|
|
| | #1 | |
| Çevrimdışı ~ TeFeCi’nin KıZı ~ ![]() IF Ticaret Sayısı: (0) | Karanlığın Gelini Yezra – 10. Bölüm: Görünmez Tehditler: Yezra’nın Gölgelerle Sınavı [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Yezra, sabahın solgun ışığında gözlerini araladı. Tavandaki çatlak çizgilere dalmış, düşüncelerini susturamıyordu. Perdelerin arasından sızan ışık, odanın gri duvarlarını ürkütücü bir sessizlikle aydınlatıyordu. Bir süre hareket etmeden, sırtüstü yatmaya devam etti. Dün geceyi hatırladı… Uçağın inişini, kaybolan mesajı, ardından gelen “gelinim” sözcüğünü, Alkar Bey’in sakin yüzünü… Hepsi bir rüya gibiydi ama fazla gerçekte. Ellerini göğsünde birleştirdi, kendi kendine fısıldadı: “Gerçekten yardım istemiş olabilir mi? Yoksa biri… ya da bir şey… bana ulaşmaya mı çalışıyor?” İçinde ağır bir endişe kıpırdanıyordu, ama o endişeyi bastıran başka bir his daha vardı: Alkar Bey. Bursa’ya kadar onunla gelmişti. Bunu neden yapmıştı? Yezra gözlerini tavandan ayırmadan düşündü. “Belki de… gerçekten beni önemsiyor,” dedi sessizce. Sonra hemen ardından kendiyle çelişti: “Ya sadece meraktan gelmişse? Ya da beni kontrol etmek istiyorsa?” Kalbiyle aklı arasındaki ince çizgide sıkışmıştı. Ama o kadar uzun zamandır yalnızdı ki, birinin onun yanında olmasını istemekten kendini alamıyordu. Alkar Bey’in o nazik ama soğuk sesini düşündü; konuşmalarındaki dinginliği, bakışlarındaki derinliği… Kendine itiraf etmekten korksa da, onu düşündükçe kalbi hızla atıyordu. O sırada, kapı sertçe çaldı. Bir an irkildi. Yattığı yerden doğruldu, nefesini tuttu. “Kim o?” diye sordu ürkek bir sesle. Kapının diğer tarafından tanıdık, tok bir ses geldi: “Yezra Hanım, günaydın. Uyandıysanız kahvaltıya inelim. Malum, bugün daha yapacak çok işimiz var. Arkadaşınız Gamze’yi aramaya çıkacağız.” Yezra derin bir nefes aldı, sesindeki gerginliği gizlemeye çalıştı. “Günaydın Alkar Bey, uyandım. Yirmi dakika içinde hazır olurum,” dedi. “Bir duşa girmem gerekiyor, hazırlanıp ben sizin odanızın kapısını çalarım. Sonra kahvaltıya geçeriz.” “Peki,” dedi Alkar Bey. O zaman “Aşağıda buluşuruz.” Adımlarının uzaklaşan sesi koridorda yankılandı. Yezra bir süre kapıya baktı, sonra yavaşça yerinden kalktı. O an bile içinde o tuhaf his devam ediyordu; hem güvende hissediyor, hem de görünmez bir şeyin onu izlediğine dair soğuk bir ürperti taşıyordu. Yezra kapının kapanmasının ardından bir süre öylece kaldı. Derin bir nefes alıp banyoya yöneldi. Duşu açtığında suyun sesi odadaki sessizliği bastırdı, buhar aynayı yavaşça bulandırmaya başladı. Saçlarını çözerek suyun altına girdi, sıcak damlaların omuzlarından aşağı süzülüşünü izlerken kendi kendine mırıldandı: “Alkar Beyimize bak sen… Odasını görmemi de istemiyor, aşağıda buluşuruz diyor. Sanki ben onun odasına girecekmişim gibi.” Kendine yarı gülerek, yarı homurdanarak devam etti: “Kendi bilir canım, ben de hazırlanıp aşağıda kahvaltıya inerim. İşimiz varmış, çok işimiz…” Su sesiyle birlikte kendi sesi de yankılandı banyoda. Bu mırıldanmalar bir süre sonra sanki yankılanarak geri döndü; kendi sesinin tonu değişmiş gibiydi. Bir an için nefesi kesildi, kulak kabarttı. Ama sadece suyun sesi vardı. Başını iki yana sallayıp kendini toparladı, derin bir nefes aldı. “Yezra, saçmalama. Gerginsin sadece, hepsi bu.” Elini aynadaki buhara sildi, kendi yansımasına baktı. Bir anlığına, yansımasının gözleri ona değil, sanki arkasındaki bir yere bakıyordu. Yutkundu, kalbi hızla atmaya başladı. Gözlerini kırpıp tekrar baktığında her şey normale dönmüştü. Kısık bir sesle, neredeyse fısıltı halinde, “Bursa havası… belli ki bana yaramıyor,” dedi. Sonra aceleyle suyu kapattı, havluyu aldı, giyinmek için banyodan çıktı. Yezra hızlıca, ama özenle hazırlandı. Aynanın karşısında son bir kez saçlarını düzeltti, hafifçe gülümsedi. Kalbinin atışını bastırmaya çalışırken kendi kendine, “Sakin ol Yezra… bu sadece bir kahvaltı,” diye fısıldadı. Koridordan geçip merdivenlerden aşağı indiğinde, otelin restoranına yayılan taze kahve kokusu onu karşıladı. Porselen tabakların hafif çınlaması, sabah ışığının pencere camlarında parlayışı… her şey tuhaf bir dinginlik içindeydi. Alkar Bey, restoranın köşesindeki masada oturuyordu. Gömleğinin kol düğmeleri muntazamdı, elindeki kahve fincanını yavaşça masaya bırakırken gözleri Yezra’ya takıldı. Kadın, zarif adımlarla ilerliyordu; sanki her adımıyla etrafındaki hava değişiyor, sabahın ışığı onun etrafında yumuşuyordu. Yezra masaya yaklaştığında, yüzündeki o tatlı gülümsemeyle, bir kere daha “Günaydın, Alkar Bey,” dedi. Sesi hem çekingen hem de içten bir sıcaklık taşıyordu. Gözleri mavinin en berrak tonuyla parlıyordu; bir an için Alkar Bey, karşısındaki kadına sadece bir çalışanı olarak değil, sanki çoktan kaderine yazılmış biriymiş gibi baktı. Kısa bir sessizlik oldu. Ardından Alkar Bey hafif bir tebessümle, “Günaydın, Yezra Hanım. Umarım iyi dinlenmişsinizdir,” dedi. “İyi dinlendim, teşekkür ederim,” diye karşılık verdi Yezra, ama kalbinin atışı o kadar hızlıydı ki sesindeki titremeyi gizleyemedi. Birlikte kahvaltılarını yaptılar; konuşmalar sade, ama aralarda göz göze gelişleri söylenmemiş şeylerle doluydu. Yezra kahvaltıya inerken küçük el kamerasını, ses kayıt cihazını, not defterini ve işine yarayacak her şeyi çantasına koymuştu. İş için geldiklerini kendine hatırlatmak istiyordu . Duygularını değil görevini ön planda tutmalıydı. Kahvelerini bitirdikten sonra aceleyle otelden ayrıldılar. Rüzgâr, otelin girişindeki çanları hafifçe titretiyordu. Yezra’nın aklındaki tek şey Gamze’yi bulacaklardı, başka hiçbir şey düşünmeden ilerledi. Arabayı park ettikleri yere yürüdüler. Alkar Bey anahtarları eline alırken Yezra, etrafa kısa bir bakış attı. Bursa sabahı soğuktu; şehir henüz uyanmamış gibiydi. Arabaya bindiklerinde Yezra çantasını kucağına yerleştirdi, kemerini taktı. Motorun sesi sessizliği bozdu, araba yavaşça hareket etti. Yola koyulmuşlardı. Gamze’ye giden yol, sadece eski bir arkadaşın izini sürmek değildi artık; Yezra’nın kendi geçmişine doğru açılan kapıydı. Araba otel girişinden ayrıldığında, sabahın serinliği camlardan içeri sızıyordu. Şehrin sokakları sessizdi; dükkân kepenkleri yeni açılıyor, kaldırımdaki birkaç güvercin telaşla uçuşuyordu. Bursa, Yezra’nın hafızasında hem tanıdık hem de yabancıydı. Camdan dışarı bakarken kendi yansımasını gördü. Bir an için o yansımada gözleri değişmiş gibiydi, ama başını çevirdiğinde her şey yerli yerindeydi. Kalbinin ritmi hızlandı. Alkar Bey direksiyona odaklanmıştı, ama arada bir kısa bakışlarla onu süzüyordu. “Gamze’yle en son ne zaman görüştünüz?” diye sordu bir süre sonra. Yezra dudaklarını ısırdı, düşünerek yanıt verdi. “Yaklaşık iki ay önce… bir daha ne aradı ne yazdı. Kayboldu. Ben de elimden bir şey gelmeyince haber alamadım.” Alkar Bey başını hafifçe salladı, gözlerini yoldan ayırmadan konuştu. “Peki Bursa’da ne işi varmış, biliyor musunuz?” Yezra, derin bir nefes alıp dalgın bir sesle yanıtladı. “Dayısı hastaydı, onun yanına gitmişti. Ben de yeni işe başlayınca onunla gidememiştim, tek başına gitmek zorunda kaldı. Aslında Bursa’da kalıcı olarak yaşamıyordu, tüm ailesi Eskişehir’deydi… dayısı hariç. Biz yeni mezunduk, o da daha işe bile başlayamamıştı. Keşke onu tek bırakmasaydım. Ben işe başladıktan kısa bir süre sonra Bursa’ya, dayısını ziyarete gitti. Uzun zamandır haber alamıyordum, o yüzden mesajı alınca çok şaşırdım. Orada uzun süre kalacağından hiç bahsetmemişti. Ayrıca ne arayabildim ne ulaşabildim… şimdi buradayız, sizin de yardımınızla Gamze’yi bulmaya çalışıyoruz.” Kısa bir sessizlik oldu. Arabanın içinde sadece motor sesi ve tekerleklerin asfalta değdiğinde çıkan o monoton uğultu vardı. Yezra camdan dışarı baktı. Geçtikleri sokaklar, bir zamanlar yürüdüğü caddeleri andırıyordu. Çocukluğundan kalma görüntüler zihnine sızdı: yağmurlu bir akşam, uzak bir çan sesi, birinin elinden sıkıca tutarak koştuğu karanlık bir yol… Bir an için gözlerini kapadı. “Bursa’ya dönmemeliydim,” diye fısıldadı kendi kendine. “Bir şey mi dediniz?” dedi Alkar Bey, göz ucuyla ona bakarak. “Yok, sadece… bu şehirde çok anım var,” dedi Yezra, sesi dalgın. Yol uzadıkça hava da ağırlaşmaya başladı. Gökyüzü griye döndü, rüzgâr sertleşti. Navigasyonun sesi duyuldu, yaklaşan adresi haber veriyordu. Alkar Bey arabayı yavaşlattı. “Sanırım geldik,” dedi. Yezra başını kaldırdı, dışarı baktı. Dar bir sokaktaydılar; eski evler, dökülmüş boyalar, kapalı perdeler… Havada nemli, küf kokusuna karışan bir rutubet hissi vardı. Telefonundaki mesajda yazan adresle aynıydı burası. Ama o evin penceresinde bir şey dikkatini çekti. Perdenin arkasında sanki biri vardı. İnce bir hareket, çok kısa bir gölge. “Birini gördüm,” dedi Yezra fısıltıyla. Alkar Bey hemen başını çevirdi, pencereye baktı. Ama perde sabitti, hiçbir şey yoktu. “Yorgunluk olabilir,” dedi Alkar Bey sakin bir sesle. Yezra cevap vermedi, gözlerini pencereden alamadı. İçinde tarif edemediği bir his kabarıyordu; hem korku, hem bir çağrı gibi. Arabadan indiler. Yezra’nın kalbi hızla çarpıyordu. Gamze’nin adını içinden tekrar etti. “Ne olur burada ol…” Ama o ev, dışarıdan bakıldığında bile yaşanmamış gibiydi. Camlar buğulu, kapı paslıydı. Yine de Yezra, sanki içeriden bir ses onu çağırıyormuş gibi adım adım kapıya yaklaştı. Yezra kapının önünde durdu. Kapı tam yerine oturmamıştı; itildiğinde gıcırdayarak aralandı. İçeriden soğuk, ağır bir hava yüzüne çarptı. Alkar Bey bir adım geride, dikkatle etrafı izliyordu. Kapıyı itmesiyle birlikte, odanın içinden derin bir gıcırtı yükseldi. Ses öylesine tiz ve uzun sürdü ki Yezra’nın tüyleri diken diken oldu. İçeride kimse görünmüyordu, ama sanki biri nefes alıyordu .Çok yakında, hemen kulağının dibinde. Bir adım attı. Havanın içinde görünmeyen bir basınç hissetti, sanki ciğerleri sıkışıyor gibiydi. Göğsüne keskin bir ağırlık çöktü, nefes almakta zorlandı. Boğazında görünmez bir soğukluk hissediyordu, sesi çıkmıyor, sadece gözleriyle çevreyi tarayabiliyordu. Alkar Bey’in sesi yankılandı: “Yezra! Ne oldu, neden öyle kaldınız?” Yezra cevap veremedi, dudakları aralandı ama nefes sesi bile çıkmadı. Ellerini boğazına götürdü, gözbebekleri büyümüştü. Alkar Bey hızla yanına geldi, kolundan sıkıca tutarak onu geri çekti. “Dışarı, hemen dışarı!” dedi sert bir sesle. Kapıdan çıkar çıkmaz Yezra dizlerinin üzerine çöktü, derin derin nefes aldı. Göğsü inip kalkıyor, öksürükleri peş peşe geliyordu. Alkar Bey yanına eğildi, endişeyle yüzüne baktı. “Birden nefesiniz kesildi… ne oldu içeride?” Yezra bir süre konuşamadı. Boğazını tutarken soluğu kesik kesik çıkıyordu. “Bilmiyorum… biri… sanki… bana dokundu,” diyebildi sadece, sesi neredeyse fısıltıdan ibaretti. Sustu. Sadece rüzgârın uğultusu duyuluyordu. Alkar Bey onun yanında çömeldi, ne yapacağını bilemeden yüzüne baktı. Birkaç dakika sonra Yezra yavaş yavaş nefesini dengeledi. Gözleri hâlâ yaşlıydı, elleri titriyordu. Dalgın bir halde, neredeyse kendi kendine mırıldanarak konuşmaya başladı: “Bu bir tuzak… Gamze falan yok. Ben… tuzağa çekildim…” Alkar Bey bir adım öne eğildi, sesi biraz sertleşti: “Yezra! Anlayamıyorum… Seni ne demek Gamze yok? Ne demek tuzak? Bunlar ne demek, sen ne anlatmak istiyorsun? Ne oluyor burada?” Yezra bir an sessiz kaldı, gözleri doldu. Başını hafifçe salladı, kelimeleri titrek çıkıyordu. “Bilmiyorum… ama hissediyorum… biri vardı, görünmüyordu ama… bana dokundu… sesleri, evin havası… her şey tuhaf…” Alkar Bey derin bir nefes aldı, sonra yavaşça Yezra’nın omzuna elini koydu. “Tamam, sakin ol. Korkma… ben buradayım, yanındayım. Kimse sana bir şey yapamaz. Beraberiz ve seni koruyacağım.” Yezra, titreyen ellerini omzuna yasladı, gözyaşları yavaşça dizlerine süzüldü. Sokakta derin bir sessizlik vardı; soğuk artık sadece rüzgârdan değil, evin karanlığından geliyordu. Ama Alkar Bey’in varlığı, o karanlıkta bile küçük bir güven ışığı yaratıyordu. Yaşanan olaydan ötürü evin içini tam anlamıyla kontrol edememiş, panikle dışarı çıkmışlardı. Yezra hâlâ içeri dönüp olup biteni anlamak, evin gizemini çözmek, kendisine dokunanın kim olduğunu öğrenmek istiyordu. Ama korkusu öyle büyüktü ki, şimdilik tekrar içeri adım atacak cesareti yoktu. Biraz sakinleşmesi, kendini toparlaması gerekiyordu. Alkar Bey, sanki tüm bunları Yezra’nın yüzünden okumuş, aklından geçenleri hissetmiş gibiydi. Yumuşak bir ses tonuyla konuştu: “Hadi buradan gidelim, Yezra. Dinlenmen gerek. Sana söz veriyorum, tekrar buraya geleceğiz.” Yezra, başını hafifçe sallayarak “Tamam,” dedi; ama içinden kopan başka bir ses vardı. Kalbi öfkeyle çarpıyor, aklı ise endişe ve merakla doluydu. Bir anda bağırdı: “Peki ya Gamze? Arkadaşım nerede? Kim benden ne istiyor?!” Alkar Bey bir an irkildi, ama hemen sakin ve kararlı bir şekilde yanına yaklaştı. “Yezra, sakin ol. Şimdi güvenli bir yere gitmeliyiz. Ne olduğunu öğreneceğiz, ama önce… önce senin güvende olman gerek.” Yezra gözlerini yere dikti, nefesini kontrol etmeye çalıştı. Öfkesi, korkusu ve çaresizliği hâlâ içindeydi; ama Alkar Bey’in varlığı, o karanlık sokakta bile küçük bir sığınak gibi duruyordu. Gerisingeri arabaya binip otelin yolunu tuttular. Arabanın içinde ağır bir sessizlik vardı; ne Yezra konuşuyordu ne de Alkar Bey. Motorun uğultusu, dışarıdan gelen rüzgâr sesiyle karışıyor, bu sessizlik ikisinin de içine işliyordu. Yezra başını cama yaslamış, dışarıdaki gri sokakları izliyordu. Camın ardında şehir akıp gidiyor, ama onun düşünceleri hâlâ o evin karanlık duvarlarında dolaşıyordu. Gözlerinin önünden bir an bile o an geçmiyordu; görünmeyen bir şeyin boğazına dolanışı, o soğuk hissin tenine kazınışı. Alkar Bey direksiyona odaklanmıştı, ama aklı bir yandan Aslı’ya vereceği talimatlardaydı. Bir elini direksiyondan ayırıp cebinden telefonunu çıkardı, kulaklığını taktı ve kısa süre sonra asistanı Aslı’nın sesi duyuldu. “Aslı, son iki hafta içinde planladığımız bütün toplantıları iptal et,” dedi kararlı bir tonda. “Burada biraz daha kalacağız.” Aslı şaşkın bir sesle yanıt verdi: “Tabii, Alkar Bey. İnşallah bir sorun yoktur?” “Hayır, sadece işlerimiz uzadı,” dedi Alkar Bey, sesini olabildiğince sakin tutarak. Telefona son kez baktı ve sessizce kapattı. Araba bir süre daha sessizce ilerledi. Yezra, onun konuşmasını duymuştu ama tek kelime etmedi; gözleri camdan dışarıda, aklı hâlâ o evin karanlığındaydı. Alkar Bey göz ucuyla ona baktı; yüzünde yorgunluk ve endişe okunuyordu, ama aynı zamanda sanki onu koruma kararlılığı da parlıyordu. “Yezra,” dedi sonunda, sesi yumuşak ama kararlı, “hadi seni güzel bir yere götüreyim. Biraz kafan dağılır, belki iyi gelir. Ne dersin?” Yezra başını çevirdi, gözleri yavaşça Alkar Bey’e kilitlendi. Bir an sessizlik oldu, sadece nefesleri ve motorun uğultusu duyuluyordu. Sonra titrek bir sesle fısıldadı: “Belki de iyi olur… çünkü şu an hiçbir şey düşünemiyorum.” Alkar Bey hafifçe gülümsedi, gözlerini tekrar yola çevirdi. “Tamam,” dedi. “O zaman bana güven. Burası sana iyi gelecek.” Araba biraz daha hızlandı. Güneş bulutların arasına saklanmış, şehrin gri sokaklarını hafif bir sis kaplamıştı. Uzakta sessiz bir huzur, bilinmezlikle karışmış bir beklenti onları bekliyordu. Arabayı şehir merkezinden uzaklaştırdılar. Yol kıvrımlı ve daralmaya başladıkça, binalar yerini yemyeşil tepelere, sessiz patikalara bıraktı. Hava hafif serindi, hafif bir çam kokusu ve toprağın nemli kokusu camdan içeri doluyordu. Yezra başını cama yasladı, gözleri yeşilin tonlarına takıldı; şehirden kopmak, bu sessizliğe karışmak tuhaf bir rahatlama hissi uyandırdı. Kısa bir süre sonra, Alkar Bey arabayı küçük bir köyün kenarındaki taş duvarlarla çevrili bir alana çekti. Yolun sonunda, hafifçe yükselen bir tepenin üstünde eski ama bakımlı bir köşk görünüyordu. Duvarları krem rengi, çatısı kiremitten; pencerelerden sızan ışık, iç mekanın sıcaklığını dışarıya taşır gibiydi. Bahçede küçük bir havuz ve çevresinde rengârenk çiçekler vardı; lavanta ve yasemin kokusu havaya karışıyor, hafif rüzgârla birlikte Yezra’nın yüzüne dokunuyordu. Alkar Bey arabayı durdurdu ve kapıyı açtı. “İşte burası,” dedi, sesinde hafif bir gurur vardı. “Biraz kafa dağıtmak için burası çok güzel bir yer, o yüzden ben de seni buraya getirdim. Sessizlik, doğa ve biraz huzur… ihtiyacın olacak.” Yezra arabadan indi. Ayağının altındaki çakıllar hafifçe ses çıkarıyordu. Ellerini cebine soktu, derin bir nefes aldı. Gözleri bahçedeki çiçeklere, havuzun yüzeyinde güneşle dans eden suya takıldı. Kalbi hâlâ hızlı atıyordu ama burada, bu huzurlu mekânda, içindeki korkunun biraz olsun yumuşadığını hissetti. Manzaranın güzelliği, doğanın sessizliği ve yaşadığı her şey aklını karıştırmıştı. Bir an, günün sersemliğiyle farkında olmadan Alkar Bey’in dudaklarına eğildi ve onu öptü. Ateş gibi bir duygu yükselmişti içinden; ama hemen ardından yaptığı şeyin ağırlığıyla irkildi. Utançla başını öne eğdi, ne yapacağını ne söyleyeceğini bilemedi.Hızlıca geri çekildi. Utangaç ve mahcup bir şekilde durdu, kalbi hâlâ hızlı hızlı atıyordu. Alkar Bey hiçbir şey olmamış gibi yanına geldi, sessizce gözlerini Yezra’ya dikti. Yezra’nın utandığını anlamıştı. “Burası sadece birkaç saatliğine,” dedi. “Ama göreceksin, sakinleşeceksin. Sonra Gamze’yi bulmak için tekrar harekete geçeceğiz.” Yezra hafifçe başını salladı, gözlerini bahçeden kaldırmadan fısıldadı: “Evet… belki de biraz nefes almam gerekiyor.” Hafif bir rüzgâr yüzünü okşarken, Yezra başını öne eğdi, hâlâ utangaç ve mahcup bir şekilde duruyordu. Kalbi hızlı hızlı atıyor, öpücüğün dudaklarında bıraktığı sıcaklık ve yanma hissiyle içi de kıpır kıpır yanıyordu; ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemez haldeydi. Gözlerini bahçedeki çiçeklerden kaldırmadan etrafa bakındı; birkaç dakikalık bu huzur, onu hem sakinleştiriyor hem de geçmişin karanlık anlarını unutturuyordu. O öpücükten sonra Yezra hâlâ utangaç ve mahcup bir şekilde başını öne eğmişti, ama içten içe tarifsiz bir arzuyla yeniden Alkar Bey’in yanında olmayı, o sıcak kollarında kendini bırakmayı istiyordu. Gözlerini ona doğrudan dikemeseydi de, kalbi ve ruhu her şeyden daha güçlü bir şekilde onu arıyor, o anın tekrar yaşanmasını, dudaklarının birleşmesini diliyordu. Alkar Bey, Yezra’nın aklını okuyormuş gibi sessizce yanına yaklaştı. Hiçbir şey söylemeden gülümsedi, gözleriyle güven verdi ve onu nazikçe kollarına aldı. Yezra istemsizce o sıcaklığın içinde kendini bıraktı; korku ve arzunun karıştığı bir yoğunlukla kaybolmuştu. Sarılmak, sanki zamanın yavaşlamasına neden olurmuş gibi, hem koruyan hem de huzur veren bir his bırakıyordu. Ama tam o anda, bahçenin bir köşesinden sessiz bir tıkırtı duyuldu; Yezra irkildi, kalbi bir anlığına duracak gibi oldu. Gözlerini karanlığa dikti, ama hiçbir şey göremedi. İçgüdüleri, huzurun ardında saklanan bir gölgenin varlığını fısıldıyordu. Gamze’yi ararken karşılarına çıkacak tehlike çok daha yakındı ve sessizce yaklaşmıştı. O an, Alkar Bey’in üzerinden yayılan koku Yezra’yı sarıp sarmalamıştı; kollarında olmasına rağmen kendini tamamen güvende hissedemiyordu. Kalbi, hem korku hem de Alkar Bey’e duyduğu yoğun hislerle bilinmeyene doğru çekiliyordu.
__________________ ''Zamanın Eli Değdi Bize Artık Aynı Değiliz İkimiz de'' Kullanıcı imzalarındaki bağlantı ve resimleri görebilmek için en az 20 mesaja sahip olmanız gerekir ya da üye girişi yapmanız gerekir. Konu Tanem tarafından (Dün Saat 08:59 ) değiştirilmiştir. | |
| | |
![]() |
| Konuyu Toplam 3 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 3 Misafir) | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| KARANLIĞIN GELİNİ: YEZRA – 7. BÖLÜM: GECENİN GÖZLERİ: HÜCREDEKİ KARANLIK SIR | Tanem | Tanem | 0 | 26 Kasım 2025 12:34 |
| KARANLIĞIN GELİNİ: YEZRA – 5. BÖLÜM: KARANLIĞIN DAVETİ VE AYNALARIN ARDINDAKİ NEFES | Tanem | Tanem | 0 | 24 Kasım 2025 11:21 |
| Karanlığın Gelini Yezra – 2. Bölüm: Baharın Ardındaki Gölge | Tanem | Tanem | 2 | 18 Kasım 2025 18:28 |
| Karanlığın Gelini Yezra – 1. Bölüm: Gölgenin İlk Tohumu | Tanem | Tanem | 0 | 17 Kasım 2025 13:06 |
| 🔥 Yakında! 🔥 Karanlığın Gelini: Yezra | Tanem | Tanem | 0 | 14 Kasım 2025 13:53 |