küçük bir notla içeri girdi.
“Hocam,” dedi saygıyla, “sağlık ocağına yeni bir hemşire gelmiş. Dün gece geç saatte taşınmışlar, sabah erkenden çalışmaya başlamış. Adıyaman’dan gelmiş, adı Hüma imiş.”

Süleyman başını yavaşça kaldırdı.
“Hüma mı dedin?”

“Evet hocam. Duyduğuma göre… kocasını ve küçük kızını trafik kazasında kaybetmiş. Yalnızmış. Halk çok üzülmüş, herkes yardım etmeye çalışıyor.”

Oda bir anda sessizleşti. Süleyman’ın bakışları uzaklara daldı.
“Yaralı ruhlar bazen farkında olmadan ışığın en yakınında olur,” dedi kısık bir sesle. “Bu kadın bu köye tesadüfen gelmedi, Asaf. Her gelişin bir sebebi vardır.”

Asaf, hocasının yüzündeki derin ifadeyi fark etti.
“Yani Hüma’nın gelişiyle Semih’in yaşadıkları… bir şekilde bağlantılı olabilir mi hocam?”

Süleyman gözlerini kapadı, sanki bir iç sezgiyi dinliyordu.
“Henüz bilmiyorum,” dedi ağır ağır. “Ama kaderin ipleri bazen aynı noktada düğümlenir. Bu köyde artık iki yara var: biri musallatın izi, diğeri kaybın sessizliği. Ve her ikisi de ışıkla şifa bulacak.”

Sabur’un sesi görünmeyen âlemden yankılandı.
“Efendim… ben bu yeni gelen kadının çevresinde hafif bir enerji titreşimi hissediyorum. Ne kötü, ne iyi. Sadece… acıdan doğmuş.”

Süleyman başını eğdi.
“Acıdan doğan her enerji bir dua gibidir, Sabur. Bazen karanlığı bile yumuşatır.”

Köy, sonbaharın yumuşak rüzgârlarıyla sarmalanmıştı. Ağaç yaprakları altın gibi dökülüyor, sabah sisinin arasından yükselen güneş, taş evlerin duvarlarına huzurla vuruyordu. Kendi gelmeden önce haberi gelen Hüma sonunda sağlık ocağına ulaşmıştı.

Köyün çocukları uzaktan merakla bakıyor, kadınlar fısıltılarla “yeni hemşire gelmiş” diyordu. Hüma, sağlık ocağının önünde durmuş, ellerinde ufak bir valiz tutuyordu. İçinde hüzün, yüzünde yorgunluk vardı. Serin sabah havasında elleri hafifçe titriyordu.

Derin bir nefes aldı, sonra yavaşça kapıya yöneldi. Valizini yere bırakıp paslı kapı koluna dokunduğunda, soğuk metal tenine değdi. Bu dokunuş, geçmişle şimdi arasındaki son bağ gibiydi sanki.

“Bismillah…” diye fısıldadı kendi kendine.

Kapı aralandı. İçeride yıllardır kullanılmamış gibi duran, sade ama tertipli bir oda karşıladı onu. Raflarda eski ilaç şişeleri, köşede tahta bir masa, duvarlarda güneşin izleri vardı.

Hüma’nın gözleri bir noktaya takıldı: Masanın üzerindeki tozlu aynaya. Kısa bir an kendi yansımasına baktı.
“Ben… gerçekten buradayım,” dedi kısık bir sesle.

Aynadaki yansımada, bir anlığına, ardında sanki bir gölge hareket etti. Hızla arkasına döndü kimse yoktu. Sadece sabah rüzgârı, açık pencereden içeri süzülüyor, perdeyi dalgalandırıyordu.

Valizini masanın yanına koydu. Elini kalbinin üzerine götürüp gözlerini kapattı.
“Rabbim,” dedi içinden, “beni burada hem şifa veren, hem şifa bulan biri eyle…”

Hüma, eşini ve çocuğunu kaybettikten sonra hayatın yönünü tamamen değiştirmişti. Eskiden kalabalıklarda kaybolan, her şeyin cevabını dünyada arayan o kadın gitmişti artık. Yerine sessiz, derin düşünen, gözlerinde dünyanın değil ahiretin izlerini taşıyan bir Hüma gelmişti. Acı, onu yıkmamış; tam tersine, içindeki inancı yeniden yoğurmuştu.

O günden sonra secdede daha uzun kalır olmuş, her nefesini bir dua gibi yaşamıştı. Dine yönelmek onun için bir kaçış değil, bir kavuşmaydı. Kendisini en çok sükûnete erdiren şey, “Her kayıp aslında Rabbine biraz daha yaklaşmandır,” sözünü kalbinde taşımasıydı.

Hüma’yı eskiden tanıyanlar, bu değişimi sadece sözlerinde değil, bakışlarında bile fark ediyordu. Artık konuşurken sesi daha yumuşaktı, tebessümü daha derindi; ama gözlerinde daima sessiz bir yas geziniyordu.

Adıyaman’ın bu uzak köyünde ise kimse onu tanımıyordu. Bu bir yandan huzur, bir yandan ürperti veriyordu ona. Geçmişini kimse bilmediği için burada yeniden doğabilirdi; ama bir yanıyla da “ya yine kaybedersem” korkusu kalbinde ince bir çizgi gibi duruyordu.

Kendince küçük endişeleri olsa da tek isteği samimiydi:
İnsanlara şifa olmak… ve insanların da onun yaralı kalbine şifa olabilmesiydi.

Süleyman, sabah namazından sonra köyün toprak yolundan ağır adımlarla yürüyordu. Hava serin, gökyüzü hâlâ griyle mavi arasında bir renge bürünmüştü. Minarenin ardından yükselen ince ezan sesi yavaşça dağılırken, uzaklardan köpeklerin havlaması, horoz sesleriyle karışıyordu. Bu sessizlikte Süleyman’ın içi her zamanki gibi huzurluydu, ama dikkatini çeken bir şey vardı: sağlık ocağının önünde bir hareketlilik.

Birkaç köylü toplanmış, gülümseyerek içeriyi gösteriyordu. Kadınlardan biri, “Yeni hemşiremiz geldi hocam,” dedi Süleyman’ı görünce. “Ne kadar da tatlı, güler yüzlü bir hanım. Adı Hüma’ymış.”

Süleyman, başını hafifçe salladı. “Öyle mi,” dedi kısık bir sesle. “Demek Hüma…”
Sözlerinin ardına düşünceli bir sessizlik eklendi.

Adımlarını yavaşlatarak sağlık ocağının önüne geldi. Kapı yarı açıktı, içeriden hafif bir lavanta kokusu yayılıyordu. Masanın yanında, elinde bir valizle bir kadın duruyordu: Hüma. Saçları gevşek bir şekilde toplanmış, yüzünde hem hüzün hem de yeni bir başlangıcın tedirginliği vardı. O an başını kaldırdı; Süleyman’la göz göze geldiler.

Süleyman’ın sesi, her zamanki o derin, dingin tonda yankılandı:
“Sen gelmeden önce haberin geldi Hüma Hanım,” dedi tebessümle. “Hoş geldin köyümüze.”

Hüma, şaşkın ama içten bir gülümsemeyle başını eğdi.
“Hoş bulduk hocam,” dedi sessizce. “Henüz tam yerleşemedim ama… inşallah kısa zamanda alışırım.”

Süleyman, eliyle kapının yanındaki boş sandalyeyi işaret etti, sonra kendini tanıttı:
“Ben Süleyman. Bu köyde elimizden geldiğince insanlara yardımcı oluruz. Bir ihtiyacın olduğunda çekinme, biz buradayız.”

Hüma’nın gözleri doldu, ama bunu belli etmemeye çalıştı.
“Teşekkür ederim hocam,” dedi kısık bir sesle. “Bu sözünüz… bir insanın kalbine sığınak olur.”

Süleyman başını eğdi, yumuşak bir tebessümle karşılık verdi.
“Bazen Rabbim bizi birbirimize sığınak kılar Hüma Hanım,” dedi. “Sen de bu köyde sadece şifa dağıtmayacaksın, belki de nice kalbi onaracaksın.”

Rüzgâr hafifçe esti, kapının perdesi dalgalandı. O an, iki yabancının karşılaşması kaderin ince çizgisine dokunmuş gibiydi; biri ışığıyla yolları aydınlatan bir bilge, diğeri acıdan doğup yeniden dirilen bir ruh…

Süleyman camiye doğru yürümek için geri çekilirken, son kez dönüp baktı. Hüma, pencereye doğru yönelmişti; gözlerinde umutla karışık bir minnettarlık vardı. O anda Süleyman içinden geçirdi:
“Bazı karşılaşmalar, duaların sessiz cevabıdır…”

Süleyman, sağlık ocağından ayrıldığında sabahın serinliği hâlâ teninde geziniyordu. Güneş yavaş yavaş yükseliyor, köyün üzerindeki sis bulutlarını dağıtıyordu. Kuşlar kiremitlerin üzerinden birer birer havalanırken, Süleyman ellerini arkasında birleştirip yavaş adımlarla evine doğru yürüdü.

Her zamanki gibi sessizdi, ama zihninde az önceki karşılaşma yankılanıyordu. Hüma’nın o mahzun bakışlarında bir şey vardı; hem derin bir acının izi hem de o acıdan doğan bir sükûnet. Bu tür ruhları Süleyman hemen tanırdı; çünkü o sükûnet, kolay kazanılan bir şey değildi.

Köyün taş yollarında yürürken içinden geçirdi:
“Bu kadın, Rabbimin özel bir sebeple buraya getirdiği biri olmalı…”

Sabur’un sesi zihninde yankılandı, rüzgârın içinden gelen bir fısıltı gibiydi:
“Efendim, o kadında garip bir nur sezdim. Sanki kalbinde yanmış ama tükenmemiş bir ateş var.”

Süleyman hafifçe gülümsedi.
“Evet Sabur,” dedi sessizce. “Bazen yanmak da bir arınmadır. Kim bilir, belki onun gelişi hem kendine hem bu köye bir rahmet vesilesi olur.”

Rüzgârla birlikte kurumuş yapraklar ayaklarının dibinde savruldu. Süleyman başını göğe kaldırdı, bulutların arasından süzülen ışığı izledi. İçinde garip bir huzur vardı — belli belirsiz bir his, sanki köyde yeni bir dönemin başladığına dair sessiz bir işaret gibiydi.

Ve o an kalbinden geçen o düşünce, adımlarına yön verdi:
“Her gelen, kaderin bir kelimesidir… ve bazı kelimeler, hikâyenin seyrini değiştirir.”

Süleyman eve vardığında hava iyice açılmış, sabahın serinliği yerini ılık bir güne bırakmıştı. Taş avlunun içinden geçip içeri girdi. Hamza eski bir kitapla uğraşıyor, Sabur ise pencere kenarında bekliyordu. Süleyman’ın yüzündeki o düşünceli ifade, ikisini de hemen dikkat kesiltti.

Hamza başını kaldırdı.
“Efendim, hayırdır? Cami sessizdi, sonra sizi sağlık ocağına giderken gördüm. Bir şey mi oldu?”

Süleyman cübbesini çıkarıp askıya astı, ardından derin bir nefes aldı.
“Yeni biri geldi köye,” dedi sakin bir sesle. “Adı Hüma. Sağlık ocağına göreve başlamış. Fakat onunla ilgili… tarif edemediğim bir şey var. Kalbi yanmış ama sönmemiş bir insanın hali. Rabbim onu buraya boşuna göndermedi.”

Sabur, görünmez bedeniyle daha da belirginleşmiş bir ses tonuyla konuştu:
“Efendim, onun etrafında farklı bir enerji sezdim. Hüzünle beslenmiş bir nur gibi. Belki de köydeki yeni imtihanın başlangıcıdır.”

Süleyman başını hafifçe eğdi.
“Belki de öyledir, Sabur. Ama bugün başka bir mesele var.”
Sonra Hamza’ya döndü:
“Asaf nerede?”

Hamza, kitabını kapatarak ayağa kalktı. “Sabah erkenden çalışmaya gitmişti efendim. Çağırmamı ister misiniz?”

“Evet,” dedi Süleyman. “Berzah’a geçme vakti geldi.”

Bu söz odadaki havayı bir anda değiştirdi. Hamza ve Sabur bir an sessiz kaldılar; çünkü Süleyman bu cümleyi yalnızca büyük bir görev veya mukaddes bir çağrı geldiğinde söylerdi.

Bir süre sonra Asaf geldi. Üzerinde sade kıyafetleri, yüzünde her zamanki vakar vardı ama gözlerinde bir merak belirmişti.
“Efendim, beni çağırmışsınız?”

Süleyman ayağa kalktı, elini Asaf’ın omzuna koydu.
“Oğlum,” dedi, “bazı nimetler sabırla, bazı emanetler imanla kazanılır. Sen ikisini de taşıdın. Şimdi o sabrın karşılığını görme vakti geldi. Hazırlan — Berzah’a gidiyoruz.”

Asaf başını eğdi, hiçbir soru sormadı. Çünkü bilirdi ki Süleyman konuştuysa, ardında hikmet vardı.



O gece, vakit tam seher vaktine yaklaşırken, Süleyman, Asaf, Sabur ve Hamza sessizce odanın ortasında toplandılar. Süleyman diz çöküp ellerini semaya kaldırdı. Derin bir dua mırıldandı; kelimeler ağızdan değil, ruhun özünden çıkıyordu.

Bir anda odanın havası değişti. Duvarlar buğulanır gibi oldu, yerin altından ince bir ışık yükseldi. Ardından her şey bir sisin içinde kayboldu.

Gözlerini açtıklarında artık dünya değil, Berzah’ın ebedî dengesindeydiler.
Gökyüzü mor ve lacivert arasında dalgalanıyor, yerin üzerinde yıldızlar misali parlayan taşlar vardı. Uzaktan ırmaklar gibi akan nur akıntıları görünüyordu.

Bir süre sonra o derin sessizliği yüce bir ses bozdu.
“Yaklaşın, Süleyman’ın evlatları.”

Bu, Berzah’ın kudretli hükümdarı Padişah Mürre idi. Görkemli ama göz kamaştırıcı değildi; huzuru insanın iliklerine kadar hissettiren bir nur gibi parlıyordu.

Süleyman eğilerek selam verdi. “Efendim,” dedi, “buyruğunuz üzere geldik.”

Mürre’nin bakışları Asaf’a çevrildi.
“Ey Asaf,” dedi yumuşak ama derin bir sesle. “Sen sabrınla imanı birleştirdin, doğruluktan sapmadın. Babanın yolunda dimdik yürüdün. Bizler, Berzah ehli, senin gibi kulların adını duamızda anarız.”

Asaf gözleri dolu bir şekilde başını eğdi.
“Bütün gayretim Rabbimin rızasını kazanmaktı, efendim.”

Mürre gülümsedi, elini kaldırdı. Etraflarındaki hava bir anda ışıltıya büründü. O ışıktan bir siluet belirdi siyah değil, geceyle gündüzün arasında bir tonda, dingin ama kudretli bir varlık.

“Bu,” dedi Mürre, “sana Rabbimin izniyle verilen emanettir.”

Varlık diz çöktü.
“Ben Kadir,” dedi tok bir sesle. “İtaatim efendime, yolum doğruluk ve hizmettir.”

Süleyman gözlerini kapadı, şükredercesine başını eğdi.
Mürre devam etti:
“Bu varlık, sana ömür billah yoldaş olacak, seni koruyacak, ilminin derinliklerinde rehberlik edecek. Siz artık iki değil, bir olacaksınız.”

Asaf’ın kalbinden bir sıcaklık yükseldi, gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Emri başım üstüne,” dedi. “Rabbimin lütfu büyük.”

O anda Berzah’ın ışıltıları daha da yoğunlaştı; Kadir’in silueti Asaf’ın etrafında bir nur halkası gibi dolandı, sonra Asaf’ın kalbine karıştı. İkisi artık ruhen bağlıydı.

Süleyman sessizce izledi. Kalbinde gurur, gözlerinde hafif bir nem vardı.
“Evladım,” dedi içinden, “artık sen de kendi yolunun Hüddam’ısın.”

Göz kamaştıran bir ışığın içinden geçtiler. Nur, adeta bedeni değil ruhu sarmıştı.
Bir anda Berzah’ın sesi uzaklaştı, ardından tanıdık bir sessizlik çöktü etraflarına.
Süleyman, Asaf ve diğerleri tekrar kendi odalarına dönmüşlerdi. Mumlar hafifçe titriyor, pencereden içeri sabahın ilk ışıkları sızıyordu.

Asaf nefesini düzenlemeye çalışırken kalbinin derinlerinde bir sıcaklık hissetti.
O sırada bir ses duydu ama dışarıdan değil, doğrudan zihninin içinden gelen, berrak ve huzurlu bir ses:

“Efendim…”

Asaf irkildi. Etrafına baktı, kimse konuşmamıştı.
Yine aynı ses geldi, bu kez daha derin, daha sarsıcı bir dinginlikle:

“Korkmayın. Ben Kadir. Artık yanınızdayım.”

Asaf başını hafifçe öne eğdi, dudaklarında fark edilmez bir tebessüm belirdi.
“Gerçek misin?” diye fısıldadı.

Kadir’in sesi bu kez yumuşak bir gülümsemeyle geldi:
“Benim varlığımı görmek için göz değil, iman yeter efendim. Ben Müslüman bir varlığım. Sizin hizmetinizdeyim. Siz nereye giderseniz gidin, ben oradayım.”

Asaf derin bir nefes aldı.
“Peki… seni nasıl çağıracağım? Ne zaman ihtiyaç duysam yanında olabilecek misin?”

Kadir’in sesi hafif bir melodi gibi zihninde yankılandı:
“İsmimi aklınızdan her geçirdiğinizde, nerede olursanız olun yanınızdayım. Düşünceniz bana emir, niyetiniz bana yoldur. Sadece çağrınızı kalbinizle yapın.”

Asaf, içinden şükretti.
“Rabbim ne kadar büyük… böylesi bir emanete layık görmek, ancak senin rahmetinle olur.”

O sırada Süleyman, Asaf’ı dikkatle izliyordu. Evladının gözlerindeki değişimi, o içsel bağı fark etmişti.
“Konuştu, değil mi?” diye sordu sakin bir sesle.

Asaf başını salladı. “Evet efendim. Kalbimin içinden seslendi.”

Süleyman gülümsedi.
“Onunla öyle konuşacaksın zaten. Bu yolda kelimeler değil, niyetler yankılanır.”

Kadir’in sesi bu kez Süleyman’ın zihninde belirdi — saygılı, derin bir tonda:
“Efendim Süleyman… size hürmetim sonsuzdur. Ben Asaf’ın emrindeyim ama sizin ilminden feyz almak bana şereftir.”

Süleyman hafifçe başını eğdi.
“Ey Kadir, sadakatin daim olsun. Bu yol bir emanettir, hem Asaf’a hem sana. Karanlıkla savaşanların kalbi daima berrak kalmalıdır.”

O anda odanın içinde ince bir huzur yayıldı.
Sabur ve Hamza, bu sessiz enerjinin ağırlığını hissettiler; ne görseler ne duysalar da içlerinden biliyorlardı ki, bu gece Asaf artık başka bir seviyeye geçmişti.

Süleyman ellerini arkasında birleştirdi, pencereye yürüdü.
Sabah ışığı köyün üzerinde parlıyordu.
“Her nesil bir emaneti devralır,” dedi alçak bir sesle. “Ama bazı emanetler öyle ağırdır ki, taşıyana kanat gerek…”

Asaf gözlerini kapadı, kalbinde Kadir’in varlığını hissetti.
Artık yalnız değildi.
Ve o an biliyordu ki bu, sadece bir başlangıçtı.

Berzah dönüşünün üzerinden üç gün geçmişti.
Sabah güneşi köyün üzerine altın bir sessizlik bırakmış, toprak yola ince bir sis inmişti.
Asaf, Süleyman’ın ona verdiği yeni emaneti Kadir’i yanında hissediyor, her adımda bu sessiz varlığın huzuruyla yürüyordu.

Kadir’in sesi zihninde belirdi:
“Efendim, sağ taraftaki evde bir rahatsızlık hissediyorum. Dua yankısı kesilmiş, orada bir karanlık gezinmekte.”

Asaf başını hafifçe eğdi. “Hissediyorum. Sessiz kal, gözle.”
Birlikte köyün kenarındaki eski eve yöneldiler. Evin içinde yaşlı bir kadın titreyerek Kur’an okuyordu, fakat her kelimede sesi kesiliyordu.
Asaf içeri girdi, elini kadının başına koydu. Fısıltıyla dua etti. Kadir de aynı anda etrafı saran görünmez zincirleri çözüyordu. Birkaç dakika sonra odanın içindeki hava yumuşadı. Kadının nefesi düzene girdi.

Kadın gözyaşlarıyla Asaf’ın ellerine sarıldı. “Allah sizden razı olsun evladım,” dedi.
Asaf sadece tebessüm etti.
“Rabbim şifayı verendir, biz sadece vesileyiz.”

Kadir’in sesi zihninde yankılandı:
“Efendim, sizin yanınızda olmak bir lütuf.”

Asaf içinden gülümsedi. “Benim yanımda değil, benimle birliktesin Kadir. Biz biriz.”



O günün akşamı, evlerine döndüklerinde gökyüzü morla karışık bir turuncuya bürünmüştü.
Berrak bahçede oturuyordu. Asaf onu görünce yorgun ama huzurlu bir nefes verdi.

“Bugün tuhaf bir şey oldu,” dedi, yanına oturup.
Berrak başını çevirdi, merakla baktı. “Nedir?”

Asaf önce sustu. Sonra gülümsedi.
“Ben sana Berzah’ta yaşadıklarımı hiç anlatmadım değil mi?”

Berrak şaşırdı. “Ne oldu orada?”

Asaf derin bir nefes aldı. “Padişah Mürre’nin huzuruna çıktık. O bana bir lütuf verdi… bir yoldaş.”
Tam o sırada odanın içi hafifçe karardı, ardından kadife bir ışıkla parladı.
Kadir görünür hâle gelmişti.

Berrak önce irkildi, sonra kalbinin derininden gelen bir sıcaklıkla gülümsedi.
“Sen… görünüyorsun,” dedi hayretle.

Kadir eğildi, saygıyla selam verdi.
“Ben Kadir, efendim Asaf’ın hizmetindeyim. Sizi görmek bana şeref.”

Berrak, tatlı bir tebessümle başını salladı.
“Benim gözüm seni seçiyor, çünkü ben de iki âlemin çocuğuyum. Hoş geldin Kadir.”

Asaf o anda araya girdi, sesi yumuşak ama kararlıydı:
“Kadir bana ‘efendim’ dese de, o benim kardeşimdir. Biz bir davanın yolcularıyız. Babam Süleyman bana öğretti: ‘Hizmet edenle hizmet gören birdir, niyetleri temizse.’”

Kadir başını eğdi, gözlerinde bir parıltı vardı.
“O hâlde ben de size kardeş derim, efendim.”

Üçü birden gülümsediler.
O an rüzgâr evin önünden geçti, hurma dalları usulca sallandı.
Asaf içinden geçirdi:
“Babam doğru söylemişti… Karanlığa karşı en büyük güç, birbirine inanmış yüreklerdir.”

Ve o gece, ilk kez evlerinin içinde iki âlemin sessiz dostluğu yankılandı:
İnsan, yarı cin ve Müslüman bir varlık… aynı duaya, aynı ışığa ait üç kalp.

Akşamın koyu laciverti gökyüzüne yerleşmişti. Köydeki evlerin pencerelerinden sarı ışıklar süzülüyor, uzaklarda köpeklerin havlaması rüzgârla karışıyordu. Süleyman’ın evinin avlusunda, Asaf ve Kadir görevden dönmüşlerdi. Gün boyu süren o tuhaf musallat vakası, ikisinin arasında görünmez bir bağ kurmuş gibiydi.

Asaf, ellerini yıkayıp su testisini yerine koyduktan sonra Kadir’e döndü. “Bugün sen olmasaydın, o gölgeyi fark edemeyecektim.”

Kadir, saygılı ama kardeşçe bir sesle konuştu.
“Efendim, ben sadece sizin kalbinizdeki niyeti hissettim. Niyet temizse, karanlık yaklaşamaz. Benim görevim bunu hatırlatmaktan ibaret.”

Asaf gülümsedi. “Sana efendim deme, kardeşim gibi konuş. Babam bize öyle öğretti.”

Kadir başını hafifçe eğdi, gözlerinde huzurlu bir parıltı vardı.
“Peki Asaf,” dedi yumuşak bir sesle. “Ama bil ki, ben kalbini hissediyorum. Nerede olursan ol, ismini aklından geçirdiğinde yanındayım. Düşüncen bana çağrıdır. Bu bağ bizim aramızda Allah’ın izniyle kurulmuştur.”

Asaf bir an sustu, bu sözlerin ağırlığını hissetti. “Demek sadece ismimi düşünmem yeterli?”

Kadir başını salladı. “Evet. Çünkü ben senin niyetine bağlıyım. Niyetin saflığında görünür, şüphede kaybolurum.”

O an ikisi de sessizleşti. Rüzgârın sesi, hurma yapraklarının hışırtısı arasında Kadir’in bedeni yavaşça solgun bir ışığa dönüştü. Tamamen kaybolmadı, ama insan gözünün seçemeyeceği kadar saf bir nur hâlini aldı.
Asaf, bu ışığı kalbiyle hissetti. İçinden bir huzur geçti; sanki babasının duaları o an göğün en yüksek katına ulaşmıştı.

Aradan iki gün geçti. Asaf, görev heyecanının arasında o akşam yaşananları eşine anlatmayı unutmuştu. Nihayet üçüncü gün, avluda otururken Berrak yanına geldi. Elinde sıcak çay, gözlerinde merak vardı.
“Son günlerde seni düşünceli görüyorum,” dedi. “Bir şey mi oldu?”

Asaf tebessüm etti, başını kaldırıp onun saf yüzüne baktı. “Aslında oldu… sana bahsetmeyi unuttuğum bir dost.”

Tam o anda, Kadir’in bedeni rüzgârın içinden süzülürcesine belirdi. Gözlerinde huzurlu bir parıltı, yüzünde derin bir saygı vardı.
Berrak onu görünce şaşırmadı, sadece kalbinden bir ürperti geçti. Çünkü o, iki âlemin arasında doğan bir varlıktı; bu yüzden Kadir’i net biçimde görebiliyordu.

Kadir, ellerini göğsünün önünde birleştirip hafifçe eğildi.
“Efendimin nuru sizde, hanımefendi,” dedi yumuşak bir sesle. “Sizin duanız bana zırh olur.”

Berrak gülümsedi. “Demek sen Kadir’sin. Asaf’ın kalbinde hissettiğim o huzur, meğer senmişsin.”

Kadir başını eğdi. “Ben sadece huzurun yankısıyım.”

Asaf ikisine baktı; kalbinde tarifsiz bir minnettarlık vardı. Kadir’in varlığı artık sadece görev için değil, ruhunun bir parçası gibiydi.
O akşam üçü birlikte avluda sessizce oturdular. Gökyüzü yıldızlarla doluydu, Süleyman uzaktan onları izliyordu.

Yaşlı hüddam, avlunun taş duvarına yaslanmış, sessiz bir dua fısıldadı:
“Her yeni ışık, eski bir duanın cevabıdır. Rabbim, onları ışığın yolunda daim eyle…”

Rüzgâr hafifçe esti.
Kadir’in bedeni bir an parladı, sonra yavaşça görünmez oldu. Berrak başını Asaf’ın omzuna yasladı. Süleyman’ın kalbi huzurla doluydu; çünkü o an biliyordu ki, oğlu artık kendi yolunda yürüyordu yanında bir kardeş, ardında bir dua, içinde bir ışıkla…

Ve Berzah’ın derinliklerinde, uzak bir sessizlikte bir şey kıpırdandı.
Henüz zamanı gelmemişti ama fısıltılar geri dönüyordu.

__________________
''Zamanın Eli Değdi Bize
Artık Aynı Değiliz
İkimiz de''


Kullanıcı imzalarındaki bağlantı ve resimleri görebilmek için en az 20 mesaja sahip olmanız gerekir ya da üye girişi yapmanız gerekir.

Konu Tanem tarafından (06 Kasım 2025 Saat 23:07 ) değiştirilmiştir.
 
Alıntı ile Cevapla

IRCForumlari.NET Reklamlar
sohbet odaları sohbet bizimmekan reklamver
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Karanlıkları Aydınlatan Hüddâm Süleyman – 89. Bölüm: Bir Düğün, İki Âlem: Işığın ve Gölgenin Kavgası Tanem Tanem 0 06 Kasım 2025 13:24
Karanlıkları Aydınlatan Hüddam Süleyman – 81. Bölüm Musallatın Karşısında: Genç Hüddam Asaf ve Allah Dostları Tanem Tanem 0 29 Ekim 2025 13:19
Karanlıkları Aydınlatan Hüddam Süleyman: 75. Bölüm – Savaşın Ateşi ve Hüddam’ın Büyük Mirası Tanem Tanem 0 26 Ekim 2025 21:05
Karanlıkları Aydınlatan Hüddam Süleyman – 49. Bölüm: Işığın Zekâsı, Karanlığın Yeminini Bozdu Tanem Tanem 0 13 Ekim 2025 16:56
Karanlıkları Aydınlatan Hüddam Süleyman 23. Bölüm: Işığın Çocuğu Tanem Tanem 0 03 Ekim 2025 14:33

×