|
|
| | #1 | |
| Çevrimdışı ~ TeFeCi’nin KıZı ~ ![]() IF Ticaret Sayısı: (0) | Karanlıkları Aydınlatan Hüddam Süleyman – 82. Bölüm: Karanlığın Işığı ve Sessizlikte Yankılanan Sözler [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Asaf o gece dualarla uykuya dalmıştı. Ellerini göğsünün üzerinde birleştirirken dudaklarından çıkan her kelime, yorgun kalbine serinlik gibi dokunuyordu. “Rabbim, beni koru. Beni karanlığın kendimden bile gizlediği yönlerinden koru…” O dua bitmeden gözleri ağırlaştı, dünya uzaklaştı. Rüya, önce sessizlikle başladı. Ne ışık vardı, ne karanlık. Sanki zaman durmuş, âlem nefesini tutmuştu. Asaf, bir noktada duruyordu — ne yerdeydi, ne gökte. Ayaklarının altında sis, başının üstünde bilinmeyen bir boşluk. Birden o sisin içinden bir ışık belirdi. Işık büyüdü, yaklaşmaya başladı. İçinde bir siluet vardı; adımlarını duymuyordu ama kalbi o adımlarla birlikte atıyordu. Gözleri dolduğunda fark etti — o silueti her hâliyle tanıyordu. Süleyman’dı bu. Yüzü canlıydı. Gözlerinde yine o derin, sarsılmaz bilgelik vardı. Omuzlarına kadar inen siyah cübbesinin kenarlarında altın yansımalar dolaşıyordu; sanki gölgeler bile onu selamlıyordu. “Asaf,” dedi o tanıdık ses, yankı gibi derinden. “Ben ölmedim.” Yüzü canlıydı. Gözlerinde yine o derin, sarsılmaz bilgelik parlıyordu. Omuzlarına kadar inen siyah cübbesinin kenarlarında altın yansımalar dolaşıyordu; sanki gölgeler bile onu selamlıyordu. Süleyman, sessizce Asaf’a baktı. O bakışta hem huzur vardı… hem de kelimelere sığmayacak kadar derin bir sır. Sonra dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm belirdi. “Ölüm bir kapıdır, Asaf,” dedi sakin ama yankılı bir sesle. “Ben o kapıdan geçtim, ama yok olmadım. Kapılar hâlâ açık… sadece yön değiştirdi. Kalbini temiz tut, çünkü karanlık yeniden şekil alıyor, evlat.” O an rüya, bir anlığına ışığa boğuldu — sonra her şey karardı. Asaf aniden yerinden sıçradı. Nefesi kesilmişti, alnından ter süzülüyordu. Bir an nereye baktığını bile hatırlayamadı. Rüyadaki sözler hâlâ kulaklarında yankılanıyordu; sesi, sanki odanın duvarlarında geziniyordu. Titreyen elleriyle yüzünü ovuşturdu, sonra yavaşça dizlerinin üzerine çöktü. Sesi boğuk, inançla karışık bir şaşkınlıkla fısıldadı: “Efendim… siz…” Bir an durdu, boğazındaki düğüm çözülmedi. “Siz… gerçek misiniz?” O an Asaf, rüyanın etkisiyle hayalle gerçeği birbirine karıştırmıştı. Odanın sessizliğinde, Süleyman’ın sesi hâlâ yankılanıyor gibiydi. Oda hâlâ sessizdi. Asaf derin bir nefes aldı, ellerini dizlerinin üzerinden yavaşça indirdi. Rüyanın etkisi hâlâ içindeydi; Süleyman’ın sözleri kulaklarında çınlıyor, sanki ona yön göstermeye devam ediyordu. “Kapılar hâlâ açık… kalbini temiz tut…” Gözlerini pencereye çevirdi. Sabah ışıkları henüz tam olarak içeri süzülmemişti, ama odanın köşelerine hafif bir aydınlık düşüyordu. O ışık, tıpkı rüyadaki altın yansımalar gibi, kalbinde hem huzur hem de sorumluluk duygusu uyandırdı. Asaf, doğrulurken yavaşça omuzlarını geriye yasladı ve sessizce kendi kendine fısıldadı: “Efendim… siz hâlâ buradasınız. Beni gözetliyorsunuz.” O sırada Berrak, pencerenin kenarında durmuş, günün ilk ışıklarıyla yüzünü aydınlatıyordu. Gözleri merak ve hafif bir gülümsemeyle Asaf’a baktı. Sanki Asaf’ın ruh halini sezmiş gibi, sessiz bir anlayış vardı bakışlarında. “Sabah oldu,” dedi Berrak yumuşak bir sesle. “Gözlerini açtın mı sonunda?” Asaf, derin bir nefes alıp hafifçe gülümsedi. “Evet… ama ben gece pek uyuyamadım,” dedi, ardından rüyasını Berrak’la paylaştı. “Ve… rüya… çok… anlamlıydı.” Gözleri hâlâ uzaklara dalmıştı; rüyada gördüğün ışık ve babamızın sözleri hâlâ zihninde dönüyor. Berrak, sessizce onu izledikten sonra, hafifçe başını eğdi. “Acaba… babamız ölmemiş olabilir mi?” diye fısıldadı kendi kendine, gözlerinde hem şaşkınlık hem de bir umut ışığı belirdi. Asaf, Berrak’ın sözlerinden etkilenmiş gibi hafifçe başını salladı. “Belki… belki hâlâ bir yerlerde, bizden uzakta,” dedi, sesi hem kararlı hem de düşünceliydi. O an, odadaki sessizlik, rüyanın bıraktığı gizemli huzurla birleşmişti. Ama içlerinden ikisi de biliyordu ki, sırlar ve sınavlar hâlâ peşlerindeydi; yeni bir gün, yeni bir sorumluluk ve yeni tehlikeler demekti. İkisi de güne başlamıştı; hafif bir sessizlik, rüyanın bıraktığı etkiler ve sabahın yumuşak ışığı odada hâlâ dolaşıyordu. Sabur sessizce yaklaştı. Gözleri ciddi, tavırları keskinti. Asaf’ın dikkatini çekti ve hafifçe başını sallayarak, “Efendim, sizinle konuşmam gereken bir konu var,” dedi. Berrak, onları yalnız bırakmak gerektiğini hissetti ve sessizce odadan çıktı. Asaf, başını sallayarak onayladı; ikisinin bakışları kısa bir süre buluştuktan sonra Berrak kapıdan ayrıldı, geride sadece Sabur ve Asaf kalmıştı. Sabur derin bir nefes aldı, gözlerini Asaf’a dikti ve sessiz ama kararlı bir sesle konuştu: “Efendim… Savarona’yı artık evden göndermelisiniz. Yanında kalması, ilerleyen zamanlarda büyük bir tehlike yaratabilir. Berrak’la olan yakınlığınızı fark etti ve hislerini yanlış yorumluyor; sizden etkilenmiş olabilir ve Berrak’ı kıskanıyor. Bu evde kalması doğru değil. Asaf, hafifçe kaşlarını çattı. “Bunu neden şimdi söylüyorsun, Sabur? Sebebi nedir?” Sabur gözlerini Asaf’tan ayırmadan cevapladı: “Efendim, niyetim kesinlikle onun zarar vermesi değil. Ama bu kıskançlık ve karışık duygular, evdeki enerji dengesini bozuyor. Aslında onu göndermezseniz, ileride telafisi zor sonuçlar doğurabilir. Hem sizin hem de Berrak’ın güvenliği için bu şart.” Asaf, sessizce durdu. Sabur’un sözlerini düşündü; rüyanın ve sabahın huzurunu bir an için geride bıraktı. “Anladım, Sabur. Ona bunu iletmeliyim. Ama… dikkatli olmalıyız; kimseyi kırmadan ve gereksiz düşmanlık yaratmadan,” dedi. Sabur başını hafifçe salladı, gözleri hâlâ Asaf’ın üzerinde sabit: “Tabii efendim. Bunu yalnızca sizin yetkinliğinizle yapmalıyız. Evdeki duygusal dengeleri ve sizin üzerinizde yaratabileceği etkiyi göz ardı etmemeliyiz. Belki şimdi bir tehlike yok, ama bir gün size zarar verebilir; hayranlığı düşmanlığa dönüşürse, bunun önüne geçemeyiz. Bu yüzden dediğim gibi… Savarona artık berzah alemine dönmeli.” Asaf sessizce gözlerini kapattı, kısa bir an için derin nefes aldı. Yanında Sabur vardı; sessizce ona bakıyor, her hareketini ölçüyordu. Ama Asaf, yanındaki varlığı da hissediyordu — Savarona, belirsiz bir gölge gibi, kendi iradesiyle duruyor, dikkatlice onları izliyordu. “Senin burada kalman… artık gerekli değil,” dedi Asaf, sesi sakin ama kararlı. “Görevin tamam. Artık, berzah hâlinle geri dönebilirsin.” Savarona bir an duraksadı, gözlerindeki kıskançlık ve merak dalgalandı, sonra hafifçe başını eğdi. Sessizce gölgeler arasında kayboldu; odadaki havada geriye sadece Savarona’nın bıraktığı belirsiz enerji kaldı. Asaf, gözlerini tekrar açtı, Sabur’a kısa bir bakış attı ve başını salladı. “Bitti,” dedi. “Şimdi… önümüzdeki görevler için hazır olmalıyız. Akşam saatleri, Adıyaman’ın köylerinden birinde, güneşin son ışıkları araziyi kızıl bir örtüyle kaplamıştı. Daha dokuz yaşındaki Emre, arkadaşlarıyla boş arazide top oynuyordu; ama o yıllar önce musallat tarafından yakalanmış ve ciddi şekilde etkilenmişti. O musallatın etkisi, Emre on iki yaşına geldiğinde bile hâlâ devam ediyordu. O gün, diğer günlerden farksız başlamıştı. Çocuk kahkahaları, tozun ve güneşin iç içe geçtiği arazide yankılanıyordu. Fakat güneş yavaşça dağların ardına çekilmeye başladığında, rüzgâr birden yön değiştirdi. Topun yuvarlandığı yerde, kuru otların arasında esen bir uğultu duyuldu. Arkadaşlarından biri gülerek bağırdı: “Emre, top orada, al gelsene!” Emre gülümseyerek koştu, ama birkaç adım sonra duraksadı. Bir şey, sanki o kuru otların arasından gözlerini dikmiş, onu izliyordu. Nefesi kesildi. İçinde tanımlayamadığı bir sıkışma hissetti; kalbi göğsüne vuruyordu. O an, rüzgârın uğultusunun içinde fısıltıya benzeyen bir ses duydu belirsiz ama ürpertici. “Ben buradayım…” Emre olduğu yerde kaldı. Göz bebekleri büyüdü, dudakları aralandı ama ses çıkaramadı. Bir anda hava soğudu, nefesi buğulanmaya başladı. Arkadaşlarının sesleri uzaklaştı; dünya karardı. Bir karaltı, sanki topun yanında kıvrılıp duran gölgenin içinden yükseldi. Küçük bir çocuk bedeni için fazla ağır bir sessizlik çöktü etrafa. Ve sonra Emre’nin gözleri bir an bembeyaz kesildi. Elleri titredi, dizlerinin üzerine çöktü, ağzından boğuk bir inilti çıktı. Top yere düştü ve kendi kendine birkaç kez sekip durdu. Arkadaşları çığlık atıp koşarak kaçtı. Emre ise orada, o karanlık gölgenin içinde, sanki bir şey tarafından sarılmış gibiydi. Gözleri yeniden siyaha döndüğünde, etrafına boş boş baktı. Ama o an artık aynı çocuk değildi. O günden sonra geceleri kabuslar başladı. Karanlıkta fısıltılar duyar, sabaha kadar yatağında doğrulmuş şekilde otururdu. Bazen annesi Yeliz’in yanına gelir, “Anne, o burada, bana bakıyor,” derdi. Yeliz, oğlunun korkularını masal sandı önce… ama sonra evdeki eşyalar kendi kendine yer değiştirir oldu, geceleri odalardan tırmalama sesleri gelmeye başladı. Yıllar geçti, Emre büyüdü ama gölgeler büyümeye devam etti. Artık ne gece uykusu vardı ne de huzuru. Ve o akşam Emre on iki yaşına bastıktan kısa bir süre sonra musallat, yıllardır bekleyen öfkesini açığa çıkardı. Gece karanlığı köyü sarmış, rüzgâr evin ahşap çatısını hafifçe ürpertmişti. Yeliz, ocağın yanında oturmuş, dualarını çekiştiriyor; oğlunun huzuru için kalbini ve sesiyle gökyüzüne sığınıyordu. Birden evin içinde, küçük odadan boğuk bir inilti yükseldi. Yeliz irkildi; tüyleri diken diken oldu. “Emre?” Oğlunun odasına koştu. Kapıyı araladığında, Emre yatağında doğrulmuş, gözleri açık ama boşluğa bakıyordu. Elleri titriyor, nefesi düzensizdi. Yeliz hızla yanına çöktü, elleriyle oğlunun omuzlarına dokundu. “Anne… o burada… bana bakıyor…” Yeliz’in yüreği sıkıştı. Bu kez masal değildi; evin içinde bir şeyler hareket ediyor, gölgeler odanın köşelerinde kıpırdıyor, eski eşyalar kendi kendine hafifçe yer değiştiriyordu. Lambalar aniden titredi, sonra sönüp tekrar yanıyordu. Hava ağır, nefes almak zorlaşmıştı. Emre bayılmadan önce bir çığlık attı; sesi, odanın içindeki uğultuya karıştı ve kısa bir süre sonra sessizlik çöktü. Yeliz, tespihini bırakıp ellerini oğlunun alnına bastırdı, “Lâ ilâhe illallah… Hasbiyallahu…” diye mırıldandı. Enerjisini toplamaya çalıştı; oğlunun bedeni hafifçe gevşedi ama gözlerindeki korku hâlâ yerindeydi. Saatler geçtikçe Emre tekrar nefes almaya başladı, ama titremesi durmadı. Yeliz onun saçlarını okşayarak kendi kendine söz verdi: “Bunu artık birine göstermek zorundayım… O hoca, Süleyman hoca… yaşı ve gücüyle bunu çözebilir. Belki o değil ama onun emaneti, Asaf, bir şans verebilir bize.” Yeliz, oğlunu yavaşça kucaklayarak geceyi geçirmek için hazırladı. Ama o sırada, Emre’nin gözlerinin kenarında, odanın köşesinde bir gölge, neredeyse fark edilmeden, sessizce kıvrılıyordu. Bu, musallatın daha önce hiç olmadığı kadar sinsice geri döndüğünün bir işaretiydi. Yeliz, gözlerini gölgeden ayırmadan fısıldadı: “Sabaha kadar koruyacağım seni… ama artık bir yardımcımız olmalı.” O an, gecenin sessizliği ve uğultu, Yeliz’in kararlılığını pekiştiriyor, Emre’nin üzerinde yıllardır süren kabus zincirinin kırılması için ilk adımın atılacağını fısıldıyordu. O an, gecenin sessizliği ve uğultu, Yeliz’in kararlılığını pekiştiriyor, Emre’nin üzerinde yıllardır süren kabus zincirinin kırılması için ilk adımın atılacağını fısıldıyordu. Yeliz, oğlunun titreyen ellerini tuttu, gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. Sessizlik içinde, musallatın uğultusu ve Emre’nin boğuk iniltileri arasında, dua ve niyetiyle geceyi geçirdi. Saatler ilerledikçe, Emre’nin nefesi yavaş yavaş düzenlendi; titremeleri azaldı ama gözlerindeki korku hâlâ yerindeydi. Yeliz, oğlunu kucaklayarak sessizce fısıldadı: “Sabah olunca bir yol bulacağız… sana yardım edecek birini.” Ve sabah, güneşin ilk ışıkları köyü aydınlatırken, Adıyaman’ın ufuk çizgisi yavaş yavaş altın rengine büründü. Yeliz, gece boyunca beklediği kararın verdiği güçle Emre’yi hazırladı; ikisi de Adıyaman’ın diğer köylerinden yola çıkmak üzere hazırdı. Bu nasıl bir tevafuktu ki, Emre musallatla boğuşurken, aynı gece, çok uzakta Asaf rüyasında Süleyman’ı görmüş ve onun sözleri hâlâ zihninde yankılanıyordu? Yoksa bu, Allah’ın bir işareti miydi? Belki de kader, iki farklı dünyayı, farklı zaman ve mekânları, bir iplikle birbirine bağlamıştı. Rüyadan uyanmış Asaf, gözleri hâlâ uzaklara dalmış, kalbinde hem bir huzur hem de yaklaşan sınavların farkındalığıyla sessizce derin bir nefes aldı. Tüm bunlar yaşanırken, tam Öğleye doğru, Yeliz ve Emre, uzun ve dikkatli bir yolculuğun ardından Asaf’ın kapısına vardılar. Yeliz, derin bir nefes aldı, oğlunun omzuna hafifçe dokundu ve kapıyı çaldı. Emre, yanında annesinin elini sıkıca tutuyordu; gözleri hâlâ gece boyunca gördüğü gölgelerin korkusunu taşıyordu. Asaf kapıyı açtığında, rüyanın etkisiyle hâlâ hafif bir kararlılık ve dinginlik içindeydi. Gözleri, Yeliz ve yanında duran Emre’ye takıldı; derin bir nefes aldı ve sessizce içeri davet etti. Böylece, rüyasında aldığı güç ve ilham ile gerçek bir sınav, yani Emre’nin musallatını çözme görevi, doğrudan karşısına gelmiş oldu. Asaf, kapıyı kapattıktan sonra, sessizlik içinde derin bir nefes aldı. Emre’nin üzerinde yıllardır süren kabus zincirini, gözlerinden ve duruşundan hemen fark etti. Küçük bedeninde hâlâ o boğuk korku, nefes alış verişlerinde ve titreyen ellerinde belirgindi. Yeliz, Asaf’ın sessiz dikkatini fark etti ve durumu anlatmaya başladı: “Efendim, oğlum Emre, 9 yaşındayken bir musallat tarafından yakalandı. Yıllardır ondan kurtulamıyor… Akşamüstü yine kabuslar başladı. Ben de artık onu kurtaracak birini bulmamız gerektiğini düşündüm. Sizden yardım istiyorum.” Asaf, dizlerinin üzerinde hafifçe eğildi ve küçük çocuğun gözlerine baktı. Gözlerindeki korkuyu, yorgunluğu ve sabahlara dek süren kabusların izlerini hissedebiliyordu. Ellerini nazikçe Emre’nin omzuna koydu ve sessizce enerjisini hissettirdi; musallatın varlığını hemen algıladı. O anda odada ince bir soğukluk belirdi. Asaf’ın çevresindeki hava yoğunlaştı; görünmez bir baskı, odanın köşelerine kadar yayılıyordu. Emre, aniden titremeye başladı ve küçük bir inleme çıkardı. Asaf, kararlı bir sesle konuştu: “Emre… korkmana gerek yok. Ben buradayım. Sana zarar vermesine izin vermeyeceğim. Ama bana güvenmen gerekiyor.” Yeliz, oğlunun hâlâ titreyen omzuna dokundu ve Asaf’a bakarak sessizce onay verdi. Asaf ellerini hafifçe öne doğru açtı; avuçlarından sanki görünmez bir enerji dalgası yayıldı. Musallatın sesi, boğuk uğultular ve karanlık fısıltılar hâlinde odada yankılandı. Asaf, derin nefes aldı ve ritmi hissetmeye başladı; her kelimesi, eski ritüellerden ve babasından öğrendiği dualardan şekil alıyordu. Musallat, Emre’nin etrafında dönüyor, küçük bedeni sarsıyordu; ama Asaf’ın enerjisi onu yavaş yavaş kontrol altına aldı. Kıvılcımlar avuçlarından gölgelere doğru yayıldı, karanlık gölgeler kıvrıldı, sarmalandı ve ardından sessizce çöktü. Emre’nin titremeleri yavaş yavaş durdu, nefesi normale dönmeye başladı. Gözleri, hâlâ biraz şaşkın ve korkulu olsa da karanlık artık onu tamamen sarmamıştı. Yeliz, oğlunu kucaklayarak gözyaşlarını tutamadı; Emre hafifçe gülümsedi, ilk kez uzun zamandır huzur dolu bir nefes aldı. Asaf, Sabur’un bakışını hissetti; Sabur sessizce odanın köşesinden her şeyi izliyor, gerekirse enerjiyi dengelemeye hazır duruyordu. Asaf, derin bir nefes alarak, “Artık güvenli bir şekilde toparlanabiliriz,” dedi. O anda Asaf ve Sabur, Emre’nin musallatını tamamen yok ettiklerini biliyorlardı; ama bu sadece bir başlangıçtı. Berzahda hâlâ bekleyen gölgeler ve çözülmeyi bekleyen sırlar vardı. Asaf, gözlerini Emre’ye çevirdi; hem bir koruyucu hem de bir rehber olarak yeni bir sınavın başlangıcını hissetmişti. O anda odada sessizlik hâkim oldu; ama sessizliğin içinde hâlâ bir titreşim, ince bir uğultu hissediliyordu. Emre’nin yüzündeki korku, hafif hafif yerini şaşkınlığa bıraksa da, Asaf bunu tamamen güven işareti olarak görmedi. Sabur’un keskin bakışları, odanın köşelerinde hâlâ çözülmeyi bekleyen enerjileri arıyordu. “Asaf Efendim…” Sabur’un sesi, sessiz ama keskin bir uyarı gibi yankılandı, “Bu musallatın yok oluşu… yüzeysel bir zafer. Kökleri hâlâ berzahda; gölgeler sadece geri çekildiler, bekliyorlar.” Asaf derin bir nefes aldı, gözlerini tavana çevirdi. O an, odanın karanlığı bir anda dalgalandı; hafif bir esinti, sanki görünmez bir el tarafından yönlendiriliyor gibiydi. Emre, hâlâ titreyerek yere bakarken, gölgelerin uzaktan bakışlarını hissetti; ellerini sıkıp annesine daha yakın durdu. Asaf, avuçlarını yeniden havaya kaldırdı, ritüel sözlerini sessizce mırıldanarak gölgelerin sınırlarını ölçüyordu. Elleri, görünmez bir kuşak gibi odanın etrafını sardı; kıvılcımlar karanlığa çarpıyor, gölgeleri zorla şekillendiriyordu. Sabur, enerji akışını dengeleyerek, bir yandan Asaf’ın konsantrasyonunu korumasına yardımcı oldu. Tam o anda, odanın bir köşesinden, Emre’nin gözlerinin önünde, küçük bir karaltı hızla sıçradı. Bir çığlık yankılandı; boğuk, kırık bir ses. Asaf, gözlerini kırpmadan karaltıya yöneldi: “Kimseyi korkutamazsın. Burada sana izin yok!” Küçük gölge, Asaf’ın avuçlarından yükselen enerji ile temas ettiğinde çığlık bir uğultuya dönüştü, kıvılcımlar karanlıkla çatıştı. Emre, gözlerini kapatıp annesinin elini sıkarken, odadaki soğuk dalgalar ve uğultu yavaşça zayıflamaya başladı. Asaf, bir adım öne çıkarak ellerini göğe kaldırdı ve son bir enerji patlamasıyla gölgeyi tamamen hapseden bir halkayı şekillendirdi. Kıvılcımlar gölgeyi sardı, uğultu kesildi, hava ağır bir sessizliğe büründü. Sabur sessizce başını salladı; enerjinin dengesi sağlanmıştı, ama Asaf ikisinin de farkındaydı: bu sadece bir başlangıçtı. “Sabur,” dedi Asaf, sesi hâlâ kararlı, “berzahda daha fazlası bekliyor. Bu musallatın ardında başka gölgeler, başka sırlar var. Biz hazır olmalıyız.” Sabur, gözlerini Asaf’tan ayırmadan başını salladı: “Efendim… bekleyenler çok güçlü olabilir. Ama sizin kararlılığınız ve enerjiniz, onların düzenini bozabilir. Yeter ki dikkatli olun.” O an, Emre ve annesi Yeliz, hâlâ korku içinde ama güvende duruyorlardı. Ama Asaf ve Sabur, odanın sınırlarının ötesinde, Berzah’da bekleyen gölgelerin soğuk bakışlarını hissetmişti; yeni bir sınav ve karanlıkla yüzleşme zamanı gelmişti. Asaf, Emre’nin yanına eğildi, gözlerinde hem şefkat hem de kararlılık vardı. “Emre,” dedi yumuşak ama kararlı bir sesle, “Artık bu karanlık seni esir alamaz. Gücünü ve inancını koru, kalbini temiz tut. Unutma, Allah her zaman seninle.” Yeliz’in omzuna hafifçe dokundu. “Hanımefendi, oğlunuz artık güvende. Ona her gün okuyacağınız kısa duaları ve korunma ayetlerini vereceğim. Bu duaları düzenli okuduğunuzda, gölgelerin tekrar etkili olmasını engelleyebilirsiniz. Ama eğer bir sorun olursa, lütfen tekrar bana gelin; birlikte çözeriz.” Elini hafifçe Emre’nin omzuna koydu. “Cesur ol, küçük kardeşim. Senin içinde, karanlığı yenecek güç var.” Yeliz gözlerini Asaf’a dikti, minnet ve hafif bir huzur ifadesi vardı yüzünde. “Teşekkür ederiz, Asaf… gerçekten.” Asaf hafifçe gülümsedi, başını salladı. “Sizleri güvenle uğurluyorum. Yol boyunca dikkatli olun; her zaman dua edin ve kalbinizi temiz tutun.” Böylece, Emre ve annesi Yeliz, Asaf’ın verdiği nasihat ve dualarla, güvenli bir şekilde evin kapısından ayrıldılar. Arkalarında geriye kalan sessizlik, sadece başarıyla sonuçlanmış bir sınavın ardından gelen huzurdu. Bu esnada Sabur, Asaf’a hafifçe eğilerek fısıldadı: “Efendim, Berzah’a geçmeliydik. Geç kalmayalım. Asaf başını salladı; gözlerinde hem kararlılık hem de merak vardı. “Haklısın, Sabur. Hadi, geçelim.” İkisi, odadaki enerjiyi ve sessizliği arkalarında bırakırken, gözle görülmez bir kapı açıldı ve Berzah’a geçişin soğuk ama hafif ışıklı yolu onları karşıladı. Yol boyunca sessizlik hâkimdi; sadece Sabur’un dikkatli adımları ve Asaf’ın derin nefesleri yankılanıyordu. Berzah’a ulaştıklarında ortam hâlâ mistik bir sessizlik ve hafif titreyen ışıklarla doluydu. İlk olarak Melike’nin bulunduğu noktaya yöneldiler; Melike, Asaf ve Sabur’u görünce hafifçe başını salladı. Gözlerinde hem ciddi bir bakış hem de sıcak bir takdir vardı. “Her işini ve her adımını gördükçe, senin babanın izinden gittiğini bir kez daha anlıyorum, Asaf,” dedi Melike, sesi hem sakin hem de derindi. “Seni her gördüğümde, her başarını duyduğumda, Süleyman’ı ve onun yolunu daha iyi anlıyorum. Onun mirasını taşıyorsun; bunu görmek hem rahatlatıcı hem de ilham verici.” Asaf, hafifçe başını eğdi, gözlerinde minnet ve derin bir sessizlik belirdi. “Teşekkür ederim, Melike. Sözlerin bana güç veriyor.” Sabur ise sessizce yanlarında duruyor, her iki tarafın da durumunu dikkatle gözlemliyordu. Artık asıl konuşmaları, Savarona’nın dünyadan gönderilmesiyle ilgiliydi; ancak bu kısa ziyaret, Asaf’a Berzah’da hem destek hem de takdir hissini vermişti. Melike derin bir nefes aldı, gözleri Asaf’a dikildi ve sessizce devam etti: “Bazen kelimeler yetersiz kalır, Asaf… Ama bilmeni isterim ki, senin yolunu, azmini ve tüm karanlıklara rağmen kalbindeki aydınlığı görmek, bana tarifsiz bir onur veriyor. Babandan aldığın emaneti böylesine omuzlayışın, hem onun hem de bizim için büyük bir güç. Her adımın, her kararın, bir ışık gibi parlıyor ve sadece seni değil, seni izleyenleri de aydınlatıyor. Seninle gurur duyuyorum… ve emin ol, gözlerimdeki bu yaşlar, sevgi ve takdirin sessiz bir ifadesi. Ve son olarak da şunu bilmeni isterim ki, Asaf… canım kızım Berrak sana emanet. Bunu unutma.” Melike, sözlerini tamamladıktan sonra yavaşça oradan uzaklaştı. Asaf, gözlerini onun ardından çevirdiğinde, kalbinde hem derin bir sorumluluk hem de tarifsiz bir onur hissiyle sessizce durdu.
__________________ ''Zamanın Eli Değdi Bize Artık Aynı Değiliz İkimiz de'' Kullanıcı imzalarındaki bağlantı ve resimleri görebilmek için en az 20 mesaja sahip olmanız gerekir ya da üye girişi yapmanız gerekir. | |
| | |
![]() |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Karanlıkları Aydınlatan Hüddam Süleyman: 71. Bölüm – Karanlığın Gelini İnci | Tanem | Tanem | 0 | 26 Ekim 2025 11:48 |
| Karanlıkları Aydınlatan Hüddam Süleyman – 49. Bölüm: Işığın Zekâsı, Karanlığın Yeminini Bozdu | Tanem | Tanem | 0 | 13 Ekim 2025 16:56 |
| Karanlıkları Aydınlatan Hüddam Süleyman – 48. Bölüm: Karanlığın Gölgesinde Sevda | Tanem | Tanem | 0 | 13 Ekim 2025 16:40 |
| Karanlıkları Aydınlatan Hüddam Süleyman – 39. Bölüm: Işık ve Karanlığın Çarpışması | Tanem | Tanem | 0 | 09 Ekim 2025 12:34 |
| Karanlıkları Aydınlatan Hüddam Süleyman – 32. Bölüm: Caminin Huzuru, Karanlığın Sessizliği, Gizemli İşaretler | Tanem | Tanem | 0 | 05 Ekim 2025 09:16 |